Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kayıp Rıhtım’ın Çağrısı

Bacaklarının arasına sıkıştırdığı baltasının uç kısımlarını ritmik ve sert hareketlerle bileylerken bir yandan diğer elinde tuttuğu parşömeni inceliyordu. Bir süre bu zorlu işleme devam edip, kendi kendine homurdandı ve baltasını bir bebeği kucaklarmış gibi kaldırıp duvarda duran çengellere astı. Şöminenin artık közleşmeye yüz tutmuş ateşinin üzerine birkaç odun attı ve ellerini üzerindeki giysilere silip bir güzel temizledi. Rahat koltuğuna oturdu ve keyifle piposunu yaktı. Tam parşömeni tekrar eline almıştı ki, kapıdan gelen kuvvetli gürültü ile olduğu yerden sıçradı. Okuma gözlüklerini çıkarıp az evvel bileylediği baltayı yerinden aldığı gibi kapıya yürüdü. Hızla kapıyı açıp korkutucu bir kükreme salıverdi ve tüm bunları yaparken her cücenin yapması gerektiği gibi tek gözünü kısıp şüpheci bir bakış atmayı da unutmadı tabi ki.

Kapıdaki zavallı adam bulunduğu yerden birkaç metre geriye sıçrayıp titreyen ellerle rulo yapılmış mühürlü bir kağıt uzattı.

‘Özür dilerim saygıdeğer cüce. Lordum elimdeki mesajı bu yörede yaşayan Mit adındaki cüceye iletmemi istedi…’

Cüce homurdanıp sakalını sıvazladı ve artık tek eliyle zararsızca tuttuğu baltasını kapının girişine dayadı. Elleri sabırsızlıktan titreyerek rulo yapılmış kağıda uzandı. Karşısındaki adamın da elleri korku ile titriyordu ve mühürlü parşömeni cüceye iletmesi neredeyse bir ömür sürdü. Sonunda sabırsızlığına yenik düşen Mit, parşömen yerine adamın elini bileğinden sıkıca tuttu ve diğer eliyle parşömeni adamdan kapıverdi. Hiçbir şey söylemeden arkasına döndü ve kapıya dayadığı baltasını yine büyük bir dikkatle eline aldı. İçeriye girip sertçe kapıyı kapadı. Habercinin bir şey söyleyecekmiş gibi kaldırdığı eli kapı çarpma sesi ile tekrar düştü ve geldiği yere doğru ağır adımlarla ilerlemeye başladı.

Koltuğun kenarına bıraktığı okuma gözlüklerini taktı ve kalın parmakları ile burnundan yukarıya doğru sabırsızca itekledi. Bir eli ile taklit edilmesi neredeyse imkansız olan mührü kırdı ve parşömeni açtı.

‘Tehlikeyle başlayan… hmm hmm homm… Saldırıya karşılık verdik… hrmm hrff… Büyük tehlike… Hmm hıı… Konsey toplantısı… Peeh! Tam Benlik!!!’ Parşömeni tekrar rulo haline getirip küçük bir ip ile tutturdu ve iç ceplerinden birine attı. Çantasına bir adet yedek pantolon ve bir tünik attı ve geri kalan büyük boşluğa parşömenler ve kitaplar tıkıştırdı. Şöminenin üzerine su döküp söndürdü ve derin bir nefes alıp evden çıktı. Birkaç saniye sonra homurdanarak tekrar kapıyı açtı ve kütüphanesinin en üst raflarından birinde bulunan mavi kaplı kitabı da aldı ve çantasına attı. Tekrardan çantasını bağladı ve tatmin duygusu ile kapıyı kapattı.

Büyük bir homurtu eşliğinde tekrar kapı açıldı. Gözlerini sanki bir düşmanı arar gibi kıstı ve karanlığın arasında en son koyduğu yerde sessizce bekleyen metale dokundu. Azarlar gibi parmağını ona doğru salladı ve baltasını bulunduğu yerden aldı. Ardından son kez kapıyı kapatıp yolculuğuna başladı.

—o—

Kupaların birbirine toslarken çıkardığı çınlamalar, gür seslerin kahkahalarına karışıyordu. Tremo’nun Yeri, her zaman olduğu gibi yine tıklım tıklımdı. Oturduğu rahat sandalyenin hemen sağ tarafında kapalı duran sandığa doğru eğildi ve elini özlemle üzerinde gezdirdi. Bir zamanlar inandığı şeyler uğruna ölümü göze almış bir savaşçıydı. Şimdilerde ise şehir şehir dolaşıp, artık kaybolmuş ve kimsenin hatırlamadığı öyküleri anlatan sıradan bir ozandan başkası değildi.

Derin bir nefes alıp doğruldu ve sahneye doğru isteksiz adımlarla ilerledi. Ayağını attığı platformdaki tahtalar onu selamlarcasına gıcırdarken, karmaşa içindeki gürültücü kalabalık bir anda sessizleşti. Daha önce yüzlerce kez sahneye çıkmasına rağmen, yine de her seferinde olduğu gibi hafifçe titreyen eline ve elinde tuttuğu yan flüte baktı. Bu derin ve gergin sessizlik anını daha fazla uzatmamak adına flütünü ağzına götürdü ve çok eski bir melodi çalmaya başladı.

Hanın müşterileri bu tanımadıkları ezgiye önce mesafeli yaklaştılar. Buraya eğlenmeye gelmişlerdi ve eğlence ancak herkesin bildiği bir baladı beraber söyleyerek olurdu. Şarkı sözünün içinde müstehcen birkaç söz olması da bu canlılığı arttırırdı hani. Fakat şu anda sahnede duran ve kimsenin bilmediği bu şarkıyı çalan Koyubeyaz adındaki ozana kimse tek bir itiraz bile edemedi. Melodi o kadar içten ve derinden etkiliyordu ki… Az önce gürültü çıkarıp birbiri ile kavga eden kalabalık bir anda sessizleşmiş ve hüzünle biralarını yudumluyorlardı. Han sahibi bu duruma itiraz etmek üzereydi fakat birkaç dakikadan sonra fark etmişti ki, hüzünlenen kalabalık neşeli oldukları zamanlardan daha fazla bal likörü tüketiyordu. İşin aslı çalışanlar da memnundu. Kimse onları taciz etmeye bile yeltenmeden biralarını istiyor ve usul usul kupalarının diplerinde kayboluyorlardı. Hatta bir çalışan deneme amaçlı göğüslerini neredeyse bir adamın burnuna kadar soktu fakat adamdan aldığı tek tepki kabaca yana itilmek oldu.

Koyubeyaz, son notayı da flütü ile çalıp, ardından dünyanın ilk kurulduğu günlere ait kimsenin bilmediği hüzünlü hikayeyi anlatmaya başladı.

Seyircilerin arasında oturan koyu yeşil cüppe giyinmiş bir büyücü, tüm bu olanları dikkatle izliyordu. Bir yandan yanında boş boş konuşup, sürekli hava atan politikacıya kulak kabartıyor, bir yandan da sahnedeki ozanı dinliyordu. Tam ozan unutulmuş tanrılardan birinin ismini haykırdığında, masanın altından elini hafifçe oynattı ve sahneye ufak bir şimşek yolladı. Keyifle gülümserken şarabını yudumladı, fakat o sırada bir damla kaliteli gömleğine damladı. Cebinden, üzerinde ‘Baal’ ismi işlenmiş kaliteli mendilini çıkardı ve sinirle şarap lekesini çıkarmaya çalıştı.

Ozan tam hikayenin ortalarında ‘Yunalesca duy sesimizi!’ diye bağırdı ve bağırmasıyla birlikte bir şimşek sahneye çarptı. Sahnenin alt zeminini oluşturan tahtaları, han sahibinin neredeyse yüreğine inmesine sebep olan kötücül bir is kaplamıştı.

Koyubeyaz birçok kez sahne almasının getirmiş olduğu tecrübe ile hareket etti ve bu çakan şimşekle birlikte hikayeyi biraz değiştirerek anlatmaya devam etti. Onu izleyenler arasında büyücüler olabileceği çok aşikardı. Kaldı ki eskiden uğruna savaştığı ve rahipliğini yaptığı Yunalesca, şimdiye kadar hiçbir yakarışına cevap vermemişti. Zaten rahipliği bırakmasının sebebi de buydu. Olmayan bir tanrıya inanmak ve onun uğruna savaşmaktan bitkin düşmüştü. Oysaki Koyubeyaz, tek bir işaret bile gönderse onun için ölmeye hazırdı.

Hanın dış kapısının açılması ve içeriye serin havanın hücum etmesi ile düşüncelere dalmış ozan kendine geldi.

Kapıdan üstü başı çamur olmuş, nefes nefese bir haberci girdi. Elinde tuttuğu mühürlü parşömenlerden birini, hala sinirle gömleğindeki lekeyi çıkarmaya çalışan Baal’a uzattı. Cevap beklemeden ayrılırken, büyücü sonunda lekeyi çıkarmaktan vazgeçmiş ve onun yerine gömleğine bir ilizyon büyüsü yapmaya karar vermişti. Gömleği bir anda eskisinden de beyaz bir şekilde ışıldamaya başladı. Rahatlamış bir şekilde arkasına yaslandı ve mührü kırıp mesajı okumaya başladı.

Haberci elindeki diğer parşömenle ozana doğru yaklaştı ve sabırla gösterinin bitmesini bekledi. Hikayenin sonlarına gelindiğinde tüm seyircilerle birlikte onu alkışladı ve mesajı ona iletti.

‘Seni kim gönderdi?’ diye soran ozana cevap bile vermeden hızla geldiği gibi handan çıktı.

Koyubeyaz parşömene baktı ve bal mumundan yapılmış mührü gördü. Bu mühür taklit edilmesi imkansız figürlerle doluydu ve tüm diyarda bunu gönderebilecek tek kişi vardı.

‘Vay vay vay demek hala yaşıyorsun Magicalbronze’ dedi ve gülümseyerek sahnenin arkasında duran sandığa doğru ilerledi.

Kafasını kaldırıp gösteri sırasında kendine şimşek gönderen büyücüyü görmeye çalıştı fakat büyücünün az önce oturduğu masada, ağzı beş karış açık bir politikacı ve kızgın alevler saçan kötücül bir boyut kapısından başka bir şey göremedi.

—o—

Kuzey diyarının aman vermez topraklarında yaşam zordu ve giderek de zorlaşıyordu. Zaten soğuk olan hava, geçen yıllarla beraber daha da sertleşiyor ve burada yaşamayı neredeyse imkansız kılıyordu. Yine de bazı inatçı kabileler, zorlu savaşçılar ve yalnız kalmak isteyen bir büyücü bu topraklarda yaşamaya devam ediyordu.

Büyük kar taneleri ve şiddetle esen rüzgar kalın deriden yapılmış çadırı kötücül bir şekilde sallıyordu. Laughing Madcap, ne dışarıdaki fırtınayı ne de soğuğu umursuyordu. Şu anda tüm dikkati yaptığı işteydi. Becerikli bir terzi gibi elinde tuttuğu iğneyi hızla diğer elinde tuttuğu ipliğe bağladı ve dikmeye başladı. Tek bir küçük farkla… Diktiği şey ne bir elbiseydi, ne de bir gömlek. Genç görünen, koyu, uzun saçlı ve yüzünde garip bir gülümseme olan bir elfin çarpık vücudunu dikmekle meşguldü büyücü. Eline aldığı iğne ile önce ustalıkla, elfin bacağına açılmış büyük yarığı dikti. Sonrasında ise vücudundan onlarca ok çıkardı. Bütün bu oyukları da ustaca dikti ve vücudu son bir kez kontrol etti. Her şey hazır gibi duruyordu. Bir tatmin duygusu ile ayağa kalktı ve rüzgarla sarsılan çadırın arka taraflarında yere paralel olarak duran kadim bir asaya uzandı. Asanın üzerindeki rünleri özlemle okşadı ve büyük bir taş parçasının üzerine yatırdığı elfin cesedinin üzerine geldi. Bir elini cesedin tam kalbine koydu ve diğer elindeki asayı kaldırabildiği kadar yukarıya kaldırıp kadim sözleri fısıldamaya başladı.

‘Ar minas tir tu velle. Derethim du nerathe nim mance. Rinu la domi Marius!!!’

Taşın üzerinde cansız bir şekilde yatan elfin vücudunu önce soluk mavi bir ışık kapladı. Işık tüm yaraların üzerinde yavaşça gezindi ve son bir parlama ile odayı terk etti. Işık çadırı terk eder etmez elfin vücudu doğruldu. Yüzünde şaşkın ve korkmuş bir ifade ile bağırmaya başladı.

‘Hayır… Hayır… Beni yanlış anladınız lordum!’ diyordu.

Laughing Madcap, sahip olduğu büyü gücünün neredeyse tamamını bu ritüele harcamıştı ve bitkindi. Fakat yine de Marius’un anlamsız sızlanmalarına gülümsemeden edemedi.

‘Bu sefer nasıl öldüğünü anlatmak ister misin?’ dedi elleri havada, şaşkın ve özür dileyen bakışlarla duran elfe.

‘Eee şey. Bir şato vardı’

‘… ve sen de korumalarını atlatabileceğini düşündün ve öldün.’

‘Tam olarak değil. Korumaları atlatmak aslında kolaydı. Şatoya girdim ve bilgi almam gerekiyordu, hazinenin yeri konusunda. Ben de içerideki bir korumaya benim de bir koruma olduğumu ve hazine kısmında görevlendirildiğimi söyledim.’

‘…ve bu saçma sapan yalanı söyleyince az önce diktiğim bacağındaki büyük yarığa sahip oldun öyle mi?’

‘Tam olarak değil. Yalanıma inandı ve beni hazine odasına götürdü. Oradaki nöbetçi bir yıldır izin bile kullanmadan hazineyi koruyormuş. Benim geldiğimi öğrenince hazine odası ile beni mutlulukla yalnız bıraktı. Hatta koşarken en neşeli han şarkılarından birini mırıldanıyordu. Önümde tek engel kalmıştı. Hazine odası kilitliydi ve kilidin üzerinde kötücül bir zehir tuzağı vardı.’

‘Hmm sanırım yolculuğun tam o noktada sona erdi?’

‘Tam olarak değil. Zehirli tuzağı küçük bir ot parçası ile aktif ettim ve kilidi sonra açtım. Hazine odası karşımdaydı. Ceplerime ve çantama sığmayacak kadar altın vardı. Ama tabi ki ben akıllı bir hırsızım. Bu yüzden ağırlığı fazla olan altınlar yerine yakutlardan bir koleksiyonu cebime indirdim ve hemen oradan uzaklaştım. Daha doğrusu uzaklaştığımı sanıyordum. Bir iki yanlış dönüş ve merdivenden sonra bir baktım ki şatonun sahibi Lord Balen’in odasındayım.’

Laughing Madcap bir kahkaha patlattı. ‘Tanıdığım tüm hırsızlar içerisinde açık ara farkla en şapşalı sensin Marius!’

‘Eee. Şey tam olarak hikayem bitmedi. Lord Balen’in odası çok güzel döşenmiş harika bir yerdi, fakat hiçbiri umurumda bile değildi. Lordun yanında duran altın sarısı saçlı kadına aşık olmuştum. Bir görüşte hemde inanabiliyor musun?’

‘Nedense evet…’

‘Sonra Lord Balen’e uzak diyarlardan gelen bir tüccar olduğumu ve ona çok değerli yakutlar getirdiğimi söyledim ve hazine odasından çaldığım yakutları incelemesini istedim.’

‘Yok artık!’

‘Evet evet. Her şey yolundaydı. Yakutları inceledi ve tam da kendi aradığı türden olduklarını söyledi. Benden bu yakutlar karşılığında ne istediğimi sordu ve ben de ona dedim ki…’

‘Dur bir saniye bekle. Bu anı ölümsüzleştirmek istiyorum. Kesinlikle dünya üzerinde şimdiye kadar duyulmuş en saçma şeyi söyleyeceksin.’ Konuşulan her şeyi içine hapseden büyülü bir yüzük çıkardı ve onu aktif hale getirdi.

‘Ee yakutlar karşılığında hemen yanı başında oturan kızını istediğimi. Niyetimin ciddi olduğunu ve ona bir görüşte aşık olduğumu söyledim.’

‘Hmm bu pek de insanı öldürecek türden saçma bir talep değil aslında. Altından ne çıkacak merak ediyorum’

‘Ee şey meğerse aşık olduğum kadın, kızı değilmiş dostum. Lord Balen’in yeni evlendiği genç eşiymiş! Buna inanabiliyor musun? Genç ve güzel, altın sarısı saçlı bir kadın ve göbek bağlamış, zengin bir pislik…’

Laughing Madcap adına yakışır şekilde bir kahkaha daha attı ve Marius’un sırtına okkalı bir tokat patlattı.

‘Evet kesinlikle tanıdığım hırsızlar arasında açık ara en şapşalı sensin Marius. Şimdi uyandığında söylediğin cümleler mantıklı gelmeye başladı. Yalnız anlamadığım bir şey var. Her öldüğünde ilginç bir şekilde seni bana bir şekilde ulaştırmayı başarıyorlar ve ben… Anlarsın ya… Biraz da yalnız kalmak adına bu soğuk ve ıssız Kuzey diyarında yaşıyorum. ‘

Marius cebinden bir parşömen kağıdı çıkardı ve büyücüye uzattı.

Kağıtta şunlar yazıyordu:

‘Ben elf soyundan Marius. Bir talihsizlik eseri olur da ölürsem, beni Kuzey diyarındaki kuzenim Laughing Madcap’e ulaştırın. Tüm tanrılar adına son dileğim budur. Detaylı bilgi ve harita bilgileri parşömenin arkasındadır. Ödemeniz teslimattan sonra kendisi tarafından yapılacaktır.’

—o—

‘Bir daha at bakalım!’ dedi birkaç dişi dökülmüş, dökülmeyenler de artık kirden görünmez hale gelmiş olan saçı başı dağınık adam.

Kadın omuzlarını silkti ve yer yer yarıklarla dolmuş eski masanın üzerindeki bir çift zara uzandı. Zarları iki elinde iyice salladı ve bıkkınlıkla attı.

Adam hiddetten kudurmuş bir şekilde ayağa kalktı. Kalkarken eski püskü masayı, üzerindeki zarlar ve içkilerle birlikte devirmişti.

‘Bu kadarı da fazla seni hilebaz pislik! Kimse arka arkaya beş kere altı atamaz!’ kelimeleri tükürürcesine söylerken arada bir durup küfrediyordu.

Kadın sakin tavrını bozmadan ayağa kalktı. Dizine kadar gelen uzun denizci botları ve kahverengi dar bir pantolon giymişti. Üzerine giydiği ipeksi, vücuduna oturan, beyaz gömleğinin birkaç düğmesini sıcaktan açmıştı ve ayağa kalkması ile boynundaki madalyon birden dışarı fırladı.

Adamın ona suçlarcasına uzattığı elini ani bir hareketle kavradı ve diğer elini de madalyonuna götürdü. Karşısındaki adam ve yardakçıları bir anlık duraksama yaşadılar. Kadın ise çoktan gözlerini kapatmış derin bir konsantrasyon ile düşünmeye başlamıştı bile. Adamın adı Borik’di ve ilk suçunu daha on yaşlarındayken işlemişti. Daha sonra birçok kasabayı yağmalamış olan tehlikeli ve acımasız bir haydutlar çetesine katılmıştı. Tam üç kadına tecavüz etmiş ve onları çocuklarının karşısında öldürmüştü. Bu da yetmezmiş gibi çocuklardan seçtiklerini de kendi haydut çetesine katmıştı.

Az önceki soğuk kanlılığını tamamen yitirmiş bir şekilde gözlerini açtı ve adamın elini tiksinti ile bıraktı.

‘Ben Fırtınakıran, şans tanrıçasının sağ kolu ve yardımcısı, seni işlediğin suçlardan ötürü idama mahkum ediyorum!’ sesi adamın yaptığı sayısız iğrençlikle sertleşmişti. Çattığı kaşlarının arasından ağzı bir karış açık kendisine yumruk atmaya çalışan adama son bir kez baktı ve kılıcını kınından çekti. Kılıcı çekmesi ile adamın bir acı çığlığı ve kanlar içinde yere yapışması bir oldu. Zavallı adam az önce devirdiği masanın ayaklarından birine takılmış ve Fırtınakıran’ın az önce çektiği kılıca kendi kendini saplamıştı. Hem de tam kalbinin ortasından!

Fırtınakıran’ın boynundaki şans tanrıçasının madalyonunu ve şehre kötülüğüyle nam salmış adamın cansız bedenini gören yardakçılar hiçbir şey söylemeden sessizce hanı terk ettiler. Bir anlık eğlence arayışı ile kavganın olduğu tarafa meraklı bakışlar atan han sakinleri, aniden gerçekleşen ölüm ile hayal kırıklığına uğramış, olaydan önce her ne yapıyorlarsa onu yapmaya dönmüşlerdi.

Fırtınakıran, kumardan kazandığı bir kese altını devrilen masanın biraz uzağında buldu ve içinden iki gümüş sikke çıkararak han sahibine doğru fırlattı.

‘Sanırım bu zararını karşılar.’ dedi tekdüze bir ses tonu ile ve hanı terk etti. Karanlık dar sokakta ıslık çalarak ilerledi. Daha bir iki adım atmıştı ki, sokağa yansıyan donuk ışığı fark etti ve durdu. Eski püskü bir binanın açık penceresinden geliyordu bu ışık. Sönmeye yüz tutmuş, cansız bir şömine ateşinin önünde battaniyelere sarınmış, huzurla uyuyan çocuklarla doluydu ana salon. Merakla binanın ön tarafına dolandı ve tek bir çivisi ile duvarda duran yamulmuş tabelayı fark etti. ‘Trian Yetimhanesi’

Hiç düşünmeden kapıyı açtı ve içeri girdi ve bunu yapar yapmaz kapıya neden bir tokmak koymadıklarını anladı. Kapı öyle bir gıcırdıyordu ki, birinin onun geldiğini anlamaması imkansızdı. Kapı açılır açılmaz tombul ve yanakları kırmızılaşmış bir rahibe kapıda bitti.

‘Buyrun genç bayan. Size nasıl yardımcı olabilirim?’

Fırtınakıran az önce kumar masasının kenarından aldığı dolgun keseyi kadına uzattı ve tek kelime söylemeden yetimhaneyi terk etti. Yüzünde tüm gün boyunca belki de ilk defa oluşan bir gülümseme ifadesi vardı. Tombul kadın keseyi açar açmaz gördüğü manzara karşısında bayıldı ve binanın eski, gıcırdayan tahtalarının üzerine büyük bir gürültü ile yığıldı. Saçılan altın ve gümüş sikkelerin tıngırtısı her tarafta çınlarken, çocuklar çoktan uyanmış ve neşe ile sağa sola dağılan paraları toplamaya uğraşıyorlardı.

Yüzünde bir gülümseme ile yetimhaneyi terk eden ve kendi hanına doğru yola çıkan Fırtınakıran’ın önünü bir adam kesti. Elini hemen kılıcına doğru uzattı kadın. Fakat karşısındaki adam ellerini ona zarar vermeyeceğini belirtir bir şekilde kaldırdı ve ardından tek elinde tuttuğu parşömeni dikkatle kadına doğru uzattı.

Kendisine doğru uzatılan parşömeni inceledi ve az önce yetimhanedeki çocukların görüntüsü ile yüzünde oluşan gülümseme yavaş yavaş silindi. Mesajı acele ile ceplerinden birine attı ve kaldığı hana doğru eşyalarını toplamak için hızlı adımlarla ilerledi. Yüzünde endişeli bir ifade ile kendi kendine mırıldanıyordu.

‘Bir gemi bulmalıyım!’

—o—

Yorgunluktan artık kapanmaya yüz tutmuş gözlerini biraz daha açık tutabilmek adına iyice gerindi ve parmaklarını kütletti. Az önce bıraktığı kuş tüyünden yapılma değerli kalemini, her yanına mürekkep bulaşmış parmaklarının arasına tekrardan aldı ve kaldığı yerden yazmaya devam etti.

Sabah erkenden kalkmış bütün gün şehrin surlarındaki büyülü kalkanları yenilemişti. Büyü gücünün neredeyse tamamı tükenince, şehirde en yüksek kuleye kurulmuş çalışma odasına yönelmiş, mektupları yazmaya koyulmuştu. Habercilerden aldığı haberler oldukça iç karartıcıydı. Sadece bir avuç adamı geri dönebilmiş, yani mesajlarını yerine teslim edebilmişti.

Elinde yazmakta olduğu mektubu bitirdi ve masanın köşesine doğru kaydırdı. Üzerine, mürekkebin kuruması için biraz talaş serpti ve masanın sağ tarafında açık halde duran büyük haritaya bakmaya başladı.

Ork, goblin ve troll birliklerinin çoğu son haftalarda benzeri görülmemiş bir hareketlilik içindeydi. Hepsinin niyeti apaçık ortadaydı. İnsanların, elflerin, cücelerin ve buçuklukların barış içinde yaşadığı ana karaya tek gidiş yolları Kayıprıhtım’dan geçiyordu. Magicalbronze bakımsızlıktan yüzünde oluşmuş kirli sakalını sıvazladı ve düşüncelere daldı. Yıllar önce dişini tırnağına katarak yoktan var ettiği bu toprakları öyle kolay kolay teslim etmeye hiç de niyeti yoktu.

‘Gelin bakalım iblisin orduları. Gelin de sizleri neyin beklediğini görün!’ yumruğunu masaya sertçe indirdi. Az önce uyku ile kapanan gözleri yeni bir alevle parlamaya başlamıştı. Masanın başına tekrar döndü ve diyarın dört bir yanından ona en güvendiği dostlarını getirecek olan mektupları yazmaya devam etti.

Devam Edecek…

Kayıp Rıhtım’ın Çağrısı” için 7 Yorum Var

  1. Ama ben devamını da görmeyi bekliyordum!

    Çok hoş bir öykü başlangıcı olmuş bu. Her bir karakterin sahnesini kendisine en iyi yakışacak biçimde yazmışsın gerçekten. Marius ile Madcap’in sahnesi özellikle bayağı güldürdü beni. 🙂 Ayrıca bir FRP oyunundan bu denli güzel bir hikayeye geçiş de her babayiğidin harcı değildir, ayrıca tebrik ederim. Devamı için gelecek ayı dört gözle bekliyoruz efem!

  2. Valla KoyuBeyaz’ın dediğini ben de diyeceğim, e hani devamı?!

    Dili ve anlatımı öyle tatlıydı ki,insan bitsin istemiyor. Karakterlerin yansıtılması ise şahaneydi! Ben de Madcap ve Marius’un sahnesine çok güldüm; ancak Baal’ın açtığı boyut kapısına da değinmemek olmaz :).

    Henüz bir bölüm olmasına rağmen ana konu da çok sağlam duruyor şimdilik. Eh ne diyim, acilen devamını okumak istiyorum!

  3. Böyle kaptırmış giderken, suratta bir gülümseme oluşmuşken birden bitince, tadı damağımda kaldı açıkcası. Tek ve en büyük eksisi bu. Onun dışında Marius’un hikayesi gibi oynadığımız oyun temelinde yazılmış kısımlar oldukça hoşuma gitti, çok güzel uyarlamışsın.

    Ben sevdim, eller okusun, Malkav da devamını yazsın.

  4. Bunu demekten hoşlanmıyorum ama öyle bir yerde kesmişsiniz ki demek zorundayım: Devamını alelacele bekliyoruz. Her ne kadar buraya kadar yazdıklarınız dahi bizleri mest etse de kesinlikle bunu bir teselli olarak kullanmayacağımızından haberiniz olsun =)

    Kaleminize kuvvet.

  5. Hikaye okurken sevmediğim bir alışkanlığım vardır: Yandaki kaydırma çubuğuna bakar dururum iki-üç cümle sonunda. Hikaye daha yeni şekillenmeye başlıyorken, kaydırma çubuğunun alt kısımlara yaklaşması ile “Bu hikayeyi nasıl bu kadar kısa bir zamanda bitirecek?” diye merak ediyordum ki sondaki Devam Edecek… ibaresiyle karşılaşınca bir yandan hayal kırıklığına uğrayıp bir yandan sevindim. Hayal kırıklığına uğradım çünkü hikayenin devamında neler olacağını öğrenmek için bir süre beklememiz gerekeceğini farkettim. Sevindim çünkü oldukça maceralı bir kurguya yelken açtığımızı gördüm.

    Devamını heyecanla bekliyoruz efenim. Ellerinize sağlık!

  6. Güzel başladı, çabuk bitti.

    Oldukça güzel ve merak uyandırıcı bir hikaye. Öyle ki yarıda kesilince insan hayal kırıklığına uğramadan edemiyor. Marius’un hikayesine çok güldüm, diğer karakterlerin işlenişine ise bayıldım. İşin ilginç tarafı hepimiz bu tema için “Ne yazılabilir ki?” demiştik. Oysa hepimiz sayfalarca hikaye çıkarmışız ortaya 🙂 Sen tek seçkiye sığdıramamışsın bile!

    Devamını da kısa süre içinde okuyacağım.

    Kalemine sağlık…

  7. Hepinize ayrı ayrı teşekkür ederim okuyup güzel yorumlarınızı esirgemediğiniz için. Kısmet olur da daha bol oyun oynarsak bana daha çok malzeme çıkacağını düşünüyorum. Onun haricinde bu öyküye giderek ısınmaya başladım ve forum ortamında kafama estikçe devamını yayınlıyorum. Amacım seçkide tamamını yayınlamaktı aslında ama iyiki terslik olmuş böylece üzerinde düşünecek daha fazla vaktim olmuş.

    Destekleriniz ve yorumlarınız için teşekkürler.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *