Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Veba

Çanların çaldığı ufak bir kasabaya / Önce fareler geldi, sonra veba…

Gün batarken sokaklarda bir adam el arabasıyla ceset topluyordu. Donuk bakışlı, kimi taze kimi bozunuma uğramış, hastalığın evlatları cesetler… Adam bir buçuk insan boyutlarında olduğundan ölüleri rahatlıkla el arabasının üzerine atabiliyordu. Ensesi dolgun, yüzü hep asık, gözleri küçük ve kanlıydı. Üzerinde iri kollarıyla arkasından bağladığı deri bir önlük vardı. Her tarafı kan ve kir içindeydi. Sakin sakin, acele etmeden sokaklarda gezindi. O yürürken kendi ebatlarındaki biri için bile büyük olan göbeği sallanıyordu. Kocaman elleriyle el arabasını tepeleme doldurdu. Herkesi kıran veba ona bulaşmıyordu. El arabasını kasabanın biraz dışındaki evine sürerken manastırın dışındaki rahibe başıyla selam verdi. Güneş biraz daha alçaldı.

Ölüleri, tepesindeki pencere zemine bakan bodruma indirdi. Taş bodrum ceset parçalarıyla doluydu. Her yanda kol, bacak, baş ve diğerleri yığılmış, üzerlerinde sinekler uçuşuyordu. Ortada kazan kaynıyor, tavanda yoğuşan sular yere düşüyordu. Bazı cesetler zincirlerle tavana asılmıştı ve yer tabaka tabaka kanla kaplıydı. Duvarda oyuk bir şömine, köşede mazgalları kapalı bir kuyu vardı. Adam, ölülerden birini kalın tahta masaya attı. Satırını aldı. Kol, bacak, kemik, kan; çatırtı ve şapırtılarla anıldı tekrardan.

Ayrık uzuvları bir kazanın başında ayıkladı. İlki taze bir cesetti. Koldaki et kemikten löp diye ayrıldı. Bir sonraki ise beklemişlerdendi. Kemik etten yırtılma sesi ile zarlarını gere gere soyundu. Sürekli kaynıyordu kazan. İçinde etler pişmekten bulamaç oluyordu. Bir cesedi daha attı adam masanın üzerine.

O sırada, alaca karanlıkta, ufukta çöl adamları belirdi. Üç kişiydiler. Denizi aşıp gelmişlerdi, kayıp alimin ardından. Cins atlarını bir ağacın altına bıraktılar. Biri nöbetçi kaldı. İkisi Ölü Toplayıcısı’nın evine kum kadar sessizce süzüldüler. Bodrumun kapalı kapısı kırılarak açıldı. İki çöl adamı kılıçlarıyla içeri çadıra dolan rüzgâr uğultulusu gibi daldılar. Ölü Toplayıcısı donakalmışken korkudan; çöl adamlarından biri onu yumruğuyla yere serdi, diğeri üzerine çıkıp kavisli kılıcını boğazına dayadı. Yumruğu atan, Haşim, Ölü Toplayıcısı’nın yanına çömeldi.

– İbn-i Mansur nerede?

Ölü Toplayıcısı bu bozuk aksanlı adama korkuyla baktı. Cevap vermedi.

– Öldürdün değil mi? Eşyalarını ne yaptın?

– Öyle birini görmedim.

– Onu senin öldürdüğünü kuşlar söyledi. Teşkilat’ın kuşu bol olur. Eşyaları nerede? Yanında bir kitap vardı.

– …

Haşim hançerini çıkardı. Ölü Toplayıcısı’nın serçe parmağına dayadı.

– Kitap, nerede?

– …

Hançer parmağı kopardı. Kan oluk oluk boşalıyordu. Ölü Toplayıcı’sı boynuna dayalı kılıcın izin verdiği ölçüde acıyla çırpındı. Hançer yüzük parmağına dayandı.

– Burada ne yapıyorsun, cesetlerle?

-…

Bir parmağını daha kaybeden adam acıyla bağırdı. Yüzü morarmış, alnında ise yeni damarlar boğumlanmıştı. Çölden gelen, hançerini orta parmağın üzerinde yeni dehşetlere gebe bir naziklikle gezdirdi. Ölü Toplaycısı korku soluyarak konuştu:

– O, cesetlere bakıyordu. İlaç için. Beni gördü.

Kılıcını adamın boynuna dayamış Zeyd sordu:

– O yüzden mi öldürdün onu?

– Veba yoksa ceset yok.

– Kitabı nerede?

– …

Haşim kıpırdandı. Adam aceleyle konuştu:

– Papaz da ceset istiyor. Beraberiz.

-Hanginiz öldürdü, İbn-i Mansur’u?

– …Ben.

– Kitap nerede?

– Bilmiyorum.

Bir parmak daha oracıkta yere düştü. Orta parmaktı bu. Adam nefesi burularak cevapladı:

– Şu sandıkta. Papaz okuyamaz, vebalı o kitap.

– Sen?

– Ben okuma bilmem.

Haşim sandığa yürüdü. Tam o sırada adam, Zeyd’i itip masadan kaptığı satırı başına sapladı. Haşim de kılıcını savurdu hızla. Göbeği boydan boya yarıldı Ölü Toplayıcısı’nın. Yere yığıldı. Haşim yolu kestirmeye çalışan kervanbaşı misali etrafına baktı. Sandık boştu. Yukarıdaki evin odalarını gezdi camlardan gelen mor güneş ışıklarıyla. Yatağın altında buldu aradığını: “Es-Sirrul Maradât”. Kitabın cildini okşayıp koynuna soktu. Bodruma indi tekrar. Kesik başlar arasında İbn-i Mansur’unkisini gördü. Başını çevirdi. Ölü Toplayıcısı’nın önlüğünün cebine baktı. Yeşil bir sıvı ile yarıya kadar dolu şişeciği buldu. Bu oydu, panzehir. Ağzına hemen bir damla damlattı. Bir ses geldi kulağına. Kuyuya yaklaştı. Derinlerden gelen yontulmamış yabansı ciyaklamalar duydu. Mazgalın demirleri bulamaç kaplıydı. Bunca et, neyi doyuruyordu? Haşim geriledi. İşi bitmişti. Zeyd’in ölüsüne yutkunarak baktı. Kalan iki çöl adamı son gölgelerle birlikte uzayıp kayboldular.