Öykü

Son Söz

“Düzen denilen muhteşem sonsuzluğun hem varolmuş, varolan ve varolacak her şeyi içerirken, aynı zamanda bizi ölümsüzlüğün yok oluşuna şahit edip hem de bir atomun engin gerçekliğine sonsuz sayıda başka yaşamı kolayca sığdırmasının muazzamlığını, o alaycı gülüşüyle maskelediğini düşünmüşümdür, hep.

İşte bu yüzden, Düzen’den bahsederken dikkatli olmak gerektiğini ve kuvvetli bir espri anlaşının, bir çok soruyu cevaplayacak kapılar açtığını tecrübelediğimi de eklemeliyim. Düzen’i anlamaya çalışan odalar dolusu alimin, hem bilgin hem kaçık olmasının sebebini de böylece ortaya koymuş olduğumu düşünüyorum. Bilginlik pek de akıl karı değilmiş gibi görünüyor değil mi? Eh, bir başka dile getirilmeyen ama gizliden gizliye bütün bilginlerin bildiği başka bir sır daha var:  Hayal gücü! Gözlerinin önünde canlandırmak, olası senaryoları bulmak, seslendirmeye cesaret edemeyeceğiniz ihtimalleri evirip çevirerek….”

Ayi Dabak, ormanın, ufak bir çayırlığın yetişmesine izin verecek kadar geri çekildiği bu daracık alanda, toprağın üzerinde yatıyor ve simsiyah gökyüzünü izliyordu. Sesi solup giderken, kafasını kurcalayıp duran sorunun cevabı için kurduğu sınırılı sayıdaki hayal, ona imkansızlık boyutunda çılgınlık gibi geliyordu. Tabi böyle bir eylem dil kuralları içinde tanımlanabiliyorsa…

Bir bilgin hayal etmekten korkmamalıydı. Her açıdan düşünüp ihtimalleri test etmeli, araştırmalı ve onların birer teze dönüp dönemeyeceğini keşfetmeliydi. Şimdilik, bir şey bildiğini biliyordu ancak onun ne olduğu hakkında en ufak fikri yoktu. Araştırma laboratuarındaki kayıt makinesine “Bildiğim bir şeyler var, sadece onlar henüz midem civarında dolanıp duruyorlar ve henüz kelimelere dökülmek için çok çekingenler.”demişti.

Gözlerini simsiyah gökyzünde gezdirdi. Ufacık bir ışığın anlık görünümü için neler vermezdi. Ancak, bu gece de diğer geceler gibiydi. Tan vaktine kadar böyle karanlıktan başka bir şey olmayacaktı. Üstelik bu durum kimseyi rahatsız etmiyordu. Neden etsindi ki, zaten bin bir zahmetle inşaa ettikleri uygarlığın gökyüzü sabaha kadar hep karanlıktı ve bu gayet normaldi.

Hikayelere göre yıldızlar geçmiş zamanın uzak anların birinde parlamayı bırakmışlar ve aniden ortadan kaybolmuşlardı. Çoğu bilgin, geceleri gökyüzünde küçük bir ışık noktasıymış gibi parladığından bahsedilen yıldızların, halkın karanlık korkusuna karşı, aydınlığın onları gözetip koruduğuna dair bir ümit olması için uydurulmuş bir halk hikayesi olduğunu anlatırdı. Hele ki, gecenin  Guneş’i denilen Ay hakkındaki soylentilere ise kesinlikle itibar etmez, konunun yanlarında açılmasına bile katlanamaz ve Düzen Biliminin böyle hurafelere alet edilmesinin kabul edilemez oluşuna dair sıkı bir nutuk çekmekten kendilerini alamazlardı. Ay’ın tamamen uydurma olduğu konusunda güçlü bir fikir birliği mevcuttu.

“Peki ya yıldızlar öyle mi? Onların da uydurma olduğuna inanmıyorum. Bir ömür boyu süren çalışma, diğer bilginlerin alay dolu bakışları, hayal etmekten ziyade uydurduğumu iddia edip beni Ak Kule’den göndermeye çalışan niceleri!”.

Uzun beyaz sakalı neredeyse diz kapaklarına kadar uzanıyordu. Saçları da sakallarına karışınca, baştan aşağı dalgalar halinde yayılan bir kasırgaya benziyordu.

İçinde kaos barındıran bir kasırga üstelik!

Ayı Dabak, ne zaman yıldızlar hakkında düşünmeye dalsa, beyninde arka arkaya kasırgalar patlıyormuş gibi gelirdi. Aslında bu kısmen doğruydu. Beynin düşünme derecesi arttıkça, daha komplike elektromanyetik hareketlenmeler meydana gelirdi, düşünme eylemi ise, – eğer şanslıysa – sonunda kaotik bir düzensizlik içinde aradığı cevapla sonuca bağlanırdı. İşte bu yüzden sağlıklı bir beyin düzen ve periyodik düşünme adımları değil, kaos içerirdi.

Düşünme eylemi, mikro ölçekte muazzam boyutlara varan düzensizlik halinde gerçekleşirken, Düzen’in içinde bu önemsiz bir büyüklüktü. Bilginler alemi, Düzen’in azametini vurgulayan, en basit anlatımla onun görkemini devam ettirmeye hayatlarını adayan Varlıkçılar inancının takipçileriydiler. Çünkü, Düzen herşeyi içinde barındıran o tek Varlıktı ve bizler o kadar önemsizdik ki, bizzat Düzen tarafından verilen hayal gücünün, Düzen’in tamamını anlamaya çalıştığını tasavvur etmek, küfürlerin en büyüğü olarak görülmekteydi. Düzen öyle muazzam öyle uçsuz bucaksızdı ki, onu tamamen kavramak için Düzen’in ötesine çıkmaları gerektiğinin farkındaydılar.

“Oysa biz Düzen’in bir parçasıysak, onun ötesine nasıl geçebiliriz ki! İşte bu yüzden onu anlamak, imkansızlığın tanımından başka bir şey değil.” diye konuşmaya devam etti Ayı Dabak, “Bizler, Düzen’in hasarlı yerlerini onarırız. Yangınla mahvolmuş ormanlık arazileri, hastalıktan kırılmış köyleri ve karanlığın soldurduğu ruhları.”. Gözleri karanlığı tararken devam etti,”Senin için neler yaptığımızı görüyor musun? Seni sağlıklı tutmaya çalışıyoruz. Bu bizim yolumuz. Ancak, aramızda bu yolun ötesinde başka şeyler olduğunu hissedenler de yok değil. Daha farklı olması gerektiğini düşünen çok az kişi, benim gibi, bir elin parmakları kadar başka birileri… Çok azız ama biz, hepimiz, daha once bildiğimiz, sonra unuttuğumuz bir şeyleri hatırlamaya çalışıyor gibiyiz.”

“Keşke geçmiştekilerin yaptığı gibi harfleri kullanmaya devam edebilseydik böylece aradıklarımızı kayıt cihazlarından bulmak için saatlerde dinleme yapmak zorunda kalmazdık. Bilginlerin anlattığına gore, insanlar geçmişte harf denilen şekillerle yazardı. Yazmak hatırlamanın yegane kaynağıydı. Ancak, aralarından bazıları hatırlamak yerine yaratmak için yazmaya başladığında büyük suç işledi. Çünkü yaratmak ancak Düzen’in sahip olabileceği bir ayrıcalıktı. Büyük kulelerin birinde çalışan herhangi birinin, sırf harfleri biliyor olması ve yazabilecek klavyesi var diye yaratmaya başlaması, düpedüz kafirlikti. Kim bilir belki gerçekten geceleri soğuk bir Güneş gibi parlayan Ay’da gökyüzündeydi. Yazmak ve yaratmak gayet normaldi. Gecenin Güneşi ve Yıldızları birlikte …”.

Ayı Dabak’ın sözleri gecenin simsiyah göğünde aniden çakan korkunç bir ışıkla kesildi. Işık parçası kesin, tartışmasız ve tamamen gerçekti. Öyle güçlüydü ki, yaşlı bilginin gözleri onun doğumunun, yaşamının ve ölümünün anlık varlığını yakalamış olmaktan dolayı acı içinde, yanıyordu. Hızla yerinde doğruldu. Hissettiği acıya aldırmadan nefesini tutarak gökyüzünün karanlığına bakmaya devam etti.

Kendisinden şüphe edemezdi. Gördüğünü gerçekten görmüş olmalıydı. Korneasının üst tabakasındaki düşük dereceli yanma sebebiyle göz kapakları inip kalkarken, yumuşak dokuda batma ve göz bebeklerinin aniden genişleyip daralması yüzünden, göz kaslarındaki zorlanma gerçekti.

Şakınlığını bir kenara bırakıp ayağa kalktı. “Hadi bir daha!” dedi göğe doğru. Ani ışık parlaması güçlü bir yıldız olabilir miydi? Yarın, Ak Kule’de gördüklerini anlatınca kızılca kıyamet kopacaktı.

Hemen arkasında ona seslenen birini duyunca olduğu yerde sıçradı. Ormanın içinden ona doğru yürüyen, yürüdükçe yeri sarsan ve elindeki kılıcı ışıl ışıl parlayan savaşçının üzerinden kutsallık akıyordu. Çayırlık alanı hızla geçerken her adımında kaftanının etekleri dalgalanıyor, yakasından başlayıp boylu boyunca aşağı uzanan ışık sellerinden işlenmiş iplikler çıkışsız labirentler yaratırken, zanaatın inceliği gözalıyordu. Kutsal, emin adımlarla yürürken, bir yandan da konuşuyordu:

“Dostum, Bilginler’in seni o dağın tepesindeki köyünde bulup Ak Kule’ye getirdikleri günden beri her gece dinliyorum anlattıklarını. Gerçekten de konuşmaktan hiç vazgeçmedin. Konuşmaktan vazgeçmediğin gibi bir de üstüne hayalperest bir oğlandan derin düşüncelere dalıp giden bir alime dönüştün. Yine de yıldızları görmeyi bekleyerek geçirdiğin her gece aynı çocukça dileği tekrarlayıp durdun.  Bu gece, hayalini gerçekleştirmek için yanına geliyorum, buna rağmen bana git, bir kez daha gel diyorsun. Elbette, çok görkemli bir girişti ama bunu yapabilmek için gecenin göğünü yırtıp geçmem gerekti. Kolay bir iş değildi, hiç değil. Hele ki, Güneşin evine çekildiği bu saatte göğü kaplayan derin karanlığın ruhlarıyla savaşmak zorundaysan.”

Ayı Dabak, şaşkınlıkla önünde yükselene bakakldı. Bir kaç kez ağzını açıp kapadı. Ne diyeceğini düşünüyor gibiydi.

“Protokoller.” dedi sonunda. “Başlangıç Bölüm 1 – Selamlama. Düzen’in Kendisine selam olsun.”

Gökten Gelen, koca bir kahkaha attıp kılıcını kınına koydu, “Hayır hayır ben Düzeni’n Kendisi değilim ve onu kesinlikle yaratmadım. Kutsal Işık adına, bu çok yorucu bir işti ve sadece göksel varlıkları yerlerine koymakla görevli olsam bile bir daha asla bir Düzen’in yaratılışını görmek istemem. Bu yüzden mevcut olanı korumaya bu kadar hevesliyim.”

Ayı Dabak’ın kafası karışmıştı, “Kutsal bir ışık parlamasıyla gökten indin. Yıldız ışığını tekrar lütfettin bize. Düzen’in Kendisi olmadığından emin misin?” diye sordu.

“Adım’ın Kök Han olduğuna emin olduğum kadar eminim. Az önce gördüğün şey bir yıldız ışığı değildi. Aydınlığın kutsalları saf ışıktan oluşur. Beni bu bedene bürünmeden hemen önce gördün. O yüzden, aklın karışmasın. Yıldızlar, gökyüzüne gece serpilen, aydınlığın kutsal ışığıyla yanan gözlerin ferleridir. Bir gözcü ateşi gibi yanarlar. Ay’la beraber ruhların nazik, müşfik ve nadide koruyuculardır. Sen bir bilginsin. Doğru hatırlıyorsam, deney gözlem ve ölçüme göre çalışıyorsun. Oysa, her gece, duyup duymayacağımı bilmeden konuşmana bakarak, senin inanmak için görmeye ya da bizin örneğimizde olduğu gibi görmemeye ihtiyacın yokmuş gibi görünüyor. Bu ise bir bilginin yapacağı bir şey değilmiş gibi, ne dersin?”diye cavapladı Kök Han.

Ayı Dabak, Kök Han’ın bu kadar çok şeyi nereden bildiğine anlam veremedi. Ancak, her gece onu mu dinlemişti? “Kök Han” dedi Ayı Dabak çenesindeki sakalları sıvazlayarak, “İşte tam da bu yüzden beni bir bilgin olarak kabul eden pek fazla kişi yok. Onlar, gördüklerine, test ettiklerine ve tekrar tekrar aynı sonuca ulaştıklarına inanıyorlar. Ben ise doğru olduğunu hissettiklerime inanmayı tercih ediyorum. Mesela, az önce yıldızlar hakkında söylediklerin gibi. Onlar gerçekten var, değil mi?”

“Elbette varlar. Hatta, az önce Ay ile birlikte sırt sırta savaşıyorduk.”diye cevapladı Kök Han.

Ayı Dabak’ın yüzünde temkinli bir ifade vardı. “Sanki bir rüyada gibiyim. Yıldızlar ve Ay hakkında anlattıkların öyle muhteşem ki, Ak Kule’de çığır açacak bilgiler…”

Kök Han, meraklı bir ifadeyle Ayı Dabak’a baktı, “Pek de sevinmiş göremedim seni?”

“Sevinemiyorum çünkü yarın bana kimse inanmayacak.”diye ağzındaki baklayı çıkardı Ayı Dabak.

“İnanacak dostum, sana herkez inanacak ve yarın, Ak Kule’deki tüm Bilginler, yıldızlardan bahseden kaçık Astrofizikçinin haklı olduğunu konuşacak. Çünkü bu gece inanılmaz diye görülen bir şey olacak.”

Ayı Dabak, Kök Han’ı gözlerini izleyerek bakışlarını göğe çevirdi ve şaşkınlıktan nefesini tuttu. Gökyüzündeki karalık, seyrelerek açılmaya başlamıştı. Geri çekildiği yerler, ona göz kırpan binlerce küçük ışıktan noktayla doluyordu.

“İşte!”dedi Kök Han “Gecenin incileri, yıldızlar, teker teker gökteki yerlerine diziliyorlar. Göğü özlemle kucaklarken tüm güçleriyle nasıl parladıklarına bir bak. Şahit olduğun bu mucizenin Düzen tarihinde bir eşi benzeri yok. Yıldızlarım, karanlığın korkuyla geri çekildiği her bir Gökevi’ni hızla geri alıyor. Kutsal ışığın gücüyle parlayarak, evlerini karanlıktan temizleyip hakettiği saflığı geri veriyorlar. Birazdan her şey bitecek. Ay ve yıldızların zamanı tekrar başlayacak. Ah, işte geliyor. Hemen şurada karanlığı parçalayan, sizin Gece’nin Soğuk Güneşi dediğiniz Ay’dan başkası değil.”

Ay’ın da ortaya çıkışıyla geriye kalan karanlık insafsızca yok edildi, parçalara ayrılıp göğü terk etti.

Ayı Dabak’ın gözleri dolmuştu. “Yıldızlar geri döndü, Ay geceyi aydınlatıyor. Bu, sadece öyle inanılmaz ki!”

Kök Han, Ayı Dabak’ın yanında onu izleyerek bekliyordu.

“Çok çok uzun zaman önce, Erlik Han karanlığı Düzen’in kuytularında büyütüp durdurulamaz bir canavara dönüşürdüğünde, aydınlığın kutsalları hiç beklenmedik bir düşmanla karşı karşıya geldiler. Uzun bir süre kardeşimizin kalbinin kötülükle dolu olduğuna inanmak istemedik taa ki gökyüzünü ele geçirip binbir emekle yarattıklarımızın üzerine kabus gibi çökene kadar.” Gözleri parlayan gökyüzünde gezindi bir süre, “Uzun bir aradan sonra gecenin göğü tekrar bizim!” dedi gururla.

Ayı Dabak, gözlerindeki yaşları sildi. Ay gece göğünde parlarken, Kök Han’ı tam anlamıyla görebildiğini farketti. O, geldiği gök gibi masmaviydi. Uzun beyaz saçları, keskin yüz hatlarını öne çıkarmak ister gibi arkaya doğru örülmüş ve sıkı sıkıya bağlanmıştı. Kaftanına işlenmiş ışıklar labirenti, sürekli hareket halindeki türlü göksel cisimlerden oluşuyordu. Kimi kendi çevresinde kimi ise hem kendi hem de diğerleri çevresinde anlaşılmaz bir yörüngede dönmekteydiler. Yaşlı astrofizikçinin gözleri şaşkınlıkla açıldı. Bunu gören Kök Han:

“Bunlar gezegenler, yıldızlar, kuyruklu yıldızlar, ışık şelaleleri, bulutsular ve keşfedeceğin sayısız gök cismi. Benim işim Gökte herkezin olması gerektiği yerde tutmak. Oldukça yorucu bir iş. Bir Düzen dolusu gök cismini ve onları dolduran varlıkları düşün. Hiç kolay olmuyor. Karanlığı kovduğumuza göre Maral Hanım’ıma dönüp bana hazırladığı iş listesini elime alıp sonunda bürokrasi içinde kaybolabilirim. Uzun bir süre bundan şikayet etmeden sıkılarak çalışmayı dört gözle bekliyorum.”

Ayı Dabak, Ay’ın ışığı altında kutsandığını hissediyordu. Şimdiye kadar sayısız gecesini simsiyah gece göğünün altında geçirmiş olması büyük talihsizlikti. “Karanlığın güçlenip yıldızları ve Ayı yutması korkunç bir olay. Onlarsız geçirdiğim geceler boyunca içimde beliren özlemin ne kadar da haklı olduğunu şimdi anlıyorum. Gece göğünü onlardan mahrum bırakmak büyük vicdansızlık!”dedi, “Sonunda bize dönmüş olmaları her şeye değer.”

Kök Han sukunetle “Dönmelerinin değeri gerçekten de paha biçilemez ufaklık. Bunu sağlamak için bir çok iyi adam ve kadın öldü.” diye cevapladı. Acısı henüz çok tazeydi.

Ayı Dabak, kendisine ufaklık diyen, Düzen’in kuruluşundan önce bile buralarda olan Kök Han’a baktı. “Niye bana gelip bunları anlatıyorsun?”diye sordu.

“Gece’nin göğünü karanlıktan temizlemek için nesillerdir savaşıyorum. Sevgili eşim, Maral Han’ı uzun zaman boyunca görmeden, bir Düzen dolusu gök cismini ve içindekileri ihmal ederek yaşamak zorunda bırakıldım. Böylesi bir savaşın sonunda, kahramanlık öykülerindeki gibi bir geçit töreni ile kendi konağıma dönebilirdim, savaşın seyrini değiştiren olayların sonraki nesillere akratılmasını sağlamak için ozanımla konuşabilirdim. Hayır bunun yerine senin yanına geldim. Üstelik sen böyle bir savaşın olduğunu dahi bilmiyordun. Buna rağmen buradayım.”

“Söylediklerimi saygısızlık olarak görülmesini istemem ama bu söylediklerin bana pek bir şey ifade etmedi. İleride, ozanın biri, bu savaş hakkında uzun bir hikaye yazacak. Anlattıklarına göre ben de onun final bölümündeki son 10 sayfada aniden ortaya çıkıveren bir karakter olacağım.”

Kök Han güldü. “Böyle acı dolu bir hikayenin bitmesi için güzel bir son olabilir. Bunu unutmamak için geri döndüğümde yazdırsam iyi olur. Bu arada yazmayı bırakmanız felakat derecesinde yanlış bir karardı. Size verilen tüm beceriler kullanmanız için! Buna yaratmak da dahil. O bilgin arkadaşlarına yarın bunu da söyleyiverirsin.”

Tek kaşı havaya kalktı Ayı Dabak’ın, bu fikri sevmişti.

Kök Han, mavi elini Ayı Dabak’ın omzuna  koydu. “Geceler uzun zamandır çok karanlıktı. Ancak sen, duymam umuduyla her gece konuştun. Sayende geceler son bir kaç nesildir  daha çekilir hale geldi. Yıldızlara, Ay’a, Aydınlığa inancın, umudun ve kimse sana inanmıyorken bile vazgeçmeyişin bana yoldaş oldu. Sen fark etmeden bana arkadaş oldun. Dost oldun. Yalnızlığımı aldın. Karanlığın korkunç yaratıklarını tek tek biçerken kimi zaman senin başarısız deneylerini, annenin sana öğrettiği ninniyi izafiyet teorisine bağlamanı, kutunun içinde olup olmadığı belli olmayan kedinin akıbetini düşünürdüm. Seni, ilk başta, tamamen tesadüf eseri duymuştum. Akbaba Dağı’nın en yüksek yerine çıkmış, henüz güneş gökten çekilmemek için uğraşıp kızarırken ufka doğru seslenmiştin. O gün ne dediğini hatırlıyor musun ufaklık?”

Ayı Dabak, o günü çok iyi hatırlıyordu. O gün hayatı değişmişti. Hissettiği acıyla köyünden koşarak ayrılmış, gözlerinde yaşlarla önce Peri Suyunu geçmiş, Kırk Uyurları arkasına alarak koşmaya devam etmişti. Patika, eteklerine sığındığı yüksek ve keskin dişli kayalığın başladığı yerde bittiğinde, durmamış ve Akbaba Dağına tırmanmaya başlamıştı.

Ağlayarak, kayaların arasındaki yarıklara tutunup parmaklarının kesilmesine aldırmaksızın, kendini yukarı çektiğini hatırlıyordu. Dizleri, kayaların keskin çıkıntılarına dayayarak ilerlerken canı acıyordu. Ama bunun sebebi; gittikçe yarılan dizleri ya da tutunduğu yerleri kana bulayan parmakları değil, kalbiydi. Çünkü orası artık bomboştu.

Uzun süre tırmandıktan sonra kayalardan dışarıya bir balkon gibi çıkıntı yapmış dar bir cebe ulaşmıştı. Cep, kaya duvarların sert açılarla oluşturduğu daracık bir patikayı gözler önüne sererken; kayalar, keskin kenarlarıyla toprağa saplanmış bıçaklara benziyordu. Hiç düşünmedi, durmadı, çünkü hayatının pek bir anlamı kalmamıştı. Kayalar gerçekten de bıçak gibi keskindi, insafsızdı ve derisi büyük bir beceriyle yüzüyorlardı. Yüzünün önce sağ yanını, sonra diğer tarafını, sağ bacağının baldırını ve sol omzunun üstünü burada bırakmıştı.

Bıçaklar geride kaldığında kendini geniş bir mağarada bulmuş, zemindeki gözelerden kaynayan soğuk kaya suyundan bir kaç yudum içerek sağ tarafında gördüğü merdivenlerden yürümeye başlamıştı. Merdivenlerin onu nereye götürdüğünü bilmiyordu. Umurunda değildi. Zaten geriye dönmeyi düşünmüyordu. En kısa zamanda olabildiğince göğe yaklaşması gerektiğinin farkındaydı. Bu sırada kan kaybı yüzünden başı zonklamaya başlamış, hem nefes nefese kalmış hem de soğuk soğuk terlemekteydi. Arada bir görüşü bozulurken ayağı tökezledi. Gittikçe daralan merdivenlerden aşağı düşen bir kaç taş parçasından geriye ses gelmediğine göre oldukça yüksekte bir yerdeydi. Işık, duvarlar içinden, az önceki bıçaklar gibi keskin yarıklar arasında giriyor, az önce su içtiği küçük mağara gölünün diğer kardeşlerine yansıyarak, duvarlarda yanan küçük ateş noktaları oluşturuyordu. Ne kadar kutsal bir yerde olduğunu umursamadı. Merdivenleri, tükenerek çıkmaya devam etti.

Hava oldukça soğumuştu. Duvarlardaki aralıklardan içeri esen rüzgar neredeyse yüzünden akan kanı dondurmuş, soğuk onu biraz kendine getirmişti. Oysa, acısı hala sol göğsünün içinde alev alev yanıyordu. Gözlerinden akan yaşlar ise bir süre önce durmuştu.

Merdiven bittiğinde, onu bir kabul salonu karşıladı. Duvarlar, kemelerler üzerinde yükselirken,  altı duvarlı odanın her bir köşesinde bir savaşçı nöbet tutuyordu. Gerçek birer insan mıydılar yoksa yitip gitmiş bir zanaatın nadide örnekleri miydiler önemli değildi. O, öte taraftaki kapıya doğru ilerlerledi.

Savaşçılar onu gözleriyle izlerken onu engellemek için hiç bir şey yapmadılar.

Ayı Dabak, kapıyı açtı. Ani esen rüzgarın yerden kaldırdığı kara aldırmadan yürüdü. Güneş batmak üzereydi ve önüne açılan balkon gün batımını yakalamak ister gibi ufka doğru uzanıvermişti. Durmadı, soğuktan donarken damarlarında kalan son damla kanı da akıttı. İçindeki acı dışında hiç bir şeyin önemi yoktu. Ufku yakalamaya çalışan kayalık çıkıntının en ucuna geldiğinde gün batımına baktı.

“Orada mısın?” diye fısıldadı. “Bana senin göğe yükseldiğini söylediler. Gelebileceğim en yüksek yer burası. Seni gitmeden bir kez daha göremez miyim?”

Cevap gelmedi.

Güneş, gittikçe daha fazla kızarmaya başlamıştı.

Ayı Dabak gözlerinde yaşlarla bir kez daha sordu; “Anne, orada mısın?”

Yazık ona cevap veren olmadı.

Rüzgar, Akbaba Dağı hatta Düzen’in kendisi bile küçük bir çocuğun acısına saygı gösterip sükunete dalmış, çıt çıkarmıyordu.

“Anne, orada mısın?” diye sordu tekrar. “Duyuyor musun beni? Duyuyorsan lütfen gitme. Ne olur göğe yükselme. Beni sensiz bırakma. Gitme, Anne. Ne olur gitme.”

Mutlak sessizlikte bekledi. Gözyaşları, yeni bir göze bulmuş gibi akmaya başladı yeniden. Henüz doyamamıştı annesine, o bir süt kuzusuydu. Öyle olmalıydı. Annesi onu kuzum, diye sevmiyor muydu? Hastalandığında da “İyileşeceğim kuzum.” dememiş miydi?  Oysa, iyileşmek yerine ölmüştü!

Ölümün kanatları onu şimdi göğe yükseltmiş olmalıydı. Kaçırmış olamazdı…

Annesinin ona neden cevap vermediğini anlayamadı. Akbaba Dağının tepesinde, güneşin batmamak için direndiği bu kutsal yerde, çevresine bakındı. Yardım edecek kimsesi yoktu. Yalnızdı.

Çaresizce “Beni her kim duyuyorsa, annemi bana geri verin yalvarırım. Onsuz olamam ki başka annem yok benim!” diye fısıldadı, “Başka annem yok benim.” ama duyan olmadı.

Gittikçe kızıyordu. Niye kimse ona cevap vermiyordu. Annesi duysa mutlaka onunla konuşurdu. Ölüm de onu duymuyordu. Peki şimdi burada, kutsal olduğu her halinden belli olan bu yerde, onu kim duyacaktı?

Öfkeyle sıktı yumruklarını, ciğerlerinde kalan bütün güçle bağırdı:

“Beni duyan var mı?”

Sonra, gözleri karardı. Güneşin battığı yerde bir ışık çaktı ve o karların üstüne düştü.

Ayı Dabak, yıllar önce unuttuğu o anı hatırladı, “O sendin. Gün batımında aniden beliren o ışık sendin.” dedi.

“Düzen’in üstü karanlıkla örtülmek üzereydi. Güneş’e dayanabildiği kadar dayanmasını söylemiştim. Sesini duyurmakta biraz daha geç kalsaydın, o kutsal ziyaret tepesinde düştüğün yerde kalacak ve kayıplara karışacaktın.”dedi, o anı hatılamak Kök Han’ı üzmüştü, “Annesini henüz kaybetmiş, yalnız kalmaktan korkan ve tek istediği onu duyacak birileri olan bir süt kuzusuydun. Annen için bir şey yapamazdım ama seni hayatta tutabilirdim. Karanlık, göğe yerleşmeye başlamıştı ve zamana karşı yarışıyordum. Üstelik, Güneş uzun süre dayanamazdı. Akbaba Dağının zirvesine bir yıldırımla indiğimde, kanlar içindeydin. Ruhların bedenini terk etmeden, seni kollarıma aldım ve bana haşedilen lütfun bir parçasını içine üfleyiverdim. Seni kurtarmıştım ama orada bıraksam yine de ölürdün. Köyünde ise tek başına ve kimsesiz yaşayamazdın. Bu da bir nevi ölmekti. İçine koyduğum irfan, Ruhlarının Evini yeniden inşaa ederken sana gözle görünmeyeni hissettme bilgisini bahşettiğini biliyordum. Bu bilginin işe yarayabileceği yegane yer olan bilginlerin Ak Kulesine haber gönderip seni köyünden aldırdım. Böylece, içindeki irfan sana ihtiyacın olan yuvayı verebilirdi.”.

Ayı Dabak, Kök Han’ın onun için yaptıklarını dinlerken, geçmişi sil baştan yazılıyor gibiydi. Yalnız ve kimsesiz olduğunu düşündüğü yıllar boyunca aslında göğün en kutsal varlıklarından birinin himayesindeydi. Her gece kendi kendine yıldızlara konuştuğunu düşünürken, hiç bir zaman yalnız olmamıştı. Onu her zaman dinleyen biri vardı. Gecenin göğüne ve parlayan ışıklarına olan inancı sonunda kanıtlanmıştı. Çünkü yıldızlar ve Ay geri dönmüştü. Bunlar birer mucizeydi.

Kök Han’ın uzakları gözleyen bakışlarını fark etti. Bir şey daha var, diye düşündü. “Bana anlattıklarından daha fazlasını kendine sakladığına eminim.”

Kök Han bir süre hiç bir şey söylemeden ormanın ötesini izlemeye devam etti. Bir şey bekliyormuş gibiydi. “Sana bir soru Ak Bilgin.”dedi. Ak Kule’nin bilginlerinin resmi ünvanını kullanmıştı. “Ruhlar geceleri karanlığın zırhını geçip Gökyüzü’ne yükselemiyorlarsa nereye giderler?”

Ayı Dabak’ın gözleri bu soru karşısında kocaman açıldı.

“Güneşin ışıkları narin ruhlar için çok güçlü olduğundan, ruhlar Ay’ın rehberliğinde, yıldızların koruyuculuğunda göğe yükselebilirler. Tahmin edersin ki, karanlık gece göğünü kapladığında hiç bir ruh karanlığı geçemedi. Üstelik, karanlık tarafından yakalanan talihsiz ruhlar ışıklarını kaybettiler. Kurtulabilenler ise Düzende başı boş dolaşmak zorunda kaldı. Çoğu delirmek üzereydi. Sadece onlar da değil, ölüp de göğe yükselemeyen ruhlarla yaşamak zorunda kalan ahaliler de dehşete düşmüş durumdaydı. Bizler ise ruhları yükseltemiyor ve onları göğün ötesine, tekrar doğmak üzere Süt-Ak-Göl’e ulaştıramıyorduk. Tamamen çaresizdik. Çok zor zamanlardı.”.

“Çözümü bize bulup getiren ise sevgili eşim, hayat yoldaşım Maral Hanım oldu. O, henüz doğa ruhları doğmadan önce Düzen’in çarklarını döndürendi. Yüzünü toprağa, havaya ve suya sürdüğünde bahar gelir, nefesini üflediğinde kış başlardı. Meyve ağaçlarını açmaya ikna eden, meşelerin palamutlarını tek tek toprağa diken, yataklarına yerleşsinler diye nehirleri ninnileriyle sakinletiren de hep o, olmuştu. Şimdi gördüğün ormanların her bir tohumunda parmak izi olduğunu söylersem ileri gitmiş sayılmam. Ceylan Gözlüm, Düzen’in her yerindeki eski dostlarına haber göndererek, eve dönemeyen ruhların geçici istirahatgahı olmalarını diledi.”

“İlk başta hiç umudum olmadığını itiraf etmeliyim. Onun alçakgönüllülüğü aslında ne kadar ulu olduğunu unutmama neden oluyor. Oysa, yüce dağlar köklerinin ne kadar derine ulaştığına bakmaksızın ona cevap verdiler, saygıdeğer nehirler ne kadar derin aktıklarına bakmadan dileğini bir emir gibi kabul ettiler. Denizler ve okyanuslar büyük bir metanetle açıtılar engin maviliklerini ve ormanlar, toprağın altındaki köklerinden en taze yaprağına kadar titreyerek selam durdular.”

Ayı Dabak, Ak Kule’nin hayal gücü en kuvvetli bilgininin bile böylesi bir muazzamlığı hayal edemeyeceğine emindi. Duydukları karşısında nefesi kesildi ve “Bu inanılmaz.”diyebildi.

Kök Han, gözlerindeki o muzip ışıltıyla ona baktı. Karanlık ve aydınlık arasında, nesiller boyu sürmüş insafsız bir savaşın muzaffer komutanından ziyade, birazdan komşu evin erik ağacına tırmanmayı kafasına koymuş, onun heyecanıyla yerinde duramayan bir haylaza benziyordu.

“Öyle mi dersin?” dedi, “O halde bak ufaklık.”

Ayı Dabak, ilk önce ne olduğunu anlamadı. Aniden ateş böceği festivalinin ortsında kalmış gibi etrafını çeviren sarı sıcak ışık noktaları arasında buldu kendisini. Gittikçe daha fazlası geldi ve sığındıkları küçücük çayırlıktan gökyüzüne doğru bir ışık seli akmaya başladı. Yaşlı gözlerini ufka doğru kaldırdı ve gördükleri karşısında donup kaldı. Ufka doğru yayılmış ormanın her bir yerinden; köklerinden, taze yapraklarına, sincapların kendilerine yuva yaptığı minik oyuklardan, usul usul akan derelerin güçük girdapları misafir ettiği minik dönemeçlerine kadar her yerden ruhlar, büyük bir neşeyle yükseliyordu.

Işık seli, ateş seline dönüştü. Göğe doğru aktı ve Düzen’i sarı sıcak bir ışıkla boyadı.

“Öyle güzel ki!”dedi Ayı Dabak, “Öyle güzel ki. Sanki her bir çakıl taşı, her bir yaprak, ayrı bir ruha ev sahibi olmuş gibi.”

“Aslında tam olarak öyle oldu.”diye karşılık verdi Kök Han.

Ayı Dabak’ın nefesi aniden kesildi. Olabilir miydi?

“Tam olarak kaç nesildir ruhlara ev sahipliği yapıyorlar?” diye sordu.

Kök Han’ın sesi  sevecendi, “Ne zamandır yıldızlarınız kayıp?”

“Eğer bir zamanlar yıldızlarımızın olduğunu kabul ediyor olsaydık, onları en son 10 kere 10 nesil öncesinde görmüş olmamız gerekirdi?”

“Daha bile öncesi.” diye karşılık verdi Kök Han, Ayı Dabak’ın binlerce soru sormak üzere olduğunu görünce  “Bana, sana bunları niye anlattığımı sormuştun.”dedi ve az ötede onlara doğru gelen tek bir ışık noktasını  gösterdi. “İşte cevabın.”

Işık, açıldı genişledi ve büyüdü. Saçları omuzlarına dökülürken yüzünün hatları ortaya çıktı. Ayı Dabak, karşısında kim olduğunu biliyordu.

Kök Han karşısında beliren ruha büyük bir saygıyla eğilip selam verdi.

Ayı Dabak’a “Görüşeceğiz ufaklık.”diyerek onları yalnız bırakıp ormana doğru yürüdü.

Ayı Dabak ise şaşkınlık içindeydi. Söyleyecek bir şey bulamamıştı.

“Anne” diyebildi koskoca adam ve ağlamaya başladı. Akbaba Dağında, göz pınarlarının kuruduğunu düşünmüştü hep. Oysa şimdi neşeyle akıyordu göz yaşları.

Kök Han, ormanın sınırına gelince durdu. “Oğluna kavuşmak isteyen bir annenin, yıldızların geri gelmesini sağlamak için Aydınlıkla beraber mücadele etmesi Düzen’in işi olsa gerek. Ve her şeyin küçük bir çocuğun, acı haykırışıyla başlamış olması bir mucizeden başka bir şey değil.”.

Ayı Dabak’ın Annesi, Kök Han’a başıyla selam verdi. Ne de olsa son bir kaç nesildir karanlığı defetmek için birlikte çalışmışlardı. Oğlunu bırakıp gitmek zorunda olduğu gün; öldüğü gün, onu Akbaba Tepesinde ölüme terk edemezdi.  Ruhlarının karanlığa düşüp düşmeyeceğini umursamadan geceye dönen göğe yükselmiş, oğlunu kurtarmak için çılgınca mücadele ederek kutsal gök katlarına ulaşabilmişti. Aydınlığın ordusu her gece olduğu gibi savunma düzenindeydi. Güneşin hatları boyunca geri çekilirken, geceyle ilerleyen karanlıkta bir dalgalanma olduğunu ilk fark eden Kök Han olmuştu. Oğluna duyduğu saf sevginin koruyuculuyla karanlıktan kurtulmuş olan Anneyi, Güneş’in saflarının gerisine almak için kılıcını çekip düşünmeden karanlığa atlayan yine Kök Han’ın kendisiydi. Onların hikayesi böyle başlamış, sayısız  mücadele sonunda göğü karanlıktan geri aldıkları bu ana kadar ayrılmamış, birer kardeşe dönüşmüşlerdi.

Bu ikisinin arasındaki sırdı.

Çünkü, Annesi, karanlığı geçip Süt-Ak-Göl’e gidebilecekken oğlunun son dileğini yerine getirmek için kalmakta kararlıydı. Onu son bir kez görecekti. Bunu yapmak için tek yol vardı: ruhların rehberi olan Ay ve koruyucuları olan yıldızların geri dönmesi! Çünkü bir ruh, ölümden sonra sadece son bir kez daha görülebilirdi. Göğe yükselmeden hemen önce…

Kök Han, kardeşini tekrar yaşayanlar arasına sokamazdı. Ancak, hayatının sonuna gelen Ayı Dabak ve Annesini, bir sonraki yaşamlarında bir araya getireceğine dair yemin etmişti.

Anne ve kuzusuna, doya doya yaşayacakları bir hayat armağan edemeyecekse göğün en kutsal varlığı olmasının bir anlamı yoktu.

Bu, kardeşine verdiği son sözdü ve o sözlerini tutardı.

Son Söz” için 2 Yorum Var

  1. “Düzen denilen muhteşem sonsuzluğun hem varolmuş, varolan ve varolacak her şeyi içerirken, aynı zamanda bizi ölümsüzlüğün yok oluşuna şahit edip hem de bir atomun engin gerçekliğine sonsuz sayıda başka yaşamı kolayca sığdırmasının muazzamlığını, o alaycı gülüşüyle maskelediğini düşünmüşümdür, hep.”
    Girişi böyle yapmak, okuyucunun yazarın enginliği hakkında fikir sahibi olmasına yardımcı olacaktır.

    “Hikayelere göre yıldızlar geçmiş zamanın uzak anların birinde parlamayı bırakmışlar ve aniden ortadan kaybolmuşlardı. Çoğu bilgin, geceleri gökyüzünde küçük bir ışık noktasıymış gibi parladığından bahsedilen yıldızların, halkın karanlık korkusuna karşı, aydınlığın onları gözetip koruduğuna dair bir ümit olması için uydurulmuş bir halk hikayesi olduğunu anlatırdı.”
    Harika yakalamışsın.

    Ayi Dabak, ormanın, ufak bir çayırlığın
    (Ayı sanırım.)

    “Oysa biz Düzen’in bir parçasıysak, onun ötesine nasıl geçebiliriz ki!”
    Tek başına bir paragraf olmayı hak eden bir cümle.

    karanlığın soldurduğu ruhları.”.
    Sondaki nokta işareti

    devam etti,”Senin / vicdansızlık!”dedi,
    Boşluk

    sana herkez inanacak
    herkes?

    Söylediklerimi saygısızlık olarak görülmesini istemem ama bu söylediklerin bana pek bir şey ifade etmedi. İleride, ozanın biri, bu savaş hakkında uzun bir hikaye yazacak. Anlattıklarına göre ben de onun final bölümündeki son 10 sayfada aniden ortaya çıkıveren bir karakter olacağım.”
    … uzun bir hikaye yazacak, yerine, yazsa gibi şart kipi koymayı düşünür müsün? Veya bu kısmı çıkarsan? Yani, yıldızların kararması gibi yüksek seviyedeki bir anlatımı basitleştirmiş gibi hissettim.

    Kök Han, mavi elini Ayı Dabak’ın omzuna koydu. “Geceler uzun zamandır çok karanlıktı. Ancak sen, duymam umuduyla her gece konuştun. Sayende geceler son bir kaç nesildir daha çekilir hale geldi. Yıldızlara, Ay’a, Aydınlığa inancın, umudun ve kimse sana inanmıyorken bile vazgeçmeyişin bana yoldaş oldu. Sen fark etmeden bana arkadaş oldun. Dost oldun. Yalnızlığımı aldın. Karanlığın korkunç yaratıklarını tek tek biçerken kimi zaman senin başarısız deneylerini, annenin sana öğrettiği ninniyi izafiyet teorisine bağlamanı, kutunun içinde olup olmadığı belli olmayan kedinin akıbetini düşünürdüm. Seni, ilk başta, tamamen tesadüf eseri duymuştum. Akbaba Dağı’nın en yüksek yerine çıkmış, henüz güneş gökten çekilmemek için uğraşıp kızarırken ufka doğru seslenmiştin. O gün ne dediğini hatırlıyor musun ufaklık?”
    kutunun içinde olup olmadığı belli olmayan kedinin akıbetini düşünürdüm.
    annenin sana öğrettiği ninniyi izafiyet teorisine bağlamanı
    Sanki bu iki cümlenin yerine yeni örnekler yaratsan daha anlamlı olur. Böylece okur, yazarın mesaj kaygısı güttüğünü aklına getirmez/ getiremez. Getirmesin. Birinci cümleyi mükemmel değiştirmişsin, kedi için de başka bir nesne bulursan çok daha iyi olacak gibi.

    Ağlayarak, kayaların arasındaki yarıklara tutunup parmaklarının kesilmesine aldırmaksızın, kendini yukarı çektiğini hatırlıyordu. Dizleri, kayaların keskin çıkıntılarına dayayarak ilerlerken canı acıyordu. Ama bunun sebebi; gittikçe yarılan dizleri ya da tutunduğu yerleri kana bulayan parmakları değil, kalbiydi. Çünkü orası artık bomboştu.
    Kalp boş ise “eylemsizlik” ilkesi geçerli olur. Fakat davranışlarında bir öfke var. Belki boşalmış yerine sökülmüş gibi şimdiye süregelen bir eylem daha iyi oturur.

    Kayalar gerçekten de bıçak gibi keskindi, insafsızdı ve derisi büyük bir beceriyle yüzüyorlardı. Yüzünün önce sağ yanını, sonra diğer tarafını, sağ bacağının baldırını ve sol omzunun üstünü burada bırakmıştı.
    “Bırakmıştı” güçlü bir eylem. Güzel oturmuş. Hem eylemi hem de duyguyu güzel vermiş.

    Cümleler halinde oldukça hoşuma gitti. Fakat iki kez okumama rağmen ikisinde de bir türlü tek seferde bitiremedim. Bunun en büyük nedeni öykünün uzunluğu ve gözlerimin bilgisayar ekranında bu kadar uzun yazıya alışık olmaması. Belki kitap üzerinde veya bir okuyucuda daha farlı sonuç sunacaktır.

    Yine Dipsiz’den beklediğim, hiç beklenmeyecek bir öykü ortaya çıkmış. Oldukça orijinal düşünceler sahipsin. Tekniğin ise hep farklı. Özetle, bir okuyucu olarak, karakterin öykünün dışına çıkmasından başka bir eleştirilecek nokta bulamadım. Ve kimbilir, belki dünyalardan dünyalara geçiş yaptığın için böyle bir yol izlemişsindir. Düzenli yazmayı sürdürmen dileğiyle…

  2. Merhaba, daha önce okumaya başlamış ve bitirememiştim, şimdi nihayet okudum ve bitirdim. İlk söylemem gereken zor bir öykü. “Zor”u açmak gerekirse:
    Oldukça uzun bir giriş cümlesi
    Bir cümle içinde bile bolca fiilimsi kullanılması
    Kullanılan dil
    İfade ediş
    Bol felsefe içeren konu

    Bütün bunlar harmanlanınca okuması ve yorumlaması zor bir öykü ortaya çıkmış. Biraz daha sade olsaydı, cümleler biraz daha kısa ve daha az fiilimsi olsaydı öyküyü daha çok sevebilirdim. Tüm zorluğuna rağmen hakkını teslim etmem gereken yerler de var elbet: Evvela konu. Felsefeyi severim -ama hikayeyi boğmamalı- ardından ifade edişlerinizdeki başarı. “Meyve ağaçlarını açmaya ikna eden, meşelerin palamutlarını tek tek toprağa diken, yataklarına yerleşsinler diye nehirleri ninnileriyle sakinleştiren de …” Bu kısmı özellikle sevdim.

    “Keşke geçmiştekilerin yaptığı gibi harfleri kullanmaya devam edebilseydik böylece aradıklarımızı kayıt cihazlarından bulmak için saatlerde dinleme yapmak zorunda kalmazdık. Bilginlerin anlattığına göre, insanlar geçmişte harf denilen şekillerle yazardı. Yazmak hatırlamanın yegane kaynağıydı. Ancak, aralarından bazıları hatırlamak yerine yaratmak için yazmaya başladığında büyük suç işledi. Çünkü yaratmak ancak Düzen’in sahip olabileceği bir ayrıcalıktı. Büyük kulelerin birinde çalışan herhangi birinin, sırf harfleri biliyor olması ve yazabilecek klavyesi var diye yaratmaya başlaması, düpedüz kafirlikti. Kim bilir belki gerçekten geceleri soğuk bir Güneş gibi parlayan Ay’da gökyüzündeydi. Yazmak ve yaratmak gayet normaldi. Gecenin Güneşi ve Yıldızları birlikte …”. Beğendiğim pek çok ifade var; bu paragraf da onlardan biri.

    Başka seçkilerde görüşmek üzere.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *