Öykü

Hüthüt’ün Alevi

Vakti zamanında uzak bir diyar olan Albah’ta, bir cüce keçisine binip padişahın sarayına gitmiş. Padişahın karşısına çıkan cüce, ondan kızını istemiş. Padişah, yanındaki vezirleri ve askerleri gözlerinden yaşlar gelene kadar cüceye gülmüşler fakat cüce onların alaylarına aldırmadan ciddi olduğunu söylemiş. Padişah cüceyle eğlenmek istemiş ve “Madem benden kız istiyorsun öyleyse buna layık olmalı, yiğitliğini kanıtlamalısın. Yakın zamanda köylerimden birine bir ejderha musallat oldu. Onu öldürüp getirirsen sana kızlarımdan birini veririm.” demiş. Cüce gülerek bu görevi kabul etmiş ve keçisine binip saraydan ayrılmış.

Uzunca bir süre yol teptikten sonra nihayet padişahın bahsettiği köye varmış. Padişahın fermanı cüceden önce gelmiş, köy halkı kendilerini kurtaracak olan yiğidi karşılamak için sıralanmıştı. Cüce onları gördüğünde önce ne yapacağını bilememiş. En sonunda köyün muhtarını bulup ona ejderhanın yerini sormuş. Muhtar, “Ayakaltında dolaşma cüce. Bizi şu ejderden kurtaracak yiğidi bekleriz.” diye onu terslemiş. Cüce, “Ejderhayı öldürmek için padişahın gönderdiği yiğit benim.” demiş göğsünü gere gere. Sonra cebinden bir mektup çıkarıp muhtara vererek “Bu da kanıtı.” demiş. Muhtar padişahtan gelen mektubu görünce “Sonumuz geldi. Padişah bizimle alay etti. Bizi ölüme mahkûm etti. A dostlar yetişin.” diyerek dizlerini dövmüş. Köylüler de onunla birlikte ağlamaya başlamış. Cüce, onlar ağlayadursun, keçisiyle birlikte dağın yolunu tutmuş.

Madenlerin önüne geldiğinde keçisinden inip, lambasını almış ve madene tek başına girmiş. Madenlerin derinliklerine doğru giderken birçok kıymetli hazineyle karşılaşmış. Hazinelerin sayısı arttıkça ejderhaya yaklaştığını anlamış. Uzunca bir süre sonra ejderhayla karşılaşmış. Ejderha o kadar büyükmüş ki kafasını kaldırsa mağaranın tavanına iki parmak kadar uzak kalırmış. Cüce ejderhayı görünce büyük bir sevince kapılmış. Ejderin etrafında üç tur atmış. Ejderha ona çok tanıdık geliyormuş. Ejderin gözüne yaklaştığında ejder aniden uyanmış, “Beni uykumdan uyandıran kim? Alevimin gazabıyla karşılaşacak olan zavallı ölümlü kim?” diye kükremiş. Cüce ejderin uyanacağını anlamış olacaktı ki o daha kükreyemeden kendini bir çatlağa gizlemiş. “Ben bu dağın ruhuyum. Sen madencilerin ekmeğine el koyup köylülerin hayatlarını zehir ettin. Git buradan yoksa benim gazabım üzerine olur.” Ejderha bu sesi duyduğunda derin bir nefes almış ve ağzından alevler çıkarak etrafında dönmüş, “Sen sadece basit, korkak bir hayaletsin. Ben ne ormanlar ne köyler yaktım. Saraylarında padişahları, meydanlarda binlerce yiğidi yaktım. Asıl sen benden kork.” demiş. Cüce yanmaktan son anda kurtulmuş, şapkasını çıkarıp kendime yelpaze yaparak, “Oy anacım anacım, az daha canımdan olacacaktım ya. Ama sen dur ejder efendi, senin de defterini dürmesini bilirim ben.” demiş. Çatlaktan gizlice çıkıp altınların arasına karışmış. Çantasından çıkardığı bir çubukla ejderhamım bir o yanını bir bu yanını dürtmüş. Ejderha kendisini neyin dürttüğünü anlayamadığı için bir o yana bir bu yana dönmüş ve bu onu öyle sinirlendirmiş ki kükreyerek dağı sarsmış. “Yavaş olsana ejder kardeş. Dağı başımıza yıkacaksın.” Ejder sesin geldiği yöne baktığında karşısında cüceyi görmüş. Cüce, ejderin gözlerine uzun süre bakakalmış. Sonra öfkelenerek, “Vay köftehor seni!” diyerek çarığını çıkarıp ejdere vurmaya başlamış. Çarık büyülüymüş ve her vurduğunda kırbaç gibi hissettiriyormuş. Ejderha bu yüzden acı içinde bağırıyormuş. “Aman beyim, gözünün yağına kurban olam yapma etme.” Cüce bu yakarışlara aldırmadan, “Sus, ağzını açayım deme. Başından belliydi zaten seni Hüdhüde götürmemem gerektiği, ah kalın kafam.” diyerek daha sert vuruyormuş. Cüce ejderhayı döve döve, ateş saçlı, zayıf, uzun boylu bir adama çevirmiş. Adam, “Tamam, beyim bak. İnsan oldum gene. Lütfen artık dur.” diye yalvarmış. Cüce adamın kulağından tutarak, “Yürü düş önüme. Padişahın sarayına gidiyoruz ona hesap verirsin.” demiş.

Madenlerden çıktığında cüce, köylülerin hâlâ ağladığını görmüş. Keçisi ve kendini ejderhaya dönüştürmüş eski dostu çoban ile köylülerin önünden geçerken köylüler şaşırarak, “Sen ölmemişsin. Peki, ejderha nerede?” diye sormuşlar. Cüce, arkasında elleri bağlı arkadaşını göstererek, “İşte ejderhanız bu.” demiş. Köylüler bir adama bir de cüceye bakmışlar. Cücenin gayet ciddi olduğunu görünce adamın üzerine yürümüşler. Cüce hemen araya girerek, “Durun hele, bu adam padişahın huzuruna çıkacak ve orada yaptıklarının hesabını verecek. Ferman böyledir.” diyince köylüler dağılmış.

Az gitmiş, uz gitmişler. En sonunda padişahın huzuruna çıkmışlar. Padişah cüceye arkasındaki adamın kim olduğunu sorunca, “Dediğiniz gibi köye gittim. Bu adam aslında bir çobandı. Benim de eski dostumdu. Ona birkaç ilim ve numara öğrettim. O ise benim öğretilerimi kötüye kullandı, kendini ejdere çevirip köylere musallat oldu. Şimdi madem ben onu buraya getirdim sen de artık kızını bana verirsin.” demiş. Padişah sözünü yerine getirmiş, “Benim üç kızım var, hangisini istersin?” diye sormuş. Cüce bunu uzunca bir düşünmüş. En sonunda kararını vermiş, “En huysuz, en hırçın kızını isterim.” demiş. Padişah bu sözleri duyunca şaşırmış fakat emrini vermiş, “Bana en küçük kızımı getirin” demiş. İçeriye kısa boylu, kısa siyah saçlı ama sevimli bir kız girmiş. Cüce kızı görür görmez âşık olmuş. Kız, padişaha, “Babacım beni çağırmışsınız.” demiş. Padişah, “Gel kızım gel. Bak bu kısa adam artık senin kocan.” diye cüceyi tanıtmış. Kız, Cüceyi görünce öfkelenmiş isyan etmiş ama ne çare. Padişah, “Seni ne prensler ne yiğitler istedi de burun kıvırdın hepsine. Üçünüzün düğününü beraber yapacağım diye ablanları evlendiremedim bir türlü. Artık mızmızlanma yok. Vurun davulları, çalın zurnaları!” demiş.

Kırk gün, kırk gece düğün yapılmış. Düğüne gelen misafirler damadı görünce küçük sultana üzülüyormuş. Fakat ne hikmetse küçük sultan kırk gün içinde kocasına alışmış, kimin ne dediğini umursamamış. Sarayda düğün süredursun, padişahın en büyük kızı cüce saraya döndüğü ilk günden beri yanında getirdiği ejder çobanı merak etmiş ve zindana gitmiş. Gardiyan sultanın gelene kadar uykuya dalmak üzereymiş. Sultanı görünce destura geçmiş. Sultan kadife gibi sesiyle, “Beni çobanla buluştur.” demiş. Gardiyan hemen sultanını çobanın bulunduğu hücreye götürmüş. Çoban gelen sultanı görünce güzelliğine hayran kalmış. Çobanın şaşkın bakışlarını gören sultan keyiflenmiş ve ona biraz daha yaklaşıp, “Çoban efendi, hadi bana sırlarını öğret.” demiş.

Kırkıncı günde, düğün nihayet bittiğinde cüce keçisine atlayıp, karısını almış ve yola çıkmışlar. Onlar ayrıldıktan evvelsi gün hizmetkârlardan biri padişaha, “Cüce damadınız düğünde bunu düşürmüşler hünkârımız.” demiş ve elindeki çarığı ona takdim etmiş. Padişah çarığın büyülü olduğunu sezmiş ve hizmetkârı bir kese altınla ödüllendirmiş.

Az gitmiş uz gitmişler. Küçük sultan, “Beyim, evimin direği, yiğidim, aslanım, ayaklarıma kara sular indi durup dinlensek mi artık.” demiş. Cüce, karısına baktığında bütün yol boyunca kendisini yürüyerek eşlik ettiğini görmüş. “Ah kalın kafam, ah aptal başım. Ben senin o güzel ayacıklarına nasıl kıydım.” diye dert yanmış. Karını ve keçisini bir ağacın altında bırakmış, o an aklına bir fikir gelmiş, “Sen burada keçiyle dur dünyalar güzeli karım. Ben hemen sana bir at bulup geleceğim. Keçi, karıma göz kulak ol yoksa senden paça çorbası yaparım.” demiş. Keçi, cücenin tehdidine kulak asmadan sultanın koynuna sokulmuş.

Akşam bastırmak üzereyken cüce, ay kadar beyaz bir atla çıkagelmiş. Cüce, “Bulabildiğim en güzel at bu. Bin padişaha bedel ama senin güzelliğinin yanında hiçbir şey.” diyerek atı karısına vermiş. Ata binen sultan hızla oradan uzaklaşmış ama cüce keçisine atlayarak hemencecik onu yakalamış. Küçük sultan, “Beyim, akşam oldu. Bir yer bulup kamp kuralım,” demiş. Cüce, “Merak etme güzel karım. Az kaldı biraz sabret sana ziyafet çektireceğim.” demiş. Cücenin de dediği gibi az bir süre sonra büyük bir kaleye varmışlar. Cüce kapıda duran muhafızlara, “O cadaloz kraliçenize haber verin. Sofraları donatsın. Karımla geldim.” demiş. Muhafızlar hemen onu içeri buyur etmişler. Altın bir tahtta oturan kraliçeye karşı kahkahalarla gülerek “Sen bana padişahın kızını alamazsın bu cüce halinle, dedin ama gördüğün gibi karım yanımda.” diyerek karısını göstermiş. Cadı kraliçe önce bu işe şaşırmış sonra üfleye püfleye ziyafet verilmesini emretmiş.

Cadı kraliçenin ziyafeti kuruladursun ormanın derinliklerindeki gizli bir peri krallığında muhafızlar alelacele padişahlarının yanına gidip, “Padişahımız efendimiz. Ahılınızı basmışlar, en güzel atınızı çalmışlar.” demişler. Peri padişahı apar topar ordusunu toplayıp atının peşine düşmüş.

Cadı kraliçenin sofrasında yok yokmuş. Sultan hayatında bu kadar çeşitli yiyecek ve içeceği bir arada görünce hem şaşırmış hem de ağzı sulanmış. Bunu gören kocası neşelenmiş. Bütün kale ahalisi yemekleri afiyetle midelerine indirirken muhafızlardan biri elindeki tokmakla dev bir çana vurmuş. Sesi duyan herkes yemeği bırakıp çanın olduğu yöne dönmüş. Bir süre sonra ışıltılı ve abartılı bir elbise giymiş, suratını soytarı gibi boyamış cadı kraliçeyi görmüşler. Sofradakiler onu bu halde görünce şaşkınlıktan dillerini yutmuş ama cüce kahkahayı başmış. Karısı cüceyi susturmaya çalışırken cadı kraliçenin ona aldırmadan sofraya geldiğini görmüş. Cadı kraliçe meydana doğru geldiğinde çalgıcılara emir vermiş. Müzik yükseldiğinde cadı deli gibi dans etmeye, kollarını ve bacaklarını bir o yana bir bu yana savurup suratını şekilden şekle sokmaya başlamış. Sofradakilerin bazıları kahkahalara boğulurken bazıları cadıyı görmemek için gözlerini kapatmış. En fazla gülen cüce olmuş. Cadının dansı devam ederken kalenin dışından bir boru sesi yükselmiş. Müzik kesilmiş, cadı dansı kesmişti. Kapıda bir asker hızla cadının yanına gelip, “Hanımım peri padişahı kapımıza dayandı. Sizinle konuşmak isterler.” demiş. Bunu duyan cüce, sultanın kulağına eğilerek, “Gitme vakti geldi.” deyip onu kolundan tuttuğu gibi oradan ayrılmış.

Cadı üzerindekileri değiştirmeden surlara gitmiş. Askerleri onu bu kılıkta gördüklerinde neredeyse güleceklermiş fakat kraliçenin öfkeli bakışlarını gördüklerinde dillerini yutmuşlar. Cadı kraliçe surların dibindeki peri ordusunu ve onların başındaki peri padişahını görünce öfkeyle, “Bre deyyus! Sen ne hadle kapıma destursuz gelip gecenin kör vakti beni rahatsız edersin.” Demiş. Peri padişahı surlarda kendisine bağıran soytarı kılıklı cadıyı görünce basmış kahkahayı. Ardından bütün peri ahalisi ona eşlik etmiş. Cadı kahkahaları duyunca öfkeden kıpkırmızı olmuş. Peri padişahı gülmekten yaşlanan gözlerini silerek, “Sen hem benim atımı çal hem de karşıma soytarı gibi çık. Atımı geri ver cadı!”

“Bizde at yok. Senin atını ne yapayım ben? Muhtemelen sıska, zavallı bir şeydir.”

“Çalınan at sıradan at değil cadı! Onun adı Ayrüzgâr, gecenin efendisidir. Bin yılda bir öyle bir at doğar. Ne çaldığının farkında değilsin.”

“Ben bir şey çalmadım!”

“Bu tam da hırsızların söy-”

Peri padişahı daha cümlesini bitiremeden cadı kraliçe surlardan onun üzerine uçup boğazına sarılmış. Kraliçeleri surdan atladıktan sonra ordusu saldırıya geçmiş. Periler de buna karşılık vermiş.

Cadılar ve periler birbirleriyle savaşmaya başladığında cüce, karısıyla beraber oradan çoktan uzaklaşmış. Cüce olanlara hâlâ gülerken karısı endişeliymiş.

“Bir şey yapmayacak mısın bey? Cadılar ve periler birbiriyle savaşırken orman tehlikede olmaz mı?”

“Orman kendini korur hanım endişelenme. Bırak birbirlerini yesin dursunlar. Atı iyiki çalmışım. Yoksa bu köftehor peri padişahı atı kullanarak ormanı kırıp geçirirdi. O zaman işte hâlimiz fena olurdu?”

“Peki, beni nereye götürürsün bu sefer?”

“Bu sefer eski dostum Hüthüt’ün yanına gideriz. Onunla etle tırnak gibiyiz. Bizi iyi karşılar.”

Günlerce süren yolculuğun sonunda bir dağa varmışlar. Dağın önünde mücevherlerle süslenmiş altın bir kapı varmış. Kapıyı koruyan muhafızlar cüceyi gördüğünde onu selamlamışlar. Cüce de, “Hüthüt’ü görmeye geldik.” demiş. Muhafızlar kapıyı açıp cüce ve karısını içeri almışlar.

Uzunca bir süre sonra dağın zirvesine varmışlar. Hüthüt onları bekliyormuş. Eski dostunu gören Hüthüt ona doğru gidip, “Hoş geldin arkadaşım. Duydum ki evlenmişsin.”

“Evet, evlendim ve senin yanına getirdim ki ilim öğrensin.”

Hüthüt’ün yüzü düşmüş. Cüce bunu gördüğünde ona “Ne oldu dostum? Buna pek sevinmedin sanırım.” demiş. Hüthüt, “Hiç öyle şey olur mu? Dostlarıma ilim öğretmek her zaman benim için büyük bir mutluluktur. Ama bugün gördüklerim beni hüzne boğdu.” Demiş ve onları bir aynanın karşısına götürmüş. Hüthüt daha sonra aynaya tütsü tutup bir ezgi söylemiş. Ezgi bittikten sonra aynada bir ordu belirmiş. Ordunun ardındaki sarayın tepesinde büyük bir ejder varmış. “Burası benim evim.” demiş sultan. “Hüthüt beyim ne oldu lütfen anlatın?” Hüthüt, “Düğününüz devam ederken ablanız zindanlara inip çobanın sırlarını öğrenmeye çalışmış. Bizim ilmimiz sanıldığı kadar zor değil ama emek ister. Siz oradan ayrıldığınız zaman padişah baban kocanın düşürdüğü çarıklardan birini bulup âlimlerine inceletmiş. Ablanız da ona kendi öğrendiklerini göstermiş. Padişah daha sonra kendisine hizmet etmek için serbest bırakmış. Siz evime geldiğinizde padişah ordusunu çoktan kurmuştu. Büyük bir ihtimalle ormana yöneleceklerdir.”

“Ama orada zaten bir savaş var.”

“Evet, bir savaş var ve orman şu anda savunmasız.”

“Bir şeyler yapamaz mıyız?”

Cüce, onlar konuşurken, “Vah anacı vah! Ben ne yaptım.” diye dövünüyormuş. Hüthüt, sultana doğru bakarak, “Bunun iki yolu var. Ya sizi uzun bir eğitimden geçirip ilmimizi tam olarak öğretmem ya da bir fedakârlık yapmanız gerek.” demiş. Cüce pişmanlıkla karısının gözlerine bakmış. Sultan ilk olarak kocasına sonra aynaya bakmış. En sonunda Hüthüt’e dönerek, “Evim için ne gerekirse yaparım.” demiş. Hüthüt “Peki, öyleyse beni takip edin.”

Hüthüt onları bir ateşin karşısına getirmiş. Taş bir çanakta yanan ateş binlerce renkte yanıyormuş. Sultan bu renk cümbüşüne daldığı sırada Hüthüt, “İşte ilmimizin kaynağı olan ateş budur. Eğer bu ateşe dayanabilirsen ilmimizden büyük marifetler kazanırsın. Eğer bu ateşe dayanamazsan hiçbir şey öğrenemez ve orman düşer.” demiş. Sultan, kocasına sarıldıktan sonra derin bir nefes alıp ateşe atlamış. Ateş daha da canlanıp daha da renklenmiş. Öyle ki Hüthüt bile gözlerini sakınmış. Bir süre sonra ateşi içinden bir Anka kuşu fırlamış. Odanın etrafında üç tür uçtuktan sonra cücenin yanına konmuş. Cüce, Anka uçarken neşelenip bir o yana bir bu yana sıçramış. Anka daha sonra Hüthüt’ün karşısına geçip onu selamlamış. Hüthüt, “Tebrikler sultanım, sabrının nimetini gördün. Şimdi evinize gitmelisiniz. Bizler de size eşlik edeceğiz.” demiş.

Ormanın derinliklerinde periler ve cadılar savaşırken gökyüzünün aniden kararmasıyla savaşmayı kesmişler. Birden üzerlerine alevler yağmış. İki tarafta alelacele kaçmaya çalışmışlar. O sırada bir boru sesi yükselmiş ve doğudaki tepeden bir ordunun onlara doğru hücum ettiğini görmüşler. Cadılar ve periler bu orduya karşı birlik olmuş. İki ordu birbiriyle çarpışacağı sırada gökteki karaltı bir alev kuşağında yok olmuş. Gökyüzü yavaş yavaş aydınlandığında bir Anka ile ejderin çarpıştığını görmüşler. Daha sonra binlerce hüthüt kuşu onların üzerlerinden geçerek iki ordunun da silahlarını almış. Kuşlar silahları almayı bitirdikten sonra ejderha Anka’nın alevlerinde küle dönmüş. Savaş bittikten sonra Anka ormana inmiş. Bütün ordular onun karşısında diz çökmüş. Anka onların arasından geçerken insan padişahı ve iki kızına doğru gitmiş ve “Artık burada sizin hükmünüz geçmez. Muhafızlar! Bunları zindana atın. Bir daha kimseye zarar veremesinler.” demiş. Muhafızlar padişah ve kızlarını götürdükten sonra anka tekrar sultana dönüşmüş. Kendilerini kurtaran kahramanı gören cadılar ve periler şaşkınlıkla onu izlediği sırada ufuktan bir cüce yanında ay kadar beyaz bir atla çıkagelmiş. Peri padişahı atı görünce sevinmiş ama sevinç cüceyi gördüğünde öfkeye dönüşmüş. Cüce atı sultana teslim etmiş. Sultan, “Sanırım bu size ait peri padişahı.” diyerek atın dizginlerini ona uzatmış. Peri padişahı heyecandan eğilerek, “Siz bizim hayatlarımızı kurtardınız hanımım. Lütfen bu atı halkımın bir hediyesi olarak kabul edin.” diyerek atı ona hediye etmiş. Sultan bu hediyeyi kabul etmiş. Peri padişahı daha sonra başını kaldırarak, “Fakat sizden küçük bir ricamız var.” demiş.

Sultan savaşın bitişini kutlamak için sarayına perileri ve cadıları davet etmiş. Kurulan sofrada yok yokmuş. Herkes masaya oturduğu sırada sultan yanındaki muhafızın kulağına bir şeyler fısıldamış. Muhafız emri aldıktan sonra kapılara doğru koşmuş. Sultan ayağa kalkıp kadehine vurduğunda kapılar açılmış. İçeriye abartılı kıyafetler giymiş, soytarı makyajı yapmış bir cüce hoplayarak girmiş. Onu gören herkes gülmeye başlamış. Daha sonra sultan ellerini çırpmış ve orkestra müziğe başlamış. Cüce müziğin ritmine bağlı olarak bir o yana bir bu yana sıçrayıp suratını şekilden şekle sokmuş. Onu görenlerden bazılarını gözlerinden yaş gelirken bazıları sandalyelerinden düşmüş. Bir süre sonra sultan da dans etmeye başlamış. Karı koca öyle güzel dans ediyorlarmış ki konuklar yerlerinde duramamışlar. O gün ay tepeye çıkıncaya kadar sarayda müzik ve dans durmamış. Sultan ve cüce ömür boyu mutlu mesut yaşamışlar.

Ali Sarp Sunay

Hüthüt’ün Alevi” için 2 Yorum Var

  1. Aremas dedi ki: dedi ki:

    Gerçeküstü bir olay örgüsünü, alışılageldik zavallıların dışında kalan bir karakteri baş köşeye oturtarak anlatmışsınız. Bu açıdan başarılı bir girişim.

    Vakti zamanında uzak bir diyar olan Albah’ta, bir cüce keçisine binip padişahın sarayına gitmiş.

    Belki de şurada(bir cüce, keçisine…), koymayı unuttuğunuz, sevimli bir virgül vardır. :slight_smile:

    Padişah, yanındaki vezirleri ve askerleri gözlerinden yaşlar gelene kadar cüceye gülmüşler fakat cüce onların alaylarına aldırmadan ciddi olduğunu söylemiş.

    Padişah, önce şaşırıp ardından gülse çok daha etkili olabilir bu sahne. Kestirme yola sapmamış, yolundan, her şeyi göstere göstere hakkıyla gitmiş olur öykü. Diğer yandan bu tercih meselesi, yapmayabilirsiniz de.

    Alıntıladığım paragrafın kalanında da karakterlerin ruh halleri gerçek olamayacak kadar hızlı değişiyor. Ufak cümlecikler ve anekdotlarla gidişatı süslerseniz hikayeniz zenginleşir.

    …yiğidi karşılamak için sıralanmıştı.

    Hikayenizin tamamına yayılmış olan -miş’li geçmiş zaman anlatımı burada bozuluyor.

    Madenlerin önüne geldiğinde keçisinden inip, lambasını almış ve madene tek başına girmiş.

    Maden kelimesini tekrarlamayıp içeriye şeklinde yazabiliriz.

    Hikayenin genelinde, duygu durumu çok hızlı değişen karakterler var. Karakter motivasyonları önemlidir. Diyaloglarda geçen sözlerde veya sizin verdiğiniz alt metinde bir güdüleyiş olsa iyi olur.

    Gelecek seçkilerde görüşmek üzere.

  2. Değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim. Bu masalı çok öncesinden Naki Tezel’in çalışmalarını okuduğum sırada yazmıştım. Biraz aceleci olduğumu itiraf ediyorum ve bunun üzerine çalışacağım. İyi günler, iyi okumalar.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!