Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Hayal İmparatorluğu

III. Bölümün daha iyi anlaşılabilmesi adına şu hikayenin okunmasında yarar var. http://www.kayiprihtim.org/forum/kayip-rihtimin-cagrisi-bolum-iii-t11374.0.html;msg106811#msg106811


Hayal İmparatorluğu

Bölüm I

Bağlılık

 

 
‘Kan ve küller adına seni selamlıyorum yüce efendi!’ sözler ağzımdan yılların vermiş olduğu alışkanlıkla sert bir şekilde döküldü ve elimi bir yumruk yapıp kalbimin üzerine götürdüm. Az önceki koşuşturmanın etkisiyle bir inip bir kalkan göğsümü olabildiğince dizginlemeye çalışarak tek dizim yerde, pelerinimin başlığı ile sıkıca örtülü başımı önüme eğip bekledim. Bir onay mırıltısının yükselmesi çok sürmedi. Ardından yaşlı bir el başıma dokundu. Nedendir bilmiyorum ama dokunuşu bana hep huzur verirdi. Eliyle başlığımı arkaya doğru ittirdi ve insanı delip geçen gözlerini üzerime dikti.

Bana vermiş olduğu son görevi başarıyla tamamlamıştım ama yine de o bakışlar karşısında ‘Nerede yanlış yaptım?’ sorusunu kendime defalarca yöneltmekten kendimi alamıyordum. Sonunda ben endişe ile titreme sınırlarında dolanırken bakışlarını üzerimden çekti ve odanın köşesindeki süslü koltuğuna rahatça oturdu. Yılların yıprattığı yüzünde ifadeden yoksun, tek düze bir bakış vardı. İşte bu kadardı. Başarım için aldığım tek ödül onun o huzur veren elleriyle başıma dokunması ve onay mırıltısıydı.

Etrafıma kısaca göz gezdirdim. Daha önce defalarca bu odaya gelmiştim. Tavana kadar uzanan süslü ve bakımlı sütunlar, dünyanın dört bir köşesinden getirilmiş pahalı duvar tabloları ve yerleri süsleyen kaliteli kumaştan yapılmış koyu kızıl tonlarında oda halıları. Her zaman yaptığım gibi son yaptığım işten payıma düşeni aldım ve geri kalanını yüce efendinin azametle oturduğu ihtişamlı tahtın hemen yanındaki sandığa dikkatlice koydum. Konuşmadan eliyle çıkabileceğimi işaret etti ve ben onu bekletmenin neye mal olduğunu bildiğimden adımlarımı hızlandırarak ihtişamlı odadan sokağa adımımı attım.

Soğuk rüzgar beraberinde yeni pişmiş ekmek ve şarap kokularını suratıma çarparken pelerinimin başlığını iyice çekiştirdim ve adımlarımı hana doğru yönelttim. Sadece birkaç dakikadır dışarıda olmama rağmen hanın kapısını açar açmaz yüzüme çarpan sıcak havayı büyük bir mutlulukla karşıladım. Hemen kimsenin dikkatini çekmeyeceğim gölgede kalan sahneye uzak masalardan birine oturdum ve şarap servisi yapan kızı kolundan yakaladım.

‘Böğürtlen şarabı ve Anita’nın taze pişirdiği ekmeklerden getir hemen!’ Eline yeni kazandığım gümüş sikkelerden birkaçını sayınca itiraz edecekmiş gibi olan yüzü bir anda aydınlandı ve ben sanki buraya yolu düşmüş bir prensmişim gibi etrafımda vızır vızır dönmeye başladı. Sipariş ettiklerim ve birkaç kase de ikram yemeği etrafımdakilerin söylenmeleri arasında masama bırakıldı. Kız kaldığı yerden şarap servisine devam etti ve benimle bir daha ilgilenmedi. Zaten bunu yapmasını da istemiyordum.

Oturduğum yerden sahnedeki yetenekli ozanın anlattığı hikayeyi ilgiyle dinledim. Sakalları örülü bir cüce ve sürekli ölümle burun buruna gelen hırsız arasında geçen komik diyalogları şarkısına uydurmuştu. Ardından bir şövalye, bir büyücü ve bir rahibin zamanın sürekli tekrarlandığı bir kasabada başından geçen olayları anlatan bir fıkra anlattı. Handakiler bu iki performansın ardından kahkahalar atarak kendilerinden geçtiler. Kahkahaların arasından kimsenin duymadığı ama benim dikkatli kulaklarımın algıladığı birkaç cümle geveledi.

‘Yunalesca yüzümüze gülsün.’ Bu da her ne demekse… Ozan eline yan flütünü aldığı sırada hanın kapısı benim ve içerdekilerin irkilmesine sebep olarak tekrar açıldı ve içeriye pasaklı, saçı başı dağınık bir kız girdi. Kızıl saçları kirden birbirine bütünleşmiş üstü başı toz içindeydi ama o aldırış etmeden doğruca bara doğru yöneldi ve böyle birinde olmasını bekleyeceğiniz son şey olan altın bir sikkeyi barmenin şaşkınlıktan açılmış gözlerinin önünde masanın üzerine koydu.

‘Bana yiyebileceğim kadar yemek ve bolca süt getirin!’ demişti çatlayan sesiyle. Emirden çok yalvarmaya benziyordu. Bir yandan ellerini ısıtmak için ovuştururken bir yandan sabırsızlıkla açtığı kocaman gözlerle yemekleri bekliyordu. Ellerine soğuktan donmamak için sardığı paçavraları dikkatle ve yavaşça açarken artık mora dönmüş derisi yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştı. Belli ki birkaç gündür bu soğukta dışarıda kalmıştı. Mor ve kırmızının tonlarıyla süslenmiş elleri titreyerek masaya konan sıcak tabağı önüne çekti ve tüten dumanlara aldırmadan hızla ilk tabağı silip süpürdü. Şarap servisi yapan kadının yüzünde ilk defa bir duygu kırıntısı belirmişti. Sahte gülümsemeler ve ‘peki efendim’ ler arasında ilk defa içten gelen bir cümle sarf etmişti. ‘Seni zavallı çocuk…’

Yaklaşık yarım saat ve dört tabak yemekten sonra kız sonunda doymuş ve neşeyle etrafına bakmaya başlamıştı. Ben dahil handaki hemen hemen herkesin onu izliyor olması pek umurunda değil gibiydi. Keyifle ellerini çırparak sahnedeki ozanı dinliyordu. Zavallı çocuk sanırım birkaç tahtası eksik diye içimden geçirmeden edemedim. Pelerinimi iyice üzerime sardım ve kadehimin dibinde kalan son şarap kırıntılarını da bir dikişte bitirdim.

Soğuk havada adımlarımı hızlandırdım ve yüce efendinin o huzur veren dairesine doğru yöneldim. İçeriye girer girmez zengin yemeklerin kokusu etrafımı sardı. Oda çok iyi bir şekilde aydınlatılmıştı ve sıcacıktı. Bildiğim kadarıyla efendinin benden başka hizmetkârı yoktu ama yine de bu odada sanki yüzlerce görünmez hizmetçi çalışıyor gibiydi.

Bir şeyler ters gidiyordu. Evet, oda sıcacıktı ve her zamankinden daha aydınlıktı ama yine de içimde bir sıkıntı, bir karamsarlık vardı. Yüce efendinin sürekli ikametgâhı olan ihtişamlı tahtın hemen önünde uzanan kaliteli kumaştan yapılma halının üzerinde bir not kağıdı duruyordu. Yüce efendiden tek bir iz bile yoktu.

‘ Kerid Highver. Kenar mahalle dilencilerine hükmeden çapulcular kralı. Bu sefer işini eksiksiz yap.’

Notu okur okumaz ilk hissettiğim boğazımdan aşağı doru süzülen ve kalbimde yoğunlaşan bir korku yumağı oldu. Bu soğuk havada bile ellerimin titremesine sebep olan kelimeler ardı ardına zihnimde yankılanmaya devam ederken ayaklarım çoktan beni bu ürkütücü odanın dışına taşımaya başlamıştı bile. ‘…bu sefer işini eksiksiz yap…’ Tek elimi bir yumruk haline getirip dişlerimi sıktım. Yüce efendi beni yüz yüze görmemişti bile. Bu dışlanmayı, bu aşağılanmayı hak edecek ne yapmıştım? Ve bir de şu mektuptaki sözler vardı. ‘Eksiksiz’ diye düşündüm. Başım büyük beladaydı. Bu Kerid denen adam her neredeyse onu parçalarına ayıracaktım. Bunu yaparken bir damla bile kan izi bırakmamam gerekiyordu. Efendimin saygısını ve güvenini ne pahasına olursa olsun tekrar kazanacaktım ve bunu ne kadar kısa zamanda halledersem o kadar iyiydi.

 

—o—

Bölüm II

Masumiyet

 
‘Kalkın hadi sizi uyuşuk veletler!’ tam karnıma gelen sert tekme ile uyandığımda sabahın erken saatleri olduğunu anlamıştım. Bu soğuk geniş alanda beni kısmen sıcak tutan battaniyemin altından isteksizce çıktım ve benim yaşlarımda onlarca çocuğun yaptığı gibi sıraya girdim. Hepsinin üzerinde yırtık pırtık elbiseler vardı. Hepimiz düzgün bir şekilde korkudan ve soğuktan titreyen çenelerimizde sıradayken iri yarı bir adam karşımıza dikildi ve sırayla bizleri yanına çağırdı.

Bu her sabah tekrarlanan bir ritüeldi. Her dilenci kendi bölgesinde çalışmaya gönderilirdi ve bazen bölgelerin değiştiği de olurdu. Ama bu sefer bu sırada durmak benim için gerçekten çok zordu. Kaçıp gitmemek için kendimi zor tutuyordum.

‘Lia hemen buraya gel ve gelirken yerden biraz toz alıp saçlarına sür. Çok temiz görünüyorsun.’ hemen denileni yaptım ve istemeye istemeye de olsa yerden biraz kum alıp saçıma başıma sürdüm. Zaten kızıl saçlarım o kadar kirliydi ki iki hafta hiç sudan çıkmasam bile açılacaklarını sanmıyordum. Elime tutuşturulan kağıda bile bakmadan hemen arkamı döndüm ve iri yarı adamdan ve bu korkutucu dilenci kalabalığından kurtulmaya çalıştım. Her zaman yaptığım gibi dışarıya çıkar çıkmaz gideceğim adrese baktım ve sağa sola saçılan tozlar eşliğinde başımı salladım. Dilenci grubunda birçok erkek ve benden daha büyük kızlar vardı ama yine de şehrin en belalı bölgesine hep beni gönderiyorlardı.

Ne kadar da büyük bir aptalım! Sürekli kanal bölgesine gönderilmemin sebebini düne kadar bilmiyordum. İçimde yeniden alevlenen nefret duygusuyla birlikte gözlerim dolmaya başlamıştı. Bana gideceğim adresin yazılı olduğu kağıdı veren iri yarı adam ve tüm dilencilerin kralı ailemi vahşice katletmişler evimi yağmalamışlar ve bütün bunlar yetmezmiş gibi beni bir dilenciye dönüştürmüşlerdi. Yıllarca bir yetim olduğuma inanarak kenar mahallelerde birkaç bakır sikke kazanabilmek adına yapmadığım rezillik kalmamıştı.

Buğulanan gözlerimden yaşlar dökülmeye başlamıştı ve ben nefretten ne yapacağımı bilmez bir vaziyette hızla koşmaya başladım. Ayaklarım bilindik yollarda hızla beni taşırken bir yandan içimde beliren karmaşık duygularla boğuşuyordum. İntikam, korku, nefret, hüzün… Ailemi sanki dün kaybetmiş gibiydim ve onları öldürenlere ne yapabilirdim ki? Ben küçücük savunmasız bir kız çocuğuydum nasıl olup da onları alt edebilirdim? İşte bu konu hakkında hiçbir fikrim yoktu ama en azından oraya geri dönemeyeceğimi biliyordum. O alçak heriflerin yüzünü bir kez daha göremezdim. Peşime düşmeleri en az bir gün sürerdi. En azından bugün rahattım. Buradan uzaklaşabileceğim kadar uzaklaşmalıydım. Yolda birkaç yolcuya rastladım ve birine fena halde tosladım ama kısa süre sonra tekrar yola koyulup koşabildiğim kadar koştum.

Ben düşüncelere bu kadar dalmışken yaşlarla ıslanmış gözlerimi sildim ve ayaklarımın beni getirdiği yıkık dökük binaya göz gezdirdim. Terk edilmiş gibi duruyordu. Adımlarımı yan tarafta duran kırık pencerelere doğru attım ve parmak uçlarımda yükselerek içeriyi gözetledim. Her yeri örümcek ağları kaplamıştı. Çirkin bir gri tonuna bürünmüş sütunlar binanın her yanından yükseliyordu. Odanın tam ortasında uzun zaman önce büyük bir patlama olduğu çok açıktı. Zemin neredeyse kapkaraydı ve hemen hemen her yeri kötücül is izleriyle kaplanmıştı.

Omuz silktim ve hemen içeriye atladım. Her gece yattığım viraneden pek bir farkı yok gibiydi. Hemen kırık dökük merdivenlerin gıcırdayan tahtalarına doğru yöneldim ve üst katları kontrole çıktım. Tam da düşündüğüm gibi birkaç parmak tozla kaplanmış ve yıllardır hiç kullanılmamış gibi duran yatağa kendimi attım ve etrafa saçılan büyük toz bulutuna aldırmadan yorganın altına girdim. Ağlamak ve gücümün son damlasına kadar deliler gibi koşturmak beni çok yormuştu bu yüzden anında uyuya kaldım.

Tam emin değilim ama saatlerce uyumuş olmalıyım. Aşağı kattan gelen sert ve kendini adamış sesi duyunca irkildim. Yıllardır tekmeler ve küfürler eşliğinde uyandığım için hareketsiz bir şekilde gelen sesleri dinledim.

‘Kan ve küller adına seni selamlıyorum yüce efendi!’

Sesi duyar duymaz meraklanmıştım. Bu terk edilmiş yıkık dökük eve kimsenin geleceğini ummamıştım. Soğuktan donmaya yüz tutmuş ayaklarımı ellerimle ovuşturdum ve olabildiğince sessizce merdivenlerin korkuluklarına doğru yöneldim. Neyse ki küçük bir çocuktum ve ağırlığım, eskimiş de olsa bastığım tahtaları gıcırdatmaya yetmiyordu. Nefesimi tutarak aşağı doğru baktım. Pelerinine sıkıca sarınmış kaslı ve uzun boylu bir adamdı karşımdaki. Tek dizinin üzerine çökmüştü ve bir elini sert bir şekilde göğsüne götürmüş selam duruyordu. Gözlerimle tam karşısında duran kırık dökük tahtadan yapılma tahta baktım. Tahtın her yanını örümcek ağları kaplamıştı. Ben olan biteni anlamaya çalışırken adam başlığını geriye ittirdi ve başını hafifçe sanki biri onu tutuyormuşcasına arkaya attı. Kaskatı sıktığı kasları bir anda gevşedi ve pelerinini arkaya ittirerek belinden çıkardığı bir keseyi açtı. İçinde parlayan altınlar gözlerimi almıştı. Bu kesenin içinde bile tüm dilencileri ve onların oturduğu binayı satın alacak kadar para vardı. Ama olduğum yerde kala kaldım. Çünkü açılan pelerin içi para dolu kesenin yanında adamın sahip olduğu üzeri kan kaplı kılıçları da ortaya sermişti.

Heyecandan titreyen ellerim korkuluğa sımsıkı yapışmış vaziyette dikkatlice bekledim ve olabildiğince sessiz kalmaya çalıştım. Adam keseye elini uzattı ve onca paranın içinden sadece iki altın sikke alıp geri kalanını eski püskü tahtın hemen yanında bulunan bir sandığa yerleştirdi. İşte şimdi nefesimi tutmam hatta iki elimi birden ağzıma kapatmam gerekmişti. Çünkü sandıkta şimdiye kadar gördüğüm en parlak metaller ve en parlak taşlar yığın halinde duruyordu. Adam sert bir selam verdi ve bir emir almış gibi kafasını önüne eğip odadan hızla çıktı. Kapı sertçe arkasından kapandı ve ben riske girmemek için bir süre orada kala kaldım.

Yıllarca ailemi katleden bir şerefsize para kazandırmak için dilencilik yapmıştım ve karşılığında soğuk bir yer yatağı ve uyandırılmak için yediğim tekmeler dışında hiçbir şey kazanmamıştım. Hayatım zaten şimdiye kadar berbattı ve işin aslı bu büyük salonda benim göremediğim ruhani güçler varsa bile umurumda değildi. Ben zaten çoktan ölmüştüm.

Paçavralara sarılı ellerimi sabırsızca sandığa uzattım ve ağır kapağını gücümün son damlasını kullanarak açtım. Oysa az evvel burada duran adam ne kadar da kolayca tek elini kullanarak bu kapağı açmıştı. Sandık büyük bir gıcırtıyla açılıp suçluluk duygumu arttırınca bir karar verdim. Bütün ceplerimi para ile doldurup kaçmayacaktım. Bu kadar altının arasında fark edilmeyecek olan küçük bir altın sikkeyi aldım ve cebime attım. Sandığın kapağını kapatmak açmaktan daha kolaydı. Böylece hiçbir iz bırakmadan odadan ayrılmak üzere kapıya doğru yöneldim ve her şey bir anda kafama dank etti.

Güçsüz, zayıf, dilenmekten başka hiçbir yeteneği olmayan bir kız çocuğuydum ve daha dün yıllar da sürecek olsa ailemin intikamını alacağıma yemin etmiştim. Şimdi ise elimde nedenini bilmesem de efendisinin burada olduğunu sanan bir suikastçi vardı. Evin eskiden çalışma odası olarak kullanıldığı odasına yöneldim ve çekmeceleri karıştırmaya koyuldum. Eski püskü bir kağıt ve artık rengi beklemekten solmuş bir mürekkep kutusu buldum. El yazım pek iyi değildi ama idare etmek zorundaydım.

‘ Kerid Highver. Kenar mahalle dilencilerine hükmeden çapulcular kralı. Bu sefer işini eksiksiz yap.’

Kağıda bunları yazdım ve kırık dökük tahtın hemen önüne bıraktım. Mutluluktan uçarcasına caddelerde koştum ve güzel kokular saçan ilk hana kendimi attım. Kapıdan girer girmez herkes gözlerini üzerime dikmişti ama bu benim pek umurumda değildi. Bana yardım eden ozana tşekkür etmek istiyordum ve bunu da yapacaktım. Tabi tıka basa yemek yedikten sonra. Hemen kendime bir masa buldum ve hancının önüne az önce sandıktan aşırdığım parayı bıraktım. Hayatım boyunca yediğim en güzel yemeklerden tadarken bir yandan ozanın anlattığı hikayelerle eğlenmek. Bu benim hayatımın en güzel günü olsa gerekti ve ayrıca ilk girdiğim handa onu bulmak gerçekten büyük bir tesadüftü.

 

—o—

 

 

Bölüm III

Gezginler

‘Bu sakalındaki örgüler sana gerçekten de yakışmaya başladı cüce dostum’ dedi Koyubeyaz yüzünde oluşan kocaman bir gülümsemeyle.

‘O küçük iblis minik elleriyle nasıl bir düğüm atmayı başardıysa her çözmeye çalıştığımda canım yanıyor!’ diye yakındı cüce homurdanarak.

‘Ben onların hepsinin bir illüzyon olduğunu sanıyordum nasıl oldu da…’ Koyubeyaz cümlesini tamlayamadan küçük bir kız bacaklarına çarptı ve yere yuvarlandı. Yırtık pırtık elbiseler giymiş kızıl saçları kirden griye dönmüş, yeşil gözleriyle fıldır fıldır etrafına bakınıyordu. Gözlerinin kenarından süzülmüş yaşlar kirli yüzünde çamurdan iki çizgi halinde yanaklarına dökülüyordu.

‘Hey! Nereye gittiğine dikkat etsene… küçük kız’ sinirlenmiş ses tonu kendisine çarpanı görünce birden yumuşamıştı. Yerden kalkarken sanki faydası olacakmış gibi üzerini silkeleyen kızı meraklı gözlerle izledi.

‘Bu acelen ne ufaklık yoksa seni kovalayan kötü adamlar mı var? Eğer öyleyse söyle bana ağızlarının ortasına okkalı bir yumruk atayım da küçük çocuklara bulaşmamaları gerektiğini anlasınlar!’ Mit çoktan yumruklarını havaya kaldırmış ve çocuğu kovaladığını düşündüğü iri kıyım adamları bir o yana bir bu yana nefretle zıplayıp beklemeye koyulmuştu.

Küçük kız hayretle olanları seyrederken Koyubeyaz’ın pelerinindeki armaya ilgiyle bakmaya başladı.

‘Sen bir rahipsin!’ dedi kız heyecanla.

‘Emekli bir rahip pehh!’ dedi cüce yumrukları hala köşeyi her an dönebilecek adamları karşılamak için havadaydı.

‘Eskiden bir rahiptim evlat evet. Şimdi söyle bana senin için yapabileceğimiz bir şey var mı? Endişeli gibisin ve belli ki ağlamışsın.’ Bir elini küçük kızın omzuna koydu ve içinden onu rahatlatacak bir büyü mırıldanmaya koyuldu.

Kız elinin tersi ile yüzündeki yaşları silerken iç çekerek konuşmaya başladı ‘Ben… ağlamıyorum… Çok hızlı koşunca gözüm rüzgardan yaşardı galiba. Rahip ben hiçbir Tanrıyı tanımıyorum ama sen onların armasını taşıyacak kadar birine yakınsın. Benim için ona dua eder misin?’

Koyubeyaz durdu ve kızın söylediklerini anlamaya çalıştı. Bir adım geri çekildi ve enine boyuna düşündü. Kız belli ki delinin tekiydi ve köşeden bir türlü çıkmayan korkunç hayaletlerden kaçıyordu. Kaldı ki ettiği dualar son zamanlarda Yunalesca tarafından hep büyük felaketlerle sonuçlanıyordu. Omuz silkti ve zavallı deli ufaklığın başına ellerini koydu.

‘Yunalesca! Duy sesimi! Sana adanmış bu ufaklığın dualarını kabul et ve ona yol göster!’ Duasının işe yaramasını umut ediyordu ama işe yaramaması ihtimaline karşı elini ufak bir ışıkla aydınlatacak basit bir büyü yaptı.

Elleri aydınlandıktan sonra kızın yüzünde rahatlamanın verdiği bir gülümseme belirdi ve geldiği gibi hızla koşarak oradan uzaklaştı.

‘Sanırım deliydi…’ dedi cüce hala bir eli havada ve sürekli köşeye bakıyordu.

Koyubeyaz onaylarcasına başını saldı ve cücenin omzundan tuttu. ‘Hadi gidelim dostum daha Kayıprıhtım’a gidecek kadar deli bir kaptan bulmamız gerekiyor. Ama önce şu handa durup biraz para kazansak fena olmaz.’

Cücenin yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Koyubeyaz’ın kazandığı paralarla bedava içki içmeye bayılıyordu.

Hayal İmparatorluğu” için 1 Yorum Var

  1. Macera devam ediyor.

    Uzun zamandır beklediğim devam bölümünün buradan bana göz kırpması hem şaşırttı hem de sevindirdi. Bunca zamandır nasıl görmemişim, nasıl okumamışım hayret doğrusu. Neyse geç olması güç olmasından iyidir.

    Öncelikle konuyu çok beğendiğimi ve temanın içerisine güzel yedirdiğini belirtmeme izin ver. Kiralık katilin durumunu keşfetmek ve yaşadıklarını dışarıdan görmek inanılmaz keyifliydi. Aynı şekilde küçük dilenci kızın duygularını kağıda aktardığın kısımları da beğendim. Araya KoyuBeyaz ile mit’i sıkıştırman, Yunalesca esprilerini serpiştirmense işin tuzu biberi olmuş.

    Olumsuz yönlere değinmek gerekirse anlatımda ufak tefek aksaklıklar var. Mesela ikimizin de sürekli düştüğü kelime tekrarları çarptı gözüme. Örneğin;

    “Bana vermiş olduğu son görevi başarıyla tamamlamıştım ama yine de o bakışlar karşısında ‘Nerede yanlış yaptım?’ sorusunu kendime defalarca yöneltmekten kendimi alamıyordum. Sonunda ben endişe ile titreme sınırlarında dolanırken bakışlarını üzerimden çekti ve odanın köşesindeki süslü koltuğuna rahatça oturdu. Yılların yıprattığı yüzünde ifadeden yoksun, tek düze bir bakış vardı.”

    Bunun gibi birkaç kısım daha var öykü içerisinde. Biliyorum, insan yazarken pek farkına varmıyor ve ben de çok yapıyorum bunu. Yine de katil gibi ‘Nerede yanlış yaptım?’ sorusunu kendine defalarca sormaman adına belirteyim dedim 🙂

    Bir de şu var: Kız yolda koşarken birilerine çarptığını söylüyor fakat o kısım hemen geçiştiriliyor. Daha sonra o kişilerin Koyu ve mit olduğu ortaya çıkıyor lakin bunu hemen kavramak zor oluyor. İlk kısım biraz daha okuyucunun gözüne sokularak akılda kalması sağlanabilirdi. İkinci olarak kızın nasıl olup da acı gerçeği öğrendiğini bilememek olay örgüsünü biraz zayıflatmış.

    Her şeye rağmen keyifle okuduğum bir hikaye ve devam bölümüydü. Kalemine ve ellerine sağlık…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *