Öykü

Sınıfsal Ayrımcılık

Bir önceki günden hiçbir farkı olmadığını düşündüğüm bir gün daha tamamlanmak üzereydi. Tamamlanmak üzereydi evet fakat tamamlanamadı. Yani en azından ben tamamlanmadı diye biliyorum. Belki bir yerlerde tamamlanmıştır ama. Olabilir yani. Son derece muhtemel.

Ama konumuz o günün tamamlanıp tamamlanmamasıyla alakalı değil.

Yatağıma uzanmış uyumaya çalışıyordum. Bir yandan da düşünüyordum. Benim için uyumanın tek yöntemi düşünmektir. Bir şeyler düşünürken uyuyakalmak ve sabah uyandığında gece düşündüğün konuyu ve uyuduğun anı hatırlamaya çalışmak her zaman severek yaptığım bir şeydir. Bir nevi bilmece aslında, kendi kendimi eğlendirdiğim. Beni eğlendirecek kimsem olmadığından, zaman zaman tekrarlarım bu gibi durumları. Çok da etkili olduğu söylenemez. Ama hiç yoktan iyidir, değil mi?

Tamamlanıp tamamlanmadığı hakkında hiçbir bilgimin olmadığı günün başlangıcı şöyle oldu:

Sabah uyandım. Ama gerçekten sabah demeye bin şahit ister. Güneş dünyanın yarısından fazlasını aydınlatmış, batmak üzere hazırlığını yapmıştı bile. Kış aylarında olduğumuzdan, güneş erken batıyordu. Ama birçok kişi kış aylarında güneşin erken doğduğunu, aslında eşit derecede “gündüz” yaşadığımızı bilmez. Bilmiyor olmaları onların suçu değil.

Onların ne suçu olabilir ki? Nereden gelip nereye gittiklerini, üstelik kim olduklarını dahi bilmeyen insanlar, bu ne idüğü belirsiz evren hakkında bir şeyler öğrenmeye mecbur mu? Elbette değil. Hem evren de neymiş ki? Peh.

Uyandım evet. Sonra karnımın aç olduğunu fark edip bir şeyler yemeye koyuldum. Genelde böyle olur zaten. İlk önce aç olduğunu fark eder, daha sonra yersin. Aç olmadığını hissetmeden yersen bünyeye zarar verirsin.

Yedim evet. Yedikten sonra sigara paketine uzandım. Bir sigara çıkarıp yaktım. Yemeğin üzerine ne de güzel gidiyor öyle. Yanında bir de demli çay olduğunda tadından içilmez vallahi. Böyle dediğime bakmayın, çayla içtiğim çoktur.

Sigara içmek yine bende bir şeyler yazma isteği uyandırdı. Sigaranın vermiş olduğu keyifle bir şeyler yazmak beni daha da keyiflendirir. Keyifli olduğum anlar, sigara içtiğim ve yazdığım anlardan ibaret değil elbette. Okurken de keyifliyimdir. Okumak güzeldir. Kendimi bulduğum nadir anlardan biridir de aynı zamanda.

Bir şeyler yazmadığım ve okumadığım günlerde hep bir şeylerin ters gittiği olmuştur. Çünkü o gün muhtemelen kendimde değilimdir. Her neyse.

Yalnızlıkla cebelleştiğim günler ardı ardına geçiyordu. Bugün de tıpkı o günlerdeki gibi yalnız olduğumu fark ettim kısa bir an için. Sonra yine bir sigara yaktım. Sigaranın sağladığı güzelliklerden biri de, yalnız olduğunuzun farkında olduğunuz halde, onu takmamanızdır.

Sadece sevdiğim şeyleri yaparak mutlu olabileceğimi sanmıştım ama yanılmışım. Bazı zamanlar kendimi bu evde hapisteymişim gibi hissediyorum. İzlenecek bir sürü film, dizi, yazılması gerek onca yazı var ama bazen sıkıldığımı hissediyorum işte. Her şeyin anlamsız olduğu düşüncesi sarıyor tüm benliğimi.

Bu sıkıcı günün sıkıcılığından daha fazla bahsedip keyfinizi kaçırmak niyetinde değilim. Sadece beni bu yola sürükleyen etkenlerden bahsetmek istemiştim biraz fakat bunu size aktarmakta başarısız olduğumu hissediyorum.

Olsun. Sorun değil.

Şimdi tekrar o ana dönmeliyiz.

Yatağıma uzanmış uyumaya çalışıyordum. Bir yandan da düşünüyordum. Düşünmemin vermiş olduğu sonuç artık bu dünyadan sıkılmış olduğumdu. Üzerimdeki yorganı savurarak kalktım yataktan. Çünkü artık o yorgana ihtiyacımın olmadığını hissediyordum. Artık bu evin bana yabancı olduğunu, dünyaya ait olmadığını hissediyordum.

Mutfağa doğru yürüdüm.

Yürürken bacaklarımın titrediğini hissettim. Aldırmadım. Yürümeye devam ettim. Mutfaktaki setin önüne geldiğimde ne yapacağımı biliyordum fakat nasıl yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bir süre düşündüm.

Acısız mı olmalıydı, acılı mı? Acıyı severdim. Bu yüzden çiğ köftelerimi hep bol acılı yerdim. Bunca yıl yediğim çiğ köfteye bir vefa borcumun olduğu duygusuna kapıldım. Biliyorum. Kulağa son derece salakça geliyor. Ama durum bundan ibaretti ve o anda acılı olması gerektiğine karar verdim.

Setin üzerinde bulunan bıçağı aldım. Düşündüm. Durdum. Düşündükten sonra durmuş olmam kararsız olduğum anlamına gelmiyor tabii ki. Sadece son bir kez düşündüm, dünyanın neden bu kadar anlamsız olduğunu. Bu kadar yıl düşünüp de bir sonuç alamamıştım, hayatımın finaline dakikalar kala mı bir cevap bulacaktım? Elbette hayır.

İki elimle birlikte bıçağın sapından sıkıca tutup kalbime sapladım. Müthiş bir acı duydum. Ağzımı sıkmaktan dişlerimin çatladığını hissettim ama emin değilim, çatlamamış da olabilirler.

Yere yığıldım ve gördüğüm son şey kırmızı renkli bir sıvı oldu.

***

Gözlerimi tekrar açtığımda dünyada olmadığımı biliyordum, nerede olduğum hakkındaysa hiçbir fikrim yoktu. Bulunduğum ortam maviydi. Gökyüzünü andırıyordu ama gökyüzü değildi. Okyanusu andırıyordu ama okyanus da değildi. Bir gökkuşağıysa hiç değildi. Çünkü gökkuşağında mavi haricinde farklı renkler de olurdu, burada ise her yer maviydi.

Ölmüştüm.

İlk birkaç dakika olan bitene anlam veremedim. Sonra yalnız olmadığımı fark ettim. Bu beni epey şaşırttıysa da bozuntuya vermedim. İnsan selini takip etmeye karar verdim.

Ağzım kan içindeydi. Dişlerimden bazılarının çatlamış olduğunu o an anladım. Yere tükürdüm. Normalde yerde ufak baloncuklardan oluşan beyazımsı bir sıvı olması gerekirken, kocaman kanlı bir balgam vardı.

Kendimden iğrendim ve yürümeye devam ettim.

Kalbimde bir delik olduğunu ve o delikten içeriye hava girdiğini hissediyordum, eş zamanlı olarak oluk oluk kan çıktığını da. Biraz acıyor ama sorun değil.

Dişlerimin çatlamadığını ve kalbimde bir delik olmadığını hayal ederek yürümeye devam ediyorum.

Bir süre sonra büyükçe bir açıklığa varıyoruz. Büyüklüğünü anlatmak için uğraşmayacağım çünkü bu çok da önemli değil. Önemli olan nokta şu: İnsanların belli kriterlere göre ayrılıyor olması. Sayamadığım kadar çok gişe (bildiğimiz gişe) ve sayamadığım kadar çok insan. Gişelerin arkasındaysa, dünyadaki tüm denizaltıları birleşse dahi karşımda durandan daha büyük olamayacağını bildiğim bir denizaltı duruyordu.

İnsanların her biri farklı gişelere giriyordu. Bir süre bunun üzerine düşündüm. Daha sonra beni hayrete düşüren bir sonuca vardım. O da şuydu:

İnsanlar nasıl öldüklerine dair sınıflara ayrılıyordu.

İnsanların öldükten sonra bile sınıflara ayrılıyor olması beni dehşete düşürdü.

Sınıfsal Ayrımcılık” için 3 Yorum Var

  1. Selam Bahri,

    Anlatım tarzını beğendim, samimi bir dil kullanmışsın. Yazarın kafa karışıklığını ve boş vermişliğini iyi yansıtmıştın. Gelgelelim hikayeni tam olarak bir sonuca bağlamamışsın gibi geldi bana. Yani denizaltı olgusunun sadece son paragrafta görünüp tam bir açıklamaya bağlanmaması bende öyle bir izlenim bıraktı. Fazla uzatmamak için orada bırakmışsın gibi diyeyim ya da… Keşke birazcık daha yazaymışsın.

    Yine de eline sağlık…

  2. @safir: Okuduğunuz ve yorumunuzu esirgemediğiniz için teşekkür ederim.

    @mit: İhsan ağbi yorumun için teşekkürler. Aslında evet, bir ilke imza atıp bu ay da bunun devamını yazmayı planlıyordum. Yani net olarak bir sonuca bağlamadan bitirdiğim doğrudur. Sonra tekrar tekrar okuyunca, bu şekilde de bir bütün olduğunu, aslında devamını yazacakmış gibi bitirdiğim halde, böyle de kendi içinde bir finale sahip olduğunu fark ettim. Hatta gariptir, bu final bana çok etkileyici geldi bir anda ve devam yazmaktan vazgeçtim.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *