Öykü

Karanlığa Gömülen

Gökte kanlı bulutlar, karşısında bir dağın heybeti, önündeyse viran bir köy vardı.

Öğle güneşini yutmuş toprak ayaklarının altında sıcacıktı. Bu hissi seviyordu. Etraftaki tekleme insanlardan, köylerinde gezinen bu gariban, avare kılıklı adama arada bir dönüp bakan olsa da ona sokulan, kim, neci olduğunu soran eden yoktu. Bu da bir açıdan iyiydi; zira gerekmedikçe durmak, yolundan olmak istemezdi.

Bu köyde dikkatini çeken başka şeyler de vardı. Köşede koca bir meşe yükselmişti mesela; böyle heybetli ağaçları oldu olası seve gelmişti. Geride bir kulübe görmüştü; o ana dek rastladığı hiçbir şeye benzemeyen, tepesine anızdan çatı iliştirilmiş, duvarlarına tek bir pencere dahi konulmamış, hatta o kadar bakmasına rağmen kapısını da göremediği, garip, bacası kerpiçten, ufak bir şey. Ama en çok insanlar tuhafına gitmişti; sanki başka bir köye değil de memlekete gelmiş gibi hissediyordu; zira gördüklerinin benizlerini güller öpmüştü. Kıpkırmızı suratlar, sanki sürekli bir şeylere kızgınlarmış gibi hissettiriyordu.

Biraz daha yürüyünce girişte gördüğü kulübe haricinde başka evlere de rastladı. Bazıları küçük, bazıları daha büyüktü fakat hepsi aynıydı; kapısız, penceresiz garip şeyler. Omuz silkti. İnsanlar gerçekten anlaşılmaz batıl inançlara sahip olabiliyorlardı. Yorgon’da kedilere tapıldığını görmüştü misal. Bu pek garip değildi tabii; garip olan yanı tapmakla asmak kelimesi dinlerince aynıydı ve her ağacın dalında sallanan birkaç kedi vardı. Debbe’de de insanlar ikinci bebeklerini doğduğu günün gecesinde kundağa sarıp ormanda bir giliğin çalıları arasına bırakıyor, eğer bunu yapmazlarsa ecinnilerin bebeklerini alıp kaçıracaklarını, kendilerinden yapacaklarını düşünüyorlardı; bebeklerin bazısını, yani oldukça şanslı olanlarını ertesi gün koydukları yerde buluyorlar ve oracıkta şükür duasına oturuyorlardı. Ama en garibine Fean diye bir yerde rastlamıştı: İnsanlar oğlan çocuklarının erişkinliğe basacakları sıralarda sol gözünü çıkarıyordu; tek gözlülük kadınların ilgisini mi çekiyormuş ne. Tam olarak anımsayamadı. Ve başka şeyler… Kapısız, penceresiz evler bunların yanında o kadar inanılmaz değildi.

Derin bir nefes aldı ve “Hay Anacığım,“ diye inledi. Ana’ya inandığından değil de, ağzına dolanmıştı işte. Yıllar içinde o kadar dine şahit olmuştu ki hangisine inanacağını şaşardı insan. Bir zaman sonra hiçbirine inanmamak daha makul gelmişti ama Ana’nın bir sempatisi, tatlılığı vardı. Ağzına dolanacaksa o dolansındı. Tekrar etrafına göz atıp, kahvehane aradığı sırada durdu ve iyiden iyiye yorulduğunu duyumsadı. Kuru dudakları suya, zihni rahat bir uykuya susamıştı. Öyle pahada ağır istekleri yoktu; zaten parası da pek yoktu. Kuşağına soktuğu kesede üç-beş kuruş kaldıysa şükreder, gökteki ananın adını diline sürerdi. Bir tabak un çorbası bulsa kuzu eti aramaz, bir maşrapa bira bulsa, ya da bir tas kımız, ona Davgana Şarabıymış gibi gelirdi. Yatacak bir ahır bulsa cennet bahçesine düşmüş gibi, bir söğüdün tatlı tükürükleri altında sırtını pireli samanların değil de nemli çimenlerin üzerine koymuş gibi sevinirdi. Burnundan koca bir soluk daha alıp yutkundu; soluduğu nefes genç bir kadının terli teni gibi kokuyordu, ya da genç bir adamın; o an başka şeylere de susuz olduğunu kendine itiraf etti.

Başını yorgun argın iki yana sallayıp gözlerini köşedeki bir kayaya dikti. Yürüdü, kıçını koyup ayaklarını ovmaya koyuldu. Bir müddet öylece, hiçbir şeyle zihnini meşgul etmeden, gözlerini yalnızca kuru toprağa dikerek ayaklarını ovdu. O ara seğirten bir kız çocuğu gözüne ilişmeseydi toprağa bakmaya da devam ederdi.

“Hey, çocuk!“ diye seslendi: “Hey, ufaklık!“

Çocuk durdu ve ona bir kedinin köpeğe attığı gibi bir bakış fırlattı; yüzündeki ifadenin kıpkırmızı benziyle pek alakası yoktu. Argin’den hiç hoşlanmadığını açıkça salık veriyordu. “Ne?“ dedi.

“Kahvehane nerede, biliyor musun?“

“Yok.“

“Bilmiyor musun?“

“Yok!“

“Nasıl yok?“

“Bildiin yok.“

“Kahvehane mi yok?“

“Evet, yok!“

“Emin misin?“

Küçük kız kaşlarını çattı ve bir an için iblismiş gibi göründü. Boynundan iki yana sarkan örüler bir çift kara yılandı. Gözlerinde kızıl korlar vardı. Birazdan dişlerini çıkaracak, gerçek yüzünü gözler önüne serip kara tırnaklarıyla üzerine atlayacak ve boynunu yaracaktı. Son damlasına kadar kanını emecek, bedenini de kurda kuşa yem edecekti.

Hiçbiri olmadı tabii. Küçük kız ona bir salağa bakıyormuş gibi bakıp, yani acımayla tiksinme arasında bir ifadeyle bakıp yüzünü buruşturdu ve döndü gitti.

Giden çocuğun arkasından “Şımarık velet,“ diye fısıldadı Argin ve o an çocukları pek sevmediğini fark etti. Doğruldu. Yürümeye koyuldu. Nasıl bir köyde kahvehane olmazdı? Gökteki ana şahit çok yer gezmişti. En fakirinden en zenginine, her yerde küçük-büyük bir tane olurdu. Belki de çocuk yalan söylüyordu. Dudaklarını yalayarak çevresine bakınırken etrafta kimseciklerin kalmadığının şaşkınlıkla farkına vardı. Bir anda tüm köylü yok oluvermiş gibiydi. Kaşlarını çatıp, “Hay ananın sarkık memeleri,” diye fısıldayarak daha bir dikkatli bakındı etrafına. Gerçekten de kimse görünmüyordu. “Bu nasıl iş…” diye düşünürken biraz evvelki koşuşturan o kızı anımsadı. Nereye gidiyor olabilirdi? Dahası neden acele ediyordu?

O anda hava karardı. Ama bunda da bir gariplik, olağan dışılık vardı. Karanlık, kadife bir bürgü gibi köyün üzerine örtülmüştü. Bir an sonra gökte ne ay, ne bulut, ne yıldız kaldı. Hayretle başını oradan oraya çevirdi Argin. Hiçbir şey göremiyordu. “Anacım,” diye fısıldadı: “Anacığım!”

Sonra derin bir solukla göğsünü şişirdi. Esrik değildi, rüyada da değildi. Gerçi bundan emin olamazdı ama… değildi işte. Elini yağlı saçlarında gezdirip gözlerini ovuşturdu. Yoksa kör mü oluyordu? Çığlık atma dürtüsünü bastıramayıp hızlı adımlarla koşuşturmaya başladı. Sanki bir şey görebilecekmiş gibi ara ara dönüp arkasına bakıyor, “Anacığım beni esirge,” diye mırıldanıyordu. Ayaklarına bir şey dolanınca düştü ve yerde birkaç adım süründü. O ana kadar ağladığını fark etmemişti ama toprağa sürtünen yüzünü ovuştururken eline azıcık çamur bulaşınca ayırdına vardı.

İnleyerek doğruldu. Oturduğu yerde derin derin soluyor, katran karası, ölüm kadar mutlak gecenin arasında küçük bir ışık zerresi bulma umuduyla başını oradan oraya hararetle çeviriyordu. Karanlığa mana arayışında aklından bin bir türlü şey geçti: Eski günleri anımsadı; oradan oraya seyahat eden iki gezgin katiptiler; babası ve o. Padişahın mührünü taşırlar, tapu, senet, mektup, insanların neye ihtiyacı varsa yazar, mühürlerlerdi. O zamanlar, okuma yazma bilmenin ulvi bir yanı vardı. İnsanlar beldelerine gelen katipleri birer fani değil de farklı bir varlık, bir Hızır, bir Melek, hatta bir Peygamber gibi karşılarlardı. Keseleri altınsız, kursakları etsiz, yatakları boş kalmazdı. O zamanlar diye düşündüğü günlerin üzerinden toplasan iki yıl ya geçmiş ya geçmemişti fakat şimdi yıllar evvelmiş gibi geliyordu. Padişah ölünce tüm sihir bozulmuş, yerine geçen şehzade her kasabaya muallimler, muallimeler yollamış, gezgin katipliğin ipini çekmişti. Eski mühürlerin sıradan bir demirden farkı kalmamış, babasıyla Argin de böyle ufak tefek köylerde iş bakar olmuştu; el mahkum. Yılların birikimi, Tanrıların yaşayışını adet edinmiş iki adamın elinde ne de çabuk erimişti. Altı-yedi ay evvel babası da hakkın rahmetine kavuşunca acısını iki yosmanın koynunda dindirmeye kalkmış, ama fahişelerin sarhoşluğunu fırsat bilip de kendisini donuna kadar soyduklarını şafak sökerken ancak fark edebilmişti. Tekme tokat tavernadan atılışını, sokaklarda altında bir içlikten başka hiçbir şeyle, oradan oraya biçare gezişini, sonra…

Bir sese döndü. Zifiri karanlık üzerine bir cesedin ağırlığı gibi çökerken duyduğu bu ses bir… ayak sesi miydi? Ya da sürünme; emin olamadı. Yutkundu.”Hey,” dedi inlemeyle yalvarma arasında bir sesle: “Buradayım, kör oldum! Ben… Anne bana merhamet etsin. Göremiyorum.”

Karanlık. Sessizlik. “Ah Anacığım,” diye inledi, “babamın cesedini gömmek yerine yaktığım için mi tüm bunlar?”

Sürünme mi, ayak sesi mi olduğunu kestiremediği hışırtıyı tekrar duydu. Ses, ona doğru yaklaşıyor, yaklaşıyordu. O an gelenin bir insan olmadığının dehşetle farkına vardı Argin. Başını ellerinin arasına alıp toprakta bir cenin gibi büzüldü. “Ne olur? diye sızlandı: “Anacım! Siktir… Yeme beni… Sen… nesin sen böyle?”

Başucundaki her neyse varlığını göremese de hissedebiliyor, derin derin soluyuşunu duyuyor, bedeninden yayılan ısıyı iliklerinde duyumsuyordu. Bir müddet öylece bekledi; konuşup yalvarmak yerine elleriyle ağzına tıkayarak, nefes dahi almayarak. Sanki ses çıkarmazsa yaratık dönüp gidecekti. Gitmedi. Onun yerine Argin’in sol bileğini kavradı. El, kor gibi sıcaktı. Argin bileğini kurtarmaya çabaladı ama başaramıyordu. Sırt üstü toprakta yatıyor, debeleniyor, üzerine binen ağırlığı tekmelemeye çalışıyor, suratına çarpan sıcak nefese karşı yüzünü esirgemeye çabalıyordu. Ve hıçkırarak ağlıyordu.

“Hey, hey sussana.”

“Ne?” diye ciyakladı Argin, hıçkırıklarının arasında.

“Sus diyorum. Sessiz ol!”

“Susmam,” diye inledi: “Seni iblis… Beni yiyeceksin.”

“Iğğ,” gibi bir ses geldi karanlıkların arasından: “Neden? Sen kedileri yiyor musun?”

“Hayır. Yani… yalnızca bir kere…”

“İggerr,” dedi tepesindeki ve üzerinden indi. Sonra da bir köşeye tükürdü. Göremediği ama açık seçik duyduğu bu tükürüğün sıradanlığı, doğallığı karşısında Argin ne düşünmesi gerektiğinden emin olamayarak,

“Çok açtım,” diye kendini savunmaya davrandı: “Ölse miydim yani?”

“Tamam sus; midem… Sanırım kusacağım…”

“Yani beni yemeyeceksin. Doğru mu anladım?” diyerek emin olmaya çabaladı Argin. Bir yandan da usul usul yattığı yerden doğruluyordu.

Yaratık kısa süren bir duraksamanın ardından, “Hiç kendini kokladın mı sen?” dedi.

Koklamamıştı. Kokladı ve en son iki hafta evvel bulduğu bir su birikintisinde yıkandığını anımsadı. Suyun, kendinden daha kirli olduğunuysa iş işten geçtikten sonra fark etmişti. “Doğru diyorsun,” dedi: “Ne zamandır yollardayım da. Yani katibim. Bu köyü de daha yeni buldum… Yani…”

“Neyse, neyse,” diye geçiştirdi iblis. Birkaç kez kendini toparlamaya çalışır gibi derin nefesler aldı. Sonra, “Git, bir taşın yanına sin ve kıpırdamadan sabah olmasını bekle,” dedi. “Şafak sökünce de benden canını nasıl da zor kurtardığınla ilgili bir şeyler uydurursun. Korumam gereken bir ünüm var. Hem sana da bayağı saygı duyarlar.”

Argin gözlerini kırpıştırdı. “Bu hikâye pek hoşuma gitmedi,” diye itiraf etti sonra. “Bir de benimkini dinle: Seninle dişe diş, kana kan bir mücadele verdim ve en sonunda da alt etmeyi başardım. Külleriniyse rüzgârlara bıraktım… Nasıl ama?”

“Bence şansını zorluyorsun.”

“Tamam canım. Senin hikâyen olsun.”

“Olduğun yerde çeyrek tur sağa gön ve yirmi adım say. Orada oturabileceğin bir kaya var. Ben gidiyorum.”

“Ne bu acele? Bekle biraz.”

İblis bıkkın bir ses çıkardı: “Ne oldu?”

“Göremiyorum. Bu karanlığın sebebi sensin değil mi? Kör filan olmadım yani? Eğer öyleyse ortalığı biraz aydınlatsan harika olurdu. Ha, olmaz mı?”

“Olmaz.”

“Yoksa ışıkta ölüyor falan mısın? O zaman sorun değil, canının yanmasını hiç istemem.”

“Neden sürekli saçmalıyorsun?” dedi iblis. “Öldüğüm falan yok. Sadece beni görmezlerse işim daha kolay oluyor.”

“Biliyordum!” diye atıldı Argin. “Nasıl da düşünemedim. Sen! O bebekleri kaçıran ecinni sensin!”

Argin’in bu cümlelerinden sonra ortama bir sessizlik çöktü. Sabırla bir cevap bekledi ama iblis konuşmuyordu. Geceye bir anda çöken sessizlik neredeyse karanlığın kendisi kadar yoğundu. Sonra bu kasvetli an yaratığın katıla katıla gülmeye başlamasıyla yırtıldı. Bir ara durdu, nefessiz kalan ciğerlerini doldurdu, sonra kaldığı yerden gülmeye devam etti iblis. Bu, neredeyse zifiri karanlık kadar sinir bozucu olmaya başlıyordu. “Tamam,” diye kabul etti Argin: “Anlaşılan bebekleri de kaçırmıyorsun. O zaman amacın ne?”

“İnekler,” dedi iblis soluklanarak: “Koyunlar, domuzlar, tavuklar…” Duraksadı. “Karanlıkta onları çalmam daha kolay oluyor. Yani hâlâ ürküyorlar ama beni görebildikleri zamanki kadar değil. Ben Derin Deliğin kasabıyım.”

“Derin Deliğin Kasabı!” diye tekrar edip sırıttı Argin: “Bu hiç de beklediğim kadar korkunç bir unvan değil.”

“Evet,” dedi iblis: “Kâtiplik kadar korkunç olamaz.”

“Aslında şimdi fark ettim de senin sesin de hiç korkunç değil. Sanki… sanki bir ergen sesi gibi.”

“Başından beri korkunç olma gibi bir iddiam yoktu. Hepsi kendi gafın. Hıçkırarak yerde debelenen sendin.”

Gayet haklı bir argümandı bu. Bir cevap bulamadığı için, “Doğru diyorsun,” diye kabul etti Argin.

“Evet. Her neyse. Artık beni rahat bırakırsan ahırların birinden etli bir dana aşırmam gerekiyor?”

“Tabii, tabii. Kusura bakma.”

İblisin birkaç adım attığını duydu. Hâlâ biraz sürünmeyi andırıyordu. “Hey sayın İblis,” dedi Argin: “Son bir şey daha. Sormazsam içim rahat etmez. Sen yürürken ayağını mı sürüyorsun?”

İblis durdu: “Öncelikle iblis değil, Fin,” dedi üstüne bastıra bastıra: “Ve, evet.”

“Fin… Hmm, güzelmiş. Mazur gör. Neden sürüyorsun ayağını?”

“Küçük bir kız çocuğu gibi çığlık atıp etrafta koşuştururken seni yakalamaya çalıştım. Köylüleri başına toplamandan çekinmiştim. Gerçi şu ana kadar Veas’seb günlerinde güneş battıktan sonra dışarıya çıkanını görmedim ama… emin olmak istedim işte. O ara ayağımı taşa takıp burktum. Tırnağım da kanıyor olabilir.”

Argin, köyde gördüğü o kara örülü kızı anımsamadan edemedi. Aynı durumda kalsa acaba nasıl bir tepki verirdi? Sonra “Özür dilerim,” dedi Fin’e sırf dilemiş olmak için. O ara aklına bir fikir geldi ve ekledi: “Etrafı aydınlatmadığına göre karanlık senin için sorun değil, öyle değil mi? Yani görebiliyorsun?”

“Evet,” dedi Fin: “Hem de gayet iyi.”

“Benim de görmemi sağlayabilir misin peki? Büyüyle falan? Eğer saçımı, tırnağımı ya da bir damla kanımı alman filan gerekiyorsa hiç sorun değil.”

“Çok fazla öykü duymuşsun,” dedi Fin, sesinde bariz alayla. “Sonra birkaç adım ona doğru yaklaştı; kendini değil ama ısısını görebiliyordu Argin. Burnunun ucundaki sıcaklıksa daha yoğundu. Sonra bir parmak şıklatması duydu ve gözlerini alevler sardı. Yanıyorlardı. Yanıyorlar ve acıyorlardı. Argin gözlerini aceleyle ovuşturmaya başladı. “Anacım,” diye çığlık attı: “Bana ne yaptın böyle?”

“Gözlerini rahat bırak ve bana bak,” dedi Fin sakince.

“Ama acıyorlar.”

“Hayır, acımıyorlar.”

Evet, acımıyorlardı. Argin ağırca gözlerini araladı ve karşısındakini gördü: Ufak tefek bir şeydi. On bir-on iki yaşlarında bir oğlan çocuğuna benziyordu ama öyle değildi. Alnında bir çift minik, bodur boynuzu vardı. Kulakları, masallardaki cinlerinkiler gibi sivriydi ve saçlarının arasından çıkıyordu ama uçları hafifçe kıvrıktı; bulgur tanesi ebatında bir çift safir küpe suratındaki tek süstü. Gözleri zeytin yeşili, saçları kestaneydi. Köpek dişleri insanlarınkinden birazcık daha uzunmuş gibi duruyordu ama bundan emin olamadı. Sade, beyaz, yakası ipli yazlık bir gömleğin altına siyah bir pantolon giyinmişti. Ayaklarınaysa pantolonuyla aynı renk kısa çizmeler. Ek olarak, sağ omuzunda kalın bir halat asılıydı. Sol ayağının üzerine gerçekten de ağırlığını veremiyor gibi duruyordu. Argin çaktırmadan bir kuyruk da aradı ama bulamadı. “Üzgünüm ama görüntün de hiç korkunç değil,” dedi yüzünü buruşturarak, bu uzunca süzmenin ardından. Birazcık eğilip boyunu Fin’le hizalamaya çalıştı: “Hatta oldukça sevimlisin.” Uzandı ve Fin’in saçlarını karıştırdı.

“Ben yüz beş yaşındayım!” diye tısladı Fin: “Hem bana nazaran sen oldukça korkunç görünüyorsun. Ve saçlarımı bir daha karıştırmasan iyi edersin!”

Argin sırıttı: “Beni yer misin?”

“Isırırım.”

“Kusura bakma ama bu sesle ve tiple seni pek ciddiye alamıyorum,” diye itiraf etti Argin dudaklarını büzerek.

“Kusura bakma ama, zaten ben de bu kokuyla seni ısırabileceğimi zannetmiyorum,” dedi Fin dişlerini sıkarak.

Argin dudaklarını hin bir edayla kıvırdı ve elini uzattı: “Ben, Argin Sin.”

Fin bir an tereddüt etti. Sonra gözlerini kıstı ve kendine uzatılan eli tereddütle de olsa sıktı: “Ben de İll, üçüncü evlat, yedinci mevki, Rahhea’nın altıncı nesli. Seni korkuttuğum için kusura bakma.”

Argin bir kaşını kaldırdı sonra da umursamazca omuz silkti: “Ayağın için kusura bakma.”

İll başını salladı. Sonra eliyle doğu tarafında bol söğütlü bir yeri işaret edip, “Orada bir çay var,” dedi: “Suyu soğuktur ama iş görür. Kendine iyi bak.” Sonra aksak aksak da olsa yürümeye başladı.

Argin peşine takıldı: “Teşekkürler İll. Yardımların ve gözlerime yaptığın şey için.” Bu açık açık yüzsüzlüktü ama insan hayatında kaç kez böyle büyülü bir yaratıkla karşılaşırdı ki? “Sanırım,” dedi, “sen uygun bir ahır bulana dek yolda konuşabiliriz. Varlığımı bile fark etmezsin…”

İll halsiz bir edayla başını salladı: “Sadece sessiz konuş.”

“Tabii tabii, hep öyle yaparım zaten. Ne diyordum? Evet, gözlerim; artık hep böyle mi kalacaklar?”

“Dönüşü yok,” dedi İll. “Eskisinden en az on kat daha iyi görüyorsun. Göz kapakların bile pek fayda etmez. Uyumakta zorlanabilirsin.”

“Hiç de bile,” dedi Argin: “Zaten karanlıktan nefret ederim.”

“Bence korkuyorsun.”

“Ne?”

“Karanlıktan, diyorum.”

Argin bilmezden geldi: “Her neyse. Başka numaraların da var mı İll’ciğim? Bana gösterebileceğin? Hani şu, kumu altına çevirmek gibi basit şeyler.”

İll başını Argin’e çevirip kulaklarını dikti: “Öyle bir gücüm olsa gecenin köründe inek mi çalardım sence?”

“Seni küçük bilmiş piç,” dedi Argin; tabii içinden. Dışından, “Haklısın,” dedi. “Şansımı denemek istemiştim.” Sonra bir müddet eli çenesinde sessizce düşündü. “Peki şu numara,” dedi neşeyle, eliyle gökyüzünü işaret ederek: “Hani her yeri karanlığa boğma olayı?”

“O öğrenilen bir şeydir,” diye açıkladı İll: “İstesem de sana veremem.”

“Ama öğretebilirsin, değil mi? Doğru mu anladım?”

İll, durdu. Argin’e döndü. Biraz, hatta uzunca bir müddet ona baktı. “Sanırım öğretebilirim,” dedi ihtiyatla.

Argin genişçe gülümsedi ve suratına mahcup bir ifade oturtmaya çabaladı. Pek beceremese de iş görürdü: “Öğretir misin peki?”

İll sol boynuzunu kaşıdı ve alt dudağını geveledi. Argin boynuz kaşımanın ne manaya geldiği hakkında pek yetkin olmasa da diğeri gayet açıktı; büyük bir kabahat işlemek üzere olan birinin tavrı. Sonra Fin Argin’i hayal kırıklığına uğratarak sırtını döndü; bir müddet öylece, beklediği birini gözler gibi etrafına bakınarak yürüdü. Argin söyleyecek mantıklı ve işe yarar bir şeyler ararken ise, “Uuu Ceage,” diye mırıldandı: “Ye jessa merra…”

“Af buyur?” dedi Argin, ama sonra İll’in kendi kendine konuştuğunu anlayarak sustu.

O sırada İll tekrar arkasını döndü. Kulakları dikik, gözleri ışıl ışıldı: “Neden olmasın?” dedi: “Ama bunun bir şartı olur?”

“Elbette,” diye atıldı Argin: “Yeter ki öğret. Benden harika bir çırak olur.”

“Eminim öyledir,” dedi İll, dik kulaklarının uçları yavaşça soldu ve eski haline döndü. “Şartım şu: Benim için bir sene boyunca dana filan çalacaksın?”

“Çocuk oyuncağı,” diyerek gülümsedi Argin: “Neredeyse yedi aydır ahırlarda yatıyorum. Sığırlarla arası benden daha iyi olan birini aramayla bulamazsın.”

İll de gülümsedi. Argin’inki kadar neşeli değildi belki, belki içinde korku ve endişe de barındıran basit bir tebessümden ibaretti ama yine de yeterince iyiydi: “Anlaştık o zaman.”

Argin, İll’in oldukça sıcak elini şevkle sıktı: “Anlaştık ustacığım.”

* * *

Yukarıda sigara dumanından kararmış bir tavan, dışarıda duvarlara utangaç öpücükler konduran seyrek bir yağmur, siyah bir pelerine sarınmış adamın masasındaysa karanlık bir şehvetle dalgalanan kan rengi bir kadeh vardı.

Adam, ongol ayının üçüncü pira gecesinde, adı üstünde bir tavernada oturuyor, düşünceli bir şekilde şarabını yudumluyordu. Ona pek dikkat eden, sokulan, kim, neci olduğunu soran eden yoktu. Bu her açıdan iyiydi; zira dışarıdaki yağmurun sesinden mahrum kalmak ve gereksiz bir ilgi şu an istediği son şey bile değildi. Ama bir istisna vardı; köşede, iri yarı, neredeyse kel bir kütüğün kucağında oturan o kadın.

Emia her zamanki gibi diri ve şehvetliydi ama bugün, içinde bir huzursuzluk vardı. Bir yandan Harlav’ın üst dudağını emerken bir yandan da köşede oturan siyahlı adama göz ucuyla bakmaktan kendisini alamıyor, onu bir yerlerden tanıdığını düşünüyor, ama bir türlü çıkartamıyordu. Harlav, sonunda doğrulmaya çalışırken sızınca Emia seslendi: “Azel, bir dakikalığına buraya gelir misin tatlım.”

Azel, müşterisi olan kadına birkaç kelam bahane sunup kardeşinin yanına sokuldu: “Ne oldu Emi?”

Emia gözlerini kıstı: “Çaktırmadan sol köşedeki siyahlı herife bak ve bana onu nereden tanıdığımı söyle.”

Azel baktı: “Orada kimse yok ki,” dedi, gülümsedi: “Kafan mı güzel?”

Emia döndü ve gerçekten de adamın gitmiş olduğunu gördü. Boşalan kadeh masada yalnızdı. Kaşlarını çattı Emia. Etrafına göz atmayı sürdürüyordu ki omuzuna dokunan bir elle arkasına döndü. Adam oradaydı, sırıtıyordu. Emia’nın yüzü, hatırlıyor olmanın verdiği o ani huşuyla gerilirken eli farkında olmaksızın kardeşinin bileğini kavradı.

Siyahlı adam ikinci kardeşe göz kırptı. Sağ elini kaldırdı ve baş parmağıyla orta parmağını birleştirdi. Ardından, eski ahbaplarını yıllar sonra yeniden görmüş bir adam kadar sevecen bir şekilde, “Selam fahişeler,” dedi ve parmaklarını şıklattı.

Ve Susuzlar Han’ı karanlığa gömüldü.

Karanlığa Gömülen” için 15 Yorum Var

  1. Agape dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar,

    Gerek betimlemeler gerek öykü konusu harikaydı. Büyük bir ilgiyle okudum ve çok beğendim. Kelime seçimlerinize ise hayran kaldım. Daha önce de birkaç öykünüzü okumuştum onları da beğendiğimi hatırlıyorum. Sadece birkaç diyalog hoşuma gitmedi. Anlatımın o güzel akışı içinde biraz basit durmuşlar. Kusur denemez zaten. O büyülü havanın içinde biraz daha süslü konuşmalar bekledim sanırım kendimce. Bu güzel öykü için kendi adıma size teşekkür ederim. Diğer seçkilerde de görüşmek dileği ile…

  2. Merhabalar
    Öncelikle betimlemeleri çok başarılı buldum. İnsanın gözünde canlanıyor her şey. Olay akışı merak uyandırıcıydı. Öykünün gizemli havasını sevdim. İll oldukça ilginç bir karakterdi, hikâyeye renk kattı. Argin’ i ise pek benimseyemedim. Tabi sizin yazımınızdan kaynaklı değil, normalde de sevemeyeceğim bir kişiliğe sahip. :slight_smile:

    Diğer seçkilerde görüşmek üzere.

  3. Çok eğlendikm okurken. Bence diyaloglar mükemmeldi. Betimlemeler de güzeldi. Ama diyaloglar… Mükemmel.

    İki karakteri de çok sevdim. Belki biraz maço yanım galip geldi. Hele o finalde. Seslice ve otuz saniye kadar keyifle güldüm.

    Ellerine sağlık.

  4. Merhaba; çok güzel bir ortam yaratmışsınız öykü su gibi akıp gitti. Ellerinize, yüreğinize sağlık. Diyaloglarda arada kendinizi eğlendirdiğinizi düşündüm sanki yazarken tebessüm ediyorsunuz gibi. Buralarda biraz ortamın dışına çıkar gibi oldum yani yazarın varlığı hissedilir gibi oldu. Bu bir tarz da olabilir tabii ona bir şey diyemem. Ama tasvirlerdeki ve tapınma şekillerindeki yaratıcılığınızı çok sevdim.

  5. Merhabalar,

    Söz konusu cümleyi süslerinden arındırırsak geriye şöyle bir iskelet kalıyor: Etraftaki insanlardan, köylerinde gezinen bu adama arada bir dönüp bakan olsa da ona sokulan, kim olduğunu soran yoktu. Bir sorun göremiyorum fakat dikkat çekmeniz üzerine tekrar üzerinden geçeceğim. Bir de ‘‘Genel esintiye uymayan birkaç kelime vardı,’’ demişsiniz; tabiidir; fark edebildiğim oranda onlardan da kurtulacağım. Yapıcı yorumunuz için teşekkürler.

    Daha iyilerine.