Öykü

1807

Üç gündür bıçak boğazına dayalı olan Konstantiniyye’de gökyüzü; sanki tüm olan bitenden habersiz, bir Şubat gününden ziyade baharın habercisi gibi ışıl ışıl parlıyordu. İnsanlar korkmuş ve heyecanlıydılar ama hayatın bazı gerçekleri tüm bunların önünde geçebiliyordu, yemek zorunda olmak gibi…

Bir kadın işte bu gerçeğin etkisi ile birkaç dirhem et almak için Eminönü’ndeki Kasap Selman’ın kapısına gelmiş, sormuştu. “Bir koyun kolu alıcam oğlum, okkası kaça?”

“Dört akçe abla”

“Dört mü? Daha geçen ay iki, geçen hafta üçtü oğlum, hatta geçen sene birdi… Bu kadar zam… Allah’tan korkmaz mısınız siz?”

Selman; genç, iyimser ve kibar bir delikanlıydı, bir kasaptan beklenmeyecek kadar hem de… “Abla ben seni ilk kez görüyorum sen başka kasabın fiyatlarını söylüyor olmayasın”.

Kadın feracesini ve peçesini şöyle bir düzeltip “Sana ilk kez geliyorum doğru da evladım, sen farklı mısın? Sanki sen yapmadın mı aynı zamları? Bak ben bu kolu alırım ama vallahi subaşıya söyleyeceğim sizi. Yazık günah kursağımızdan et geçiremeyeceğiz yakında.”

Selman dudaklarını büzdü, hal hareketinde sevimli ama sorumluluk taşımadığını gösteren bir rahatlık vardı. “Tartim mi abla?” diye sordu sadece cevap olarak.

Kadın sesli bir şekilde nefes verip elini şöyle bir salladı ve “Tart ama bil ki birazdan subaşı gelecek buraya, bir, iki, üç, dört bir yılda –bu sırada işaret parmağını gösterdi ve vurguyla tekrar etti- bir yılda…”

“Yalnız ablacım geçen sene sadece Sırp isyanı vardı başımıza dert; o zaman ne Moskof Savaşı ne de aha şu Marmara’da gördüğün İngiliz gemileri vardı. Onu da bil. Bu çocuk ne yapsın? Rumeli’den et gelmez, askere de lazım hem. Sonra gemiyle gelecek üç beş hayvanı da bu İngiliz’ler geçirmez. Hemen subaşı, hemen subaşı…”

Kadın kafasını “konuş konuş” der gibi manalı manalı sallayıp, lafa karışan adama döndü ve “Sen hangi ocaktansın” diye aniden soruverdi. “Hı? Hangi ocaktansın da bu kasabı işletiyorsun? Sen neden korkacaksın subaşından verirsin rüşvetini olur biter, zaten veriyorsundur da. Sen kasabı bu sabi sübyana bırak sonra karşındaki kahvede otur –o da yeniçeridir ya- nargile çek oğlum. O Marmara’daki gemileri dehlemek de kimin işiyse artık…”

Adam pişkince cevapladı, asıl sorulara cevap vermeden “Ceditçiler var ya onlar dehlesin ablacım” dedi.

Kadın bunun üzerine “Ay hiç uğraşamam seninle şimdi, sen bu kasabın sahibiysen sana yazıklar olsun değilsen hiç karışma işimize” diyerek genç Selman’a döndü ve “Ver oğlum” dedi, etini aldı ve parasını verip kafasını sağa sola sallaya sallaya yoluna gitti.

Kadın gidince Selman da sırıtır şekilde konuştu “Hayri Ağa sen hiç girme mevzuya ben savarım müşteriyi, şimdi laf eder bunlar”

“Ederse etsin, ondan mı korkacam?” diye cevapladı Hayri Ağa sonra da kahveye dönüp “Celal! Tömbekiyi yenile koçum” diye bağırdı.

Celal küçük taburesinde dikelip kahve ocağında duran delikanlıya göz işareti yaptı ve yalak bir edayla sırıttı “Ben ne yenileyeceğim ulan tömbekini, ben miyim kahveci, söyle oğlana halletsin. Benim ne alakam var bu kahveyle, senin gibi müşteriyim” Sonra da kahvedekilerin de katıldığı bir kahkaha attı.

Hayri Ağa, biraz evvel kalktığı taburesine oturdu, kırmızı altın rengi ipliklerle işlenmiş yeleğini şöyle bir düzeltti, yine kırmızı parlak atlas kumaştan şalvarının paçaları çekti ve gülümser bir suratla “Afra tafra yapma lan bana, şu yerdeki samanı da süpür, ahır mı kahve mi burası?” diye talimat verip Celal’in omzuna bir yumruk attı.

Celal “Vay, kıyafete bak, Galata Sarayı efendileri gibi olmuşsun bu çulla şerefsizim.” derken eliyle ocaktaki çocuğa yeri süpürme hareketi yapıyordu.

Hayri Ağa da bir süre güldükten sonra ciddileşti “İkindi namazından sonra Hacı Osman çağırdı beni. O adam hayırlı bir iş için çağırmaz”

Celal bunu duyunca gözlerini ocaktan Hayri Ağa’ya çevirip “Beni de çağırdı” dedi “Sadece bizi değil “Mehmet, Şevket, Nedim’i de çağırmış”

“Aha şimdi oldu, kasap, kahveci, bakkal, kunduracı, kayıkçı. Bu adam ya para isteyecek ya da Nizam-ı Cedit’e yazılın, dükkânları bırakın diyecek.”

Celal, pala bıyığının ucuna atıp eliyle onu sivrileştirirken “Saklarsın benden fikrini ama başka bir şey bu” dedi.

Hayri Ağa da “Saklamak değil de anmayayım istiyorum Celal. Şu gemilerle ilgili olmasın da ne olursa olsun” dedi bunun üzerine. Sonra da ocağa dönüp bağırdı “Oğlum süpürsene şu yerleri kişnetecen mi bizi illa ki? Sen basmıyon mu buna tokadı ara sıra? Bak Selman’a… Mum gibi mum”

* * *

Yeni Cami imamı Hacı Osman Efendi yeniçerileri caminin minaresine çıkarttığında; ansalar da anmasalar da yeniçeriler başlarına geleceği anlamışlardı. Hayri Ağa kırka vuran yaşı ve başat karakteri ile gözünü Haliç’e çevirmiş, Hacı Osman’ın baktığı Marmara ve Adalar yönüne bakmadan yanındaki arkadaşlarına bir yerler gösterip konuşuyordu. Hacı Osman’ın acelesi yoktu.

“Nasıl beğendiniz mi manzarayı?”

Bakkal Mehmet “Çok güzel hocam” dedi.

“Sen beğenirsin Mehmet seni kırk yılın başında da olsa görüyorum cemaatte de, arkadaşların belki severler de camiye gelirler diye çıkardım sizi buraya”

Kunduracı Şevket neşeyle “Küçük camiler mahsun kalmasın diye onlara gidiyorum ben Osman Ağa” deyince Hacı Osman “Bugün ikindi vakti avluda otururken hazır gelmişim bir namaz kılayım demedin ama Şevket, nasıl olacak şimdi?” diye sordu. Şevket bozulup susunca ve bu sessizlik uzayınca Hacı Osman tekrar gruba döndü ve liderleri olduğunu bildiği Hayri Ağa’ya dönüp “Eee Hayri beğendin mi manzarayı? Hep o tarafa bakma hava güzel, taa karşı kıyıyı bile görürsün Marmara’ya dönersen” dedi.

Hayri Ağa soğuk ve zor duyulan bir sesle “İstemez” dedi “Gittim ben oralara zaten”

“Şimdi gidemezsin. Keserler yolunu”

“Ne?”

Kayıkçı Nedim tekrarladı “Keserler yolunu diyom, o gemiler var ya onlar.”

“Senin düzenin bozuldu diye mi böyle konuşuyorsun, yoksa Devlet-i Aliyye aşkı mı depreşti yüreğinde?”

“İkisi de”

“O zaman bırak kayıkları Cedit Ocağı’na yazıl; burada gemilerle, Tuna boylarında Moskofla çarpış.”

“Sen de burada fahiş fiyatla et satıyon diye bu kadar rahatsın anlaşılan.”

Hayri Ağa’nın eli bir an yatağanına gitti, bunu fark eden Celal bir elini onun omzuna diğerini de yatağanındaki eline koyunca elini gevşetti “Aynen öyle” dedi Kayıkçının gözlerine bakarak.

Hacı Osman işin kötüye gittiğini anlamıştı, ancak Nedim’in kayıklarıyla bu İngilizlere karşı savaşmayı istediğini de anlamıştı. Sebebi önemli değildi. Hayri’yi ikna etmek demek diğerlerini ikna etmek demekti, döndü ona konuştu.

“Hazreti Şehriyari, bu İngilizleri burada istemiyor sen istiyor musun koca Hayri Ağa” diye sordu. Nedim’in söylediklerinin Hayri’nin elini silahına götürttüğünü görmüştü. Bu, adamda hâlâ bir izzet-i nefs var demekti. Sonra da adam elini tekrar yatağanına götürmesin diye iki eliyle cübbesinin yakalarını tuttu. “Ben” diyordu böylece “Ulemadan biriyim ve sultan adına konuşuyorum”

Hayri; izzet-i nefs sahibi, saldırgan ve lider karakterli bir adamdı, aptal da değildi üstelik. “Hazreti Şehriyari savaş adamı değil” dedi “Şiir, musiki, ilim adamı. Yanlış anlama hocam ben bunlara değer vermez birisi değilim ama bu gemiler –ilk defa yüzünü gemilere dönerek- savaşla gider. Söylesene bana Ruscuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa korkusu olmasa yeniçeri bugün ayaklanmaz mı? Yalan mı söylediğim? Ben Ruscukluyum bilirim Paşayı. Şimdi koskoca İngiliz İmparatorluğu’na savaş açacak karakter midir Sultanın karakteri? İster ki icraat yapayım, kalkınalım ama bir serdar-ı ekrem lazım bu halka o da ne biziz ne de sultanımız.”

Hoca kafasını anladım der gibi yavaş yavaş sallayarak konuştu; “Sultanımız alimdir senin dediğin gibi” dedi. “Bazı şeyler bilir. Austerlitz derler bir savaşta Napolyon Moskofu ve Nemçeyi perişan etmiştir. Moskof zayıf, Napolyon Tuna boylarına yürür, bunun üzerine Eflak’ta, Boğdan’da Moskoflu yöneticileri de bu sultan azletmiştir. İngiliz buraya gücünden değil acziyetinden gelmiştir. Moskof’a boğazları açın Napolyon’dan uzaklaşın diye. Bu güç gösterisidir başka bir şey değil. Korkutmaları yetmemiş bize güç kullanmak zorunda kalmışlardır.”

Karşılığında Hayri Ağa kafasını itiraz eder gibi sağa sola hızlıca sallayarak konuştu “ Öyle dersin de hocam. Bu devlet bu talepleri kabul etmeyecek miydi? O Napolyon’un elçisi olacak Sebastiyani çıyanı bizimkilerin kulaklarına savaşı fısıldamasa bu donanma buradan gitmeyecek miydi?”

Burada Bakkal Mehmet lafa karıştı “O Sebastiani ki bizi kışkırtır, hamile karısını bombalanmayacağından emin olduğu İngiliz sefaretine yerleştirmiştir.”

Mehmet’e onaylayan gözlerle bakan Hayri Ağa başka bir konuya girdi “Bu savaşlar iyi değil Hacı Osman Ağa, sultan görmez; aşağısı kaynıyor, bu asker Sultana kötülük düşünür. Halk sultana güvenmez. Alemdar Mustafa gibi ayanlar bu gücü paylaşmak ister, korkunç şeyler olacak hocam. Hele bir Moskof devirsin bizimkileri, olacakları sen düşün ondan sonra”

Hoca ilk defa hiddetlendi “Peki sultan sizleri Nizam-ı Cedit’e yazdırıp, ticarethanelerinizi işletmenize de izin verirse mi kurtulur bu kaderden? Ya da belki bu donanmaya boyun eğer senin istediğin gibi; Moskof’a boğazları açar, Napolyon’la ilişkisini keser, Eflak’ı Boğdan’ı Moskof’a bırakır. Bırakır da halk göklere çıkarır onu doğru muyum?”

“Boyun eğecekti” dedi Hayri Ağa “O sefir çeldi kafasını. Buna ne diyorsun?”

“Sultan aptal değil bilakis alim olduğu için böyle oldu. Çünkü üçüncü ittifaka karşı Napolyon’un kendisini desteklemesini sağladı. Moskof’a karşı gerekli desteği buldu. Şimdi kendimizi koruyabileceğimizi ispatlamamız lazım.”

“Napolyon’a?”

“Evet ona.”

“Çanak Kale’sini geçerken atmamışlar mı üç, dört gülle? Yetmez mi? Ya da ceditçiler bizi almazlar aralarına ya onlar kurtarsın. Peki bir de şunu sorayım hiç mi gemisi, levendi yoktur bu devletin de bizden yardım ister.”

Hoca ellerini sakin ol der gibi indirdi, beklediği fırsatı yakalamıştı, müşfik bir sesle cevapladı Hayri Ağa’nın sorularını “Tersane Tercümanı Hoca İshak Efendi İngiliz Amiralle görüşür onu oyalar şu anda. Kaptan-ı Derya Seydi Ali Paşa Beşiktaş önlerinde gemi toplar, şu anda on tane kadar var, iki katına çıkaracağına yeminler eder. Nizam-ı Cedit’e gelince, onlar iyi niyetli askerler ancak tecrübesizler, sizin gibi savaşta yıllanmış değiller. Onlar da gerekirse savaşacak elbet. Şu halkı görmez misin Koca Hayri, onlardaki heyecanı, alışılmış boş vermişliğin dışındaki öfkeyi görmez misin? Onların muharebe için can attıklarını anlamaz mısın? Ne olur Yedinci Orta’nın yeniçerileri şanlı tarihlerine bir yaprak daha ekleseler? Dükkânınızı elinizden alan mı var? Hazreti Şehriyari bunları bilmez mi sanırsın. Göz yumuyor işte. Bak kardeşleriniz Ayan Orduları ile Tuna boylarında çarpışıyor, siz ki askersiniz hiç mi özlemezsiniz cenk ateşini…” Tam bu noktada Kahveci Celal elini kaldırdı;

“Cenk ateşini bilmeyen özler hocam” dedi. “Kan pek öyle özlenmez.”

Bakkal Mehmet “Benim işim tıkırında hocam” diye söze girdi bu sefer, sonra Hayri Ağa’ya döndü “Değil mi ağam” dedi “Kasap, bakkal bol kar etmiyor mu? Subaşından, ceditçilerden korkumuz mu var? Dersin ki biz askermişiz. Belli ki Sultanımız bizi istemiyor, yeni orduya da almıyor o zaman bize ne düşer? Sorarım sana. Hadi ayaklanmadık da neden bizi istemeyen bir sultan için savaşalım?”

Hoca bu sefer sinirlenmiş olsa da belli etmemeye çalıştı, gerçi dikkatli gözler ağzının belli belirsiz bir dua mırıldandığını fark edebilirdi. “Ayanlar olur da kafanızdaki o isyanı bastırırsa önce dükkânlarınızı başınıza geçirir, sonra karınıza, kızınıza tecavüz eder, en son da sizi kazığa oturturlar. O zaman bir müttefik ararsınız.”

Bu cümleden sonra bir sessizlik oldu. Hacı Osman bunu iyiye işaret saysa da sonra Hayri Ağa’dan duydukları bir an için onu paniğe sevk etti. “Bizim karımız kızımız olmaz Osman Ağam, biz düşkün insanlarız düşkünlerle yatar kalkarız, bir canımız var gerekirse onu da veririz…”

Paniği geçen Hacı Osman lafın geldiği yeri anlayıp araya girdi “Vurdumduymaz düşkünler olarak ticareti, parayı çok seversiniz ama değil mi?”

Hayri sinirlenmeden “Evet, aynen öyle” deyiverdi. “Halk cengi bilmez, ceditçiler de fazlası değil. Silahlı halk… Sadece ulufeleri bizden yüksek. Biz bizden istediğinizi bedava yapmayız. Demek istiyorum ki olmayan karımı, kızımı korumak veyahut boynumu kurtarmak için sultanımızdan müttefiklik görmek de ucuz fiyattır benim vereceğim hizmete.”

Hacı Osman tamamladı bu cümleyi “Ceditçi yazılıp, ticarethanenizi yürütmek istersiniz”

Yeniçerilerin bir tanesi hariç hepsi sırıtan suratlarla başlarını aşağı yukarı salladı, Kayıkçı Nedim milletperverliğinden mi, işinin kesada uğramasından mı bilinmez diğerlerinin tersine başını sağa sola sallıyordu.

Hoca, hayal kırıklığı ve gözünde “Allah ıslah etsin” bakışı ile yeniçerileri mutlu etmeksizin kestirip attı.

“Bakarız.”

* * *

Yeniçeriler minareden aşağı indiklerinde Hayri Ağa önce diğer arkadaşlarının görebileceği şekilde beyaz gömleğinin bileklerini kıvırdı sonra da Kayıkçı Nedim’in koluna girdi. Nedim bir an için adım atmak istemezcesine kendini yere bastırıp endişeli gözlerle ağaya baksa da Hayri Ağa ona bakmadan “Beni Galata’ya geçir Nedim” dedi “Bunu yapabilir misin? O deyyuslar geçişe izin veriyor mu?”

“Veriyorlar, şu anda görüşmeler devam ettiği için saldırmıyorlar.”

İkili Yenicami’nin avlusundaki son cemaat yerinden çıktıklarında kalabalığı galeyana getiren müezzini gördüler ve bir süre adamı dinledilerse de çok uzun kalmadan kayıklara yöneldiler. “Değil mi?” dedi Hayri Ağa “Adam bize bilgi diye zaten bildiğimiz şeyleri söylüyor. Yok tersane katibi İngilizlerle görüşüyormuş da, kaptanı derya Beşiktaş önünde on gemi toplamış da…”

“Austerlitz derler bir savaş…”

“Hah, bir de o var. Ulan iki sene oldu biz duymaz mıyız?”

“Hiç” İkili bu sırada kayıkların önüne geldiler ve Nedim bir kayıkçı çağırdı. “Kusura bakma ağam benim de bir şöhretim var. Küreği ben çekemem.”

“Anladım, işler de vardır.”

“Var olmaz mı? Sen yalnız git yengeye bu sefer.”

“Eee, her şeyden haberdardır yeniçeri değil mi?” Hayri Ağa gülümsedi.

“Her şeyden…”

“E hadi kal sağlıcakla o zaman” Hayri Ağa bunu söyledikten sonra kayığa doğru yönelmişti ki bir anda arkasını dönüp “Nedim!” dedi “Sen neden taktın bu gemileri bu kadar. İşini bozarlar korkusuyla mı?”

Nedim acı acı gülümsedi “Bizim bu hayatımızın sonu yok ağam. Bizim yaptıklarımız ne Ümmeti Muhammed ahlakına uyar ne şanlı Devlet-i Aliyye’ye. Biz yozuz be ağam sen diyon ya düşkünüz.” Sonra ağaya elini kaldırıp “Yolun açık olsun.” dedi ve yürüyerek iskeleden uzaklaştı.

Hayri Ağa anlamsız bakışlarla Nedim’in uzaklaşmasını izledikten sonra Haliç’in şıpır şıpır, küçük küçük dalgalarında sallanan kayığa atladı ve gözleri uzaktaki firkateynlerde olmak üzere “Karaköy’e çek delikanlı” diyerek, koltuğuna kuruldu.

* * *

Akşam ezanı okunurken vardı “yengenin” evine Hayri Ağa. İki katlı cumbalı mavi ev, yokuşun başında onu bekliyordu. İçeriden iki adam çıktı ve yokuştan aşağı ağaya doğru konuşa konuşa yürümeye başladı, tam yan yana gelmişken adamlardan iri yarı olanı yanındakine;

“Letafet’i öptüm bre” dedi.

Diğeri “Letafet kimseyi öpmez sana gönül mü indirdi?” diye sordu

“O aşüfte sanki benim olmamış gibi kilitli tuttu dudaklarını ama ben zorla öptüm onu” diye cevapladı iri adam. Bir an hareketlenen Hayri Ağa’ya baktı ve yüzünün ortasına bir kafa gömüldü!.. İri adam yere yığılırken yanındaki adam korkuyla “Ne oluyo lan” diye bağırıp elini beline attı. Aynı anda, kafayı atan Hayri Ağa da elini yatağanının sapına atıp bağıran adama “Sus ulan” dedi.

Adam sustu ve elini belinden çekti. Yerdeki adam kanlar akan burnunu tutarak sağa sola sendeleyerek ayağa kalktı ve “Ne vurdun bre?” diye yarı fısıldar halde sordu.

“Sus ulan” diye tekrarladı Hayri Ağa, “Şimdi sesinizi çıkartmadan gidin buradan. Sonra gelip burayı basmaya falan kalkarsanız tüm Yedinci’yi dökerim kapınıza, senin de o dudaklarını keserim. Hadi bakim, voltanızı alın buradan…”

Adamlar şaşkın ve öldürülmedikleri için de biraz ferahlamış vaziyette yokuş aşağı yürümeye devam ederken onları bir süre seyreden ağa sonra arkasını döndü ve yoluna devam etti. Eve ulaşınca kapıyı çaldı, krallar gibi karşılandı, kızlar tarafından bir süre özellikle alt katta oyalandı, sonunda da Letafet’in odasına gitmesine izin verildi.

Letafet simsiyah dalgalı saçları, zümrüt yeşili gözleri ve bembeyaz tenini yer yer gösteren gecelik entarisiyle karşıladı ağayı. Yatağa beyaz çarşaf serilmiş ve üzerine katlanmış pembe atlas bir yorgan konmuştu. Biraz önce zorla öpülmüş dudaklarıyla konuştu

“Hoş geldin ağam. Bilsem bu geceyi tamamen boş bırakırdım”

Hayri Ağa Letafet’e yaklaştı, önce onun omuzlarını tuttu sonra bir elini kızın saçlarının arasına sokarak, eğildi ve dudaklarından şehvetle öptü. Ardından geri çekildi ve;

“Geçti mi dudaklarının acısı?” dedi.

“Anlamadım ağam?”

“O hayvan dudaklarından öpmüş seni zorla, geçti mi acısı ben öpünce?”

“Geçti” Kız sarı entarisinin paçalarını toplayıp, dişil hareketlerle yatağa oturdu ve eliyle Hayri Ağa’ya yanına oturmasını işaret etti. “Dövdün mü onu yoksa?”

Hayri ağa kafasını salladı.

“Yapmayacaktın hani?”

“Bu başka, senin bir tanecik kuralın var, onu çiğnemiş. Öldürsem yeriydi. Senin için affettim.”

“Peki” kız sağ elini Hayri’nin eline koydu. “Nasılsın?”

“Kafam karışık”

“Ne oldu ağam?” Bu sefer de sol elini Hayri’nin omzuna atıp yavaş yavaş aşağı doğru ovmaya başladı.

“Şu gemiler. Sultan bizden yardım ister”

“…”

“Bugün haber geldi. Yenicami imamı vardır, Hacı Osman Efendi; bizim Eminönü’nde sevilir sayılır. Ulema onu elçi yapmış Yedinci Orta’ya. Dedi ki, ayanlar gelir karınıza kızınıza tecavüz eder.”

Kız ovmayı bıraktı, boynunu eğdi. “Gemidekiler değil yani. O zaman neden?..”

Hayri Ağa şöyle bir dikeldi. “Uzun hikaye, sen siyaset bilir misin? Bizim işimiz gücümüz para ve siyasettir Letafet’im. Bu gemileri dehleyemezsek bir ayaklanma olur da bizimkilerle ayanlar kapışır diyor Osman Hoca. O yüzden diyor iyisi mi halkı toparlayın, bir muharebe gücü hazırlayın. İnsanlar kızgın, bir lider beklerler. Sen kızgın mısın?”

“Değilim”

“Erkekler kızgın demek ki. Bir de alışveriş yapan kadınlar…”

“Efendim?”

“Sen canpare –kızın çenesini okşayarak devam etti konuşmaya- bilmezsin, bu gemilerin ablukasıyla, Moskof savaşı fiyatları yükseltti, kadınlardan azar işitiyoruz her gün.”

Kız seslice güldü, ilk kez itaatkar tavrını bir kenara bırakırcasına güldü hem de; “Sen sevinmiyor musun ağam?”

Hayri Ağa da güldü, kızın çenesindeki elini bu sefer onun yanağına ve şakağına kaydırarak; “Ha şöyle, hakiki Rusçuk dilberi biraz da yırtık olur. Bizim oraların kızları en çekici kızlardır, her şeyleriyle… Soruna gelince, seviniyorum da bu kadarı da fazla esasen.”

Kız bu sefer gururla gözlerini parlatsa da tekrar itaatkar bir hale bürünerek “Gitsek mi buradan ağam. “ dedi “Rusçuk’a dönsek, sakindir oraları, yemyeşil, hem kimse de ilişemez bana orada.”

Hayri Ağa bu teklifin olmayacağını biliyordu, nereden bildiğini bilmese de biliyordu işte. İçinden “Sen başkaları ile her gün birlikte olurken ben kimim ki, bu hayattan bile kurtaramadan kendime saklıyorum seni” diyemedi, “Yani benimle evlenmek, çoluk çocuğa karışmak mı istiyorsun?” diye de soramadı. Ya da “Ben ne korkacam karıma kızıma tecavüz edilmesinden benim sevdiğime her gün…”düşünmeye bile cesaret edemedi. Onun yerine;

“Moskof’un işi belli olmaz bakarsın gelmişler ta Rusçuk’a kadar” dedi.

Kız anladı. Ellerini ağasının elinden, sırtından çekti, kuşağını çözdü, entarisini omuzlarından beri aşağıya sıyırıp çıkardı…

* * *

Ertesi gün öğlen vakti Halil Ağa, yine kasap dükkânının karşısındaki Celal’in kahvehanesinde otururken ahalinin git gide artan bir kalabalık olarak iskeleye doğru koşmaya başladığını fark etti. İnsanların heyecanla bağırışlarını ve hareketi görünce meraklanan yeniçeri, arkadaşını da yanına alarak iskeleye inen kalabalığa karıştı.

Kahvehaneden iskeleye inen yol kısaydı ama koşuşturan insanlardan yol bulunamadığı için bitmek bilmiyordu. Yolda kalan iki at arabası yolun ortasını kapatmış, kalabalığı yolun kenarlarına sıkıştırmıştı. Kendilerinin de bir yere gideceği yoktu ya, yoldan yok olacak da değillerdi; çaresiz “yol açın” diye bağırıyorlar atlarını dizginliyorlardı. Arnavut saka, su isteyen var mı diye soruyor, itilip kakılmasına rağmen istifini hiç bozmadan yolun ortasında su satmaya çalışıyordu. Saka tek değildi üstelik; yaklaşan baharın paniğiyle kestanelerini tez elden bitirmeye çalışan kestaneci, baharda şıracılığa geçeceği için biraz daha rahat olan bozacı da kalabalığa mallarını sunuyordu. Onları görünce kasabını bırakıp iskeleye koşar halde seyreden Hayri Ağa ilk defa kendine şaşırdı. “Ben hâlâ esnaf olamamışım” dedi kendi kendine, morali bozuldu. Sonra kovdu kafasından bütün bu düşünceleri ve kendini –hâlâ aklının bir köşesinde esnaf olduğunu kendine hatırlatsa da- hayretle aynı hisleri hissettiği heyecanlı kalabalığın akışına bıraktı.

İskeleye vardıklarında tüm sahilin de yoldan beter ana baba günü olduğunu gördüler. İnsanlar dualar ediyor, bağırıp çağırıp tezahürat yapıyor, ağlıyorlardı. Bunun sebebi devriye için Sarayburnu’na yaklaşmış bir İngiliz firkateynin kısmen de olsa yanmakta oluşuydu. Denizciler gemideki yangını kontrol altına almış olsalar da geminin yaralanması, yaralanabilmesi insanların esir alınmışlıklarına karşı bir ümit kıvılcımı çakmış görünüyordu. Durumu anladıktan sonra gemiden gözlerini çeken Hayri Ağa tekrar kalabalığı süzmeye başladı. Halk ne yaptığını bilmez haldeydi ama daha komiği ceditçilerin haliydi; kendilerini bir şeyler yapmak zorunda hissediyorlardı besbelli ama onlar da şaşkın görünüyordu. Biraz gemiyi seyrediyorlar, biraz birbirleri ile konuşuyorlar ara sıra da halka sakin olmalarını telkin edip “Dağılın, işinize gücünüze dönün” diye etrafa bağırıyorlardı. Sonra tekrar gemiye bakmaya dalıyor, devir daim şeklinde önce yaptıklarını yapıyorlardı. Hayri Ağa onların bu halini görünce kafasını sağa sola salladı ve gözlerini kayıkların oraya çevirerek kısa sürede Nedim’i buldu. Zar zor yanına seyirtip sordu;

“Ne oldu?”

“İki kayık, gemi yaklaşınca Rum ateşi ile saldırıp kaçtı.”

“Donanmadan mı?”

“Hayır sivil. Belki donanmadan yardım almışlardır Grejuva için falan ama sivildiler eminim. Hem görüşmeler sürerken salaklık olurdu saldırmaları.” Hayri Ağa cevap vermeyince “Şu kadına bak dedi”

Kadın; “Allah’ım sen kurtar bizi bu İngilizle, Moskof’tan” diye bağırıyordu. Nedim bu sefer de kalabalığı eliyle işaret etti “İnsanlara bak” dedi. En sonunda da “Ceditçilere bak” dedi, “Ne kadar zavallı görünüyorlar değil mi?”

Hayri Ağa ilk defa tepki verdi ve hıhladı, yanlarına sonradan gelen Celal’e döndü ve “Şu şaşkınların başındaki Üçüncü’den Hoppala Cevdet değil mi Celal?” diye sordu. “Bir araba rüşvet ver sonra elli adamı yöneteme, ne hoş ne ala…”

Celal ve Nedim ona bakarken Hayri Ağa birden hareketlendi ve “Gelsenize benimle” dedi.

Nedim soru sormadı, yüzünde bir gülümseme vardı.

Celal “Nereye?” diye sordu.

“Senin kahvehaneye. Nedim! Çocuklardan birine söyle Kunduracı Şevket’le, Bakkal Mehmet’i, Celal’in kahvehanesine çağırsın. Acilen gelsinler. Ne hakkında olduğunu biliyorsun.”

* * *

Şevket çoğu zaman olduğu gibi neşeliydi, sakalını sıvazlayarak konuşuyordu “Ağam kızma ama ben senin er ya da geç sonunda bunu yapacağını biliyordum”

Nedim şaşırmıştı “Bana yatağan çekerken bile mi?”

“O zaman bile”

Celal dudaklarını büzdü, “Bana fark etmez, bunlar Konstantiniyye’yi bin adamla işgal edecek değil ya karşılıklı top atacağız çok çok. O kadar da tehlikeli değil, ben bakkal, kasap da değilim ki bu işten kar edeyim. O yüzden olsa da olur bu iş, olmasa da.”

Bakkal Mehmet “Ben bakkalım ama” dedi, “Yine de doğru dersin, bunlar İstanbul’u alacak değiller, hem Moskof Savaşı sürdükçe benim karım öyle çok düşmez.”

Hayri Ağa ise birden elini herkesi taburesinde zıplatacak şekilde önlerindeki alçak masaya vurdu ve kızgınmış gibi görünmek istediği lakin keyifli olduğu zamanlardaki gibi doğduğu yerin aksanı ile bir jest yaptı; “Kesin bre, kedi çükü kadar akçe kazanırsınız onun derdine düşmüşsünüz. Ayanlar bizi kesmesin diye yapacağız bu işi. Karımız, kızımız yoksa sevdiklerimiz var, yok mu? Onlar için halledeceğiz bu işi hem şu ceditçiler de asker görsün…”

Nedim birden bağırdı “Yedinci Orta’yı görsünler de öğrensinler. Saklama ağam, bu halkı da Orta’nı da seversin sen”

“Severim sevmesine de et aldıkları sürece severim. Esasen ben ceditçiler asker görsünler dedimse bizi de yüksek ulufeyle ceditçi yazsınlar diye dedim. Yoksa Orta’nın şerefi mi kalmış ki savunayım.”

Bütün yeniçerilerin yüzüne bir gülümseme yerleşti bu sözleri duyunca. Ne yapacaklarını konuştular, kimin hangi bölgeyi yöneteceğini kararlaştırdılar. Bunları Bakkal Mehmet bir kağıda yazdı ve kahve ocağındaki çocukla Hacı Osman Efendi’ye gönderdiler.

Cevap gelene kadar da kahve içip, nargile çekerek eskilerden konuşmaya daldılar. Evlerinden ilk ayrılışları, Orta’ya gelişleri, yatağanlarını ellerine almaları, kil tokatlamaları… Belki onlarca kez konuştukları şeyleri ilk kezmiş gibi anlattılar birbirlerine, daha önemlisi dinlediler birbirlerini, hiç bozmadan, acele etmeden, keyifle ve ilgiyle. Uzun zamandır ilk defa esnaf değil asker hissettiler kendilerini. Yeniçeri hissettiler…

* * *

Bir hafta sonra, Yedikule’de gizlenmiş bataryasının yanına gelirken Hayri Ağa’nın başında yatırtmalı börkü, kuşağında yatağanı vardı. Bu topları o tedarik ettirmiş, yerlerini o belirlemiş ve adamlarını –ceditçiler dahil- o eğitmişti. Halktan gönüllüler her geçen gün artmış, gemilere saldıran kayıklar artık günde iki kez bunu yapmaya başlamıştı. Herkesin kendine güveni gelmiş bir kapışma istiyorlardı şimdi. Şehir, halet-i ruhiye olarak artık boynuna dayanan bıçaktan kurtulmuştu.

Bugün büyük gündü, kendisine verilen bilgiye göre günün erken saatlerinde tersane tercümanı Hoca İshak Efendi, İngiliz Amiral’e Devlet-i Aliyye’nin İngiltere’nin ültimatomlarını ve taleplerini reddettiğini bildirmişti; boğazlar Moskof’a açılmayacak, Fransa ile ilişki kesilmeyecek, Eflak ve Boğdan konusunda Moskof’a taviz verilmeyecekti. Devlet-i Aliyye’ye göre eskilerden kalan bir görkem, İngilizlere göre mesnetsiz bir kibir vardı bu cevapta…

Ve bu cevap üzerine on dört büyük çaplı Fıkateyn, birazdan ya Marmara’dan ayrılmak için ya da şehri bombalamak için hareket edecekti, o zaman da donanma ile; Anadolu’da Kalkedon’dan Üsküdar’a, Rumeli’de Sarayburnu’ndan Yedikule’ye kadar yerleştirilmiş toplar karşılık verecekti.

Bu düşüncelerle dalmış olan Hayri Ağa’yı uyandıran kendisine seslenen üç tane genç oldu.

“Ağam, Ağam…”

“Destur! Ne oğlum?”

“Sarayburnu bataryası bu mudur?”

“Siz bilmez misiniz Konstantiniyye’yi? Burası Sarayburnu mudur?”

“Bilmeyiz ağam, Ayastefanos’tan geldik biz.”

“Ta oradan mı?”

“Evet ağam”

Hayri Ağa, “Vay anasını” der gibi dudaklarını büzdü. Anlam veremez gibi biraz daha düşündü ve “Yetişemezsiniz oraya, burada çalışın” deyip çağırdığı askerine gençleri emanet ederek onlara iş vermesini istedi. Gençler askerin peşine takılmışken bir tanesi aniden arkasını döndü ve;

“Savaş olur değil mi ağam?” diye sordu. Tüm bataryası şimdi Hayri Ağa’nın ağzına bakıyordu.

Hayri Ağa askerin ne istediğini anlamıştı ve bunu onlara verecekti. Babacan bir tavırla sesini gürleştirerek cevap verdi. “Saldırırlarsa zaten kapışacağız. Yok diğer boğaza, Çanak Kalesi’nden Adalar Denizi’ne çıkmaya kalkarlarsa… -Burada kesik bir kahkaha attı- ters rüzgâr var, Konstantiniyye’de bu vakit fırtına rüzgârı derler bir rüzgâr eser cenuptan. İster istemez kıyıya yakın geçecekler, o zaman da basacağız gülleyi yine.”

Askerler de kimi sesli kimi sessiz gülerek karşılık verdiler ağaya. Sessizlik bölünmüştü bir kere ya, bu sefer de bağırışlar duyuldu; “Destur, Hoca İshak Efendi geliyor.”

Ağa üstünü başını topladı, kıpkırmızı parlak kumaşlar giymiş, altın işlemeli yeleğini kuşanmıştı. İshak Efendi geldi ve hiç isim, hal hatır sormadan söze girdi. “Hareket ettiler mi?”

“Etmediler Efendi Hazretleri”

“İyi. Hareket ettiklerinde basıyoruz gülleyi, değil mi?”

“Emriniz olur Efendi Hazretleri.”

“Ala”

“Efendi Hazretleri?”

“Efendim ağa”

“Siz İngiliz dilini bilirsiniz, güllenin birine, bir şey yazdırsam size, haddim olmayarak?..”

İshak Efendi önce boş boş sonra “Bu adam deli midir?” der gibi baksa da sonunda askere moral olur diye düşünerek “Ver tebeşiri söyle yazdıracağını” dedi. Tüm batarya gerçekten gülle başındaki İshak Efendi’yi izliyordu şimdi.

“Kasap yazın, efendi hazretleri, ne kasabı yazsak? Ama siz yazdınız galiba”

“İngiliz dilinde kasap önce ne kasabı olduğu sonra yazılır ağa” dedi İshak Efendi.

“Aaa, anladım” dedi Hayri Ağa, sonra yapmacık bir tavırla düşünüyormuş gibi yaparak ”Ne kasabı desem ki, cengaver mi deseydim?”

İshak Efendi eğildiği yerden yukarı, ayaktaki ağaya doğru bıkkınlıkla bakarak “Kasabı yazdım artık ağa, değiştiremem söyle ne kasabıysa yazayım” dedi bu sefer.

Ağa da “neyse ne” der gibi bir el işareti yaparak “Eminönü Kasabı yazın o zaman” deyiverdi.

İshak Efendi, yazıyı bitirip tebeşiri ağanın eline tutuşturdu. Bir süre hiç konuşmadan saklandıkları hasırların arkasından gemileri ve denizi izlediler. Hava gerçekten rüzgârlıydı, bu sırada topçu askerlerden biri bağırdı. “Kadırgalar, ağam kadırgalar.”

On beş kadar kadırganın Boğazdan çıkıp yine Boğaz’ın Marmara girişine yayılmaya başlamalarını böyle duyurdu asker. İshak Efendi Hayri Ağa’ya dönüp “Kalyonlar nerede ki?” diye sordu.

“Rüzgâr!.. Efendi hazretleri. Yelkenliler cenuba inemiyor, o yüzden kürekli çekdirileri yollamış Seydi Ali Paşa.”

“Ama bu çekdiriler ne yapabilir ki İngiliz Firkateynlerine?”

Bir süre daha sessizlik olduktan sonra ağa sorunun cevabını buldu; “Bunu” dedi eliyle İngiliz Firkateynlerini gösterirken. Gemiler demir almış boğaza doğru yaklaşıyorlardı. Hayri Ağa bağırdı; “Topları doldur.”

Askerler can hıraş verilen emri yerine getirmeye başladılar. Ağa bu sefer sakince “Efendi Hazretleri, diyorlar ki Yeniçerilerin Nizam-ı Cedit ordusuna yazılması da mümkündür.”

İshak Efendi hazırlıkların ortasındayken duyduğu bu cümleye inanamamış, sessizce ağaya bakakalmıştı. Hayri Ağa tekrar bağırdı “Topları gemilere çevir, namlular üç arşın sola. Mesafe üç yüz arşın olana kadar bekle” Sonra tekrar İshak Efendi’ye döndü;

“Demem o ki biz de cedit orduya yazılmak isteriz.”

Şaşkınlığını atan Tersane Tercümanı gülümseyerek “Eminönü Kasabı’nın bu arzuhal ile bir alakası var mı ağam?” diye sordu.

Ağa, İshak Efendi’ye hiçbir şey söylemedi. Onun yerine “Hasırları kaldır” diye askerlerine bağırdı. İshak Efendi’ye dönüp “Bakın nasıl sürükleniyorlar kıyıya” dedi. “Artık ateş açmanın zamanıdır.” Sonra hem heyecanla emir bekleyen askerlerini hem İshak Efendi’yi sessizlikle baş başa bıraktı. Sonunda sessizliği bozan İshak Efendi oldu.

“Tecrübeli askerlere her zaman Nizam-ı Cedit Ordusu’nda yer vardır.” dedi.

Hayri Ağa gülümsedi;

“Haydi aslanlarım” diye gürledi “Yakın fitilleri, ateş serbest…”

1807” için 6 Yorum Var

  1. Merhabalar
    Tarihi öykü yazma konusunda çok başarılısınız. Mekân, karakterler, diyaloglar hepsi incelikle yazılmış belli. Okurken dönemin atmosferinde hissedebildim kendimi. Olayların gelişimi gerektiği hızdaydı. Finale doğru artan bir heyecanla okudum. Emeğinize sağlık.

  2. Çok teşekkürler.
    Evet yakın arkadaşlarım da bu konuda daha başarılı buluyorlar beni. Beğendiyseniz ne mutlu bana. Ayrıca teşekkür ederim çünkü ziyadesiyle uzundu okumak için.
    Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

  3. Merhabalar,

    Diyaloglar, mekanlar, tavırlar, karakterler, her şey gerçekçilikten öte gerçek duruyordu. Metin kendini kasmıyor, hareket ediyor, dalgalanıyor ama yolundan da şaşmıyordu. Finale doğru ister istemez sürüklendim, o epik duygular Hayri Ağa’yla birlikte beni de sardı. Top güllesine yazılan not da güzel düşünülmüş. Emek verilmiş, karşılığı fazlasıyla alınmış. Ne denir?

    Kalemine kuvvet.

  4. Sade ama canlı bir anlatım, muhteşem bir atmosfer ve o kadar güzel bir yerde bitti ki… bir gün sizden bir roman da okumak isterim, özellikle tarihi bir roman. Tarihi atmosferleri yansıtmakta oldukça başarılısınız.

  5. Çok teşekkür ederim. Olay gerçek olunca bana sadece araları doldurmak kaldı. Epik final beni de yazarken heyecanlandırdı aslında. Bununla birlikte Hayri Ağa’nın motivasyonlarından da şüpheliyim.
    Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…