Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Altın Çağ

Sabahın erken saatlerinde İstanbul günün ilk hareketlerine trafiği ile başlar. Güneş doğduğu andan itibaren şehir nüfusunun neredeyse yarısı kadar araç yollara dökülür. Toplu taşıma adı altında yapılan hiçbir ulaşım şekline güvenilemeyen böylesi büyük bir şehirde yıllardır var olan trafiği rahatlatma/ulaşımı kolaylaştırma çalışmalarının belki en büyük ayaklarından biri, 8 yıl önce hayata geçirilen Marmaray projesiydi. Fakat projenin öngörülen bitiş tarihi, İstanbul Boğazı’nın her iki yakasında yapılan kazılar esnasında önemli tarihi bulgular çıkarılması sebebiyle ertelenmek zorunda kaldı. Bazıları bu olayı tarihi değiştirecek büyük bir bulgu olarak görürken, bazıları ise kısa sürede projenin tamamlanıp, her sabah çekilen bu ulaşım işkencesinin biraz da olsa rahatlatılması gerektiğini düşünüyordu.

Yasemin Korkmaz 2001 model Hyundai’nin içinde, işe gitmek için trafiğin açılmasını bekliyordu. Radyoda çalan şarkıyla uyumlu bir biçimde hafifçe kafasını sallayarak ritim tutarken, aklında bugün İstanbul Arkeoloji Müzesine götürülecek olan eserler vardı. Bir arkeolog –hem de tüm bu tarihi olayların içinde bulunan, gururlu bir arkeolog- olarak 15 aydır yaptıkları şeyler konusunda heyecanlanmaması elinde değildi. İstanbul’un, belki de dünyanın tarihini değiştirecek şeyler keşfetmek her meslektaşının rüyasına girecek türden bir başarıydı. En azından işini gerçekten severek yapanların rüyasına; onun gibi.

Trafik ağır aksak ilerlemeye devam etti. Doğma büyüme İstanbullu biri olarak Yasemin’in tecrübesine ve genelde yanılmayan tahminlerine göre öğle vaktine kadar bu şekilde gidecek, ardından birkaç saat süre ile hiç kıpırdamayacaktı bu araç sürüsü. Akşam saatlerinde gene ağır aksak ilerlemeye başlayacak ve gece yarısına kadar tek vitesle gidemeyeceğiniz kadar kalabalık olmaya devam edecekti. İstanbul’un dillere destan trafiğiydi bu işte, çözülmesini her ne kadar istese de, çözümü aksatanlardan birinin de kendisi olduğunun bilincindeydi. Ama buldukları şeyler, evet; buldukları şeyler tüm bunlara değerdi.

Aklında bu düşüncelerle bir süre daha ite kaka ilerlemeye devam etti trafikte. Sonunda yoldan sapmayı başardı ve aracını yavaşlatarak ince demir levhalarla çevrili kazı alanına çevirdi. Kapıda mavi üniformalı, orta yaşlarda bir güvenlik görevlisi kafasını eğerek gözlerini kıstı kendisini görebilmek için. Yasemin elini kaldırarak selam verdi Bekçi Sıtkı’ya. Adam selamı aldı, yüzüne bir gülümseme yayıldı ve araç yavaşça yanından geçerken, “Günaydın Yasemin Hanım.’’ diye bağırdı. Araçtan arkeologların otopark olarak kullandığı çakıl kaplı düzlüğe dönmeden önce kısa bir korna sesi yükseldi karşılık olarak, ardından yerdeki taşları etrafa sıçratarak büyük bölümü boş olan alanın ortasında durdu. Yasemin genelde işe ilk gelenlerden olurdu, her gün yeni yeni şeyler keşfettikleri böylesine bir işte –özellikle de Ulaştırma Bakanlığı ve İBB kendilerini her gün sıkıştırırken- günün hiçbir dakikasını boşa geçirmek istemiyordu. Arabasından indiğinde kenarda park edilmiş olan çamurla kaplı Land Rover’ı gördü, baş arkeolog Hakan’ın arabasıydı bu. Hakan da Yasemin gibi bu işi severek yapan insanlardan biriydi, dolayısıyla otoparkta sabahları bulunabilecek yegâne iki araçtan biri de onunki olurdu. Yasemin sırt çantasını takıp aracını kilitledi ve kazı alanına ilerlerken Hakan’a arabasını yıkatmasını söylemeyi aklına not etti.

Kazı alanına girdiğinde Hakan’ı dinlenme yeri olarak kullandıkları portatif kulübenin duvarına yaslanmış kahve içerken buldu. Elindeki birkaç kağıda dalmıştı, son günlerde işi başından aşkındı ve sürekli bu tarz dosyalarla ve evrak işleriyle haşır neşir olması gerekiyordu. Yasemin onun yanına gelinceye kadar yere her basışında çakıllardan gıcırtı sesleri yükseldi, fakat Hakan elindeki kâğıda öylesine odaklanmıştı ki, kız yanına gelip ayakları ucunda yükselerek kulağına, “Günaydın!’’ diye bağırana dek orada yalnız olmadığını anlayamamıştı. Bir anda duyduğu yüksek sesle irkildi Hakan, elindeki kahvenin bir kısmı fincandan kurtulup yere döküldü. Neden sonra kafasını çevirip muzip bir şekilde gülümseyen Yasemin’i gördü.

“Ha, evet; günaydın Yasemin.’’

“Gene Büyükşehir’den gelen ‘acele edin’ mesajları mı?’’ diye sordu adamın elinde tuttuğu kâğıtları işaret ederek. Bir yandan da sırt çantasını çıkarmış, bir fincan kahve almak için kulübeye yönelmişti.

“Hayır, daha ilginç bir şey.’’ dedi Hakan gene kâğıtlara bakar vaziyette. “Bir baksana şunlara, senin de fikrini almak istiyorum.’’

“Kahve alıp geliyorum, uyku mahmurluğunu atamadım daha üzerimden.’’ Kulübeye girip eski kahve makinasının içindeki koyu renkli sıvıyı üst raftaki kupalardan birinin içine boca etti ve hızlıca bir yudum içti. İçti, fakat içmesiyle hemen köşedeki çöpe doğru tükürmesi bir oldu. Kahve buz gibiydi ve inanılmaz şekilde acıydı; dün akşamdan kalmaydı muhtemelen. Dilini dişlerine sürterek ağzındaki acı tattan kurtulmaya çalışırken siyah sıvıyı da lavaboya döktü ve hızlıca yenisini yaptı. Sonunda elinde içi sıcak kahveyle dolu kupası ile kulübeden çıktığında Hakan’ı bıraktığı pozisyonda buldu.

“Nedir bana göstermek istediğin şey? Ayrıca elindeki dün akşamdan kalan kahve değildir umarım?’’

“Boşver şimdi kahveyi de şuna bak.’’ diyerek elindeki kâğıdı Yasemine doğrulttu Hakan. Kız bir an afalladı, Hakan heyecanlı bir adamdı -özellikle işi konusunda- fakat onu bu kadar dünyadan koparmış olan şeyi de merak etmişti. Kâğıdı eline aldı ve üzerindeki resmi inceledi.

Resimde kazı alanındaki bir bulgu vardı; bir iskelet. Son birkaç aydır buna benzer onlarcasını bulmuşlardı, büyük ihtimalle bu yeni bulunmuş olanlardan biriydi. Fakat bunun ne özelliği olduğunu anlayamamıştı, daha önce bulduklarından farklı olan neydi ki? Hakan yanına gelerek sanki aklını okumuş gibi resmin üzerine parmağını koydu ve adamın iki elini işaret etti. “Ellerin duruş biçimini görüyor musun? Bak, uzun bir şey tutuyor. Elindeki şey ne sence? Bir değnek mi? Gemi parçası mı? Makara için kullanılan bir düzenek mi? Dikkatli bak.’’

Yasemin kafasını kâğıda iyice yaklaştırınca adamın uzunca bir sopa tutmakta olduğunu fark etti. Fakat sopa ilginç bir şekilde pürüzsüzdü, hatta bu haliyle bile üzerindeki tozu alırsanız yeni cilalanmış gibi görünürdü. Hakan’ın parmağı sopanın üst kısmına yönelince bir ayrıntıyı daha fark etti Yasemin. Uzun değneğin ucu üçe ayrılmıştı ve sarmal bir şekli vardı. Ortalarında oluşmuş küre şeklinde bir boşluk bulunuyordu. Bu ‘şey’, bir çeşit asaya benziyordu. Ne yani, ellerinde bir eski çağ şamanı mı vardı?

“Ne düşünüyorsun?’’ diye sordu Yasemin hâlâ resmi incelerken. Hakan’ın gözleri fal taşı gibi açıktı, daha önce olmadığı kadar heyecanlı görünüyordu. Sesindeki heyecanı hiç saklamadan konuştu.

“Bence bu iş tamamen yeni bir boyut kazanmak üzere.’’

***

M.Ö 4638

Bugünkü İstanbul’un bulunduğu yerde, insanların ağızlarına almaktan çekindikleri bir şehir vardı. Navale şehri. Zamanın hiçbir gücü tarafından aşılamayacak denli yüksek surlarla donatılmış; yolları parlak taşlarla döşeli; fakirliğin, hastalığın, pisliğin, savaşın ya da suçun ‘olağan’ kabul edilmediği bir şehir. ‘Altın Çağ’ kavramını yaşayan ilk uygarlıklardan bir tanesi idi bu görkemli yer, fakat insanların birçoğu bu şehri yalnızca efsanelerde duymuş, bazıları inkâr etmiş, bazıları ise buradan ölesiye korkmuşlardı. Çünkü Navale’nin ihtişamlı kulelerinden, zengin halkından, verimli topraklarından ve içinde geçen tüm efsanelerden daha ünlü olduğu bir konu vardı; büyücülük. Şehir bugünkü ihtişamını içinde yaşayan halkın ilginç yöntemlerine borçluydu. Onlar herkesin korktuğu yaratıkları besliyor, şeytanların sanatı olan büyüyü günlük hayatlarında kullanıyordu. Dışarıdan ne kadar görkemli olursa olsun, Navale Şehri birçok kavimde lanetli, adı ağza alınmaması gereken, yasak ve korkulan sıfatları ile anılmaktaydı.

Şehrin güneş altında pırıl pırıl parlayan -ve doğrusunu söylemek gerekirse oldukça çağ dışı görünen- devasa surlarının arasından kara cübbesiyle uzun boylu bir adam geçti günlerden birinde. Gümüş kapılardan geçmek için dolaşmadı surların etrafını, öylece duvarların içinden geçip devam etti yoluna. Şehri koruyan okçular bunu görse de müdahale etmezlerdi, çünkü bunu yapabilecek olan tek bir kişi bilinirdi Navale Şehri’nin var oluşundan bu yana. Büyücü Madcap, uzun bir aradan sonra yeniden şehre gelmişti.

Şehrin -bugünkü Anadolu Yakası olarak bildiğimiz yerler- geniş sokaklarında ilerledi Madcap. Yüzünü kapatan bir gölge vardı başlığının altında, fakat normal bir gölge değildi bu. Güneş dosdoğru kendisine vursa dahi yok olmayacak kadar güçlü bir karanlıktan yapılmaydı. Onu dağıtmak için bir ışık demetinden çok daha fazlası gerekirdi. Bu yüzdendir ki, Büyücü Madcap’in yüzü tarih boyunca hiç kimse tarafından görülememişti. En azından büyücü olduktan sonraki hali…

Madcap’in geçtiği sokaklar genişti, düzdü, temizdi. İnsanların üzerlerinde genellikle uzun kıyafetler vardı, fakat dikkatli bakan bir kişi hiçbirinin yerlere sürünen eteklerinde kir olmadığını fark ederdi. Yalnızca kir değil, havada tek bir tane toz zerresi dahi bulunmuyordu bu şehirde. Tek katlı evlerin çatıları sokağın öbür yanına bakacak şekilde eğimli duruyordu, evlerin arkalarında ise bahçeler vardı. Sokakların her iki yanlarında binlerce yıllık ağaçlar yükseliyor, her rüzgâr esişinde tatlı bir yaprak hışırtısı yayılıyordu çevreye. Bahar mevsimi olduğundan her bahçenin çevresi türlü çiçeklerle kaplanmıştı. Bu çiçeklerin kokusu insan burnunun asla alışamayacağı bir esanstı adeta. Karanlığı asla kaybolmayan bir büyücü için bile; bu şehir huzurluydu. Fakat Madcap biliyordu ki, bu uzun sürmeyecekti. ‘Altın Çağ’ fazla uzun sürmüştü ve her yükselişten sonra daha da büyük bir çöküş gelirdi. Tarihte hep böyle olmuştu, hayır; tarihte hep böyle olacaktı.

Bugünkü İstanbul Boğazı’nın -o zamanki deyişle Ayrık Nehir (Şehri ikiye böldüğü için halk bu ismi vermişti)- kıyısına geldiğinde daima yere eğik olan kafasını kaldırdı büyücü. Karşısında duran büyük taş köprü, tarihin belki her anını bilen büyük kâhinlerin dahi etkilenmeden geçemeyecekleri bir yapı idi. Ayrık Nehir’in tam ortasından geçen, 20 adım genişliğinde, kemerli bir köprüydü bu. Tek bir büyük taştan yontulmuş gibi dümdüz olan yolunun iki kenarından iğne ucu kalınlığındaki işlemelerle döşeli korkuluklar uzanıyordu. En büyük fırtınada dahi titremez, en şiddetli depremde bile yerinden bir tırnak ucu kadar oynamazdı. Tarih boyunca dünya üzerinde yapılmış olan en ihtişamlı, fakat değeri asla bilinmeyecek, keşfi belki de hiç yapılamayacak bir eserdi bu. Madcap köprünün üzerinden geçerken kalbinde üzüntü hissetti. Bu şehir için üzülüyordu, bu köprü için, bu halk için, unutulacak olan sanatlar için… Ama bazı insanların kader diye adlandırdığı, kendisinin ise gerçeklik olarak gördüğü o karmaşık sistem böyle işliyordu. Şehrin ömrü bugün itibariyle dolmuştu.

Köprüden geçtikten sonra adımlarını hızlandırdı büyücü. Geçtiğinin benzeri sokaklardan ilerledi, insanların ileride ‘mitolojik’ olarak bahsedeceği yaratıkların yük taşıdığı yollardan geçti ve sonunda Navale’nin en büyük kulesine vardı. Octurris; şehrin kurucusu ve en büyük büyücüsü olan Bronze’un oturduğu kule. Ya da halk içinde bilinen adıyla; ‘Magicalbronze’. Kulenin bronz renkli yuvarlak kapısı Madcap’in yaklaşmasıyla içeriye doğru açıldı. Kara büyücü kapının eşiğine geldiğinde önünde altın renkli bir merdiven belirdi. Yavaşça yükseldi merdiven, her bir adımı bir öncekinden daha yukarıya çıkarır biçimde, fakat öncekiyle aynı yükseklikte oluncaya kadar hareket etti ve sonunda büyük bir gümbürtü ile sabitlendi. Kulenin oval duvarlarında yumuşak fakat güçlü bir ses yankılandı. “Hoş geldin kara büyücü. Yukarı çık, ben de seni bekliyordum.’’

“Beni bekliyorsan hoş gelmediğimi de biliyor olman lazım Bronze.’’ diye bağırdı Madcap. “Bizim vaktimiz doldu. İnsanlar bizden korkuyor, yaptıklarımızdan ve yapabileceklerimizden. Artık zamanımız doldu.’’ Kulenin kapıları yumuşak bir biçimde gerisin geri kapandı, fakat içerisi aydınlığını kaybetmedi. Magicalbronze’un sesi bir kez daha yumuşak bir biçimde yankılandı silindir biçimindeki odada.

“Yukarı gel Madcap, yapabileceklerimizi konuşalım.’’

“Yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Zamanınız doldu Bronze!’’

“Yok olmayı sessizce kabullenmemizi mi istiyorsun?’’ Ses gene yumuşaktı, fakat cümlenin sonundaki vurgu yapılamayacak olan bir şeyi söyler gibi değil, gerçekten ne düşündüğünü sorar gibiydi. Madcap elini cüppesinin sırtına attı ve elinde uzun, kara bir asa belirdi. Duygusuz bir ses ile cevapladı sahibi belli olmayan sesi.

“Yapabileceğiniz başka bir şey yok.’’

“Yukarı gel Madcap. Madem bu seni son görüşümüz olacak, gölgelerini görmekten mahrum etme bizi.’’ Yankılanan ses bu kez Bronze’a ait değildi. Bir kadına aitti bu ses, büyücünün yakından tanıdığı bir kadına. Demek konsey toplanmıştı, durumun ciddiyetinin farkındaydılar. Bir an tereddüt etti Madcap, fakat son söylenen doğruydu, bir daha ne bu şehri, ne de başka bir büyücüyü görme şansı olmayabilirdi. Cübbesi hiçbir toz taneciğinin tutunmayı başaramadığı parlak zemini sürüye sürüye, sürekli eğimi artan altın renkli merdivenlerden yukarı çıktı.

Merdivenlerin sonunda çift taraflı büyükçe bir kapı belirdi. İki yanında birbirlerine tutunmuş olan ejderha motifleri vardı, kapı iki yana açıldığında ejderhalarda birbirinden ayrıldı. Madcap bu odaya defalarca girmişti, fakat her seferinde kapıdaki ejderlerin ayrıldıktan sonra hareket ettiklerini gördüğünü sanırdı. Bugün, bu odayı son kez gördüğü gün, ejderhaların gerçekten de kapı açıldığında geriye doğru çekildiklerini fark etmeyi başarmıştı. Gülümsedi odaya girerken, fakat kendisi dâhil hiç kimse fark etmedi bunu.

Bu oda toplantı salonuydu. Octurris’in en üst katında bulunurdu ve şehrin her yerini görebilen bir manzaraya sahipti. Şehirdeki sekizinci tepenin doruğunda yükselirdi ve çok uzaklardaki dağların zirveleri dahi açık bir günde buradan gözlenebilirdi. Odanın ortasında çember şeklinde geniş bir platform bulunuyordu ve platformun çevresine dizili koltuklar vardı. Her bir koltuk şehrin büyüklerinden birine aitti, şu an gözleri kendisine çevrilmiş olan 7 kişi de bu insanlardan başkası değildi. Gözleri simsiyah bir is ile kaplanmış olan dokuzuncu koltuğa çevrildi. Kendi koltuğuna. Eski anılar, işte tüm tarihi bilmesine rağmen dayanamadığı tek şey buydu. Magicalbronze ayağa kalktı ve elini uzattı onun koltuğuna doğru.

“Son bir kez Madcap, bize katılır mısın?’’

Büyücü bir süre kendisine uzatılan kollara baktı, ardından sessizce ilerleyerek is kaplı koltuğuna oturdu. Elleri koltuğun kolluklarına dayandığında tüm is ellerine doğru çekildi; artık koltuk eskiden olduğu gibi görkemli ve temiz bir şekilde parlamaktaydı. Magicalbronze gülümseyerek yerine oturdu ve Madcap’e dönerek ciddi bir tonda konuştu.

“Öngörülerin kesin mi?’’

“Bu benim öngörüm değil.’’ dedi Madcap hâlâ çok uzun süredir oturmamış olduğu koltuğuna alışamayarak. “Mit asla yanılmaz.’’ Bronze elini çenesine koyarak bir süre düşündü, ardından aynı ciddi ses ile konuştu yeniden.

“Tam olarak ne dedi?’’ Madcap kafasını kaldırdı, odadaki herkesin gözlerinin içine baktı ve gür bir sesle kısa bir süre önce duyduğu satırları tekrarladı.

Son gemi de ayrıldığında limandan, kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından.’’

Bu sözler üzerine odada ölüm sessizliğinin hâkimiyeti başlamıştı. Herkesin kafaları öne eğildi, derin düşünceler içindeydi hepsi de. Bu dizelerde geçen ‘Rıhtım’ şüphesiz ki Navale şehriydi. Ayrıca bu gece yeniay vardı, yani çevrede hiçbir ışık olmayacak, zifiri karanlık olacaktı. Peki o son gemi? İçinde şehrin sekiz büyüğünün bulunacağı o son gemi de limandan ayrıldığında, geride hiçbir şey kalmayacak mıydı? Şehir halkı dağılacak ve insanların arasına karışacaktı. Üzerlerindeki kıyafetleri değiştirip daha önce yaptıklarından kimseye bahsetmedikleri sürece insanların onları kendilerinden ayrıt etmesini imkânı yoktu. Fakat ya bu efsanevi şehir? İnsanların eline geçince buraya ne olacaktı? Dünya üzerinde bulunmasını sakıncalı gördükleri tüm o yaratıklar, onlara ne yapacaklardı? Hiç kimse bu düşünceleri dillendirmemiş olsa da, her biri diğerinin aklından geçenleri gayet iyi biliyordu. Şu an sekiz büyük büyücü, aynı şeyler üzerine kafa patlatmaktaydı.

Uzun süren sessizliğin sonunda konuşan kızıl büyücü ‘Kara Helen’ oldu. Cüppesinin başlığını geriye atarak ayağa kalktı ve sanki bir şiir okurmuşçasına kendi çözümünü dillendirdi.

“İnsanların şeytan işi olarak gördükleri birçok hayvanımız var: Ejderhalar, tek boynuzlar, minatorlar, behemothlar… Onları öldüremeyiz, fakat insanlara bırakırsak hepsi öldürülecektir. Bunun için bir önerim var.’’ Durakladı, odadaki herkesin kendisini pür dikkat dinlediğinden emin olduğunda kararlı bir şekilde devam etti. “Onları Utersili’ye geçirelim. Böylece her zaman yaşamaya devam ederler ve kimse onlara zarar veremez. Ayrıca insanlar isteseler de istemeseler de onları inkâr edemezler. Biliyorum, onları bir çeşit zihin oyunu haline getirmek adil görünmüyor, fakat bunu yapmazsak hepsinin soyu tükenene dek avlanacaklar.’’ Bu fikir önce büyük bir sessizlikle karşılandı. Odadaki hiç kimsenin düşüncesini yüzünden okumak mümkün değildi, ne de olsa hepsi büyük büyücülerdi ve göstermek istemedikleri hiçbir duyguyu diğerlerine göstermezlerdi; şu durumda bile. Neden sonra bir başka kızıl büyücü olan ‘Berre’ elini kaldırdı.

“Ben bu fikri destekliyorum. Utersili’yi her insanın kulağına çalınacak bir hale getirirsek tarihin sonuna kadar yaşamış olacaklar. Aynı şekilde biz büyücülerde öyle…’’

“Ve bu bilgilerin adı da mitoloji olacak.’’ dedi Madcap aniden söze girerek. “Evet, mit bu fikirden bahsetmişti. Yapabileceğimizin en iyisi bu…’’ Bronze kafa salladı.

“Kararlaştırıldı o halde. Peki, şehrin geride bırakılması ile ilgili ne düşünüyorsunuz?’’

Şu ana dek sesi çıkmamış olan bir diğer büyük büyücü, ‘Opus’ kısa ve net bir biçimde cevap verdi bu soruya: “İnsanlara bırakılamaz.’’ Hemen yanındaki diğer iki kişi de buna destek verdi. Biri yeşil büyücü ‘Ringeril’, öteki ise kızıl büyücü ‘Arlinon’du. Odadaki herkes bu konuda hem fikir gibi görünüyordu.

“Çözüm o halde?’’ diye sordu Bronze gür sesi ile yeniden.

“Şehri yok etmek.’’ Tüm bakışlar Fırtınakıran’a çevrildi bu sözle birlikte. Üzerindeki yeşil cübbenin altındaki derisi kadar siyah olan dudaklarından çıkan sözcükler bir süre etrafta gezindi ve herkesin beynine kazındı sanki. Odada tekrar tekrar duyuldu bu cümle. “Şehri yok etmek.’’ Doğruydu, ellerindeki tek çözüm buydu, fakat bunu dillendirecek kadar cesur olan tek kişi yeşil büyücü ‘Fırtınakıran’ olmuştu. Madcap yavaşça kafasını salladı. Bu da öngörülmüştü, yapılması gereken belliydi. İnsanlar kendilerine şeytanın uşakları olarak bakarken, kendilerinden korkarken, bu denli büyük bir cahillik içindeyken; böylesine büyük bir şehri, altın çağındaki Nevale’yi onlara bırakmaları söz konusu değildi.

Magicalbronze bir süre daha sessiz kaldıktan sonra yanı başında duran uzun asadan destek alarak ayağa kalktı. Onunla birlikte odadaki tüm büyücüler de öyle. Tek tek hepsinin gözlerinin içine baktı, ardından ciddi, kararlı ve dikkatli dinleyenler için içinde biraz da hüzün bulunabilecek bir ses ile konuştu.

“İnsanlara durumu açıklayacağım. Bugün, Navale’nin son günü… Sekizinci tepe, Octurris’le birlikte yerin altına gömülecek. Taş Köprü yıkılacak ve geriye hiçbir izi kalmayacak. Büyücülük, bundan sonra anılacağı diliyle mitolojik yaratıklar, kâhinlik ve insanların yanlış olduğunu düşündüğü diğer sanatlar bir daha uygulanmayacak, en azından onların önünde. Bu tarihten sonra diğerlerinin arasında yaşayacağız, her kim ki bizden birini açığa çıkartmaya çalışır, o kişi çevresindekiler tarafından cezalandırılacak. Asalar ile ilgili olarak ise…’’ Elindeki asayı sertçe yere vurdu. Asanın üzerindeki küçük kristal etrafındaki tutacak yerlerden kurtularak yere düşmeye başladı, fakat Bronze’un diğer eli taşı havada yakalamıştı bile. “Taşlar Ayrık Nehir’in ortasına gömülecek ve üzerinde küçük bir kule yükselecek. Kule oradan kaldırılmadığı sürece, taşların gücü yeniden açığa çıkmayacak.’’

“Surlar yeryüzünden silinecek, sokaklar ve evler de öyle. Buraya gelindiğinde bulacakları tek şey küçük bir sahil kasabası olacak. Nehrin suları tarafından boğulmuş bir kasaba. Ve tarih, bizi böyle yazacak.”

***

Güneş tüm gökyüzünü turuncuya boyamış, günlük mesaisini karanlığa devrederken, Madcap şehrin büyük tepelerinden birinin üzerinde bağdaş kurmuş, şehrin güneşle birlikte batışını izliyordu. Octurris’in üzerinde yükseldiği tepe yavaş yavaş alçalmaya başlamıştı bile, Bronze hiç vakit kaybetmiyordu. Şehrin çevresindeki surlar ağır ağır yerin dibine gömülürken, evler yeşil bir alevle yanmaktaydı. Şehirde kimse kalmamıştı, herkes üzerlerine çeşitli paçavralar geçirmiş ve yanlarına alabilecekleri kadar eşya almış, kayıklarla veya yayan olarak şehri terk etmekteydi. Hayvanlar toplanmıştı, kendilerini sonsuza dek hayallere taşıyacak, fakat bir yandan da asla unutulmamalarını sağlayacak olan büyülü kitap Utersili’ye yazılmayı bekliyorlardı. Ejderhalar dünya üzerine son kez püskürmüştü alevlerini, kendi evlerini yakarken. Bu manzara kasvetliydi, her türlü barbarlığı ve kötülüğü görmüş olan Madcap için bile. İç çekti uzun yıllarının geçtiği bu şehri son kez izlerken.

“Şehri nelerden kurtardığımızı düşünüyorum da…’’ Madcap’in arkasından gelen ses Fırtınakıran’a aitti. “Onu bizden başkasının yıkamayacak olması bir bakıma sevindirici.’’ Büyücü güldü.

“Adını aldığın şu büyük tufan gibi mi?’’

“Evet. Ya da yakaladığımız troller gibi.’’

“Ne var ki hiçbiri sonucu değiştirmeye yetmedi.’’ dedi Madcap kasvetli bir sesle. “Ama bilirsin, Mit’in tek söylediği bu şehrin yıkılacağı değildi.’’

“Öyle mi?’’ Fırtınakıran şüpheyle yaklaştı kara cüppeli büyücünün yanına. Madcap gülümsüyordu:

Son büyücü de çıktığında aydınlığa, başlayacak yeni bir altın çağ.’’

***

“Marmaray projesi esnasında yapılan kazılarda bulunan arkeolojik kalıntılara bugün bir yenisi daha eklendi. Arkeologlar bu son bulgunun diğerlerine nazaran çok daha farklı bir anlam taşıdığını söylüyorlar, zira bugün sabah saatlerinde bulunan insan iskeleti ve elindeki neredeyse hiç zarar görmemiş olan asası bir büyücüyü, ya da şamanı temsil ediyor. Eski çağlardaki inanışlara yeni bir ışık tutacağı düşünülen bu yeni bulguyu yerinde görmek için dünyanın dört bir yanından uzmanların İstanbul’a gelecekleri bildiriliyor. Yanımda bu keşfi ilk yapan kişiler olan arkeolog Hakan Yazgı ve Yasemin Korkmaz var. Hakan Bey, bu bulgunun tarihi yeniden yazabileceği konusunda-‘’

18 ekran televizyonun ekranı karanlığa gömüldüğünde spiker kadının sesi de kesildi. Televizyonu kapatan adam kanepesinden kalktı, eliyle sakalını sıvazladı ve belini kıtlatarak olduğu yerde gerindi. Odanın köşesinde duran uzun, odun değneğin yanına gitti, sanki incitmekten korkar gibi uzattı elini eski silahına. Bir süre düşünceler içinde kaldı, ardından kapının çalınmasıyla yüzüne yepyeni bir gülümseme yayıldı. Asasını sertçe tuttu ortasından, üzerindeki cüppeyi düzeltti ve kapıyı açtı. Kapının ardında 6648 yıllık bir dostluk duruyordu.

“Yeni bir çağ başlıyor.’’ dedi en önde duran Bronze.

“Geliyor musun?’’

Altın Çağ” için 10 Yorum Var

  1. Normal olarak başlayan bir öykünün bir anda eskilere giderek çark etmesi ve olayın acayip derecede hoş olan bir “fantastik” dünyaya dönüşmesi, üstüne üstlük buranın bizden bir yer olması, mitolojinin dahi bu olaya bağlanması ve pek tabii tasvirler…

    Ne denebilir ki? Çok güzeldi, ellerine sağlık 🙂

  2. Seçkinin en farklı öykülerinden biri buydu hiç şüphesiz. Günümüz ile harmanlanmış ve “acaba Rıhtım’a nasıl bağlanacak?” demeden edilemeyen bir öyküydü.

    Rıhtım yönetiminin büyücüler olarak tasvir edilmesi ve çok önemli bir karara vermelerini gerçekten çok iyi aktarmışsın. Ayrıca, ana konuya bağlanış da olması gerektiği gibi olmuş.

    Özellikle Rıhtım sloganını çok hoş bir biçimde kullanmışsın. En çok onu takdir ettiğmi söylemeliyim ^^.

    Karakterlere biçilen roller ve yansıtılmaları hikayeyi gayet ciddi bir atmosfere taşırken, öykünün kurgusu ve dili hiçbir sekteye uğramadan akıp gidiyor. Bir çırpıda okunan, çok hoş bir hikayeydi.

    Ellerine sağlık.

  3. Benim yorumum hikayenin güzelliği yönünde. Arkadaşımın yorumu: “Harbi hacı Marmaray’da nele vardır ha kesin saklıyorlar” şeklinde oldu. Onu susturarak öykünün sonunu getirdiğimizde, şerefine kadeh kaldırdık bu kez İstanbul’un. Ellerine sağlık.

  4. Selamlar Komşu!

    İlk satırlarda çok şaşırtıcı bir bilim-kurgu ile karşı karşıya olduğumu düşünmüştüm; ama olaylar geliştikçe ‘şaşırtıcı’ kelimesinin ne kadar hafif kaldığını fark ettim. Evet, belki bilim-kurgu gibi ilerlemedi ama sen çok daha iyisini yapmışsın zaten.

    “Son büyücü de çıktığında aydınlığa, başlayacak yeni bir altın çağ.’’

    Bu düşünce çok hoşuma gitti. İnanmak istedim gerçekten. Yeni bir Altın Çağ’a…

    Kalemine sağlık. Bu Seçki için ilkti öykün, ama son olmayacağını sezer gibiyim. Dilerim yanılmam, seni okumak büyük keyif! 🙂

  5. Hayır bir de “Ya yazacak bişey yok, yazamıyorum.” serzenişlerinde bulundun. Yazamadığın halin buysa, eyvah eyvah.

    Ellerine sağlık Tarık, oldukça ciddi, tam tadında fantastik/mitolojik/gerçeklik barındıran bir hikayeydi.

  6. Gerek Kayıp Rıhtım temasını gerekse de tarihi oldukça güzel işleyen, bütün bunların yanısıra fantastik edebiyatın en güzel unsurlarını kullanan bu yazı yek kelime ile harikaydı.

    Ve kesinlikle yazıdaki en hoşuma giden nokta Kayıp Rıhtım’ın demirbaşı olan “Son gemi de ayrıldığında limandan, kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından.’’ sloganıydı. Dilerim ki “Son büyücü de çıktığında aydınlığa, başlayacak yeni bir altın çağ.’’ sloganı da dillerimizden ve ümitlerimizden düşmez.

    Kaleminize sağlık.

  7. Tarih akışları, eskisi ile yeni şehrin bulunduğu yerlerin tasviri hemen ardından büyülü şehrin ince detaylarına kadar tasviri çok iyiydi. Çok ağır bir kurgu işlenmemiş de olsa içinde okuyanı sanki dahası varmış da izin verilmiyormuş hissine sürüklüyor ki bu yazının oldukça başarılı olduğunun bir kanıtı. Etkileyici bir yazıydı ellerine sağlık.

  8. Öncelikle işin içinde İstanbul bulununca ve güzelim şehir de bu kadar güzel bir şekilde konuya bağlanınca yalnızca alkışlamak kalıyor geriye. Fırtınakıran’ın dediği gibi ben de çok taktir ettim Rıhtm sloganının kullanılışını. Tasvirler ve anlatım da tabi ki ayrı güzeldi. Ellerine sağlık ^^

  9. Vay! Bir de “Ne yazacağım?” diyordun. Demek ki neymiş? “Yazamıyorum!” diyenden korkacakmışsın.

    Seçkide en sevdiğim öykülerden biriydi şüphesiz. Olayları Marmaray’a bağlaman, rıhtımı kaleme alışın ve Madcap karakteri çok güzeldi. Yıkım fikrinin Fırtınakıran’dan gelmesi de ayrı bir ilginçti hani. Ama en güzel kısmı son paragrafı ve rıhtım sloganını kullanış şeklindi şüphesiz.

    Bu arada şu mit denen hergele ne hain bir insanmış yahu! Hem rıhtımı yıktırmış, hem bütün muhteşem şeyleri birer hayal ürünü olmaya zorlamış hem de utanmadan buna bir de kendi adını vermiş; mit-o-loji… Yazıklar olsun!

    Kısacası çok ama çok beğendim, ellerine ve kalemine sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *