Öykü

Yara ve Merhem

Ava, bir şef kızıydı ve tıpkı annesi gibi bir merhem ustasıydı. Kanamayı durdurur, iltihabı kurutur, yaraları sarar, acıları dindirir, kötü ruhları kovar, ölünün bedenden sızmasına yardımcı olurdu. Ne var ki hemen az önce hiç ummadığı bir tuzağa düşmüştü. Yosun toplamak için adanın öteki tarafına geçince düşman kabileden bir avcı grubuna denk gelmişti. Şimdi önünde Tete, elleri bağlı bir şekilde yol alıyordu.

Tete, her deniz çekilmesinde ufukta beliren komşu adadan, düşman kabiledendi. Şef’in oğluydu. Babası gibi bir savaşçıydı. Düşman topraklarını keşfe çıkmışken Ava ile karşılaşmıştı. Kızın kolyesi sayesinde kim olduğunu anlamıştı hemen. Aslında bir merhem ustasına dokunmak yasaktı. Fakat Tete, şef hanedanının üyesiydi. Bu avantaj kendisine yetki sağlıyordu. Ava da Tete’nin kolyesini tanımıştı. Bu yüzden hiç direnmedi. İncecik bileklerini uzattı ve izin verdi kendisini bağlamasına.

İki genç, aynı güneşte kavrulmuş, aynı okyanusta kutsanmış, aynı rüzgardan nefes çekmişti. Aynı dolunaya tapınmış, aynı fırtınada sevdiklerini kaybetmiş, aynı ayazda kemikleri titremiş ve aynı yağmurun suyunu içmişti. Fakat yine bir yaprağın üzerine düşmüş iki damla gibi, yan yana lakin birbirlerine dokunamadan kırılıp akıyorlardı.

Adanın en doğusuna yöneldi grup. Salı bıraktıkları koya doğru ilerliyorlardı. En önde Tete yürüyordu. Ardında Ava ve üç diğer savaşçı daha. Tete, neler yaşanacağını iyi biliyordu. Bir tören düzenlenecek, Ava’nın boğazı kesilecek, tüm kabile akan kanı bedenlerine sürecek ve genç kızın körpe bedenini dişleyecekti. Olaylar böyle gelişebilirdi, eğer Tete adasına ayak basamadan o fırtınaya yakalanmış olmasaydı.

Tüm grup kendilerini hemen ortada kalan lanetli adaya zor attılar. Salı ağaçlığın içine kadar çekip kendileri için bir sığınak aradılar. Rüzgar kuvvetleniyor, dalgalara öfkesini bulaştırıyor,  palmiye ağaçlarını sarsıyordu, Hindistan cevizlerini yağmur gibi yere serpiyordu.

Tete, bu lanetli toprakları iyi tanıyordu. Sürgünlerin, sakatların ve delilerin adasıydı burası. Ada halkı ile karşılaşmamak, daha doğrusu muhatap olmamak için sahilin yakınındaki oyuklara sığındı. Ava’yı yanına almıştı. Oyuğun ağzından fırtınayı izlerken, Ava’nın nefes alıp verişi çarptı kulağına. Dirsekleri de birbirine dokunuyordu. Genç kızdan kendisine doğru bir alev akıyordu. Bunun yanlış olduğunu biliyor, davranışını sorguluyor, hatta oyuğun iç taraflarından babasının uyarılarını duyumsuyordu. Fakat dirseğini geri çekecek kuvveti kendisinde bulamıyordu bir türlü. Zaten yanlışlıkla oradaydı, ne gereği vardı düzeltmenin?

Tete’nin şakaklarından süzülen bir damla omzuna düştü. Yükselip alçalan göğüs kafesinden akarak ilerledi. Damla daha toprakla buluşmadan, Tete’nin alev içinde yanan tenine sıkıştı, oradan da buhar olup tekrar gökyüzüne karıştı.

Elini kımıldattı Tete, Ava’nın elinin üzerine bıraktı. Ava ses etmeyince, omzunu kıza yasladı hafifçe. Bir köpek balığı gibi saldırmadan önce avının etrafında geziniyordu. Koluyla belini sarıp kızı kendisine doğru çekti. Bu arada gözü hala dışarıda, fırtınada, ara sıra çakan şimşeklerdeydi. Ne mükemmel bir çifte dönüşmüşlerdi, çukur ve yağmur tanecikleri.

Ne hikmetse! geç de olsa aklı başına geldi. Yasak bir meyvenin tadına bakmıştı. Hem de çürük bir meyvenin… Kolları ile itti Ava’yı. Yetmedi ayaklarıyla tekmeleyip kendisinden uzaklaştırdı.

Ava, istese Tete’yi reddedebilirdi. Fakat kendisine sokulmasına ses çıkartmamıştı. Tamam, Tete’yi hiç çekmemişti ama bu kendisini aklamazdı ki. Belki aklında bir plan vardı. Belki Tete’den intikam almak istemişti. Belki de gerçekten gönlü kaymıştı bu genç delikanlıya, baş düşmanına. Fakat kullanıldıktan sonra bu şekilde kenara atılmak hiç hoşuna gitmedi, burası bir gerçekti. Ses etmedi yinede. Giysisini düzeltti ve oyuğun en ucuna sığındı. Tırnakları ile duvarı kaşıdı, kalbindeki sıyrıkları kayaya aktardı.

İki gün sonra fırtına dinmişti. Tekrar yola çıkmak için hazırlardı. Tete ve Ava arasında hala tek söz geçmemişti. Kumsala çıktıklarında Tete bıçağını eline aldı, Ava’nın ipini kesip kızı öteki tarafa, ormana doğru itekledi. Duraksadı Ava. Ataları için affedilmez bir lekeydi bu. Ölümden, yenmekten korkmuyordu. Tete’nin yanından geçip sala atladı.

Kendi adasına varınca, daha sahile ayak atmadan Ava’nın serçe parmağını kesti Tete. Genç kızın kurban edilmesini engelledi. Kabilesine mundar olmuş bir eti yedirecek değildi. Fakat hayatta bırakılmasının da bir bedeli olmalıydı. Yaşlılarla birlikte tarlalara yollandı. Tek bir gün bağlı tutulmadı, Ava da tek bir gün kaçma teşebbüsüne girişmedi.

Birkaç ay sonra, Ava’nın karnının şişmesiyle gerçek ortaya çıktı. Bu davranış bir domuzla veya hemcinsiyle ilişkiye girmekten daha aşağılayıcıydı. Kaldı ki bu son ikisi affedilmeyecek bir suç değildi. Öte yandan düşman kabilenden bir bireyle bağdaş kurmak? Bu kusmuk içmek, dışkı yemek gibi iğrençti. Ah bir de Tete’ye sorsalar…

Kurallar belliydi. Atalarının koydukları kural, onları bir şekilde hayatta tutmuş olan yasalar -sanki başka hiçbir yol olamazmış gibi, bu kuralları uygulamayan tüm diğer toplumlar yıkıma uğramış gibi- açıktı: Sürgün. Aynı gün, birkaç ay önce kendilerini buraya taşıyan salla lanetli adaya taşındılar. Kalabilecekleri tek yere, yasak meyveyi tattıkları oyuğa yerleştiler. Tabii ki farklı farklı odacıklarda kalıyorlardı. Ne mükemmel bir çifte dönmüşlerdi, yer ve gök gibi.

İkisi de oldukça kararlıydı. Yaşamlarının sonlarına dek karşı tarafa taviz göstermeyecekti. Ve kesinlikle bunu gerçekleştirecek inatçılığa ve daha vahimi kültüre sahiptiler. Fakat her şey bir daha eskiye dönmemek üzere değişti.

O sabah Ava, erkenden kalkmış, suların çekilmesiyle midye toplamaya başlamıştı. Kulağına çarpan çığlıkla irkildi. Bu inlemeyi hatırlıyordu, biricik düşmanının sesiydi. Bir anne şefkati ve bir baba temkinliği ile sesin geldiği yöne doğru ilerledi. Tete’yi bir ağacın dibinde acı içinde kıvranırken buldu, düşmüş olmalıydı. Bir an için dudaklarına kokan gülümsemeyi engelleyemedi. Tete, ulu Tete, Şef’in oğlu Tete, kendisine dokunabilecek tek kan, bir zamanlar düşman kabilenin varisi Tete, şimdi önünde sere serpe yatıyordu. Olacak iş miydi, burkulmuştu ayağını.

Aslında durum çok da fena sayılmazdı. En fazla on gün içinde iyileşirdi. Fakat ne yazık ki bu adada tek başınaydı. Ve bırak yiyeceği suya dahi erişemezdi. Ava, Tete’nin başına dikildi. Gölgesi, genç adamın suratını kaplıyordu. Sırtını doğrulttu ve yerdeki bu zavallı yaratığı seyretti. Fırtınada yere yığılmış bir palmiye gibiydi. Olduğu yerden kıpırdayamayacak, güneşin altında yavaş yavaş kavrulacak, kuruyacak, yine sıcak bir öğle vakit son nefesini verecek, ardından kalıbını bozmadan çürüyecek ve en sonunda toprağa karışacaktı.

Ava, gözlerini Tete’nin tüysüz, körpe bacaklarına dikip şişkin karnını ovdu. Hemen yanı başındaki kuru dalları ateş yakmak için bir araya topladı. Yan gözle de Tete’yi yokluyordu. Tete, bakışını birazdan alev alacak dal yığınına dikmişti. Bir avcıyken nasıl oldu da ava dönüştüğünü düşündü, hem de kendi kurbanına karşı. Her şey o dirsek teması yüzündendi. Kulağında yankılanan sesleri hala net hatırlıyordu; babası, büyükbabası, köyün büyücüsü itiraz etmişti. Fakat şimdi bile kulağında çınlayan bu uyarıları dikkate almamış, dirseği çekmemişti.

Tete, bakışını kaldırıp göğsünü şişirdi. Ayağının acısını bile saklıyordu. Gözlerini Ava’ya dikti, haydi ye beni diyordu. Cesaret değil tam tersine korkaklıktı bu belki de. Uyum sağlamayı başaramadığı hayatı bir an önce terk etmek istiyordu. Düşmanının elinde daha fazla maskara olmadan.

Ava, bıçağını çıkardı, Tete’nin bileğini yakalayıp tek bir darbeyle serçe parmağını ayırdı. Doğrulup ormana daldı, mantar ve kuşburnunu andıran taneciklerle döndü. Mantardan ince bir dilim kesip Tete’ye sundu. Kırmızı tanecikleri de ağzında çiğneyip yaraya çaldı. Göğüs kafesini saran lifleri çözüp birisini Tete’in ayağına, diğerini de parmağına sardı. Ne mükemmel bir çifte dönmüşlerdi, yara ve merhem.

Deniz Eksilen

Öykü, roman, novella, deneme ve şiir yazıyorum. Psikolojik hikayeleri seviyorum. Arada gerçekçi kurgular kullansam da, bilimkurgu ve fantastik favorim. Yorgos Lantimos izliyor, Marcel Proust okuyor, Heraklitos'u düşünüyor, Carl Sagan'ı anıyor, Progressive House dinliyor, scooter kullanırken elimi uzatıp otlarla tokalaşıyorum. Rüzgarı, dalgayı, ve abartmadığı sürece yağmuru seviyorum. Anime ga daisuki desu.

Yara ve Merhem” için 12 Yorum Var

  1. Merhaba, başarılı bir öyküydü. Konu, anlatım ve tasvirler güzeldi. Finali güzel bağlamışsın; şaşırtıcıydı.
    Bu arada bu öykün diğer öykülerine göre birazcık daha uzun sanırım. İyi de olmuş böyle. Şu kısmı özellikle beğendim:
    “Tete’nin şakaklarından süzülen bir damla omzuna düştü. Yükselip alçalan göğüs kafesinden akarak ilerledi. Damla daha toprakla buluşmadan, Tete’nin alev içinde yanan tenine sıkıştı, oradan da buhar olup tekrar gökyüzüne karıştı.”
    Fantastik senin kalemine yakışıyor. Öykü sevgili Nurdan’ın da dediği gibi akıcı ve merak uyandırıcı.
    Kalemine kuvvet.

    Bu arada önümüzdeki temada senin kaleminden nasıl bir cadılar bayramı çıkar, merak içindeyim. Umarım yazarsın.

  2. Hoş bir öyküydü. Okurken biraz değilsam da -saat geç olduğu içinde olabilir.- değişik bir kurgusu vardı. Eline sağlık. ?

  3. Öyküdeki vahşilik ada demasıyla gayet uyumlu olmuş. Anlatımınız da oldukça etkileyiciydi. Elinize sağlık.

  4. Merhaba,
    Seçtiğiniz sözcüklerler oluşturduğunuzu cümleler etkileyic ve akıcı olmuş. Güzel bir konu seçmişsiniz. Elinize sağlık

    1. Beğenmenize sevindim. Elimden geldiğinde iyi bir iş çıkarmaya çalışıyorum. Okuyup yorumladığınız için teşekkürler.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *