Öykü

3575

İlke

İlke, merdivenleri daha hızlı tırmanabilmek için topuklu ayakkabılarını 2. katta ayağından fırlatmıştı. Sabah işe gelirken giydiği beyaz ipek gömlek 5. katta terden sırılsıklam olmuştu. 7. katta kalbi göğüs kafesini kıracakmış gibi atmaya başladığında, yangın merdivenlerinin korkuluğuna yaslanıp aşağı bakmıştı. Onu izleyen karanlığın 5. kata ulaştığını gördüğünde, yaşamak için nefes alması gerektiği gerçeğinden vazgeçip basamakları tırmanmaya geri dönmüştü.

Karanlık geliyordu ve hiç zamanı kalmamıştı.

“Son iki kat!” diye düşündü, “çatıya çıktığımda kurtulacağım.”

Yemekhaneye alternatif bir yol olan yangın merdivenlerinin, öğle yemeğine inmek için masalarını terk etmiş çalışma arkadaşlarıyla dolu olması gerekirdi. Ancak şuan yangın merdivenlerinden yavaş yavaş yükselen Karanlık her bir katı tek tek ele geçirirken hepsinin öldüğüne emindi. Karanlık, ışığı boğup yerine hiçliği, yaşamsızlığı ve mutlak yokluğu yerleştirirken, bu katliamın her anından zevk almak ister gibi sakindi. Acelesi yoktu, çünkü bu sonu belli bir oyundu.

İlke 9. kata ulaştığında çatıya açılan kapıyı son bir gayretle açtı. Bacaklarında kalan son güçle korkuluklara koştu ve İstanbul’a baktı. Baktığı anda da nefesini tuttu ve gözyaşlarına boğuldu “Doğruymuş!” diye düşündü. “Bana defalarca söylediği gibi herkes benim yüzümden ölmüş…”

Çalıştığı banka Maslak’ta yükselen diğer binalara göre eski olduğundan, daha az katlıydı. Ancak, konumu ona geniş bir İstanbul manzarası sunuyordu. Yeni yapılan çok katlı sitelerden, bağlantı yolunun çevresine yerleşmiş eski çirkin iş hanlarına, Fatih Sultan Mehmet Köprüsüne bakan çelik ve camdan ibaret ruhsuz gökdelenlere kadar tüm finans merkezini görebilecek yükseklikteydi.

“Her yer karanlık.” diye düşündü İlke.

Haklıydı, çünkü şu an gökyüzünde olması gereken öğle güneşi, Karanlık tarafından yutulmuştu.

Çatıya açılan kapıya baktı ve yaşlı gözlerindeki son damla da yere düştü. Kapının eşiğini geçen Karanlık karşısındaydı ve onu çağırıyordu.

“Kızımız, karanlığın temeli, İlke’miz bize katılmanı kutlamak için İstanbul’u katlettik. Onları senin için karanlığımızla boğduk. Bugün ne kutsuz bir gün, ne uğursuz bir saat bu saat, ne lanet bir zafer Karanlık için! Ruhundaki son ışığı da boğduğumuzda kararacaksın, bize katılıp dokuz katlı düzeni katletmek için Kara Güneş Ordularının başına geçecek, Albastı unvanını taşıyacak ve Erlik Han’ın ayakları ucundaki haklı yerini alacaksın. Kılıçlarımız paslanacak kestiğimiz leşlerle, parmaklarımızdan damlayacak kan ve ne güzel bir vahşet olacak senin elinden çıkacak olan katliam!”

Adını karanlığın ağzından duyduğunda tüm bedenini buz gibi bir öfke sardı. Ne ismini ne de içindeki ışığı, karanlığa vermeye niyeti yoktu.

Bu sırada uzaklardan bir ses duyuldu ve “Ne yapman gerektiğini biliyorsun.” dedi ona.

Ne dost ne de bir düşmanın sesiydi bu ve aklının içinde yankılanıyordu. Doğduğu andan başlayıp 33 yıllık yaşamı boyunca bir an olsun susmamıştı. Onsuz tek bir anı bile yoktu.

“Dipsiz,” diye düşündü İlke, “bütün hayatımı seni yok sayarak ve sana inanmayarak geçirmiş olmam ne büyük bir hataymış. Gerçekten de herkesi öldürdüler. Sana son kez soruyorum, tek yol bu mu?”

Dipsiz, “Evet,” dedi, “ölmen gerekiyor!”

İlke, “Öyle olsun o zaman” dedi ve korkuluklara tırmanıp kendini 9. kattan aşağı bıraktı.

Çatıdaki Karanlık, çığlıklar içinde arkasından atıldı ancak ona yetişemedi. İlke, sert toprağa çarptığı gibi öldü. Öldüğü gibi de güneş, İstanbul’un göğünde yerini aldı, Karanlık arkasından hiçbir iz bırakmadan kuytulara çekildi ve İstanbul’un insanları içlerindeki ışığa tekrar kavuştu.

 Mete

Korkunç Yedilerin Konsey Başkanı ona büyük bir nefretle bakıyor ve ateşin önüne yerleştirilmiş hüküm kürsüsünün üzerinde atlayıp boğazını sıkmak, kalbini göğüs kafesinden çıkarmak veya onu ateş iyesi yapan her bir kıvılcımı söndürmek için bir neden arıyordu. Konsey 4 Karanlık ve 3 Aydınlık ateş iyesi tarafından oluşturulmuştu ve konsey başkanı olan Korkunç Alev şiddetli öfke nöbetleri ile tanınıyordu.

“Ateş iyeleri Karanlık ve Aydınlık arasında bölünmüş bir halktır ve seçeceğim taraf, benim kararım olmalı.” dedi Mete, “bu yüzden gitmeme izin vermelisiniz. “

Korkunç Yediler aynı anda konuştu, “Ateşin oğlu, gitmene ya da kalmana biz karar veremeyiz. Sana sunabileceğimiz tek bir yol var o da Ateş Denizi’dir. Eğer ruhlarımızın kaynağı olan bu denizde yelken açar ve sonunda Kayıp Rıhtıma ulaşırsan, o zaman sana Aydınlık tarafa geçmene izin vereceğiz.”

Mete’nin gözleri öfkeyle yaşardı “Beni ölüme gönderiyorsunuz. Ateş Denizini geçmek ve Kayıp Rıhtımı bulmak ancak bir Dipsizin yapabileceği bir şey. Birbirinize duyduğunuz öfkeniz ve kininiz, gözlerinizi ve yüreğinizi bağlamış.”

Korkunç Yediler, “Biz Aydınlık ve Karanlık ateş iyeleri konseyiyiz. İçimizde hem karanlığı hem aydınlığı barındırıyoruz. Bunu bildiğimiz için sana aydınlığa geçmek isteyen ateş iyelerinin hepsine sunduğumuz yegane çözümü öneriyoruz. Ya Ateş Denizinde yelken açıp Kayıp Rıhtımı bulur ve oradan aydınlığın rıhtımlarına ulaşırsın ya da değersizliğini Ateş Denizi de fark eder ve seni kızgın lavları arasına alıp yok eder. İşte o zaman bir ateş iyesi yanabilir mi anlarsın!”

“Beni korkutup fikrimden geri çeviremezsiniz.” dedi Mete, Korkunç Yedilere. “Ateş Denizinde yelken açacağım, Kayıp Rıhtımı bulacağım ve aydınlığın saflarına katılacağım.” dedi ve arkasından Korkunç Yediler Konseyi Başkanı Karanlık Alev’in öfkeyle haykırmasını beklemeden odayı terk etti.

“Göreceğiz!” diye düşünüyordu Mete “Ateş Baba Aydınlık mı yoksa Karanlık mı öğreneceğiz.”

Gaye

“Amaç nedir?” diye sordu bıyıklarına kır düşmüş Profesör, Yer Sanatları Fakültesi Denge Kürsüsü Başkanı’ydı.

“Benim.” diye cevap verdi arka sıralardan kızıl saçlı kahve gözlü bir genç kız.

Sınıf onun cevabıyla aniden bir kahkaha seline tutuldu. Profesör bile uzun bıyıklarını hoplatarak güldü ve dokuz katlı düzenin her yerinden öğrencilerin olduğu kalabalık sınıfa dönerek “Yer Sanatları Fakültesi bilimsel ve akademik bir kurumudur. Düzende, doğayı kontrol edecek yer-su iyelerini eğitmek için kurulmuştur. Bu yüzden senin gibi ruhani bir iyenin aramızda olması bizim içinde bir değişiklik! Söyleyin bakalım arkadaşınız bu cevabıyla ne demek istedi?”

Sınıf bu sefer sessizliğe bürünmüştü.

“Kimse yok mu?” diye sordu Profesör.

“Bu soruyu sınıf arkadaşlarım yerine ben cevaplasam daha iyi olacak. Yoksa önümüzdeki dört yıllık üniversite hayatımda hiç arkadaş edinemeyeceğim.” dedi aynı genç kız ve onun konuşması ile sınıfta yine bir kahkaha seli dolaştı.

“Adım Gaye,” dedi sınıfa, “ve bildiğiniz gibi isimlerimiz bize kim olduğumuzu söyler ve rastlantısal değildir. Benim ailem hayvanlar ve bitkiler üzerinde çalışır. Onlara birer amaç ve azim verir, ancak ben doğa ile çalışmayı istiyorum bu yüzden yanınızdayım. Sizler gibi ne dağlar yaratabilirim ne nehirleri kontrol edebilirim ne de havanın hareketi için onu ısıtıp soğutabilirim. Ancak ben onlara bir amaç verebilirim. Su iyeleri bir nehri yarattığında, o nehire denizle buluşmanın ya da bir göle dökülmenin veyahut bir şelaleden aşağı atlamanın amacını veririm. Bir dağ yaratıldığında ona köklerinin tekrar sulara kavuşacağı güne değin, eteklerinden ulu zirvelerine kadar üzerinde gezinen her canlıdan sorumlu olduğunu ve onları koruması gerektiğini anlatırım. Hava ısındığında ya da soğuduğunda, havaya bu güçle neler yapması gerektiğini söylerim. İşte yer-su iyeleri her bir yaratım yaptığında, yeni doğan doğa iyelerinin yanına gider ve onlara bu düzendeki yerlerini ve amaçlarını fısıldarım.”

Arka sıralardan bir ses yükseldi, “İddiaya varım 3 ay dayanamayacaksın!”

Sınıf ve Gaye bu yoruma hep birlikte güldü.

Profesör ise bu konuşmanın uzamamış olması ile rahatlamıştı. Çünkü Gaye’nin yalan söylediğini biliyordu. Gaye, Maral Hanım tarafından Düzen’in köklerinden bizzat uyandırılmıştı ve uyanma sebebi, ikisi arasındaki bir sırdı!

O Gün

“Mavileri yanına aldın mı?” diye sordu Gaye.

“Hayır,” diye cevap verdi İlke, “bugün huysuzlukları üzerindeydi.”

Gaye, “Senin gibi renklere hükmeden bir renk iyesi değilim ama kırmızıları başı boş bırakmaman ve onları dengelemek için mavileri yanıma almam gerektiğini, ben bile biliyorum.” diye azarladı İlke’yi.

İlke, “Çalan alarmlara bakarsan kırmızıları dengelememiz değil onları sonuna kadar kullanmamız gerekecek.” dedi ve devam etti, “Merak etme, o işe yaramaz Mete’yle beraber senin gibi güçlü bir ruhani iyeyi korumak için ne gerekiyorsa yapacağız.”

“Biri benden mi bahsetti.” diye seslendi bir ses arkalarından. Mavi mavi yanan gök çeliğinden örülmüş zırhı ve uzun kavisli kılıcı ile Mete, yanlarına gelmişti.

İlke, “Söylesene senin şu sevimsiz suratını mora boyasam acaba seni bir gün Antalya bölgesine ekip, üzüm olarak yetiştirirler mi?” diye sordu en sevimsiz ses tonuyla.

Mete burnundan soluyarak cevap verdi, “Eğer bir yer iyesi olsaydım, belki!” dedi ve ekledi, “Bir ateş iyesi olduğum gerçeğini bir kenara bıraksak bile tanıdığım en beceriksiz renk iyesi olduğundan, ne beni mora çevirebilirsin ne de hepimizi dünyaya gönderen kriz ne ise onu çözebilirsin!”

Gaye’nin kızgınlığı yüzünden okunuyordu “Sizin birbirinizle zorunuz ne! Her boş zamanınızda birbirinizle uğraşıyorsunuz. Acil durumu çözüp döndüğümüzde sizi, hava iyelerinin bulut kümelerini hava koridorlarına yerleştirdikleri, soğuk ve sadece maviyle çalışabileceğiniz gök sahanlığına göndereceğim! Belki o zaman akıllanırsınız.”

İlke duyduklarından hiç etkilenmemiş gibiydi, “Soğuk dedi duydun mu?” dedi Mete’ye, “Öyle soğuk ki senin ateşten oluşan ruhun büzüşüp alev zerresine dönüşecek.”

Mete’den zalim bir gülüşle karşılık geldi, “Benim içimdeki yangın asla kaybolmaz.” dedi ve ekledi, “Mavi dedi duydun mu? Kırmızı yok, sarı hiç yok hele yeşil asla yok. Ne derler bilirsin, mavi aklını kaçıran renk iyelerinin yarattığı tek renktir.”

İlke ve Mete dönüp beklentiyle Gaye’ye baktılar.

“Yüzü kıpkırmızı olacak demiştim!” dedi İlke gülerek ve avucunu Mete’e uzattı. “Yakutları alayım!”

Mete, “Biraz daha dayanamaz mıydın?” dedi Gaye’ye, cebinden çıkardığı yakutları İlke’nin eline bırakırken.

Gaye, karşısındaki manzarayı anlamaya çalışıyordu. “Siz ikiniz benim üzerimden iddiaya mı girdiniz?”

Mete ve İlke’nin hainlik ve yaramazlık akan suratları Gaye’ye zaten bildiği cevabı veriyordu.

“Eğer ikinize sahip çıkmasaydım biriniz Düzende sürüklenen alelade bir renk iyesi gibi bir gülün yaprağına konacak ve yaşamı o gülün kadar hayatı olacaktı. Diğeriniz ise Kayıp Rıhtıma ulaşmaya çalışırken küçük bir alev zerresine dönüşerek, Ateş Denizindeki damlaların birinden başka bir şey olmayacaktı.” dedi Gaye ve ekledi“Bana yaptığınız bu şakanın size nasıl bir faydası olduğunu dünyadaki krizi çözdükten sonra göreceğiz!”

Gaye, Yer Sanatları Fakültesini bitireli nesiller geçmişti. O zaman sınıf arkadaşı olan tüm yer-su iyeleri artık onun bir kutsal olduğunun farkındaydı. Tüm kutsallar gibi Gaye’nin kararlarını anlamaya çalışmaktan uzun zaman önce vazgeçmişlerdi. Bu yüzden Düzende gezinen bir renk iyesini ve bir ateş iyesini neden sahiplendiğini sorgulamadılar. Hatta, kaderlerinde bir renk ve ateş iyesi ile karşılaşmak olan her yer-su iyesini onları kendi doğal ailesi olarak görür olmuştu. Onlar kaderin bir araya getirdiği abla-abi-kardeş hatta anne ve babaydılar. Bu sayede yer-su iyelerini koruyan renk ve ateş garnizonları kurulmuştu. İlke ve Mete aralarındaki en kıdemli iyelerdi.

“Hadi doğrudan geçite!” dedi Gaye, “Başka bir süpriz istemiyorum.”

Geçit, Düzen Bilimleri Üniversitesinin bulunduğu uçsuz bucaksız kampüsün içinde ve Yer Sanatları Fakültesinin ana giriş kapısının baktığı bahçede bulunan iki ulu kayından ibaretti. Kayınlar göğe doğru yükselmek yerine birbirine doğru eğilerek gövdelerini kırılmaz bir zincir gibi diğerine sararken, güçlü kökleri de toprağın altında birleşerek Düzen’in çeşitli katlarına açılan bir geçit olarak hizmet veriyorlardı.

“Bize hâlâ kızgın olmalı,” dedi Mete, “bizi beklemeden geçide girdi.”

“Ona yetişmemiz gerek. Muhteşem bir ruhani iye olabilir ancak bizim korumamıza ihtiyacı var.” diye cevapladı İlke.

İlke ve Mete beklemeden ağaçların arasından girip geçidin diğer tarafından çıktıklarında büyük bir dehşete kapıldılar.

“Tuzağa düştük!” diye haykırdı Mete ve kılıcını çekti. “Geçide geri dönmeliyiz!”

Geçit onları doğrudan kurtadamların ataları olan itbarakların ortasına çıkarmıştı. Erlik Hanın yılmaz fedaileri olan bu kana susamış kötülük askerleri, karanlığın keskin dişli leş yiyicileriydiler. Şimdi ise dünyada bir acil durum olduğunu düşünerek geçide koşan yer-su iyelerini tek tek boğazlıyorlardı.

“Arkandalar!” diye bağırdı Mete.

İlke, kötülüğün sindiği kırmızı gözleriyle ona doğru koşan itbarağı gördüğünde gülümsedi. “Bugünün rengi kırmızıymış demek ki!” dedi ve elini cebine atarak Mete’ten aldığı yakutları avucuna alıp onlara seslendi, “Elimde tutuyorum kırmızının en saf halini, ben ki renklere hükmeden İlke, sizi eve kabul ediyorum. Şimdi dönüp bana, yerleşene kadar bir başka ruha, bekleyeceksiniz bu taşlarda!” Böylece İtbarağın gözlerindeki kırmızı yerlerinden ayrıldı ve İlke’nin elindeki taşlara yerleşip kurt dişli yaratığın bedenini terk etti.

“Bunu her yaptığında hangimizin daha korkunç olduğunu düşünüyorum. Elinde kılıç tutan ben mi yoksa renklerle ruhlara hükmeden sen mi?” dedi Mete.

Gaye ise yüksekçe bir tepenin üzerinde, itbaraklara aldırmadan toprağa bakıyordu. Yüzü endişeyle kasılmıştı.

“Geçit yok oluyor!” diye bağırdı Mete.

“Burada sıkışıp kaldık.” dedi İlke, “Hepimizi öldürüyorlar!”

“Hayır!” dedi Mete. Parlak zırhı, koruyucu boyunluğu ve kılıcı itbarak kanı ile kararmıştı “Bizi katlediyorlar!”

İlke, avucundaki yakutlara baktı, “Size güveniyorum!” diyerek onları havaya savurdu. Yakutlar, yere düşmek yerine Mete ve İlke’nin etrafında havada asılı kaldılar ve her yaklaşan itbarağın gözlerindeki kırmızıyı çekerek ruhlarını emen bir kalkana dönüştüler.

Bu sırada toprak yarılmaya ve itbaraklardan oluşan birlikleri de içine alarak çökmeye başlamıştı. Toprağın bu hareketi sayesinde Gaye’ye ulaşabilecekleri bir koridor ortaya çıktı ve onları kesin şekilde itbaraklardan ayırdı. Ancak yarığın diğer yanında kalanlar o kadar şanslı değildi.

İlke ve Mete, hızla yerlerinden ayrılıp onlara açılan yoldan Gaye’nin bulunduğu tepeye ulaştılar. Mete, “Niye?” diye sordu, “Bu katliam niye?”

“Çünkü,” dedi Gaye, “Karanlık, bizim bile bilmediğimiz, irfanı bizden saklanan, henüz bulunmaması gereken bir şey buldu ve onu kendisi için istiyor.”

“Dünya’da bizim bulamadığımız hiçbir şey olamaz çünkü hepsini kendi ellerimizle yerine yerleştirdik.” dedi İlke, “Dağları yerine yerleştirdik, mağaraların ışıksız salonlarının tavanlarını ellerimizle ördük, nehirlere akarken fısıldayacakları ezgileri biz öğrettik!”

“Küçüğüm,” dedi Gaye, “şu an Dünya’da değiliz.”

Mete ve İlke büyük bir şaşkınlıkla Gaye’ye bakıyorlardı. O ise dikkatini bozmadan hâlâ toprağı inceliyordu. “Toprağın altında hiçbir yer iyesi yok. Bunun tek bir anlamı olabilir, sadece Dünya’da değil aynı zamanda Düzen’de de değiliz.”

İlke’nin aklı karışmıştı, “Düzen’in ötesinde hiçbir şey yok Gaye! Bize bunu sen öğrettin.”

“Size Düzen’in ötesinde bizim için hiçbir şey olmadığını öğrettim ancak bu Düzen’in ötesinde hiçbir şey olmadığı anlamına gelmez. Düzeni besleyen damarlar hep var olacak. Saklı bölgeler unutulmuş adacıklar gibi yaşamaya devam edecek. İçinden geçtiğimiz geçit bu yüzden kuruyup gitti, çünkü o sadece Düzen’in içinde çalışır.”

Mete toprağın yarılarak oluşturduğu büyük çukura bakarak konuştu, “Peki biz niye buradayız?”

“Yardıma çağırıldık!” diye cevapladı Gaye

“Kim tarafından?” diye sordu İlke.

“Onun,” diye cevapladı Gaye ve yarılmış toprağı gösterdi.

Topraktaki yarıklar keskinleşti ve uçurumlara dönüştü, yüzeydeki dalgalanmalar şiddetlendi ve sanki bir fırtınaya kapılmış gibi dev toprak dalgalar oluşturdu. Bu dalgalar itbarakların üstünü acımasızca örterek Yer Sanatları Fakültesine kurulan tuzağın öcünü aldı. Bununla da yetinmedi, aile bildiklerinin acımasızca ölümünü görerek bir değil iki kez ölmüş nice yer-su iyelerini, renk ve ateş garnizonunun parlak neslini kucakladı. Böylece ayrı düşen anne-babaları-kardeşleri bir araya getirip onlar ebedi yolculuklarına çıkarken, katledilen bedenlerini şefkatle sardı. Ancak durmadı, ilk önce zirvesini sonra keskin diagonal kenarlarını toprağın altından çıkardı. Tüm bunlar bittiğinde, muhteşemliğini anlatmanın yetersiz kalacağı bir piramit toprağın üstündeki yerini almıştı. Ne topraktan ne taştan ne de altında yapılmıştı ama yine de sarı sıcak parlıyordu.

Mete’in kılıcını kavrayan eli aniden gerildi. “O geliyor!” dedi. Sesi gerginlikten kopacak gibiydi. “Hemen gitmeliyiz.”

“Kim?” diye sordu İlke.

“Karanlık Güneş Orduları Komutanı…” diye cevapladı Mete.

İlke, duyduklarına inananmayarak. “Kara güneş mi dedin sen?” diye sordu, “Albastı mı geliyor, emin misin?”

“Ateş iyeleri Albastı hakkında asla yanılmazlar.” dedi Gaye, “ne de olsa o ve ateş iyeleri, Erlik Han’ın elleriyle yaratıldılar, kardeş sayılırlar.”

Mete cevap vermedi ancak gözlerinin önünden bir gölge geçti.

Gaye her ikisine de baktı, “Albastı piramidin içinde her ne varsa onu istiyor. Benim ise ona herhangi bir şey vermeye niyetim yok.” Böylece Gaye, İlke ve Mete tepeden aşağı indi ve piramidin girişine kadar hiç durmadılar.

Piramidin sarı sıcak parlayan dış yüzeyi pürüzsüzce süzülüyor, yekpare bir altın bloğundan yapılmışçasına parlayan kusursuz hatları, keskin köşeleri ve sivri zirvesi ile mutlak bir görkem hissi yaratıyordu. Tüm bu ihtişamına rağmen içine girmek için ilerledikleri kapı alçakgönüllü bir oyuktan ibaretti.

Oyuk, içine girildiği anda kendinizi küçücükmüş gibi hissettiren devasa bir boşluğa açılıyordu. Piramit dışarıdan sarı sıcak parlıyor olsa bile içerisi karanlıktı. Üstelik, dışarıdaki katliamın farkında değilmiş gibi, sakin ve sessizdi.

Mete, “Albastı’nın burada isteyebileceği ne olabilir?”

İlke’de aynısını kendisine sormuştu ve bu yüzden karanlığı dikkatle inceliyordu. Bir şeyler olması gerektiği gibi değildi ve ne olduğunu anladığı anda nefesi kesildi. Gaye ve Mete’ye karanlıktaki bir noktayı işaret etti. O tarafa yürümeye başlamışlardı ki çok geçmeden İlke’nin ne demek istediğini anladılar.

Tam karşılarında asasına dayanmış bir Dipsiz, başının üstünde üç kuvars kristali ile oturuyordu.

İlke gözlerini ışık taşlarından ayırmadan konuştu,“Piramidin dışı öyle güçlü bir ışık yayıyordu ki, içinin bu kadar karanlık olması bana doğal gelmemişti. İçerideki ışığın nerede olduğunu merak etmiştim. Burayı karanlık tutmak için ışık taşlarının, ışığı içlerine çekip hapsettikleri görmek olağanüstü. Bu taşlarının sadece ışık yaydığını düşünürdüm, ışığı içlerine hapsettiğini değil.” dedi ve ekledi, “Neden merak ediyorum.”

Dipsiz, konuştuğunda sesi güçsüz ve yorgun çıkıyordu, “Çünkü çocuğum,” dedi, “en güzel uyku, karanlıkta uyuduğundur. En güzel düşleri yine böyle derin uykularda görürsün. Bu yüzden uyanana kadar karanlıkta kalman gerekir.”

Gaye, “Benimle konuşanın piramit olduğunu sanmıştım.” dedi.

“Sizi yardıma çağıran da seninle konuşan da toprağı yararak sizi itbaraklardan kurtaran da benim. Uzun zamandır, kutsalların Düzen’i hazırlamasını izledim. Bana emanet edileni koruyup gözledim. Ancak, Karanlık onları buldu ve kendisi için istiyor.”

“Dipsiz, neyi koruyorsun?” diye sordu Gaye, bütün cesaretini toplayıp.

Dipsiz zahmetle ayağa kalktı. “İnsanoğlunu!” diye cevap verdi ve başının üzerinde salınan taşlardaki ışığın bir kısmını serbets bıraktı. Böylece karanlık kırılarak sarı-sıcak bir alacakaranlığa dönüştü.

Gaye, İlke ve Mete böylece ilk defa piramidin içini ve sıra sıra diziler halinde tüm boşluğu kaplayan insanoğlunu gördüler.

“Söylemek yerine göstermek daha münasip olur diye düşündüm.” diye cevap verdi. “Düzen’de yürümeye başladıkları andan sonra doğacak tüm nesiller burada.”

“İnsanoğlunu bir masal sanıyordum.” dedi Mete şaşkınlıkla.

“Zaman gelecek sizleri de masal diye anlatacaklar Mete.” diye cevap verdi Dipsiz, “Ancak bu gerçek olmadığınız anlamına gelmeyecek. İnsanoğlunun doğma zamanı geldi. Her birine can verecek ruhlar Süt-Ak-Göl’de yaratıldı. Bu muazzam bir yaratım, ancak hâlâ eksik bir parça var. Onu almam ve Süt-Ak-Göl’e eklemem gerek.” Az önce oturduğu yerin arkasındaki duvarda, köklerin birbirinin içine girerek oluşturduğu geçidi gösterdi.

“Eksik parça bizde mi?” diye sordu Mete, aklı karışmıştı.

“İçinizden birinde, ve o zamanının geldiğini biliyor.” diye cevapladı Dipsiz.

Gaye, Dipsiz’in ne demek istediğini biliyordu. Yıllardır taşıdığı sırrı itiraf etti ve “Maral Hanım beni Düzen’in köklerinden uyandırdığında bugünün geleceğini kulağıma fısıldamıştı.” dedi.

Mete ve İlke hayretle Gaye’ye baktılar.

“Süt-Ak-Göl’deki ruhlara mı fısıldayacaksın?” diye sordu İlke, anlamakta zorlanıyordu.

Dipsiz, Gaye’nin yüzündeki acıyı gördü, cevap veremeyeceğini anladı. İlke ve Mete’ye baktı ve şöyle dedi, “Fısıldamak yetmez, geçitten geçerek Süt-Ak-Göl’e katılıp tüm varlığını feda etmeli!”

İlke’nin gözlerinden yaşlar süzüldü, “Bize bunu neden söylemedin?” diye sordu.

“Sizi kaybetmemek için.” dedi ve anlatmaya başladı, “Doğduğum andan beri öleceğim anı bekleyerek yaşadım. Aslında öleceğin zamanı bilmemek ruhlara huzur veriyor. Bu sayede sanki hiç gitmeyecekmişsin gibi bağlanabiliyor, hissetmekten ve sevmekten korkmuyorsun. Oysa ben öyle miydim? Öleceğim belliyken beni sevmeye kim cesaret ederdi. İşte, kader beni sizinle karşılaştırdığında ve ailem olduğunuzda bu endişeden kurtuldum. Şimdi ise geçitten geçmem ve hayata geliş amacımı gerçekleştirmem gerek.” Bu sırada piramidin içinde lanet ve hain bir kahkaha dolaştı. “Tabii önce ben hepinizi öldürüp, kanlarınızla banyo yapıp o geçitten geçmezsem! Böylece ayrılmak zorunda kalmazsınız. Hepiniz birlikte, mutlu ve ölü olursunuz.” Uzun kırmızı bir kaftan giymiş, neredeyse beline kadar uzanan simsiyah saçları ve bembeyaz teniyle Albastı karşılarındaydı. Güzelliği dehşet vericiydi, tatlı dili zehirli ve narin parmaklarının kavradığı kılıcı acımasızdı.

Mete, hâlâ elinde tuttuğu kılıcını kavradı, “Seni her zaman annem bildim Gaye. Beni yok olmaktan kurtardın ve koşulsuzca sevdin. Eğer doğum amacın buysa, ben de sana yardım edeceğim. Belki bu şekilde sana olan borcumu ödeyebilirim.” dedi ve İlke’ye baktı, “Gözleri saf Karanlıktan oluşuyor. Onu sana verdiğim yakutlarla durduramazsın!”

“Kardeşim!” dedi Albastı ve sesindeki iğrenmeye karşılık, Mete’nin sesi duyuldu, “Bu odada bana kardeşim diyebilecek tek kişi İlke’dir. Sen ise kardeşlik bağını ören sevgi, fedakarlık, güven ve daha ne varsa, hepsinin katilisin!”

Sonra her şey o kadar hızlı oldu ki ne Gaye Dipsiz’den yardım isteyebildi ne de İlke, Mete’nin gözlerindeki elvedaya itiraz edebildi. Albastı kılıcını kavrayarak, Mete’nin ona savurduğu öldürücü hamleyi aynı kesinlikle karşıladı. Yeni bir saldırıyı karşılamayı beklemeden belindeki hançeri çıkarıp Mete’nin göğsüne soktu.

Gaye’den içten ve çok güçlü bir çığlık yükseldi. Öyle acı doluydu ki, sanki attığı çığlık kanıyordu. Ancak hissettiği acı yerini hızla saf bir korkuya bıraktı. Çünkü, İlke, Mete’nin cansız bedenin yere düşmesini beklemeden Albastı’ya doğru koşmaya başlamıştı. Cebindeki yakutları çıkardı ve Albastı’nın gözlerinden ruhunu koparmaya uğraştı. Oysa bu nafile bir çabaydı, Albastı aynı hançeri İlke’nin göğsüne sapladı ve onu yakasından tuttuğu gibi Gaye’nin ayakları dibine attı. Gaye, İlke’yi durdurmak için de hiçbir şey yapamamıştı.

Dipsiz’e baktı ve “Bu kadar mıydı?” diye sordu Albastı. Ancak Dipsiz dayandığı asasına daha fazla tutunamadı ve İlke’nin yanına çöküverdi.

Albastı katil gözlerini Gaye’ye çevirdi, “Birazdan Düzen’in en büyük sırrı olarak saklanan insanoğlunun her birinin içine, kendimden bir parça koymak için geçitten geçip Süt-Ak-Göle katılacağım. Tabi ilk önce seni öldüreceğim!”

Gaye, Albastının doğruyu söylediğini biliyordu, birazdan onu öldürecekti. Dipsiz’in hiç gücü kalmamıştı ve İlke’nin başını dizlerinin üzerine almış, elini tutmuş ve sakince Albastı’nın göğsünün ortasına sapladığı hançeri yerinden çıkarıyordu.

Albastı Dipsiz’e küçümseyerek baktı, “Şimdiye kadar ki görevlerinin ağırlığı yüzünden aklını kaçıran şu ihtiyara bakın!” dedi gülerek, “Yanımda boş yere bir ordu getirmiştim.”

Tam bu sırada Dipsiz’in başı üzerinde salınan ışık taşları yerlerinden ayrılarak, aniden gözlerini açan İlke’nin çevresinde asılı kaldılar. İlke, başını Dipsiz’in dizlerinden kaldırdı, göğsünün ortasındaki derin yarığı umursamadan ayağa kalktı ve ona büyük bir korkuyla bakan Albastıya döndü.

Albastı anlamak için uğraşıyordu. İlke’ye, çevresinde asılı olan ışık taşlarına ve Dipsiz’e baktı.

“Seni zahmetten kurtarayım.” dedi İlke ve “Renk iyeleri farklı taşları kullanarak Düzen’deki her rengi ve bu renklere bağlı ruhları kontrol edebilir.”

“Gözlerim saf Karanlık ve herhangi bir renk taşıyla ruhuma dokunamazsın!” dedi Albastı öfkeyle.

“Haklı olabilirdin.” dedi İlke, “Ne yazık ki renkler ışıktan oluşur ve ben renk taşı yerine ışık taşlarını kullanıyorum!Üstelik gözlerindeki karanlığı ışıkla dolduracağım!”

Albastı o an İlke’nin ne demek istediğini anladı, ancak çok geç kalmıştı. Karanlık gözlerine ışık doldu ve öyle sarı sıcak parladı ki, piramidin içi, sanki güneş doğmuş gibi ışıldadı. Albastı, içindeki karanlığın ışıkla dolmasına dayanamayarak oracıkta kavruldu.

Gaye şaşkın gözlerle İlke’nin yanına geldi ve göğsünün ortasındaki derin kesiğe baktı.

“Ölmüştüm ama Dipsiz ruhlarımın gitmesini engellemek için elinden geleni yaptı. Ne yazık ki ancak bu kadar yaşayabileceğim.”

Gaye’nin gözlerindeki yaşları gören İlke hüzünle gülümsedi. “Hoşça kal Anne!” dedi ve ışık taşlarının aydınlattığı zemine düştü.

Dipsiz, asasına dayanarak Gaye’nin yanına geldi, “insanoğlunun içine yaşamın anlamını aramaya dair amacı yerleştirmek için gözlerini açtın. Senin sayende insanoğlu keşiflere çıkacak, yeni harikalar bulacak. Bu harikaların bir kısmının ya kendi kalplerinde ya da en yakın galaksinin en parlak yıldızının çekirdeğinde veyahut beklenmedik anda çalan kapının arkasında olduğunu görecekler. Arayışları bir dağın derin köklerinden başlayarak yıldızların ötesinde son bulacak olan bu yolculuğun gerçekleşmesi için sana ihtiyaçları olacak.”

Gaye, elinden alınan İlke ve Mete’ye, piramidin sonsuzluğa uzanan tavanına doğru süzülen insanlara ve geçitten dışarı ışığı sızan Süt-Ak-Göl’e baktı. “Ancak çocuklarım devam edemeyecek, bunu mu söylemeye çalışıyorsun?” diye sordu

“İlke, Albastıyı öldürdü. Erlik Han’ın kuralları çok açıktır. Her kim Albastıyı öldürürse onun yerine geçmek zorundadır. Aydınlık ahalisi bunu bir lanet olarak görür ancak Karanlık taraf buna bir lütuf olarak bakar. İlke bir daha hayata gelirse güvende olmayacak ve Karanlık, onu Erlik Han’ın Albastısı yapmak için gerekirse tüm insanoğlunu yok edecek.”

Gaye sesinin titremesini engellemeye çalışıyordu, “İnsanoğlu umrumda değil. Onlar yüzünden kendi ailem öldü. Hayatlarındaki amacın ne olduğunu fısıldamak yerine doğduğum köklere gidip ölmeyi bekleyebilirim!”

Dipsiz karşısında güçlü bir ruhani iye değil, acı dolu bir anne gördü. Gaye’nin hissettiği gibi konuştuğunu biliyordu. “İnsanoğlu Düzen’de yürümediği sürece yaratım tamamlanmış olmayacak. Sen en son, ama en gerekli parçasın. İlke’yi geri getirmem, Karanlığa yeni bir Albastı hediye etmem demek!”

Gaye, Dipsiz’in haklı olduğunu biliyordu yine de sordu, “Bunun bir çözümü yok mu?”

Dipsiz köklerden çemberin içinde doğmak için bekleyen ruhlara baktı. Yüzünde, endişeli mi kararsız mı yoksa umutsuz mu olduğunu söyleyen, tek bir ifade yoktu. Sonunda gözlerini geçitten ayırdı ve Gaye’nin yanına gelip asasına dayandı.

“Çok zor olacak.” dedi Dipsiz. “Çok acı çekeceksin, binlerce yaşam yaşayacak ve her bir yaşama geçmişi hatırlayarak gireceksin. Sayısız nesiller kendi aileni bulmak için çabalayacak, belki de hiçbir zaman onları bulamadan yaşlanıp ölecek ve tekrar doğmayı beklemek için Süt-Ak-Göl’e geri döneceksin.”

“Yani bir çözümü var.” dedi Gaye hevesle.

“Bu bir çözüm değil Gaye,” dedi Dipsiz, yüzünden büyük bir keder okunuyordu, “Bu bir ceza!”

“Umrumda değil. Geçide sadece onlarla tekrar birlikte olacaksam girerim.”

“İlke doğduğunda Erlik Han’da onu bulacak ve onu almaya gelecek. İlke ve Mete ile birleşsen bile onları tekrar aynı burada olduğu gibi kaybedebilirsin.”

Gaye dinlemek istemiyordu, “Bir çözümü var demiştin.” dedi çaresizce.

“Var, İlke’nin doğduktan sonra ölmesi gerekiyor.” dedi.

Gaye’nin kararlı bakışları ona ne yapması gerektiğini söylüyordu. İlke ve Mete’yi sarı sıcak bir ışıkla kaplayıp doğmak için bekleyen insanoğlunun arasına yolladı. Bu sırada ışık taşlarından birini çağırıp onu İlke’nin göğüs kafesine yerleştirdi. “Her yaşamında sen ölürken yanına gelip ışık taşını alacağım ve her doğumunda onu sana tekrar yerleştireceğim.”

Gaye, Dipsiz’in bir ruhani iyeyi insana çevirmesinin Düzen’in kurallarına aykırı olduğunu biliyordu. Bu onların sırrı olacaktı. Gülümsedi, çocuklarını tekrar bulmak için geçide yürüdü ve Süt-Ak-Göl’e katıldı.

Dipsiz

İlke’nin yaşadığından haberi olmayan Gaye, Aydınlığın İstanbulu geri alışını penceresinden izlemişti. Bu yaşamında artık 85 yaşındaydı.

“Karanlık ve Aydınlığın oyunları için bu yaşamımda çok yaşlandım.” diye düşündü.

Aniden yalnız olmadığını anladı.

“Burada olduğunu bilmek için seni görmeme gerek yok!” dedi Gaye.

“Geç kalacağımı düşünmüştüm.” diye cevapladı Dipsiz.

“Neye?” diye sordu Gaye.

“Senin ölümüne.” diye karşılık verdi Dipsiz.

“Hiçbir ölümümü kaçırmadın Dipsiz. Sen bitmeyen hikâyelere son yazan bir denge askerisin. Bu seferkini de atlayacağını düşünmemiştim.” dedi Gaye. “Söylesene az önce ne oldu?”

Dipsiz cevap vermedi.

“İlke mi?” diye sordu Gaye merakla.

Dipsiz başını sallamakla yetindi.

Gaye’nin yüzü büyük bir mutluluka aydınlandı, “Hemen beni ona götür!”

“Üzgünüm Gaye,” dedi Dipsiz,“İlke öldü.”

“Erlik Han’a yeni bir Albastı vermemek için onu öldürdün, değil mi?” dedi Gaye öfkeyle, “İlke’yi feda ettin!”

“Sana onun ölmesi gerektiğini söylemiştim!” dedi Dipsiz.

Gaye aniden kalbini tuttu. Nefes alış verişi hızlanmış, gözlerine bir perde inmişti. Yere düşerken Dipsiz onu nazikçe yakaladı. Son nefesini vermesiyle göğsünden çıkan ışık taşını alan Dipsiz, Gaye’ye veda ederek ayrıldı.

Medicana Hastanesi

Sonraki Nesil

3575 numaralı odanın içi karanlık, sessiz ve sıcaktı. Gaye, ona verilen ilaçlara aldırmadan aniden uyandı. Gözlerini odanın en karanlık noktasına dikti ve konuştu, “Burada olduğunu bilmek için seni görmeme gerek yok!” dedi.

Dipsiz, karanlıktan bir adım dışarı çıktı.

“Bu hayatımda seni göreceğimi düşünmemiştim,” dedi Gaye.

Dipsiz, Gaye’nin sesindeki kızgınlığı duymazlıktan geldi ve “Bana bir önceki hayatında bitmeyen hikâyelere son yazan bir denge askeri olduğumu söylemiştin. Haklısın, öyleyim. Bitmemiş hikâye, kapanmamış defter gördüğümde, her şeyi sona ulaştıran ben olurum. Ancak bunu tek bir amaçla yaparım.” dedi ve ekledi, “yeni başlangıçların doğabilmesi için!”

Gaye, “O zaman söyle bana Dipsiz Efendi, şu an bir bitişte mi, bir başlangıçta mıyız?”

Dipsiz karanlıktan bir adım daha uzaklaştı, elini cebine attı ve ışık taşını çıkararak odayı aydınlığa boğdu, “Bu kesinlikle bir başlangıç.” dedi gülümseyerek, “Önceki yaşamında İlke’nin ölmesi gerekiyordu çünkü bu yaşamında senin küçük kızın olarak dünyaya gelecekti.”

Gaye duyduğuna inanmakta güçlük çekiyordu. Yataktan doğruldu, Dipsiz’e duyduğu kızgınlık aniden buhar olup uçmuştu, “İlke, benim kızım mı oldu?” diye sordu.

“Evet ancak bir renk iyesini tekrar dünyaya getirmek çok zor bir yaratımdı. Bu yüzden doğum sorunlu oldu.” dedi Dipsiz ve ona elini uzattı, “Gel benimle.”

Gaye ve Dipsiz, beraber yeni doğan yoğun bakım ünitesine girip göğüs kafesinin üzerinde uzun bir bandaj bulunan İlke’nin yanında durdular.

“Akciğerleri söndüğü için onu ameliyat etmek zorunda kaldılar,” diye açıkladı Gaye.

“Çok güçlü ruhani bir iyesin ama fazla insanlaştın! Bu iz, onun geçmişinden miras. Albastı’nın hançerini ve buna rağmen doğup sana gelebilmek için verdiği mücadelenin izi bu! Bir tür savaş yarası diyebiliriz.” dedi ve kuvözünde yatan İlke’ye uzandı, avucundan çıkan ışık taşını ameliyat izinin olduğu yere, İlke’nin göğüs kafesine yerleştirdi.

Avucunu açıp bir başka ışık taşını gösterdi. “Biri sende, diğeri İlke’de ve sonuncusunu da 1,5 yıl sonra Mete’ye yerleştireceğim!”

Gaye büyük bir mutlulukla gülümsedi. “Söz verdiğin gibi ailemi geri verdin! İlke ve Mete’yle bir insan ömrü yaşayacağım. Kısacık bir ömür olacak, geçmiş bizi hiç rahat bırakmayacak ama beraber olacağız. Önemli olan da bu!”

Dipsiz cevap vermedi.

“Bu bakışı biliyorum,” dedi Gaye korkuyla, “Ancak ben ölürken böyle bakarsın.”

Dipsiz, “Kimse ölmüyor Gaye. Sadece burada bir bitiş görüyorum. Piramitte bana doğduğun zaman öleceğin anı bilmeseydin ruhlarının daha huzurlu olacağını bu sayede sanki hiç gitmeyecekmişsin gibi bağlanıp, hissedip, sevebileceğini söylemiştin. İşte sana son armağanım da bu olacak. Hafızanı sileceğim ki huzurlu ve korkulardan arınmış bir hayat yaşayabilesin.”

Gaye bir kaç adım uzaklaştı, “O zaman seni hatırlayamam. Nesillerdir en yakın arkadaşın benim, sen de benim için öylesin. Bunu bana da kendine de yapamazsın!”

Dipsiz gülümsedi, “Seninle tam 3575 nesildir beraberiz. Ancak, bitmesi gereken biter ve başlaması gereken başlar.” dedi ve Gaye’nin üzüntü dolu itirazlarına aldırmadan alnına dokundu.

Gaye aniden sessizleşti, hemşire bankosundaki kalemi alıp kuvözün üzerindeki isim etiketine, “İlke” yazdı.

Dipsiz bu sırada odanın öbür ucunda Gaye’yi izliyordu. Kuvöze yazdığı ismi görmüştü. Yüzünde gülümseme ile konuştu, “Kayıp bir rıhtımda buluşmak üzere,” dedi ve kim bilir başka hangi açık hesabı kapatmak için yola düştü.

33 Yıl Sonra

“Anne izliyorsunuz değil mi? Yayına girmek üzereyiz,” dedi İlke.

“Evet kızım, Mete de geldi, tüm aile ekran başındayız. Hoparlöre alıyorum.” dedi Gaye.

Mete, “Umarım bugün mavi giymişsindir,” dedi.

“Niye?” diye sordu İlke.

“O renk sana hiç yakışmıyor. Böylece seni zeki zannedip etkilenecek birileri varsa onlar da ne kadar sıkıcı biri olduğunu anlar ve hiç evlenemez, evde kalırsın,” diye cevap verdi Mete.

İlke’nin sinirden sesi titriyordu, “Eminim, 2 saat basketbol oynayıp 1 saat yüzüp üzerine de 10 km koşarak eve gelmişsindir. Kaslarını değil de beynini çalıştırmak istersen sana Antalya’nın meşhur mor üzümünden getirebilirim. Belki beyninle ağırlık kaldırmak istersin.”

“Mor üzümden nefret ettiğimi biliyorsun!” dedi Mete.

“Yeter artık!” diye araya girdi Gaye, “Eğer hemen kesmezseniz birinizi mor üzüm seçmeye cuma pazarına diğerinizi de görücü usulu randevuya gönderirim!”

Telefondaki İlke gülüyordu, “Morardı mı yoksa hâlâ kırmızı mı?” diye sordu.

“Kesinlikle kızardı,” diye cevapladı Mete, “yine sen kazandın.”

Gaye, karşısındaki manzarayı anlamaya çalışıyordu. “Siz ikiniz benim üzerimden iddiaya mı girdiniz?”

Mete’nin bakışı Gaye’ye zaten bildiği cevabı verdi. “Birbirinizle uğraştığınız yetmedi böyle bir günde bir de benimle mi uğraşıyorsunuz? Bunun size nasıl bir faydası olacağını İlke’nin yayını bittiğinde göreceğiz.”

İlke’nin sesi endişeden ziyade eğleniyor gibiydi, “Kapatmam gerek yayına giriyorum Annecim. Bütün hıncını Mete’den çıkarabilirsin. Sen de dönüşümde paraları elime sayacaksın.”

“Keşke biraz daha dayansaydın Anne.” dedi Mete, ancak Gaye cevap veremeden ekranda İlke belirdi. Gazetecinin sorduğu soruları cevaplamaya başlamıştı.

“Sayın izleyenler CERN laboratuvarları kara madde çalışma ekibinin tek Türk araştırmacısı İlke Hanım ile beraberiz. Bize karanlık maddenin ne olduğunu açıklayabilir misiniz?

İlke, gözlüğünü düzeltti ve açıklamaya başladı, “Karanlık maddenin ne olduğunu bilmiyoruz. Onun var olduğunu biliyoruz ama hiç tespit edemedik. Yani henüz keşfedemediğimiz yeni bir parçacık. Ancak onun dışarıda bir yerde olduğunu biliyoruz, çünkü gözlemlerimize tamamen uyuşuyor.”

Gazeteci, “Biraz daha detaylı anlatabilir misiniz?”

İlke, “Karanlık madde, parçacık fiziğinin en büyük bilinmezlerinden biri. Evrende var olması gereken maddenin %85’ini oluşturuyor ve bu madde görünmez durumda. Bu parçacıklar biz konuşurken içimizden geçiyor ve çoğu, etkileşime girmeden öylece yollarına devam ediyorlar.”

Gazeteci, “Yani etrafımız karanlık madde ile mi çevrili?”

İlke, “Evet, birer siyah nokta gibi çevremizde süzüldüklerini düşünün.”

Gazeteci, “Onları görüyormuş gibi konuşuyorsunuz? Kampüsteki arkadaşlarınızın söylediğine göre genetik bir mutasyon sebebiyle normal insanlara kıyasla çok daha geniş bir renk spektrumunu görebiliyormuşsunuz. Bu doğru mu?”

İlke gülümsedi, “Doğru, gördüğüm renkler normal bir insanın renk görme kapasitesinin çok çok üzerinde.”

Gazeteci, “Karanlık maddeyi siyah noktacıklar olarak tanımladınız. Renkleri görme konusundaki yeteneğiniz de dikkate alındığında acaba bu siyah noktaları gerçekten görüyor olma ihtimaliniz olabilir mi?”

İlke büyük bir kahkaha attı, “İşte neden bir fizikçi olduğumun yanıtını verdiniz. Bir gün yatağımdan kalktım ve anneme odamın içinde gezinen siyah noktaların ne olduğunu sordum. Bu yüzden gün ışığının göz bebeklerinize doğması kadar büyülü hiçbir şey yoktur. O an evreni, düzeni ve kaosu aynı anda görebilirsiniz.”

Gazeteci İlke’nin şaka yaptığını düşünerek güldü. Ancak Gaye, televizyona bakarken kızının doğruyu söylediğini biliyordu. “Aslında,” diye düşündü, “bundan çok güzel bir hikâye çıkabilir.”

O gece Gaye’nin gözüne bir türlü uyku girmedi. Usulca yatağından kalkıp ve salona geçerek bilgisayarını açtı. Temiz bir sayfaya, “Ben, Kaos ve Diğerleri” başlığını attığında, ekranının sağ alt kısmında çıkan bir bildirim dikkatini çeki.

Bildirim şöyle diyordu:

Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi tüm yazarları Aylık Öykü Seçkisi’ne davet ediyor. Sizlerle 109. kez buluşacak sayımız için “Mahşerin Dört Atlısı” konulu yazılarını bekliyoruz.”

Gaye, bildirimi gördüğü anda ne yapması gerektiğini bildiğini hissetti. Bildirimi açtı ve sayfanın onu Kayıp Rıhtım üyeliği kısmına yönlendirmesine izin verdi. Üyelik bilgilerini doldurmaya başladı, kullanıcı adını kısmına “Gayekcelik” yazarken, sanki birazdan eski bir dostla karşılaşacakmış gibi gülümsüyordu.

Dipsiz

Aklı, fikri ve kalbi dokuz katlı Düzen’e yayılmış hikayeleri bulup çıkarmak ve onların koruyuculuğunu yapmak olan bir Dipsiz’im. Plazada çalışan bir beyaz yaka, öğrencilerine ilham fısıldayan bir resim öğretmeni ya da kendi işinin peşinde bir küçük esnaf olabilirim. Hangi kimliği giyersem giyeyim değişmeyecek olan şey bir gün Yüzüklerin Efendisi’ni okuduğum ve hayatımın bir daha asla eskisi gibi olmadığıdır. Üniversitede ya da yüksek lisansta öğrendiklerimin hepsini unuttuğumun, çeşitli işlerde çalıştığımın, yabancı dil bildiğimin hiç bir önemi olmadığını bu platformda tek istediğim; 2000 yıla yayılmış mitolojik mirasımızın çok boyutlu ve katmanlı yapısı ile hikayeler anlatmaktır.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba @Dipsiz
    Öyle güzel, öyle etkileyici bir öykü ki bu, defalarca okuyabilirim.
    Üzerinde incelikle çalıştığın, her detayı kusursuz şekilde işlediğin, beni, bana ait olanları, kendi karakterlerinle harmanladığın çok güzel bir hikâye.
    Ne kadar teşekkür etsem az. Bastırıp evimin en güzel köşesinde saklayacağım.
    Seni epey özledik ama değmiş. Hoş geldin yeniden. :innocent:
    35’ den sevgiyle :raised_hands:

  2. nkurucu says:

    Elinize sağlık. Türk mitolojisi ile ilgili uzun süredir okuyorum ve hikaye/romanlaştırılması üzerine kafa yorup duruyorum. Sizin hikayeniz benim yapmayı umduğumun güzel bir örneği.

  3. Öykünüzü okudum. Benim okuma listemde olmayan bir alan. Okurken sık sık bunlar çizilmeli , çizgi roman olmalı diye düşündüm. Umarım benim gibi düşünen çizerler sizi okur.

  4. Selam @Dipsiz,

    Bu mitolojik evreni çok iyi kurguladığın zaten bir vakıa… Ayrıyeten seçkideki tarihçeyi de bu kurguya yedirmen çok güzel olmuş.

    O kadar ki Mete ve İlke’nin nasıl karakterler olduğunu öğrendim hiç tanımamama rağmen. Çok başarılıydı. Büyük de bir emek var.

    Salt öyküye gelirsek; yok yok. Nokta… Görsel detaylar, duygu, ince göndermeler. Hepsinde detay diyesim geliyor. Bir şeyi güzel kılan detaydır veya bir başka deyişle, “Medium is the message”. Bu hem sanat hem zanaatı kotarmak demek.

    Çok tebrikler…
    Ellerine sağlık.
    Görüşürüz :raising_hand_man:

  5. Aremas says:

    Sevgili @Dipsiz öncelikle hoş geldin. :slight_smile: Alıştığım sihirli dil eşliğinde güzel bir metin okudum.

    Bu kısımdaki ölümü kabulleniş sekansında daha çok vurgu ve kelime aradı gözlerim. Yedirerek anlatmanı tercih ederdim.

    Sayıları bilerek mi sembol olarak kullandın bilmiyorum. Ben metin içinde yazıyla kullanılmasının daha doğru olduğunu düşünüyorum.

    Nitekim, sinematik bir öykünü daha alkışlar eşliğinde okudum. :slight_smile: Teşekkürlerimle.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

19 cevap daha var.