Öykü

Sabahın En Kaygan Saati

“birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim
otobüsler olacak, tirenler, bütün öldürülmüş cumhuriyet şehirleri” – Ah Muhsin Ünlü

O son bir ayı yaşamayacaktık. O zaman her şey düzelebilirdi, hatta belki düzelmesine gerek bile kalmazdı. O beni yine sevmezdi ama; belki de ben uzaktan daha bir sevebilirdim. Süreya Hanım’dan bahsediyorum. Bazılarınız onunla çoktan tanışmış olmalı. Kadıköy’den Moda’ya sokakları arşınlayan ve iyi adamları tanıyanların bilmeyeceği birisi değil. Hani o sahile doğru inerken, Tramvay yolundan sağa sapınca bir sokak var ya, hah orada oturuyor işte Süreya Hanım. Haliyle, ben de orada oturuyorum. Hanımcığım yeni taşındı, ben yirmi üç senedir buradayım. Evvelinden uğramış olsaydı, bir fincan sütümü ikram ederdim, belki kaldıysa yanına kurabiye de verebilirdim. Böylece ayağı alışırdı, daha sık gelirdi. Hatta ayrılmaz, kalırdı benimle. Olsun, böyle de güzeldi. Ama keşke o son bir ayı yaşamasaydık. Size Süreya Hanım’ı anlatacağım ve bana hak vereceksiniz.

Eh, diğer tüm hikâyeler gibi, bu da yağmurlu bir ağustos akşamüstünde başlamamıştı. Bu hikâye, o ağustos akşamüstlerinin sabahı olan güneşli günlerden birinde başladı. İçine güneş doğmayan tirenlere ısınamadığımdan mı, yoksa felaket arayışlarını sevdiğimden mi bilmem, Kartal’daki teyzemlerden dönüşümde metro yerine banliyöyü tercih etmiştim. Evet, gerçekten öyleydi sevgili dostlarım, nerede bir felaket orada benim adımı görebilirdiniz. Gerçi göremezdiniz ya, üçüncü sayfalar asla tam ismimi yazmazdı. Hep aynı ifadeyle orada olurdum. “Görgü tanıklarından yirmi üç yaşındaki O. S.” ya da “Olaya şahit olan O. S. (23)”. Yüzümü mozaikledikleri, ismimi kısalttıkları yetmezmiş gibi bir de sözlerimi çarpıtırlar! Allah Allah, derim okurken.

Silahlı saldırı mı? O. S. orada.

Ben, “Kafası uçtu böyle,” demiştim, onlar, “Feci şekilde can verdi,” yazmışlar.

İntihar mı? O. S. orada.

Ben, “Belliydi böyle olacağı,” demiştim, onlar, “Olay gerçekleşince çok şaşırdım,” yazmışlar.

Tır mı çarpmış? O. S. orada.

Ben, “Üst sokaktan dörtnala geliyordu,” demiştim, onlar, “Nerden geldi göremedim valla,” yazmışlar.

Bir de valla yazmışlar. Valla, yazmasalar iyiydi de valla yazmışlar! Böyle cidden ben söylemişim gibi olmuş işte!

Felaketlerle alışverişim, sıcak bir esnaf ilişkisi gibidir. Haftada bir yaşamazsam kendimi suçlu hissederim. Onların da gözleri beni arar, elleri öpülmeyen ihtiyarlar gibi hissederler. Kırılır, darılırlar. Bir daha bana uğramayacaklarını söylerler. Eh, duyguları el vermez, yine gelirler. Yine geldiler. Bu kez tirende. Arka vagonlardan birinde, öğle güneşinin gölgeleri altında, koltuğun üstünde Süreya Hanım sessizce yatarken, felaketin başıma vurduğunu o eski histen anlamıştım. O tanıdık “işte hayat gidiyor, 3..2..1..” hissinden çözmüştüm olayı. Gözlerini usulca kapatmış, geçip giden, sonra hiçbir şey olmamış gibi tekrar gelen gölgelerin tadını çıkarıyordu. Arada sırada aralıyor gözkapaklarını, bana sakin bir bakış atıyordu. Kendimi başarısız bir uzun mesafe koşucusu gibi hissediyordum. Her bakışında daha yalnız, her ağzımı açışımda daha nefessiz. Beş dakika, on beş, yirmi beş dakika. Paslı raylar adına! Nasıl da sakince duruyordu öyle orada! Nasıl da hiçbir şey olmayacakmış gibi susuyordu? Ağzını kilitleyip gülümseyerek beni yüzlerce tahmin damlası denizine atıyordu!

Böyle bir anda sevmek ne zaman yürürlüğe girmişti? Benim niye haberim olmamıştı? Resmi gazetede yayınlanmamış mıydı yoksa? 5679. Madde’de yapılan değişikliğe göre artık bir anda sevilecek, bırakılamayacak, sevilmemesi teklif edilemeyecek!

Ama günlük olarak resmi gazeteyi kontrol ederdim ve öyle bir şey görmemiştim. Belki de Allah yeni bir sevmek yaratmıştı? “De ki, görüp de sevmeyen bizden değildir.” Bu daha mı mümkündü?

Yok yok, o da olamazdı. Öyle olsa cennetlik diye tabir edilirdim. Bozonlarla mı alakalıydı, hormonlarımla mı? Tanrım, nasıl da âşık olmaya evrilmiştim böyle!

Otuz beş dakika ve ben bunları düşünürken, tiren sarsılarak durdu. Haydarpaşa’nın sakin havası vagonlara doluyor, vagonların aceleci tavrı dışarı taşıyordu. Ben donakalmıştım. Süreya Hanım sakince gerindi, başını kaldırdı ve nerede olduğuna baktı. Omzuna hafifçe dokunup gülümsemek, kalk hadi uykucu seni, geldik, demek istedim ama o geldiğini düşünmüyor gibiydi. Hâlâ aynı mağrur ifade, aynı halinden memnun edayla bakıyordu bana. Yapacak bir şey yoktu, inecektim. Biliyordum, tüm bu felaketler sırf kondüktörsüz bir tirene bindiğim için geliyordu başıma. Yine de öğrenmem gerekiyordu, bazı şeyleri arkamda bırakıp gitm… Yok, öğrenmem gerekiyordu evet. Teyzemleri daha çok sevmeyi öğrenmem gerekiyordu.

Neyse ki buna gerek kalmadı. Henüz turnikeleri yeni geçmiştim ki, Süreya Hanım’ı peşimden sakince, hiçbir şey olmamış gibi yürürken buldum. Sanki her şey kırk beş dakika öncesiyle aynıydı onun için. Güneş aynı yerden doğuyor, trafik hâlâ sağdan akıyordu. Sanki hâlâ kırmızıda duruluyor, yeşilde geçiliyor da çiçekler bir liradan satılıyordu. Vapurlar çeyrek kala çeyrek geçe geliyor, bir kitapçı sizin güzel hatrınıza yüzde yirmi beş indirim yapıyordu. Öyle mi ya? Gerçekten de otuz beş kuruşa var elli kuruşa var abi miydi? Gerçekten hâlâ gün ortasında birasız midye yenebiliyor muydu? Gerçekten hâlâ, bilgisayarı alırız abi miydi? Oyun var mıydı gerçekten? Format atarlar mıydı? Sahi hayvanlı mıydı? Hem de utanmadan, hiç sakınmadan bana hâlâ, bu devirde, bu sevdiğim devirde sokak sanatçılarını mı gösteriyordunuz? Yine mi santur sakalı! Kalmış mıydı o rastalı kızdan hiç, tatlı sesiyle? Hâlâ o sokaktan inmiyor muyduk? Hiçbir şey olmamış gibi, sanki hiçbir şey değişmemiş gibi, orijinal kitaplar on lira mıydı? Boğaya nasıl gidebilirim miydi hâlâ! Ulan, boğa mı kaldı, ölüyoruz burda sevmekten!

Bak sen şu işe, meğer hiçbir şey değişmemiş, eve giden yolda nasıl da her şey aynı kalmış. Ben de bir şey sanıyorum ya! Ardımdan küçük adımlarıyla yürüyor diye, dünya da onunla birlikte değişecek! Yoldan gelmiş olmayacaklar, paraları bitmiş olmayacak, iki lira dolmuş parasına mecbur kalmayacaklar. Yasak değil kardeşim, yasak değil, geçebilirsin sarı çizginin ötesine, diyecekler sanki. Tramvay zili çalınca çekilmeyeceğiz yoldan, o da bize çarpmayacak. İçimizden geçip gidecek; çünkü öylesine rahatlayacağız ve hafifleşeceğiz ki, neredeyse saydam olacağız! Hayalet olacağız. Çünkü her şey değişmiş olacak! Tüm bu bedenler, tüm bu ayaklar ve tüm bu tekerlekler saydamlaşacak. Ah nasıl da hafif olacaklar! Nasıl da uçacağız, sokakları daha fazla kirletmeyeceğiz. Yerdeki bir pet şişeyi çöpe atıp atmama vicdan çatışmasını yaşamayacağız. Hepsi de Süreya Hanım peşimde olduğu için olacak! Yani, en azından öyle sanıyordum.

Oysa her şey aynıydı. Yine üstü martı pisliği dolu arabaların arasından geçtim, aynı bakkalla uzun uzun bakışarak gergin yürüyüşümü sürdürdüm, anahtarımı çıkarıp salladım. Arada sırada arkama bakıp O’nu kontrol ettim. Evime girerken tereddüt ettim. Acaba gelecek miydi? Girecek ve bir sıcak sütümü içecek miydi? Ne istiyordu ki benden? Sevmiş miydi beni, yoksa sadece uzaktan bir bakmak mı istiyordu? Yoksa… Tanrım, en kötüsü müydü? Burada mı yaşıyordu? Benimle tamamen ilgisiz mi gelmişti buraya!?

Süreya Hanım, gerçekten de burada yaşıyordu. İnanamıyorsunuz değil mi dostlarım? Ben de zor inanıyordum. Belli ki yeni taşınmıştı, yoksa böyle bir tatlılığı tam yirmi üç senedir fark edememiş olmak, nefes aldığımı yeni öğrenmek kadar saçma olurdu.

Oturduğum birinci kat dairesi, Süreya Hanım’ı en rahat görebilen yerdi. Onun yeri, tam penceremin karşısındaki gri Porşe’nin üstüydü. Orada sanki huzuru bulmuş gibi yatardı tüm gün. Her şeyi bilirdi. Sanki içinizi okurdu. Gözlerinizden girer, aklınızın batı sarmal kolundan çıkardı. Şans eseri o yoldan geçmeyi seçmiş iki dalgacı mutsuz, onunla gözgöze gelmesinler! Öyle bir susarlardı ki, gülmemek için kendimi zor tutardım. Bilirdim öyle zamanlarda, Nemrut Dağı’nın tepesini hak ederdim! Ama neyse o! Süreya Hanım’ın insanları düşürdüğü utanç çukuru, gerçekten gülünçtü.

Ona bakıp gülemezdiniz.

Ona bakıp sinirlenemezdiniz.

Ona bakıp espri yapamazdınız.

Ona bakıp edebiyat yapamazdınız.

Ona bakıp susmak, en büyük suçtu.

Ben de ona bakıp klarnete başladım. Klarnet çalıyordum, evet. Burası nezih bir muhit. Bu demek ki, yaz olduğunda haftasonları tatile giderler. Geceleri erken uyur, sabahları erken kalkarlar. Fazla gürültü çıkarmazlar. Perdeleri kapatmazlar ama ışıkları kısarlar –evet, dimlenebilir ışık kullanırlar-. Büyük televizyonlarında küçük programlar izlerler. Dışarıdan gelen en ufak kahkahada, sert bir bakışla şikâyetlerini dile getirirler. Ancak; sakince çalınan bir klarnetin sesi, ne sabahın en sessiz anında ne de akşamüstünün en “Eve gel çabuk!”lu saatinde rahatsızlık yaratır. Bu yüzden, yeni yeni öğrendiğim meziyetim kimse için şikâyet sebebi olmamıştı. Hatta bilmiyorum, belki bu yalnız dairemde yapmadığım usülsüz işler yüzünden memnunlardı. Gerçekten bir üniformalı kadar rahatsız olsalar bile, umrumda değildi. Benim tek önemsediğim Süreya Hanım’ın ne düşündüğüydü.

Zordu gerçekten. Ha’mfendi ne düşünüyor, ne hissediyor anlamak çok zordu. Siyah tüylerinin bir titremesi, bir ürpermesi olumlu bir mesaj mıydı? Karşı arabanın tepesindeki şaşkın kediye attığı tıslamalar, benim yüzümden yaşadığı mutsuzluklardan mıydı? Peki ya neden bu kadar nadir kalkıyordu yerinden? Porşe’nin sahibi işine gittiğinde, onu da yerinde göremiyordum. Bazen sokaklarca arıyor, sonra yine istemeden bir kitap alıp geliyordum. Arnavut kaldırımlar biliyor ya, beklemek en uygun halidir kitap almanın!

Böylece geçen bir ay ve dost ziyaretleri sonucu, neredeyse herkes sahiplenmişti klarnetimi ve Süreya Hanım’ı. Bu işte gerçekten iyi olduğumu söylüyorlardı, daha da iyi olabileceğimi. Nerelere nerelere gelebilirmişim! Onları da görürmüşüm ileride! Bir konserime çağırırmışım! İşin aslını açıklasam da anlamamakta ısrar ediyorlardı. Ben sadece penceremin yanına çektiğim sandalyede yapacaktım bu işi. Süreya Hanım orada oturup yoldan geçenlere bakacak, ben de ondan gözlerimi ayırmayacak, dökecektim notaları. Odamda başka hiçbir şey olmayacaktı. Ahşaplar boşluğun kahverengiliyle parlayacak, üzerinde çay bardaklarının -çünkü herkes bilir ki kahve başarılı bir içecektir- olduğu sehpamdan vuran masa lambasıyla yüzümün yarısı aydınlanacaktı. Nadiren ince bir duman yükselecek, müziğime katkı yapacaktı. Ve ben bakmaya devam edecektim, ne kadar iyi yaparsam yapayım, hiçbir önemi olmayacaktı. Eh, sonuçta içimden geleni yapacaktım ama çalışmayacak da değildim bunun için. Süreya Hanım’ı biraz daha hareketlendirmek için başka notalar çalmam gerekecekti çünkü, bunları öğrenecektim. Belki bir hoca tutacaktım, çalıştıracaktı beni.

“Gerçekten onu etkilemek için mi çalıyorsun?” demişti Rıfat abi.

“Galiba,” diye karşılık vermiştim.

“Aman yarabbi!” Bağırmıştı. “Bu yaptığına ayıp derler.”

“Hangisine abi?”

“Bu sevdiğine.” Dışarıyı göstermişti. “Sevmekten fark etmemişsin, Süreya Hanım bir kedi.”

Gerçekten de amandı, yarabbiydi. Nasıl sevmişsem artık, fark etmemiştim. Ben suskunluğunu asaletinden sanıyordum, meğerse konuşamıyormuş. Küçük adımlarını zerafetinden sanıyordum, meğerse ayakları küçükmüş! Kürkünü şıklığından sanıyordum. Bakın burası çok ilginç; meğerse çıplakmış!

“Haa, olur abi,” demiştim o an için. Bir şey ifade etmemişti bana. Sadece biraz daha tanımamı sağlamıştı. Sevmek yine sevmekti. Ancak Rıfat abi susacak gibi değildi.

“Kedilerden anlarım ben genç,” diye devam etmişti sözüne, “bu yaşlı epey. Madem o kadar seviyorsun, bir veterinere götür.”

Bir an parlamak gelmişti içimden, tabii parlayamamıştım. Ulan utanmaz, ben diyorum seviyorum, sen diyorsun veteriner. Rıfat abi patavatsızdı, ama haklıydı. Belki de hareketsizliği çok şey düşünmesinden değil, ölmek üzere olmasındandı. Şimdi olmamıştı işte, ölmek sıradan bir işti de, ben bu kadar klarnet çalarken doğru düzgün bir kere dinlemeden ölmek ayıptı.

Şimdi yapacağım belliydi. Süreya Hanım’ı teyzemlerle tanıştıracaktım, sonra da dönüşte bir veterinere götürüp bırakacaktım. Sonuçta akraba kelimesiyle tanımlayabileceğim tek varlık teyzemdi, o da son bir aydaki dalgınlığımın sebebini bilmek isterdi. Bunun için, erkenden kalkmam gerekti. Çünkü Porşe’nin arsız sahibi, hep benden önce kalkıyor, işe gitme bahanesiyle kızı götürüyordu.

Ancak bu kez hızlı davranmıştım, onu kucaklamış, Haydarpaşa’ya kadar koşmuştum. Gerçekten nerede olursanız olun, Haydarpaşa’ya kadar koşuyorsanız bir şeyler ters gidiyor demektir. Tiren hareket etmek üzereydi, hızlı davranmalıydım, kucağımda hasta ve yaşlı bir kadın var diye, ambulans sesi çıkarıyordum. Sanırım deli olduğumu düşünmüşlerdi. Sevdiğimi düşünseler, yine aynı şekilde bakarlardı. Bu yüzden hiçbir şey düşünmemiş olduklarını hayal ettim. Ancak Süreya Hanım çıkardığım seslere dayanamamış olacak ki, kucağımdan atladı.

Tüm temizlikçiler adına! Yerleri kim ıslatmıştı böyle? Ben sabahın en huzurlu saatinde olduğumuzu sanıyordum. İnsanlar işe gidecekler, çocuklar okula falan. Kahvaltı yapacaklar, kızarmış ekmek, yağ, taze beyaz peynir ve çay. İşte hep çay, çay olmasa bütün bunlar olmazdı. O temizlikçi yerleri silerken içeriden arkadaşı bağırmasa “Ferit Abi! Çayın soğuyor abi!” diye, o da yeni açtığı bez kabını oraya düşürüvermeyecek, Süreya Hanım da kucağımdan atladığı gibi tekinsiz ambalajlar ülkesine düşüvermeyecekti. Böylece kaymayacak, onu tutacaktım.

O bunları hayal etmedi, onun yerine kaydı. O kayarken ben dondum. Ben donarken o kaydı. Keşke donmasaydım, belki daha az kayardı. Eylülün ortasında, nasıl da kaydı öyle, yaşlı ve korkmuş bir kedi gibi. Hareket eden tirenin altına düşüverdi. O düşerken, ben sıçradım.

Ezildi, sarsıldı ve sıçradı. O sıçrarken ben düştüm. Kendimi ölüme alıştırmıştım, ama ben mi öldürecektim! Bunu hiç düşünmemiştim, buna alışık değildim. Allah’ım, sevmeye ve felaketlere alışık olabilirdim ama katil olmak için çok gençtim!

Gıcırdayarak yoluna devam eden tirenden geldi cevap: “Katil olmak seni mi bekleyecek ulan!?”

SON

 

Özgürcan Uzunyaşa

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü öğrencisiyim. İstanbul'da yaşıyorum. Film yapıyorum. Üç arkadaşımla birlikte Marşandiz Fanzin'i çıkarıyorum.

Sabahın En Kaygan Saati” için 12 Yorum Var

  1. Diliniz yağ gibi akıcıymış. Üç dilime ayrılmış, ve geceyi zehir etmiş uyku kooperatiflerinin hasılı bir pazartesi sabahı, işler de durgun iken, uyandırmadı belki, ama uyanmayı çekici hale getirdi. Teşekkür ederim. Ah Muhsin Ünlü ile ile başlayan bir şey, eşyanın tabiatından ötürü çok da sıkıcı olamazdı zaten. Bol kalemler, çok kelamlar, pek selamlar.

  2. Çok iyi bir absürt öykü örneği olmuş. Özellikle öykünün diline hayran kaldım, öyküyü okurken bir dostla mahalle arasında sohbet eder gibi oluyor insan. Tren yerine tiren’in tercih edilmesi de dikkat çekici.

    Mizah anlayışına, kıvrak kalemine, emeğine sağlık.

  3. Çoğu zaman yaptığım gibi oturayım, bir iki öykü okuyayım, pek beceremediğim için yorum falan yapmadan da kaçayım demiştim ama olmadı. Böyle bir yazıya bir iki kelam bir şey yazmadan duramadım. (Kediye yazık oldu ama… ya da Süreya Hanım’a mı desem )
    Ayrıca “Eve gel çabuk”lu saati çok hoşuma gitti. Dilinizde oldukça akıcı ve dost canlısıydı. Elinize sağlık.

  4. Öykünüzü yüzümde bir gülümsemeyle okudum (ta ki son cümleye kadar); bayıldım, hatta “Arnavut kaldırımlar biliyor ya, beklemek en uygun halidir kitap almanın!” ya da “Sanırım deli olduğumu düşünmüşlerdi. Sevdiğimi düşünseler, yine aynı şekilde bakarlardı.” cümlelerinin altını çizmek istedim. Güzel bir öykü okumanın keyfi de başka oluyor, teşekkürler.

  5. Çay olmasa bu öykü de olmazdı galiba. 🙂

    Görüp de sevmeyen bizden değildir, evet. Çok iyi bir öykü olmuş. Diyalogların eksikliği biraz gözüme batsa da, yapılan espriler ve kullanılan samimiyet bu açığı fazlasıyla kapattı. Şiir gibi cümleler var öyküde; estetik, çarpıcı, geniş zamanlı cümleler. Ve öyküye öyle ustaca serpiştirilmişlerdi ki, okumamak ayıp olacaktı. 🙂

    Diğer öykülerinizi de bekliyorum. Tebrikler.

  6. Bahsettiğim üzere, geç gelen yorum için özür diliyorum önce. Şimdi yazmaya başlamadan tekrar okudum, bir şey atlamayayım diye, ve farkettim 2 haftadan uzun süredir epey yer etmiş öykü bende. Pek çok şeyi hala hatırladığımı farkettim.

    Gelelim öyküye. Çok beğendim. Galiba okuduğum az öykün içerisinde en sevdiğim bu oldu. Bir kedi insanı olarak içinde bir kediyi böyle kullanan bir öykü gerçekten çok hoşuma gitti. Daha önce de Yekta Kopan’la bir bağdaştırma yapmıştım sanırsam. Bir daha yapıyorum; ama bir benzerlik veya yakınlıktan çok his’ten bahsediyorum. Oldukça sıcak bir samimiyet veriyordu öykün. Tam anlamıyla çay gibi bir öyküydü diyebilirim. Vallahi, kahve değil çay.

    Öte yandan öykünün ilk yarısı okurken beni zorladı (ikinci yarıda bu yoktu). Neler oluyor, trene bindi, indi, kedi takip etti bir şeyler derken arada bir zaman ve uzamdan çıkıp geri döndüm. Hafif bir sarsıntı yarattı bu bende akıcılık açısından; ama bununla yaşayabildim. Aman aman bir sorun değildi de sadece ikinci yarısına oranla böyle hissetmemiş olmak isterdim.

    Bazı yerlerin tadı damağımda kaldı, bazı yerleri ise sandığımdan daha az beğendim. Böyle sevmenin yürürlüğe girmesi hadisesi ile “Neyse ki buna gerek kalmadı. Henüz turnikeleri yeni geçmiştim ki…” diye başlayan paragrafı özellikle çok tuttum.

    Bir de tüm bir edebiyat dünyasından bağımsız olarak, Rıfat Abi’nin yorumu bana Yiğit Özgür’ün bir karikatürünü hatırlattı. Babasının oğluna gazete üzerinden bakıp “Oğlum manyak mısın? Dayınla evlenip n’apıcaksın?” dediği karikatür.

    İşte böyle. Ne zamandır senden bir şeyler okumak istiyor, ve hatta darlıyordum biliyorsun. O yüzden pek iyi oldu bu. Teşekkür ederim. Dahasını da istiyorum. Kalemine, fikirlerine ve kambur durmak zorunda kaldığın bilgisayar sandalyene sağlık.

  7. Yine yapacağını yapmışsın Özgür 🙂

    Yüzüzmde koca bir tebessümle, kurduğun her cümleye hayranlık duyarak ve arada da kahkhalar atarak okudum. Feci derecede samimi bir hikayeydi. Süreyya’nın gerçekte ‘ne’ olduğunu daha trende (pardon, tirende) anlamama rağmen (nasıl oldu ben de bilmiyorum) hikayeden aldığım keyif bir gıdım bile azalmadı.

    Kalemine sağlık ve hep söylediğim gibi; daha sık yaz 🙂

  8. Teşekkür ederim ikinize de. Orçun, çaya benzetilmek en güzel yorum olurdu. İhsan abi, senin beğendiğini görmekse her zaman mutlu ediyor.

  9. Merhabalar. Bu öykü hep aklımdaydı; ancak okuma fırsatını henüz bulabildim.

    Dil çok hoş ve akıcıydı. Sekteye uğramadan akıp gitti. İmla hatalarına rastlamadım- ki rastlamayı da beklemiyordum zaten.
    Konu ve dolayısıyla çıkış noktası olan duyguyu çok beğendim. Bu duygu pek de yabancı değil aslında. Siz de gayet güzel anlatmışsınız bu oluşu.
    Bazı cümleler çok güzeldi. Özellikle art arda gelen sevmek ile ilgili kanun ve ayet fikrini çok beğendim.

    Ellerinize sağlık.

    1. Uzun zaman sonra gelen bu beklemediğim yorum benim için çok sevindirici oldu. Teşekkürler ilginiz için.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *