Öykü

Deniz Kasabı

Hiç bilmediğimi sandığım yerleri özlüyorum. Öyle sandığım, diyorum çünkü biliyorum. O dünyada şatolar var, kaleler var. O dünyada yemyeşil dağlar, kırlar ve asil bir gelin gibi parlayan şakayıklar var. Şakayıklar… Ne kadar severim şakayıkları. Her rengi vardır onların. En çok beyazlarını severim. Beyaz şakayıklar, yaşayıp yaşamadığıma emin olmadığım o eski günleri hatırlatıyor bana. Sahi ne acı hatırlayamamak. Hatırlamak için kafamı duvarlara çarptığım günleri biliyorum. Her bir darbenin beyin hücrelerini öldürdüğünü öğrendikten sonra bunu yapmaktan vazgeçmiştim.

Genelde aynı rüyayı görüyordum. Bir köprü var. Altından mavi değil yeşil bir su akıyor. Köprü taştan, bombeli ve çok eski. Eskiye düşkünlüğüm yer yer beni korkutur. Rüyamda öyle olmuyor. O kadar sakin ve huzurluyum ki yattığım yatağın olduğu yer bile o an acı veriyor. Öylesine iğreniyorum olduğum yerden. Rüyamdaki yerde olmak istiyorum. Yatağım bu köprünün üzerinde olmalıydı. Tam da burada uyumalıydım. Köprünün üzerinde uyuyamasam bile belki odam bu köprünün yeşil sularını görmeliydi. Ben bunların hepsini hak ediyorum. Hem de herkesten daha çok. Rüyamda tam da böyle hissediyorum. Fakat sonra bir dalga geliyor. Nerden çıktı bu koca okyanus? Allahım boğuluyorum. Boğulmak en acı ölüm şekli olsa gerek. Bir de yanmak. Tam da boğulurken acaba yanmak mı daha acı boğulmak mı diye düşünüyorum. İnsanın aklından milisaniyede geçen saçmasapan düşünceler işte. Bir dalga gelip beni yutuyor. Katil dalgaların arasında tahtadan bir korsan gemisi. Yardım isteyeceğim insanların korsanlar olacağı asla aklıma gelmezdi. Denize düşen korsana sarılıyor demek ki. Olmuyor. Korsanlar da batmak üzere. Boğulurken güzel köprümü düşünüyorum. Güzel köprüm öyle sapasağlam duruyor ki hayalimde, hayal mi gerçek mi bak artık her şey karıştı. Öleceğim. Ölümümün kasapların en acımasızı bu okyanus elinden olacağını düşünmezdim. Ancak aklıma hemen bir fikir geliyor. Suya direnilmez, demişti zamanında tanıdığım birisi. Suya direnilmez, diyorum içimden. Direnmiyorum. Bırakıyorum kendimi. O an tuhaf bir şey oluyor. Su da beni bırakıyor. Su beni göklere çıkarıyor sanıyorum. Oysa sadece yüzeyine çıkarmış. Sırtüstü uzanıyorum şimdi lacivert deniz üzerinde. Dalgalar durulmuş. Sempatilerin en büyüğünü beslediğim denizin, okyanusun, suyun adı her neyse bu varlığın beni böylesine hırpalayıp sonra yüzünde yüzdürmesine anlam veremiyorum. Zaten ne anlamlı ki? Bir kıyıya atıldığımı fark ediyorum. Kızgın kumlar yüzümü dağlıyor gibi. Kafamı kaldırdığımda korkunç bir tabelayla karşı karşıyayım: “Deniz Kasabı”. Demin denizin bizzat kasap olduğunu düşünürken, demek bunu deniz için zaten yapanlar varmış, ben yanlış anlamışım, diye düşünüyorum. Ayağa kalkıp bu tuhaf kasaba doğru yürüyorum. Hiçbir yerde et göremiyorum. Önümde masmavi bir tezgâh var. Tezgâh o kadar uzun ki arkada küt küt bir şeyler kesen adamcağız görünmüyor bile. Vardığım kıyının neresi olduğunu sorabileceğim tek insan o. O an pişman oluyorum ama iş işten çoktan geçti. Sormuş bulunuyorum artık.

– Merhaba. Acaba burası tam olarak neresi?

Adam cidden kısaymış suç tezgâhta değil, diye geçiriyorum içimden. Kasap bana ters ters bakıyor.

– Deniz Kasabı.

Sorduğum sorunun saçmalığını o an fark ederek yeniden bir soru soruyorum, bu kez yüzüme sahte bir gülücük kondurmayı eksik etmeden.

– Yani mevkii olarak neresi? Bu bölgenin adını soruyorum. Şehrin adı gibi mesela.

Adam bana mal değiliz, anladık der gibi bakıyor. Ama cevap vermiyor. İçimi o an yeniden bir ürperti kaplıyor çünkü kestiği etin ne eti olduğunun artık farkındayım. Adam çatır çutur insan eti kesiyor. Yeryüzünün ayaklarımın altından çekildiğini hissediyorum. Ben ki genelde rüyalarının rüya olduğunu bilen bir insanım. Ama bu kez emin değilim. Bunun bir rüya olmadığı o kadar kesin ki. Yüzüme tokat da atsam bir taraflarımı çimdiklesem de yok uyanamıyorum. Zaten beni korkutan şey de bu. Hiçbir rüya bu kadar gerçek olmamalı! Hayır bu bir kâbus! Yavaş yavaş uzaklaşmaya çalışıyorum. Tek istediğim şey adamın dikkatini çekmemek. Fakat öyle olmuyor. Gel buraya, diye bağırıyor bir ses. Kaçsam kaçamam o yüzden el mahkûm dönüyorum arkaya.

– Efendim.

– Ben senin efendin değilim.

– Nasıl anlamadım?

– Nasıl geldin buraya?

– Ben denizde boğuluyordum. Sonra bir şey oldu. Kabul ettim boğulduğumu ve direnmeyi bıraktım. Sonra su beni yüzeye çıkardı. Şimdi de bu kıyıya attı.

– Yanlış adrese gelmişsin. Çoktan uyanman lazımdı.

– Nasıl?

– Bir şeyleri de azıcık kendin düşünsen nasıl diye sormadan önce? Neyse. Deniz seni kıyıya fırlatmış. İlginç, bu pek olan bir şey değildir. Buraya işte bu mazlumlar gelir. Yazık bu çocuklara.

Çocuk diye tabir ettiği insan yaşlı bir adamdı. O an deniz kasabı kafamdan geçenleri anlamış olacak ki şak diye cevap verdi.

– Herkes bir zamanlar çocuktur. İşte bu yüzden herkese çocuklar diyorum.

O an o soruyu nasıl sordum, nasıl bir cesaret aldım Allah bilir. Ama sordum.

– Neden kesiyorsun onları?

– Çünkü hayallerini gerçekleştiremediler.

– Hayallerini gerçekleştiremediler diye insan kesilir mi? Kim gerçekleştirebilmiş ki hayallerini zaten tamı tamına?

– Bana bak çocuk! Normalde buraya düşen, kıyıya çarpan insanlar genelde ölmüş olur. Sonrasında ben kıyıya çarpan bu çocukları toplarım. Hepsini ince ince doğrarım ve denize atarım. Hayallerini gerçekleştiremeyen insanların hak ettiği tam olarak bu çünkü. Denize nefes oluyorlar. Sen ise garip bir şekilde nefes alarak bu kıyıya çarpan ilk insansın. Oysa nefesin denizin olmalıydı. Direnmediğini falan söylüyorsun ama pek inanmadım. Söyle, doğrusunu söyle?

Deniz kasabının elindeki bıçağın ışıltısı gözlerine vuruyordu. Artık emindim öleceğime. Fakat tam da ölümü ensesinde hissettiği anda insana gelen o deli cesareti bana da geldi.

– Ben, aaaa. Doğruyu söyledim. Direnmeyi bıraktım işte. Su beni yüzeyine çıkardı. Bu kadar.

– Başka bir şey olmalı. Buraya kimse sağ inmedi. Söyle!

Deniz kasabı sinirlenmişti. Kaçsam mı diye düşünürken olayı baştan anlatmaya karar verdim. Aslında rüyamda bir köprünün olduğunu, altından yemyeşil sular aktığını anlattım ona. Heyecanla nefesini içine çekti.

– Hiii inanamıyorum!

– Neden ya gene ne yaptım?

– Sen hayalinle rüyanı birbirine karıştırmışsın. İnsanlar bunu genelde yapamaz. Yani insanlar ya hayal eder ya rüya görürler. Hayallerinden korkanlar rüyalarında boğulur ve bana gelirler. Burası hayallerini gerçekleştiremeyenlerin öbür dünyası.

– Peki gerçekleştirenlerin öbür dünyası neresi?

– Onlar mı? Ha evet onlar cennete gidiyorlar. Yani burası bir nevi cehennem.

– Zaten hayallerini gerçekleştirememek başlı başına bir cehennem değil mi? Demek somut hali de varmış.

– Var tabii. Her şeyin somut hali vardır ahmak çocuk. Dünya denen o garip yerde kendi kendinizi öyle engelliyorsunuz ki hepinize çok üzülüyorum. İşin garibi ne kadar aklı evvel varsa, siz gerçek hayal sahiplerinin önüne geçiyor. O kadar acınası, o kadar tevazu dolu davranıyorsunuz ki insanın sizden iğrenesi geliyor. O gerçek hayal sahipleri asla kendilerinin farkında olamayanlar. Boş bir mükemmeliyetçiliğe sahipsiniz. Oysa olduğunuz haliniz dahi o aklı evvellerden kat kat üstün. Ha ama bana hava hoş. Bir yandan da doymam gerekiyor tabii. Denizin ve benim. Gerçi hayatım boyunca hiç aç kalmadım. Dolabım da dolu. Fakat sen aklımın acıkmasına sebep oldun. Daha önce böyle uyarılan biri olmamıştı. Sana garip bir merhameti olmuş denizin. Pek anlamadım ama bunu bir uyarı kabul et.

– Neyi?

– Gerçekten durmadan sorduğun bu boş soruları insan ırkının cesaretsizliğine veriyorum. O kadar korkaksın ki! Korkma be. Dedim ya seni yemem. Sen canlısın. Kimseyi öldürmem ben. Deniz de öldürmez. Millet zaten ölü geliyor bize. Muhtemelen sen de ölecekmişsin ama kıyısından dönmüşsün. Hahahahahahaha bu söz ilk defa bu kadar oturdu bir konuya bak.

Hayatımda daha önce bu kadar saçma bir şey yaşamadım. Deniz kasabının demesine göre rüyam ve hayalim birleştiği için bu kıyıya canlı canlı vurmuşum ve bu benim için bir uyarıymış. Çıkıştan önce son uyarı gibi.

– Peki. Nasıl geri dönerim?

– Seni öldürmem lazım?

– Ne?

O an deniz kasabı sırıtmaya başladı ve elindeki bıçağı kalbime fırlattı. Kalbimden kan akacağını sandım. Öyle olmadı. Kalbimden deniz suyu, kum ve balçık akmaya başladı. Kaç saat bilinçsiz yattım hiç hatırlamıyorum. Deniz kasabına sorduğumda rüyada saat diye bir şeyin olmadığını söyledi.

– Şimdi gidebilirsin.

– Hani ölecektim?

– Öldün zaten. Öldün ve geri geldin. Artık aynı insan olman mümkün değil. Ha gerçi bu daha önce kimsenin başına gelmedi çok da emin değilim ama yani aynı insan olmaman gerek. Birazcık aklın varsa eski sen olmazsın. Hadi iyi uykular.

Uyandığımda kendi yatağımdaydım. Bıçak yarasını kalbimde bir sızı gibi hissediyordum. Bazı sızılar vardır hani. Keşke kalbimi bir bıçakla ortadan ikiye bölseler ama şu sızıyı yaşamasam, dersin. Tam da öyle bir şeydi. Hatta iki katıydı. Kalbimi hem yardılar hem de sızı koydular. Balkona çıktım. Evimin çok güzel bir deniz manzarası vardı. Her zaman denize bakınca mutlu olan ben bu kez çok korktum. Temmuz ortasında zangır zangır titriyordum balkonda. Sonra bir şey oldu. Bir rüzgâr esti. Kalbimi bir de o deldi. Sızımı aldı götürdü. Giderken de bir şey söyledi:

– Sızıyı bir kere tatmamış insanlar hayatlarının değerini bilemez, hayatlarının değerini bilmeyen insanlar hayallerini gerçekleştiremez. Sana hayallerini gerçekleştiren insanların sızısından verdik. Anla. Suyu takip et. Suyuna saygılı ol çocuk…

Bu sözlerin hiçbirine anlam veremediğimi sanmıştım. Oysa her şeyin anlamını bilinçli zihnimle çözmeye çalışmamam gerekmiş. Eski, taştan, bombeli, altından yeşil sular akan köprüme bakarak anlatıyorum bunları. Suyunuza saygılı olun, sızınızı sahiplenin, kurtarıcı gibi görünseler de korsanlara asla sarılmayın, her kasaptan korkmayın, hayallerinizi gerçek yapın…

Merve Aydın

Ben Merve Aydın. Önce Kandilli Kız Lisesi’nde yatılı okuyup sonra Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Tarih Bölümü’nü bitirdikten sonra şimdi de Yeditepe Üniversitesi’nde Tarih yüksek lisansı yapıyorum. Bir kalem ve kağıdın ne işe yaradığını öğrendiğim andan beri yazıyor, yazıyorum. İflah olmaz bir Potterhead olduğumu belirtmem gerekiyor çünkü şu biyografide Hogwarts’ın da olmasını çok isterdim. Ha bir de Hogwarts’ta okurken okulu korumak için piertotum locomotor büyüsünü yapmak. Marquez ve Le Guin’in de kutsallarım arasında olduğunu belirtmek isterim.

Deniz Kasabı” için 7 Yorum Var

  1. Merhabalar
    Öyküyü çok sevdim. Verilen mesaj öyküye başarıyla yedirilmiş. Betimlemeler atmosferi gerçekçi kılıyor. Olayların akışı, kasabın orada bulunma nedeni, hayal ve rüya ilişkisi hepsi iyi düşünülmüş ve renk katmış. Diyaloglar hem doğal hem etkileyici geldi. Diğer seçkilerde görüşmek üzere. :slight_smile:

  2. Yorum için çok çok teşekkür ederim. Okuyanın gözünde canlanmasına özel olarak çaba sarfettim yazarken. Başarılı olduğuma sevindim. Her ay böyle güzel yorumlar yapıp beni mutlu ediyorsun Duygu. Görüşmek üzere. :heart::kissing_heart:

  3. Çok başarılı bir öyküydü. Ana fikri çok doğruydu. Hayatta; akıl ve cesareti, hayaller ve ajandayı uzlaştırmak pek fazla kişiye nasip olmuyor. Bunu bir makale gibi yazsaydınız da hak verirdim. Ama öykü formatına dönüştürülmüş olmasını ayrıca takdir ettim.

    Hem bir övgü hem bir eleştirim var birbiriyle bağlantılı;

    Düş anlatmaya en uygun olan birinci tekil anlatıcıyı çok iyi kullanmışsınız ve bu başarıyla son paragrafta okuyucuyla interaktif bir iletişime geçmişsiniz. İşte o son paragraf öyküyü biraz
    öyküden alıp makaleye çevire yazmış.Çok şükür ki başaramamış.

    Herşeyin sonunda çok başarılı bir öyküydü tekrar etmek gerekirse… Tebrik ederim.

  4. Merve hanım öncelikle yüreğinize sonra elinize sağlık çok güzel bir öykü olmuş sürükleyici olduğu gibi etkilide bu hayatta bazı insanlar o denizde hep boğulup kalmış içinde bir sızıntı hayallerine ulaşamamış rüya gibi doğup yine rüya gibi bu dünyadan göç etmişler hayallerine ulaşanlar ise rüya sandıklarının gerçeğin ta kendisi olduklarını görmüş ona göre hayatlarına devam etmişler Merve hanım tekrar sizleri tebrik eder başarılarla ve hayallerle dolu bir dünya geçirmeniz dileğiyle…

  5. Çok teşekkür ederim. Ayrıca güzel dilekleriniz için de çok teşekkür ederim. Çok mutlu oldum. :heart: Bu güzel dileklerin bin katı sizin de olsun.