Öykü

Poseroum Çağı

Xiir bir çay kıyısında uyandı, gözlerini araladı, başı zonkluyordu. Neredeydi? Lanet olsun, her yeri ağrıyordu. Elini suratında hissettiği ılıklığa götürdü. Başı kanıyordu. Hayır başı değil, bir anda farkındalıkla yerinden zıpladı. Küpesi yoktu. Kulak memesi yarılmıştı ve hafifçe kan sızdırıyordu. Ne olmuştu? Ahh o kadın… Lilaa… Hay lanet…

‘’Fahişe!’’ diye haykırdı. Dudaklarından istemsizce çıkan bir küfürdü. Aslında yeterince ağır bir hakaret değildi o kadına. Bunu ifade edecek bir söz var mıydı? Ona yapılabilecek en kötü şeyi yapmıştı; Xiir baygınken küpesini çalmıştı. Bunu neden yapmıştı ki. Xiir ölmemişse metalin herhangi bir değeri yoktu. Poseroum ancak ölümle sahibini bırakırdı. Sahibi ölmemişse demirden pek bir farkı yoktu, ya da değeri. Yoksa bunun bir çözümünü mü bulmuşlardı? Ölümü gerektirmeyen.

Kadına bir küfür daha savurdu. Sonra ağzını kapattı. Üzerindeki böcekleri silkeledi. O kadını öldürecekti. Ne olursa olsun onu bulacaktı. Onu, hayır sadece o değil. Diğerleri de vardı. Lilaa’yı, Xiir’e tavsiye eden velet de vardı ve o hancı belki. O da işin içinde olabilirdi. ‘’O orospu çocuklarının hepsini,’’ diye düşündü. Bu denli aptallık ettiğine şaşıyordu. Bir de zeki geçinirdi. Salak.

Kulağında küpesi yokken sanki bir parçası eksik gibiydi. Küpe daha doğrusu Poseroum kullanıldığında insana inanılmaz bir duyuş gücü sağlardı. Belki on kat, kimse emin olamazdı ama fark inanılmaz oluyordu. Xiir, bu yasağa uymasa da Poseroum’u küpe olarak taktığında duyuş gücünü kullanmak yasaktı. Bu yasağa ancak ahmaklar uyar, diye düşündü.

Poseroum’un güçleri yalnızca duyuşla sınırlı değildi ama teoloji kullanımını küpeyle sınırlandırdığı için diğer güçlerini kullananlar genelde kafirler ve vatan hainleriydi.  Aristokrasi Poseroumu soy, aile belirtisi olarak kullanıyordu. Bir soylu küpesini asla çıkartamazdı ve çıkartmasının bedeli olurdu. Dinen, soylu olmayanların ise Poseroum kullanması yasaktı, zaten isteseler de bulamazlardı ama bir şekilde bulmuşlarsa sonu idamdı.

Şarap mı ilaçlıydı? Küpe çıkarmaya çalışanlara direnmiş olmalıydı ama işe yaramamıştı anlaşılan. Kendine ait bir zihni yoktu. Bu öyle bir şey değildi, daha çok his gibiydi. Ya da insanın göz kırpması gibi bir refleksti.

Çimenleri avuçlayarak yerinden söktü ve çaya doğru fırlattı. Babası ona kim bilir ne yapardı. Seni aptal çocuk, fahişelerle yattın, sikini sokacak delikten başka ne düşünürsün ki zaten. İşin gücün kumar, içki. Soyadını hiç hak etmedin… Oysa Aizis…

Haklı da, diye düşündü. Bana krallığı emanet et, iki gün içinde bir fahişe gelip elimden alsın.

Küpeyi bulamazsa neler olacağını düşünmek istemiyordu. Bulamazsa bir şey olmasına gerek yoktu zaten. Önce Uluprens rütbesi elinden alınır, sonra duruşmaya çıkardı. Duruşmada da büyük ihtimalle idam edilirdi. Tabii küpesiz geri dönerse.

Babası Azir Uluhan olarak ona yeni bir Poseroum verebilirdi. Farkı büyük ihtimalle kimse anlamazdı, anlasalar bile Uluhan’ın oğluna karşı böyle bir iddiayı ortaya atmaya cesaret edemezlerdi. Belki fırsatçı birkaç Ulubey bu durumdan faydalanmaya çalışabilirdi ama bu düşük bir ihtimaldi. Tüm bunların ötesinde babası asla ona yeni bir Poseroum vermezdi. Senelerdir asıl varisin Aizis olması gerektiğinden yakınıyordu ve bu onun için paha biçilmez bir fırsattı. Ve ben ona bu fırsatı verecek miyim? diye iç geçirdi.

Kaçabilirdi belki. Yakalanırsa yine ölürdü ama küçük de olsa bir şans vardı. Eve giderse babası idamı beklemez kendisi öldürürdü ama annesi korur, saklamaya çalışırdı. Ülkeden çıkabilir miydi? Belki deniz üzerinden Gropar’a giderdi. Ya da doğuda Lesah’a. Ama onu kaçırma riskine girerler miydi? İllaki girerlerdi. Ödenecek büyük bir meblağ her insana cesaret katar.

Hay lanet, diye düşündü. Şu orospuyu bulsam iyi olacak.

Etrafına bakındı. Her yerde belleri bükük söğüt ağaçları vardı. Kiminin gövdesine yeşil yosunlar tebelleş olmuştu. Söğütlere yer yer de yakın akrabaları olan salkım söğütler eşlik ediyordu. Bazılarının gövdelerinde sararmış ağaç mantarları vardı ve dallarını çaydaki suya uzanmaya çalışan yüzlerce el gibi sarkıtmıştı. Söğütlerin yanında kavaklar, dişbudaklar, karaağaçlar, meşeler ve yer yer meyve ağaçları da vardı ve tek tük siyom haşmetiyle göze çarpmayacak gibi değildi.

Güneşin ormana sızmasını kısmen engelleyen ağaçlar sayesinde orman serindi. Renksiz Orman derlerdi bu ormana ama tam bir tezatla bin bir tonun birbirine karıştığı göz alabildiğince uzanan bir yerdi. Söğütlerden çimenlere düşen birkaç tükürüğün sesi duyuluyordu; bu ses öten serçelerin, ağaçkakanların ve çeşitli böceklerin sesiyle karışıyordu.

‘’Renksiz orman…’’

 Beni niye buraya bıraktılar ki? diye düşündü Xiir ve aniden yüzüne hince bir gülümseme yayıldı. Demek ki onlarda en az benim kadar aptal.

Dereye eğildi birkaç yudum suyla susuzluğunu giderdi. Bu ormanı iyi bilirdi. Babasının dırdırlarını gidermenin en iyi yolu şehirden uzaklaşmaktı ve Xiir genellikle Befarsla buraya gelirdi. Avladıkları geyikler, tavşanlar ve niceleri aklına gelince acıktığının farkına vardı. Kaç saattir burada yatıyordu ki?

Giysilerine dokunmamışlardı ama tabii ki kınları boştu, kılıcı ve hançerleri yerinde yoktu ve olağan bir biçimde para kesesi de. Belindeki çakısını bile almışlardı. Tekrar bir küfür savurdu.

Sonra yola düştü. Yer yer eğrelti otlarının arasından, eğri büğrü patikalardan ve vadilerden ilerledi. Yolda gördüğü bir erik ağacından doyasıya erik yedi ve birazda ceplerine doldurdu. Yeşil erik yüzünden karnı ağrımaya başlamıştı ama erikler açlığını bir nebze yatıştırmıştı. İlerlemeye devam etti. Dizlerindeki derman tükeniyordu. Bir atı olsa ne kadar iyi olurdu. Daha önce bu kadar yürüdüğünü hatırlamıyordu.

‘’Şu an babamın askerleri her yerde beni arıyordur,’’ diye düşündü. Gerçi açık açık şehre prensin kayıp olduğu söylenmezdi. Muhtemelen üstü kapatılır, bu utanç gizlenmeye çalışılırdı. Ya da babası umursamamış, elbet bir yerlerden çıkacağını düşünmüş olabilirdi; ama en olası olan babasının şu an oturmuş tanrıya şükür adağı sunuyor olmasıydı ve geri dönmemesi içinde başka bir adak, belki.

Yakınlarda bir han olacaktı ama Xiir tam olarak emin olamıyordu. Ormanı iyi bilse de açlık ve yorgunluk beyninin bulandırıyordu. Yandaki karaağaca bir göz attı. Belki tırmanırsa bir şeyler görebilirdi.

Ağaca tırmanmaya başladı. Yavaş ve emin adımlarla yeterli bir mesafeye kadar çıktı. Ve evet, doğru hatırlamıştı; birkaç kilometrelik mesafede bir han vardı. Bacasından tüten duman zorda olsa seçiliyordu. Ağaçtan hızla indi, ciğer otlarının arasından geçerek ve olabildiğinde ısırganlardan uzak durarak tekrar patikaya çıtı.

Han’a gitse neyle ödeme yapacaktı ki? Gerçi gömlek düğmelerini almamışlardı. Düğmeler opal taşındandı. Dört adet düğmeyle bir şeyler alabilir miydi? Belki bunların ikisine karşılık bir at birine de yiyecek bir şeyler alırdı. Birini de daha sonrası için saklardı. Gerçi değerlerinden emin değildi. Para, Xiir için hiçbir zaman eksikliğini hissettiği bir şey olmamıştı.

Cebinden çıkardığı bir eriği daha midesine indirirken o kadını ve yaltakçılarını nasıl bulacağını düşündü. Çaresizce soyulmadan önce içtiği pansiyondan bozma hana gidecekti ve soruşturacaktı. Ama rüşvet için para bulması gerekiyordu. Bir prensin arkadaşlarından para istemesi biraz abes kaçardı ama güvenilir birkaç dostu vardı; tabii ki Poseroum’unu kaybettiğini itiraf edebileceği kadar güvenilir olan sadede bir dostu vardı; Befars.

Neden sonra han karşısındaydı; küçükçe ve ahşaptandı. Bu kıyafetlerle içeri girerek hırsızları tekrar cezbetmeyi istemediği için ceketini ve botlarını bir çalının arasına sakladı ve paçalarını katladı. Bu haliyle ve kanlı gömleğiyle soyulmuş bir seyyah gibi görünüyordu. Gömleğinin kol düğmelerini söktü ve cebine koydu. Umarım bunlar yeterli olur, diye iç geçirdi.

Hana doğru ilerlerken gelen at dışkısı kokusu iyiye işaretti. Demek ki atları vardı. İçeriden kadeh sesleri geliyordu. Taslar birbirine çarparken köylüler bağrışıyordu. Xiir, ahşap kapıyı iterek açtı ve içerisinin at pisliğinden daha kötü koktuğu anlaşıldı. Ortak salon gördüğü en saçma dizayna sahipti. Birkaç çarpık masa birbiri ardına dizilmişti ve sandalyeleriyse (daha çok tabure gibiydi) birkaç tomruktan bozmaydı. İçerdeki adamların biri haricinde hepsi oldukça zayıf görünüyorlardı ve Xiir içeri girerken dönüp bakma zahmetine girmediler.

Xiir hancının yanına doğru ilerledi, etrafındakilere bakmamaya çalışırken gözüne genç bir kız çarptı. Belki on yedi yaşındaydı belki de daha az. Kıvrımlı siyah saçlar omuzlarına dökülüyordu. Yuvarlakça güzelden çok şirin denilebilecek bir yüzü vardı. Ama göğüsleri ve kalçası oldukça hoştu. Xiir’in şehvetli bakışı karşısında gülümsüyordu. Xiir, bakışlarını kızdan uzak tutmaya çalışarak hancıya döndü. ‘’Ata ve yiyeceğe ihtiyacım var,’’ dedi. Lafı hiç dolandırmadan.

Tıknaz hancı Xiir’i baştan aşağı süzdü. ‘’Ve bunu ödeyebileceğini mi düşünüyorsun?’’ dedi, sırıtarak.

Xiir cebindeki opal düğmelerden ikisini çıkarıp avucunda çevirdi. Soyuldum ama hala elimde bunlar var. Diğerlerini göstermeye henüz lüzum yoktu.

Çıkardığı mücevherleri salondaki bazı adamlarda fark etmiş gibiydi. Biri bira köpüğü bulaşmış ağzını koluyla silerken aç gözleriyle mücevheri fare görmüş bir kedi gibi süzüyordu.

Hancı mücevheri görünce durakladı. Başını sağa doğru çevirip ‘’ Coli’’ diye bağırdı. ‘’Lanet karı buraya gel.’’

İçerden elinde bir kase yahni taşıyan orta yaşlarda zayıfça bir kadın çıktı. Yahniyi bir adamın önüne fırlatırcasına bıraktıktan sonra hancıya doğru ilerledi. ‘’Yine ne var domuz herif,’’ dedi. Sonrada sessizce bir küfür etti.

Xiir gülmemeye çalışarak kendini tuttu. Hayatında gördüğü en garip çiftti.

Hancı karısına sinirden kızarmış yüzüyle bir bakış fırlattı. ‘’Susta şunlara bak değerliler mi; bu herif karşılığında at istiyor.’’

‘’Ve yemek,’’ diye ekledi Xiir.

‘’Ve yemek,’’ dedi adam ağzının içinden. Kadın opal düğmeye uzandı, bir kaşını kaldırdı ve kocasının kulağına eğilip bir şeyler fısıldadı. Adam Xiir e dönerken belirgin hiçbir tepki vermeden ‘’Bu değersiz,’’ dedi. ‘’Ama sana karşılığında yemek verebilirim. Lanet olsun ki açlara karşı zaafım var.’’

Xiir bundan o kadarda emin değildi. Beni dolandırmaya çalışıyorlar, diye düşündü ve adama doğru eğildi. ‘’Bu bir opal,’’ dedi. ‘’Ve bence bir atı ve yemeği bırak bu hanı fazlasıyla satın alabilecek değerde; ama benim bir hana ihtiyacım yok, bir at yeterli.’’

Xiir’in, opalin değerinin ne olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu ama bu kumarı oynamak zorundaydı.

Adam Xiir’e düz bir bakış attı. ‘’Yemeği alabilirsin ya da defolup gidersin,’’ dedi,’’ bakışı kadar düz bir şekilde.

Xiir, bir kahkahayla arkasına döndü, ve mücevheri parmaklarının ucuyla handakilere doğru kaldırdı. ‘’Bunu görüyor musunuz arkadaşlar? Bu bir opal ve yirmi at değerinde. Ve ben karşılığında sadece bir at ve karnımı doyurmak istiyorum. Ama bu hancı beni dolandırmaya çalışıyor. Eminim siz akıllı ve yardımsever insanlarsınız. Biriniz ihtiyaçlarımı karşılayabilir ve bu kȃrlı alışverişi göz ardı etmez.’’

Handakiler Xiir’e doğru döndüler. Xiir göz ucuyla hancı ve karısına bir göz attı. Coli kocasını dürtüklüyor bir şeyler mırıldanıyordu. Xiir o zaman doğru karar verdiğini anladı ve konuşmaya devam etti. ‘’Ben bir gezgin seyyahım, farklı diyarlarda gezer değerli ziynetleri satarım, ancak bugün başıma talihsiz bir olay geldi. İki adam beni soydular, her şeyimi elimden aldılar. Bunlar hariç.’’ Elini biraz daha kaldırarak düğmelere dikkat çekti. ‘’Ama bunu onların yanına koymayacağım. Peşlerine düşeceğim. İşte bunun için bir ata ve dolu bir mideye ihtiyacım var.’’

Adamlar birbirleriyle fısıldaşmaya başladılar. Biri doğruldu. ‘’Bizi dolandırmadığın ne malum? Sana niye inanacakmışız?’’ dedi.

Diğerleri onaylarcasına başlarını salladı. İri, kabadayı tipli olan adam göğsünü bir horoz gibi kabartarak, ‘’Bence bunun dişlerini eline verip elindeki boncukları kendime almalıyım. Bu mal yolda zaten onları da çaldırır,’’ dedi.

Adamlar tükürükler saçarak gülmeye başladılar. Alımlı, güzel göğüslü kız bile kıkırdıyordu.

Xiir, az daha hışımla iri adamın üstüne yürüyecekti ama kendini tuttu. Üzerinde ne kılıcı ne hançerleri vardı. Kendisini boşu boşuna öldürtmeye gerek yoktu. Adamın söylediğine herhangi bir yorum yapmadan tekrar hancıya döndü. ‘’Bana istediklerimi verirsen düğmeleri alabilirsin ve ayriyeten sana borçlanmış olacağım. O adamları yakalar yakalamaz döner ve paranı veririm.’’

Adam karısına bir göz attı. Karısı omuz silkti ve içeriye doğru hareketlendi.

‘’Tabii kendini öldürtmezsen,’’ dedi hancı.

‘’Sen zaten her halükarda karlı çıkıyorsun,’’ dedi Xiir. Beni dolandırmana izin veriyorum.

Coli elinde bir kȃse yahniyle yaklaştı ve kȃseyi Xiir’in önüne bıraktı. Xiir minnettarlıkla kadına gülümsedi ve hȃlȃ köşede gözlerini kendisine dikmiş sırıtan kıza göz kırptı.

‘’Hancı çeneni kapatman için sana bir at vereceğim ve kızıma gözlerini dikmeyi kes,’’ dedi.

Kız babasına kindar bir bakış fırlattı ve yerinde kımıldandı.

Xiir ‘’Minnettarım,’’ dedi. ‘’Söz veriyorum borcumu ödeyeceğim.’’

Hancı bir elini umursamazca salladı. Xiir, opal’i adamın karısına verdi ve yahniden bir kaşık aldı.

Yahni şu ana kadar yediği en iğrenç yemekti. İnsanlar buna para mı veriyordu? Hancının kızı elinde bir bardak birayla yaklaştı ve kadınsı bir gülümsemeyle bardağı yahninin yanına bıraktı. Xiir’ e kaçamak bir bakış atarak uzaklaştı. Xiir, hancının yakınlarda olmamasına dikkat ederek kızın kalçasını ortak salondan çıkana kadar izledi. Biradan bir yudum aldı. Oldukça kalitesizdi ama en azından soğuktu. Yahniyi birayla yutmaya çalıştı.

Yemeğini bitirdiğinde hancı yaklaştı. ‘’Kızım bir at hazırladı,’’ dedi ve Xiir’in çıplak ayaklarına bir göz attı. Sana bir de çarık bulmak gerekecek,’’ dedi ve ardından uzaklaştı.

Bunlar öyle gibi görünmeseler de iyi insanlardı. Xiir, bir fırsat bulduğunda iyiliklerini karşılıksız bırakmayacaktı. Ama öncesinde Poseroum’unu geri alması gerekiyordu. Küpe’sinin eksikliğini her saniye hissediyordu. Kulağının altından boynuna doğru süzülürken kıvrımlarının serin dokunuşlarını özlüyordu.

Hancı elinde pejmürde bir çarıkla geri döndü. Çarığı Xiir’in önüne bıraktı, ‘’Bana denk geldiğin için şanslısın dedi. Ben seni sadece dolandırıyorum ama başkası olsa seni soyardı. Iı… Arasında fark var.’’

‘’Xiir önemli değil,’’ dedi. ‘’Sanırım soyulmaya müsait bir havam var, herkes beni yolunacak tavuk gibi görüyor.’’

Hancı yüksekçe bir kahkaha attı. ‘’Komik adamsın vesselam,’’ dedi, Xiir’in sırtına sert bir şaplak atarken.

Etraftaki bazı köylülerde gülmeye başladılar. Xiir çarıkları giydi, hancıya başıyla veda ettikten sonra handan dışarıya çıktı. Hancının kızı sıska siyah bir kısrağı yularından direğe bağlamış semerinin kayışlarını sıkıyordu. Xiir kızın yanına yavaşça sokuldu. ‘’Bira için teşekkür ederim ve bu güzel at için,’’ dedi. Kız kıkırdayarak döndü.

‘’Bu ata güzel diyorsan kadın seçimlerini gerçekten merak ettim.’’ Xiir bir şey demek için ağzını açtı ama kız Xiir’i dudaklarıyla engelledi ve onu susturdu. Xiir saniyelerce nefessiz hazzın tadını çıkardı. Sonra, kız onu bırakırken derin bir nefes aldı. Kıza gülümseyerek ‘’Sen çok uçarı bir şeysin öyle değil mi?’’ dedi.

Kız parmağını dudağına götürdü. ‘’Daha önce bir seyyahla hiç öpüşmemiştim,’’ dedi.

‘’İkinci defası da olacak,’’ dedi, Xiir içtenlikle. Buraya tekrar geleceğim. Ben sözümü tutarım emin ol.’’

Sonra cebinde kalan opal düğmelerden birini aldı ve kıza uzattı. ‘’Bunu bir kolye yaptırabilirsin, geri geldiğimde boynunda görmek istiyorum,’’ dedi.

Kız düğmeye uzandı ve parmaklarının arasında çevirdi. ‘’Teşekkür ederim,’’ dedi.  Sonra tekrar yan tarafa uzandı. Düğmeyi cebine attıktan sonra yerden bir heybe aldı ve ata yükledi. ‘’İçine yolda idare edebilecek kadar yiyecek ve su koydum,’’ dedi şuh bir tavırla. ‘’Bunun için dönüşünde bir düğme yerine gerçek bir kolye getirsen iyi edersin.’’

Xiir gülümseyerek başıyla onayladı. Cılız atına bindi ve patikaya çıktı. Ceketini ve botlarını sakladığı yerden aldı ve intikamının peşine düştü.

Poseroum Çağı” için 2 Yorum Var

  1. Güzel bir konu olmuş , öykünün sonu olsa daha iyi olabilirdi burada bence önemli olan öykü değil konuda değil kısa bir öyküyü okuyucuya tattırmak sonuda dahil, üslup olarak sıkıntınız yok bence dil ve mantık hatalarına pek fazla düşmemiş karakter konuşma ve betimlemelerini başarılı yapmışsınız..

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *