Öykü

Nine ve Dağ

Apeiron ve babası, sonunda sağ salim ulaşabilmişlerdi şehre. İşe aldıkları korumalara ödemelerini yaptılar ve ayrıldılar. Üç şehir gezmenin, uzun ve sıkıcı pazarlıkların verdiği yorgunluk, onları artık eve gitmek için ağlayacak duruma getirmişti. Fakat daha yapılacak çok iş vardı. Öncelikle vagondaki malları dükkâna boşaltmaları gerekiyordu. Sonra onları tek tek türüne göre ayırmaları.

Atları sürdüler küçük dükkanlarına, yavaşça boşalttılar tüm malları. Kürkler, şifalı bitkiler ve her çeşit ev eşyaları ile doluydu vagon. Onları dükkâna taşırken harcadıkları zaman, güneşin kaybolmasına yetmişti.

Bir süre daha, malları ayırmakla uğraştıktan sonra, bitirdiler nihayet. Artık dinlenme vakti gelmişti. Atların arkasındaki vagonu evlerinin ufak bahçesine taşıdılar. Atları sürekli vagonla tutamazlardı.

Evin bahçesini vagonla kapladıktan sonra, atları şehirdeki hanın ahırına koydular. Ve yorucu bir günün ardından, sonunda eve dönebildiler.

Evde anneleri açtı kapılarını, aynıydı, hiç değişmemişti. Geçen iki hafta, onda hiçbir değişim yaratmamıştı. Aynı güzellik, aynı ihtişam.

O gün mutlu geçti. Yolda yaşadıkları maceraları anlattılar. Apeiron küçük kardeşini o kadar özlemişti ki bir saniye bile bırakmadı onu kucağından. Kendisi de küçüktü, fakat bazı şeylerin farkındaydı artık. Abi kelimesinin ağırlığının farkındaydı.

Güzel bir uyku çektiler gece. Sabah olunca ilk iş tapınağa gitmekti. Beraber yüce dağa dua edecekler, kutsama isteyeceklerdi.

Sabah olunca baba tüm hazırlıkları yapmıştı. Banyo için sıcak su hazırlamış, hatta yemek bile yapmıştı.

Tüm aile temizlendi. Güzel bir yemek yedi. Ayrıldılar evden.

* * *

Tapına bugün boştu. On adam uzunluğundaki dev kapıları, her zaman olduğu gibi sonuna kadar açıktı.

Kapının önünde her zamanki iki adam bekliyor. Gelenleri selamlıyorlardı.

Tapınaktan içeri girince, dağın sunağıyla karşılaştılar. Alışık bir durumdu. Fakat bu kez farklı.

Bu sefer nine vardı sunağın önünde. Sanki onları bekliyor gibi, kapıdan girdikleri an o da açtı gözlerini. Yüzünde güller açtı tüm ailenin de geldiğini görünce. Özellikle Apeiron’a baktı bir süre. Bu çocukta ilgisini çeken bir şey vardı. Meydandaki görülerinden mi kaynaklı bilmiyordu fakat çocuğun ona gösterdiği duyguları bilmek istiyordu. Onun gelişimini görmek, yaşayacağı bütün duyguları bizzat deneyimlemek.

Normalde hiç olmayan bir şey oldu bugün. Nine bizzat selamladı onları. Dualarını ettiler. Nine bir de kutsamak istedi onları. Normalde sadece savaş zamanı yapardı. Ya ölecek asker olması gerekirdi ya da kurtarılacak soylu.

Hepsi ninenin kutsamalarını aldılar. Ninenin içinde söylemek istediği fakat söyleyemediği bir cümle vardı.

Apeiron ‘un babası, bir tüccar olarak anladı ninenin yüzündeki duyguyu ve sordu,

“Nine? Bizden istediğin bir şey mi var? Lütfen söyle.”

Nine, yine biraz sıkılarak,

“Aslında evet, söylemek istediğim bir şey var.”

“Nedir nine? Lütfen.”

“Apeiron’a bir süre almak istiyorum. Onunla ufak bir sohbet etmeyi istiyorum.”

“Apeiron mu?” dedi ve Apeiron’a döndü babası.

Apeiron yine şaşırmıştı. Daha önce şehir meydanında, nine yine çağırmıştı onu. Durduk yere kutsamasını vermiş, onu tüm halkın ilgi odağı yapmıştı.

Fakat hayır diyemedi. Özellikle annesi onun omzunu mıncıklarken.

Git,” diyordu parmaklarıyla ona. “Hemen git.”

Babası,

“Tabi nine.” Diyerek onu iki omzundan iterek öne sürdü.

Apeiron’un yine hiç söz hakkı yoktu. Mecbur ninenin elinden tutarak beraber içerdeki odaya gittiler.

Apeiron daha önce tapınağa gelmişti. Fakat bu odayı ilk kez görüyordu.

Odanın içerisinde bir sunak vardı, tıpkı az önce önünde dua ettiği gibi. Birde köşede bir yatak, bir masa, iki sandalye. Bu sunak biraz daha küçüktü sadece ve materyalini bilmediği bir taştan.

Sunağın önündeki çeşit çeşit topraklar, çiçekler ve su, sık sık dua edildiğini kanıtlıyordu burada.

Nine, başını Apeiron’a eğerek,

“Burası benim dua odam, yalnız bana ait.”

“O yüzden rahat olabilirsin, gel ve bu sunağın önünde dua et. Daha etkili olacaktır.”

Apeiron söyleneni yaptı. İki eli omzunda, dizlerinin üzerine çökerek dua etmeye başladı.

Her zamanki duasını etti. “Lütfen satışlarımız iyi olsun, çok zengin olalım.”

Bu onun bir tüccarın oğlu olarak, bildiği birkaç duadan biriydi. Babasının ona öğrettiği ilk dua.

Nine gözlerini sunağa sabitlemiş, bir değişiklik olacak mı diye tüm odağıyla bakıyordu.

Apeiron duasını bitirip, ninenin yanına geldiğinde bile, ninenin gözleri odağını kaybetmemişti. Hâlâ sunağa bakıyordu. Bir süre daha baktıktan sonra değişmeyeceğini anladı. O da bıraktı bakmayı.

Sonra Apeiron ile göz göze geldiler.

“Sana bir hikâye anlatmamı ister misin Apeiron?”

“Ihmm…Olur nine.” Diye cevapladı Apeiron.

Başka bir şey aklına gelmemişti zaten. Her zaman olduğu gibi, katlanmak zorunda hissetti kendini. Fakat bilemezdi bu sefer hikâyenin onu ellerinden tutup gökyüzüne sürükleyeceğini.

“Gel, otur bakalım şöyle.” diyerek pencere kenarındaki sandalyeye yürüdü.

Apeiron da aynısını yaptı. Karşılıklı oturdular.

“Sana anlatacağım hikâye, küçük bir prensese ait.”

“Prenses mi? Bir erkek neden bir prensesin hikayesini dinlemek ister ki?” bu kelimeler aklında geçenlerde. Dilinden değil.

Nine devam etti.

“Doğuda, buradan çok uzakta, Denira sarayında bir prenses yaşarmış. Sapsarı saçları, masmavi gözleriyle, küçük yaşında binlerce talibi olmuş. Soylular, komutanlar, tüccarlar, hepsi kendi çocuklarıyla bir evlilik için sarayda günlerce süren sıralar oluştururmuş.

Prenses bir gün bir rüya görmüş. Bu rüyada onun âşık olacağı kişiyi apaçık görünüyormuş. Fakat bu kişi ne bir insan ne de bir canlıymış. Prensesin rüyasında âşık olduğu bir dağ imiş.

Ama dağ, öyle sıradan bir dağ değilmiş. Dünyada bilinen en büyük dağmış bu. Orta kıtadaki insanların taptığı, tanrı denilen dağ.

Fakat bu rüyayı babasına anlattığında, babası ona, ‘Bu dünyada ne değ ne güneş tanrıdır, güçlü olandır tanrı kızım’ cevabını vermiş ve onu başkomutanın kendisinden on yaş büyük oğluyla evlendirmeye karar kılmış.

Prenses bu duruma üzülmüş tabi. İçindeki aşkı hiçbir zaman dışa vuramamış. Sevememişte zaten başkomutanın oğlunu. Fakat sarayda ne bir dostu ne de bir yardımcı varmış. Bir tek kendisi.

O sıralar rüyaları devam etmiş. Her zaman bir dağ görür, onun tepesinden dünyayı izler, ona sırtını yaslarmış.

Fakat gerçekler ona biraz sert gelmiş. Kaçmak istemiş her şeyden. Uzaklaşmak istemiş.”

Bu sırada nine soğuk bir nefes verdi. Bu hikâye, belli ki onun da en sevdiği hikâyeydi. Soluklanmadan anlatıyordu, aklında kalan tüm hikâyeyi.

Devam etti,

“Yapamamış, kaçamamış evlilikten. Kaçamamış baş komutanın oğlundan.

Onun kirli düşüncelerinden. Bir çocuğu olmuş ondan, fakat yapamamış sevememiş o çocuğu. Kendisi önemli değilmiş zaten o dünya için. Bir çocukmuş önemli olan. Bir erkek çocuk.

Gözlerden kaybolmuş bir süre sonra, unutulmuş gitmiş koca konakta.

Yanındaki hizmetçisiyle anlaşmış bir gün. Kaçacakmış gecenin karanlığında. Aylarca düşünmüş, kurgulamış, plan yapmış.

Sonunda kaçmış.” Bu sözlerle nine, masada duran tahta bardaktaki sudan bir yudum aldı.

“Ee…Sonra?” diye sordu Apeiron.

“Sonra… Sonra gerçekten kaçabilmiş prenses. Fakat artık ne dillere destan güzelliği ne de zenginliği varmış. Yine bir tek kendisi.

Batıya doğru at sürmüş günlerce. Bir süre sonra at ölmüş açlıktan. Ne bilsin koca prenses, at bakmayı. Fakat kendisi hiç acıkmamış. Yürümüş günlerce, sivri tepesini görebildiği fakat ulaşamadığı o dağa.

Yeryüzü yatağı, gökyüzü örtüsü olmuş onun. Aylarca yürümüş ne bir insan görmüş ne bir canlı. Dağ vermiş ona suyunu, aşını. Bir gün bile üşümemiş, bir gün bile terlememiş.

Yıllar geçmiş.

Prenses varmış dağa sonunda. Fakat ne sarı kalmış saçında ne güller kalmış yüzünde.

Kıyafetleri bile artık gözlerini öne süren maviliğini kaybetmiş. Gri olmuş onun tonu, huzursuzluk veren kül gibi.

Dağın dibine geldiğinde çok büyük gelmiş ona dağ.

Hatırlamış bazı şeyleri.

Korkmuş.

Pişman olmuş.

Ne kadar istese de çıkamamış o dağa.

Tırmanamamış tepesine.

Korktuğu an başlamış açlık, hissetmiş yıllardır hissetmediği tüm acıları.

Hissetmiş dağın ona yaptığı tüm iyilikleri.

Hissetmiş dağdaki nankör bakışları.

Bayılmış dağın dibinde, ölmeyi beklemiş bir süre.

Ölüm ona hiç gelmemiş.

Gözlerini açtığında bir ordu görmüş karşısında. Metal zırhlarıyla tepeden tırnağa korunaklı.

Bir adam çıkmış aralarından, yaşlı, kirli pasaklı. Tıpkı prensesin o anda olduğu gibi.

Uzatmış elini, gülümsemiş ona, demiş…”

“Öhö…Öhö.Öhöö!!”

Nineyi öksürük tuttu o an. Apeiron ‘un hayatında duyduğu en kuru öksürük. Pişmanlık doluydu bu öksürük. Acı doluydu.

“Nerede kalmıştık en son?” diye Apeiron’a sordu nine.

“Adam uzatmış elini dedin nine. Acele et lütfen! Ne demiş adam?”

Apeiron da meraklanmıştı, hikâye ona sürükleyici gelmişti. Kendini prensesin yerine koydu bir an. O da korkardı muhtemelen. Kayboldu hikâyenin içinde. Tıpkı prenses gibi.

“Evet…Uzatmış elini, gülümsemiş, demiş ki,

 ‘Sıranı beklemelisin, önce ben.’ diyerek, dağa doğru yürümeye başlamış.

Bir süre yürüdükten sonra gözlerden kaybolmuş. Adamın dağa girdiğini görünce, ordu geri dönmek için hazırlanmaya başlamış. Prenses ne kadar bekleyelim dönmesini dese de beklememişler. Prensesi de yanlarına alarak ayrılmışlar.

Prenses ordunun peşine takılmış, gezmiş şehir şehir. Görse de bütün zevkleri, anlamamış adamın ne demek istediğini.”

Suyundan bir yudum daha aldı ve,

“Evet tamam, bu kadar. Artık annenin yanına gidebilirsin.”

“Ne? Bu kadar mı? Adamın kastettiğini anlamamış mı gerçekten?”

“Nasıl bu kadar aptal olunabilir ki? Bu prenses gerçekten de saray halkından olmaya layık. Güzeller ama aptallar da.” Apeiron söylene söylene oturduğu sandalyeden kalktı ve geldiği kapıya doğru yürümeye başladı.

Bu sırada ninenin yüzünü şaşkınlık bürümüş, dili tutulmuştu.

“Ne? Ne anladın?” diye sordu Apeiron ‘un arkasından nine.

Apeiron, nineye dönerek,

“Nasıl ne anladın? Çok basit değil mi?”

“Ne basit değil mi?”

“Adamın söyledikleri?”

“Ee neymiş basit olan?” nine o kadar meraklanmıştı ki, elindeki su dolu tahta bardağı kıracaktı birazdan. İçinden, ‘söyle ulan artık’ diyordu resmen.

“Şöyle söyleyeyim, adam, prensesin oraya geleceğini biliyormuş, o yüzden tam zamanında gelmiş. Prenses onun yerini doldurması gereken kişiymiş. O yüzden, ‘Sıra bende’ demiş. Yani belli ki daha önce kendisi de prensesle aynı rüyayı görmüş.”

“Hmm.” Nine düşüncelere daldı. Fakat Apeiron ‘un sözleri bitmemişti. Bu sözler onu daha da şaşırttı.

“Fakat burada ana nokta bence prensesin korkması. Dağ ona her türlü yardımı etmiş ne suyunu ne aşını eksik etmiş. Ama prenses nankörlük etmiş. Eğer korkmayıp tırmansaymış, o yaşlı adam hâlâ bekliyor olurdu sırasını. Yani kısacası, prenses sırasını salmış.”

Bu noktada yaşlı ninenin, siyah gözleri bir ışıkla parladı adeta. Yıllardır yaşamadığı aydınlanma duygusuyla boğuldu. Sessiz kaldı, başını eğdi. Düşündü.

Apeiron onun düşünceli halini fark etti ve hiçbir şey demeden, ses çıkarmadan ayrıldı oradan. Ailesi tapınağın önünde onu bekliyordu. Beraber ayrıldılar.

* * *

Ertesi gün Apeiron, pazarda malları satarken bir haberle karşılaştı ve gülümsemeden edemedi. Tapınaktan ödül haberiydi.

Her kim rüyasında dağ gören bir çocuğu tapınağa getirirse, ailesine yüz altın ve ninenin öğrencisi olacaktı.

Bu haberi almak onu şaşırttı. Çünkü kendisi dağ görmemişti belki ama, ‘DAĞ’ diyerek uykusundan gözü yaşlı uyandığı olmuştu. Aynı şey değildir diyerek, pazarda malları satmaya devam etti.

Her şeyden habersiz.

Can Berk Tuncer

Nine ve Dağ” için 1 Yorum Var

  1. Merhaba Canberk,

    Seçkiye hoşgeldin! :slight_smile:

    Şimdi seninle çok içten ve samimi bir şekilde birkaç şey paylaşmak istiyorum. Geçen ay ‘Virüs’ teması için bende seninkine benzer, tanrı dedikleri şeyin ağaç olduğu mistik bir evren kurgulamıştım. Kendi gözlemlerim ve gelen eleştiriler doğrultusunda yapılan şeylerden birkaç tane ekleyeceğim.

    10 Adam yerine hem kulağa hem de zihne daha çağrışımsal, göz doyurucu bir şeyler eklemek daha akılda kalıcı olur sanki. Kapının materyali, geçmişi, ağırlığı, büyülü olup olmaması vs, ile ilgili herhangi bir şey olabilir bu pek tabii. Bu tamamen sana kalmış. Bu şekilde kullanmanda da bir sorun yok tabi ki fakat biraz düz kalmış bence bu haliyle.

    Bu tür cümleleri birleştirerek daha tasarruflu ve derli toplu cümlelere çevirebilirsin. Sence de ‘Kapının önünde her zamanki iki adam bekliyor, gelenleri selamlıyorlardı.’ daha uyumlu hissettirmiyor mu? Bir fikir olur en azından. :slight_smile:

    Bu ikinci örnekte verdiğim kısımdan birkaç yerde daha mevcut. Onlara göz atarsın dilersen. Eğer sana göre uyumlularsa bakmana gerek yok tabi. :+1:

    Son olarak küçük bir şey daha eklemek istiyorum. Bu tür fantastik evrenlerin kurgulandığı hikayelerde okuyucunun bir nevi ‘görsellik’ arayışı içerisine girdiğini düşünüyorum. Okuduğunu görmek, o diyarlarda koşmak istiyor.

    Bu anlamda biraz daha mekan tasvirlerine ağırlık verebilirsin. Nine ve Apheiros’un konuştuğu yere dair birkaç sıkı betimleme beklerdim mesela.

    Özetle, konunu ve oluşturmaya çalıştığın tekniği kesinlikle beğendim. Sadece biraz üzerinde oynanmaya ihtiyacı var bana göre. Kesinlikle kötü bir metin değil. Bu konuda ne kadar tecrübeli olduğunu bilmiyorum ama kalemin gelişmeye çok açık bence. Altyapın var.

    Çok uzattım ben yine. Bunu bir hoşgeldin olarak algıla ve lütfen incinme yazdıklarımdan ötürü. Hepsi senin, kaleminin mürekkebinin bitmemesi için. Yazma isteğin hiç bitmesin, kendine iyi bak. :call_me_hand:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!