Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kayıp Rıhtım’da Bir Yabancı

Soğuk ve karanlık bir geceydi. Uzun ve dar bir patika gecenin karanlığına doğru kıvrıla kıvrıla gidiyordu. Patikanın üzerindeyse yalnız bir yolcu ürkek gözlerle etrafına bakınarak ilerlemekteydi. Kaybolmuştu… Elindeki kitaba sımsıkı sarılmıştı ve soğuktan tir tir titriyordu yolcu. Harry Potter’ın son cildiydi tuttuğu. Onun için çok şey ifade ediyordu bu kitap. Çünkü fantastik edebiyatla ilk tanışması bu seriyle gerçekleşmişti ve bu yeni türü çok ama çok sevmişti. Kendini fantastiğin derin ve renkli sularına bırakarak bir çırpıda tüm seriyi okumuştu. Ama her güzel şey gibi bu serinin de bir sonu vardı ve o son çok çabuk gelmişti yolcunun yanı başına. Ama kolay kolay bu türden kopmaya niyeti yoktu. O yüzden yeni arayışlar içerisinde kendini fantastik diyarların gizemli topraklarına atıvermişti. Fakat düşünemediği bir şey vardı. Bu diyarlar çok genişti ve yolunu bilmeyen birinin burada kaybolması an meselesiydi. Tıpkı şu anda kendisinin de kaybolduğu gibi…

Derken uzaklarda bir yerde yanan bir ışık takıldı gözüne. Hızla o yöne doğru baktı fakat parlak ışık geldiği hızla yok olmuştu. Bir an için hayal görüp görmediğinden emin olamayarak o yöne bakakaldı yolcu. Ardından bir kez daha gördü parlak ışığı… Anlaşılan kısa aralıklarla yanıp sönen cinsten bir ışıktı bu. Neydi acaba? Durmak bilmeksizin çalışan cücelerin madenlerinden biri miydi? Yoksa ateş saçan bir ejderhanın ölümcül nefesi mi? Aklına yapacak başka bir şey gelmediğinden o yöne doğru yürümeye başladı yavaşça. Yürüdükçe dingin dalgaların sessiz çırpınışları çalındı kulağına.

Çok fazla gitmemişti ki patikada başka biriyle karşılaşmak üzere olduğunu fark etti. Parlak zırhları içinde oldukça mağrur görünen, uzun saçlı, kırmızı pelerinli biriydi bu. Kılıç yerine bir kamçı taşıyordu ve sırtı dönük olduğundan henüz yolcuyu fark etmemişti. Yolcu, zırhlı kişiye usulca yaklaştı ve “M-Mer-Merhaba bayım.” dedi ürkekçe.

Zırhlı ardından gelen çekingen sesi duyunca yavaşça döndü ve “Merhaba.” dedi. Yolcu karşısındaki kişiye şaşkınlıkla bakakaldı. Elinde tuttuğu kitap yavaşça elinden kayarak düşerken ağzı da bir karış açılmıştı. Çünkü az önce bayım diye hitap ettiği şövalye aslında bir bayandı.

“B-be-ben çok özür dilerim bayım! Şey yani… Bayan! Ben sizi şey sanmıştım da… Hani öyle zırhlar içinde falan görünce.” diye kekeledi yolcu.

“Eh, sorun değil. Bu ilk defa olmuyor.” dedi hafifçe gülümseyen şövalye. Ardından eğilerek yerdeki kitabı aldı ve yolcuya uzattı. “Kitabına iyi bak. Onların yeri başımızın üstüdür, ayaklarımızın dibi değil.”

“Teşekkür ederim.” diye mırıldandı yolcu, kitabı alırken. “Siz de mi kayboldunuz?”

“Kayıp mı? Hayır, hayır.” diye güldü şövalye. “Aksine ben burada sana ve senin gibi bu diyarlarda yolunu kaybetmiş ve devam etmek için nereye gideceğini bilemeyen yolculara yol göstermek için varım. Yalnız da değilim üstelik. Rıhtım’da benim gibi pek çok arkadaşım daha var.”

“Rıhtım mı, hangi rıhtım? Yalnızılar Rıhtımı mı yoksa?”

“Kayıp Rıhtım tabi ki…” diye cevapladı şövalye, tek eliyle ileride bir yeri işaret ederek. “Fantastik Diyarlar’a giden tüm yollar Rıhtım’dan geçer.”

Tam o esnada uzaklardaki parlak ışık bir kez daha parladı ve hem şövalyenin hem de yolcunun yüzünü aydınlatıverdi. Yolcu o anda hayretle şövalyenin gösterdiği yönde, denizin üzerinde uzanan bir başka patika daha olduğunu gördü. Yolun sonunda küçük ama sevimli, gizemli fakat davetkâr bir ada görünüyordu hayal meyal. Adanın tam ortasındaysa oldukça kadim bir deniz feneri vardı. Işık buradan geliyordu işte.

“Vay canına!” dedi yolcu. “Yolun sonundaki ışık dedikleri bu mu yoksa?”

“Tabi ki hayır.” dedi şövalye gülerek. “Kayıp Rıhtım orası işte, ben de oranın yöneticilerinden biriyim. Tüm diyarların birleştiği yer… Orası senin gibi fantastik edebiyata gönül vermiş kişilerle dolu. Sevdiğin seriler hakkında pek çok bilgiye ulaşabileceğin gibi hiç tanımadığın başka evrenlere, başka maceralara açılan kapılar da bulabilirsin orada. Tabi gitmek istersen…”

“Kulağa harika geliyor doğrusu.” dedi yolcu bir patikaya bir de şövalyeye bakarak. Ardından gülümseyerek başını salladı ve “Gideceğim.” dedi kararlılıkla.

“O zaman girişe kadar yanında yürüyeceğim yolcu.”

İlk adımlarıyla birlikte yolun üzerindeki sis dağılıverdi ve etraflarını altın rengi, parlak bir ışık sarmaladı ikilinin. Işık onları yıkadıkça yolcu etrafında garip sesler duymaya ve değişik görüntüler görmeye başladı. Fakat hiçbiri korkunç değildi, aksine heyecan verici şeylerdi. Bir an oldukça kadim bir savaş alanında, zafere koşan atlılar görüyordu bir an sonraysa gelecekte, hayal dahi edemeyeceği teknolojik harikalardan oluşan evrenler.

Onlar yürüdükçe önlerindeki ada biraz daha görünür oldu. Büyücülük kulelerine benzer yüksek yapıları, kadim deniz fenerini, sahili boydan boya kaplayan geniş iskeleleri ve limana demirlemiş gemileri rahatça görebiliyorlardı artık.

“Muhteşem görünüyor.” diye fısıldadı yolcu, şövalyenin pelerinine basmamaya dikkat ederek yürürken.

Derken patika birdenbire sona erdi ve kendilerini çift kanatlı, demir parmaklıklı devasa bir kapının önünde buldular. Kapılar altın kaplamaydı ve ardına kadar açıktı. Girişin yanındaysa ufak ama gösterişli bir tabela vardı. Üzerinde şöyle yazıyordu:

“Kayıp Rıhtım,

Fantastik edebiyatta kaybolanlara…”

Şövalye, yolcunun yazıyı okumakta olduğunu fark edince dostane bir biçimde omzuna vurdu.

“Eh, ‘kaybolanlara’ diyor ama içeriye giren kimse artık kayıp değildir dostum.” dedi gülümseyerek.

“Teşekkür ederim.” dedi yolcu, minnettarlıkla ona bakarak. “Daha adınızı bile bilmiyorum.” diye ekledi ardından.

Durmadan dönüp etrafı aydınlatan fenerin ışığı bir kez daha yolcuyla şövalyenin yüzüne vurdu ve o esnada şövalyenin ismi dudaklarından serbest kaldı; “Fırtınakıran.”

“Teşekkür ederim Tırpanakaçan.”

“Adım Fırtınakıran… Dalgakıranın fırtınaya uyarlanmış hali.”

“Ha… Tamam. Şey… Memnun oldum o zaman.” dedi yolcu ve kendisine uzatılan eli samimiyetle sıktı.

“Umarım iyi vakit geçirirsin. Bu arada dikkat et de dürbünle gözetleyenlere yakalanma.” dedi Fırtınakıran gizleyemediği bir sırıtışla.

“Neye yakalanmayayım neye?” diye sordu yolcu.

Fırtınakıran ise sadece “Göreceksin.” demekle yetindi ve yeni yolcular bulma ümidiyle oradan uzaklaştı.

Yolcu kitabını sıkıca kavradı. Ardından derin bir nefes alarak kapıya döndü ve rıhtımdan içeri ilk adımını attı.

***

Her iki yanı yeşil ağaçlarla kaplı dar bir patikaydı ilk karşısına çıkan. Yolun her iki kenarına alçak, beyaz duvarlar inşa edilmişti. Yolun hemen sağındaki tek katlı taş yapı görünürdeki yegâne binaydı.

“Merhabalar yolcu.” diye seslendi biri, henüz birkaç adımdan fazlasını atmamışken.

Sesin geldiği yöne baktığında yeşil pelerinli, siyah çizmeli bir adamla karşılaştı. Adam pelerinine sıkıca sarınmıştı ve başlığını iyice aşağı çektiğinden yüzü tam olarak seçilemiyordu. Alçak duvarlardan birinin üzerine rahatça kurulmuş bir şekilde yolu gözlüyor, bir taraftan da keyifle piposunu tüttürüyordu.

“Şey… Merhaba.” dedi yolcu, tereddütle.

Adam çevik bir şekilde duvardan atlayıp uzun adımlarla yolcuya yaklaştı. “Kayıp Rıhtım’a hoş geldin yabancı. Bana Bolgezer derler. Bir kolcuyum” dedi elini uzatarak.

“Bolgezer mi? Garip bir isim.” dedi yolcu, uzatılan eli çekinerek sıkarak.

“Evet, öyle de denebilir. Dostlarımsa bana Amras Ringeril diye hitap eder. Rıhtım yöneticilerinden biriyim. Aramıza hoş geldin.”

“Hoş bulduk Tamgaz Bingeril.”

“Şey… Amras olacaktı. Her neyse… Yoldan geçen bir yolcu musun yoksa kalıcı olmaya mı geldin?”

“Aslında buna henüz karar vermedim. Önce bir etrafı gezmeyi düşünüyordum, sakıncası yoksa elbette…”

“Tabi ki yok. Eğer fikrini değiştirirsen Karn Aduamin hemen şu tarafta.” dedi kolcu, eliyle girişin hemen yanındaki tek katlı yapıyı işaret ederek.

“Karın… Ne?”

“Karn Aduamin… Yani kadim büyülü aynamız.”

“Kelid aynası gibi mi yani?” diye sordu yolcu, elindeki Potter kitabına hevesle sarılarak.

“Öyle de denebilir fakat bizimkinin işlevi biraz daha farklı. Karşısına geçip kendin için seçtiğin adı söylüyorsun ve o andan itibaren tüm Rıhtım seni o isimle tanımaya başlıyor. Aksi takdirde sadece bir yolcu olarak kalırsın. O takdirde de etkinliklerimizi izleyebilir ama katılımda bulunamazsın.”

“Hmm…” dedi yolcu, “Bunu bir düşüneceğim. Ama dediğim gibi, önce bir dolaşıp etrafı görmek istiyorum.”

“O halde yol sizindir, saygıdeğer yolcu.” dedi Amras, kenara çekilip zarif bir reveransla yolu açarken. Yolcu beceriksiz bir biçimde eğilerek bu selama karşılık verdi.

Tam o esnada mikrofon cızırtısına benzer bir ses duyuldu gökyüzünde. Yolcu hızla etrafına bakındı ama yakınlarda ne bir direk ne de hoparlör göremedi.

“Büyü.” diye fısıldadı Amras Ringeril, yolcunun soran bakışlarıyla karşılaştığında. “Rıhtımın efendisi bir duyuru yapmak üzere.”

“Dikkat, dikkat!” dedi büyüyle yükseltilmiş ses, yankılı bir biçimde. “Sheqer_cocuq isimli üyemiz, güzel Türkçemizi kötüye kullanmaktan ve bu davranışındaki ısrarından dolayı süresiz olarak sınır dışı edilmiştir. Bilginize!”

Ardından mekanik bir tıkırtı duyulmaya ve zemin hafifçe sarsılmaya başladı. Yerin altından devasa boyutlarda bir mancınık yükseliyordu gökyüzüne doğru yavaş yavaş. Mancınığın üzerinde birinin olduğunu gördü yolcu, hayal meyal.

“Bıraqın beni yha! İstediiim gibi qonusurum, kimse bana krşmz!” diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu mancınığın üzerindeki kişi. Devasa teçhizat yükselişini tamamladığında gümbürtüyle durdu, geriye doğru iyice gerildi ve hızlı bir atışla üyeyi Rıhtım sınırlarının dışına gönderdi.

“Hayııııııır!” diye bağırıyordu sheqer_cocuq, gökyüzünde kontrolsüz bir şekilde süzülürken. Ufukta küçücük bir nokta haline gelip kayboluncaya kadar ardından bakakaldı yolcu.

“Hehehe…” diye kıkırdadı büyülü ses keyifle. Sonra da mikrofonun hâlâ açık olduğunu anımsayarak bir “Ups!” dedi panikle. Ardından ses başladığı gibi aniden sona erdi.

“Bu da neydi?” diye sordu yolcu, merak ve endişe karışımı bir duyguyla.

“Önemli değil, cezayı hak eden biri sadece.” diye geçiştirdi Amras. “Rıhtım özgür bir yer elbette ama başkalarına saygı göstermediğin sürece burada yerin yoktur. Bir de Türkçeye tabi…”

“Anlıyorum.” dedi yolcu.

“Çok da fazla bir şey istemiyoruz, değil mi?”

“Sanırım hayır. Şey… Ben devam edeyim o zaman.”

“Elbette. İyi eğlenceler dilerim.” dedi Amras.

Bunun üzerine Rıhtım’ın derinliklerine doğru ilerleyen patika üzerinde yeniden yol almaya başladı yolcu. O yürürken kolcu da az önceki yerine geri döndü ve kendi kendine bir şarkı mırıldanmaya başladı;

“Yol hiç bitmez, uzar gider,
başladığı kapıdan.

Az gittik, uz gittik ama
gücüm yettikçe yola devam.

Bacaklarım yorulsa da
yürürüm varana dek anayola.

Yollarla işler birleşir orada,
bilmem yolculuk sonra ne yana.”

***

Yolcu, Kayıp Rıhtım’ın ilginç bir yer olduğunu tahmin ediyordu zaten. Ama böylesine muazzam bir mekânla karşılaşacağını hayal dahi etmemişti. Patika biter bitmez geniş, daire şeklinde bir meydanda bulmuştu kendisini. Yerler taş döşeliydi ve pek çok farklı yol bağlanıyordu bu meydana. Yolların her iki yanında çeşit çeşit binalar, kuleler, parklar, havuzlar ve bahçeler vardı. Bunların kimi Orta Çağ yapılarını andırırken kimi günümüze kimiyse geleceğe aitmiş gibi görünüyordu. Bakışlarını yukarı kaldırdığında gökyüzünde gezinen uçan balonlar, küçük zeplinler, uçan halılar, süpürgeler ve birkaç uzay gemisi çarptı gözüne. Rıhtım’daki en yüksek yapıysa kadim deniz feneriydi.

Tam meydanın ortasında, üzerinde onlarca ok yerleştirilmiş bir yön tabelası vardı. Okların her biri değişik bir doğrultuyu gösteriyordu ve hepsinin üzerinde Kurgu İskelesi, Swoop-race pisti, Düşler Limanı, Quidditch sahası, Öykü Seçkisi meydanı, Shire, Fantastik Diller Okulu, Kenderyurdu, Yolgeçen Hanı, Lothlórien, Liman Kütüphanesi, Son Yuva Hanı ve Dipsiz Konak gibi pek çok enteresan isim vardı. Yolcu başını kaşıyarak tabeladaki isimlere baktı, sonra tekrardan başını kaldırıp deniz fenerine göz attı. Ne yöne gitmesi gerektiğinden emin olamadığından fenere gittiğini düşündüğü yollardan birine rastgele dalıverdi.

Uçan kaykaylar üzerinde gezen bir grup genç geçti yanından. Hani şu Geleceğe Dönüş filmindeki kaykaylardan… Hemen karşısında bir grup sakallı cüce kendi aralarında hararetle tartışarak yürümekteydi. Duvarlardan birinde “Kayıp Rıhtım; kenderlere kucak açan tek ülke!” yazan bir afiş gördü. Tepesinden bir Zümrüdüanka kuşu geçti uçarak, o billur sesiyle öterken. Zırhlı şövalyeler, ninjalar, cüceler, astronotlar, samuraylar, kovboylar, büyücüler, elfler ve buçukluklar her yanındaydı. Fırtınakıran burası için tüm diyarların birleştiği yer derken abartmamıştı anlaşılan.

Tam bir köşeyi dönmüştü ki beyaz zırhları içinde iki asker yolunu kesiverdi. Yolcu onları tanımıştı. Star Wars filmlerindeki imparatorluk askerleri yani Stormtrooperlardı bunlar.

“Dur!” dedi Stormtrooperlardan biri. “Nereye gittiğini sanıyorsun?”

“Ben…”

“Adın ne senin?” diye sordu bir diğeri, elindeki lazer tüfeğini yolcuya doğru sallayarak.

“Şey…”

“Şey mi? Hiç böyle saçma bir isim duymamıştım! Kimliğini göster.”

Yolcu ne yapacağını bilemez bir şekilde karşısındakilere bakarken arkasından gelen bir başka ses duydu.

“Onun kimliğini görmeye ihtiyacınız yok.”

Üçü birden yeni gelenin kim olduğunu görmek için o yöne döndü. Jedi kıyafetleri içerisinde, top sakallı, hafif çekik gözlü bir delikanlıydı bu.

“Sen de kimsin?” dedi askerlerden biri aksi bir tavırla.

“Size onun kimliğini görmeye ihtiyacınız yok dedim.” diye yanıtladı Jedi, bir elini askerlerin yüzüne doğru yavaşça sallayarak.

“Ah, haydi! Yine mi şu sahne?” diye söylendi ilk asker. “Hep aynı numarayı yapıyorsunuz ama. Haksızlık bu!”

“Senaryonun akışını bozmak uğursuzluktur. 40 yıl Death Star’da paspas atarsınız sonra.” dedi Jedi, işaret parmağını sağa sola sallayarak.

“Öf! Tamam, tamam.” dedi Stormtrooper mutsuzca. “Onun kimliğini görmeye ihtiyacımız yok.”

“O sizin aradığınız droid değil.”

“O bizim… Ne? Bu nasıl bir saçmalık böyle? Elbette ki o bir droid değil!”

“Senaryoyu bozma!” dedi Jedi, hiç istifini bozmadan.

“Peki, peki…” dedi Stormtrooper boynunu bükerek. “O bizim aradığımız droid değil.” diye ekledi ardından, başını memnuniyetsiz bir biçimde iki yana yatırarak.

“Devam edin.”

“Devam edin, devam edin.” dedi Stormtrooper ve iki asker söylene söyle uzaklaştı.

“Teşekkür ederim.” dedi yolcu. “Siz olmasaydınız ne yapardım bilemiyorum.”

“Sorun değil.” diye yanıtladı Jedi savaşçısı, ellerini elbisesinin yenlerine sokarak. “Adım Hurin.”

“Memnun oldum efendim. Bir Jedi için alışılmadık bir isminiz var doğrusu.” dedi yolcu.

“Silmarillion’dan bir isim, daha önce duymuşsundur mutlaka.”

“Aslına bakarsanız duymadım. Nedir o, bir kitap mı?”

“Anladığım kadarıyla bu diyarlarda yenisin yabancı. Silmarillion’u sadece basit bir kitapmış gibi nitelendirdiğine göre…” dedi Hurin, aksi bir tavırla. “Neyse ki doğru yere gelmişsin. Burada aradığın her türlü bilgiye rahatça ulaşabilirsin. Nereye bakman gerektiğini biliyorsan tabi…”

“Öyle umuyorum. Siz buranın efendilerinden biri misiniz?”

“Ben mi? Hayır… Efendi, kral, başrahip, padişah, sultan, han, hakan sökmez buralarda bize. Biz zorlu tiplerizdir, binlerce fırtınadan kurtulup bu rıhtıma ulaştık çok zaman önce. Kaptanımız ise büyük fırtınadan kurtulan ilk kişidir. Yani Kayıp Rıhtım’a demir atan ve burayı inşa eden Magicalbronze…”

“Necikıl?”

“Magicalbronze…”

“Hmm, tamam. Bir bakalım; Magicalbronze, Amras Ringeril, Fırtınakıran, Mümin…”

“Hurin!”

“Ay, şey… Hurin… Gerçekten de çok değişik isimleriniz var.”

“Bunlar takma isimler. Mesela Magicalbronze’un gerçek ismi Hakan’dır.”

“Hakan mı? Az önce bize han, hakan sökmez dememiş miydiniz ama?”

“Şey… Öyle mi dedim? Şşşt, çaktırma.” dedi Hurin, telaşlı gözlerle etrafına bakınarak. Neyse ki kimse onları dinliyormuş gibi görünmüyordu.

“Kimse yanılgıya düşmesin. Eğer ki bu rıhtımda yaşıyorsak bunu Kaptan Magicalbronze, İkinci Kaptan Amras Ringeril ve diğer görevlilere borçluyuz. Bense rıhtım küçük bir topluluk olduğu zamanlardan beri burada olan bir Edain beyiyim sadece. Kral olmakta gözüm yoktur. Sadece Rıhtımın güvenliğini ve gelişimini düşünürüm.”

“Ben bir Jedi olduğunuzu sanmıştım oysa.”

“Öyleyimdir de. Aynı anda birden fazla evrene gönül vermenin cabası. Biraz karışık bir mesele…” diye geçiştirdi Hurin.

“Eh, yardımınız için teşekkür ederim o halde.”

“Rica ederim. İlk defa birisi anlatmak istediğimi kırılmadan anladı. Aramıza hoş geldin.” dedi Hurin ve yürüyerek uzaklaştı.

***

Yolcu henüz çok gitmemişti ki bir köşeyi döner dönmez uzun ve geniş bir iskeleyle karşılaştı. “Kurgu İskelesi” yazıyordu hemen girişindeki yüksek tabelada. Merakla o yöne doğru yürümeye başladı. İskele L şeklinde uzanıyordu ve her iki yanında kırk beş derece eğimli ahşap çalışma masaları vardı. Hemen hemen her masanın başında birisi oturuyor ve elindeki tüy kalemle önündeki parşömenlere bir şeyler yazıyordu.

İskelenin sonunda konuşma kürsüsüne benzer bir yer bulunuyordu ve yazarlardan birisi şu anda hikâyesini sesli bir şekilde kürsüden okumakla meşguldü. Önünde de kimisi ayakta kimisiyse oturarak onu dinleyen bir sürü kişi vardı. Kalabalığın büyük çoğunluğunu insanlar oluştursa da arada elflere, gnomlara, kenderlere, perilere ve at adamlara rastlamak mümkündü. Hatta birkaç denizkızı bile iskeleye yanaşmış, dikkatli bir biçimde dinliyorlardı anlatılanları.

“Üstatları arkasını döndü ve ikisine takip etmelerini işaret etti.

‘Yarın bu alanda sizler dövüşüyor olacaksınız. Şimdi gidip dinlenin ve son hazırlıklarınızı yapın. Birer kılıç ustası olup yolunuza devam etmek ve yerde yatan şu kibirli drow gibi ölmek arasındaki ince çizgide duruyorsunuz. Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide…’

Son cümlesini havadan gelen buz gibi bir esinti karşıladı ve Furian ve Xen’in şüphe ile titremesine sebep oldu.”

“Bu bölümün sonu…” dedi yazar, parşömenlerini toplayarak. Dinleyicilerden kibar bir alkış koptu.

“Çok güzel olmuş Malkavian, tebrik ederim.” dedi dinleyicilerden biri.

“Malkaçıran… İlginç bir isim.” diye düşündü yolcu.

“Beğenmenize sevindim sevgili Berre.” dedi yazar.

“Zerre mi? Bu daha da enteresan bir isim.” diye aklından geçirdi yolcu.

“Dövüş sahnesi esnasında bazı cümlelerin aşırı uzun olması dışında neredeyse kusursuz. Dövüş sahnelerini anlatışın, iki karakteri yansıtışın, tasvirlerin… Hepsi yerinde ve kıvamında. Eline sağlık!” dedi bir diğeri.

“Çok teşekkürler arkadaşlar.” dedi yazar ve dinleyicilerini selamlayıp kürsüden indi. O inerken iskeledeki bir başka yazar ayaklandı. Uzun saçlı, siyah ağırlıklı kıyafetler giyen bir gençti bu. Dinleyicilerden birinin yanındaki arkadaşına “Baal Adramelech…” diye fısıldadığını duydu yolcu.

“Baharatlı felek mi? Ne garip…” diye mırıldandı kendi kendine. O esnada genç hikâyesini okumaya başlamıştı bile.

“Alexander hızlıca binanın tepesinden atladı ve sütunun bazı çıkıntılarına tutunarak aşağıya doğru indi. Partenon’un köşesindeki bu sütunu geçtiğinde…”

“Neler oluyor?” diye sordu yolcu, hemen yanı başındaki kimonolu dinleyiciye. Dinleyici aşırı büyük gözlerini kırpıştırarak ona baktı şaşkınlıkla. “Ah, sen yeni olmalısın. Aramıza hoş geldin uzak diyarlardan gelen ve buraya yabancı olan ama bir o kadar da bizden diyebileceğimiz kişi.” dedi sonra da.

“Ne?”

“Kısaca, hoş geldin yabancı.” dedi dinleyici, derin bir çekerek.

“Şey… Hoş bulduk. Hep böyle uzun cümleler mi kurarsın?”

“Genellikle evet. İlk sorunun cevabına gelirsek, burası Kurgu İskelesi yani kendi hikâyelerimizi yazıp diğerleriyle paylaştığımız bir yer. Bu sayede hem kendimizi geliştiriyoruz hem de karşılıklı fikir alış-verişlerinde bulunabiliyoruz.”

“Vay canına!” dedi yolcu, “Bu çok güzel bir şey olmalı.”

“Evet, öyle. Bu arada ben Nihbrin.” dedi genç, elini uzatarak.

“Memnun oldum in-bin.” dedi yolcu, uzatılan eli sıkarak.

“Nihbrin…” dedi genç, gülerek. “Bak, şu karşıdaki limanı görüyor musun?” diye sordu sonra da, parmağıyla birkaç yüz metre ileriyi işaret ederek.

“Evet, gördüm.

“Orası da Düşler Limanı. Burada yani Kurgu İskelesi’nde fantastik türdeki eserleri paylaşırız, Düşler Limanı’ndaysa fantastik dışında kalan yazıları.”

“Herkese ve her türe yer var yani.”

“Kesinlikle.” dedi Nihbrin gülümseyerek. “Belki bir gün senin hikâyelerini de dinleriz.”

“Belki…” dedi yolcu, biraz utanarak. “Sen neler yapıyorsun peki burada?”

“Ben mi? Genelde buradaki herkes gibi hikâyeler yazar ve paylaşırım. Fakat aynı zamanda manga ve anime bölgesinin de sorumlusuyum.”

“Manda ve mine de nedir?”

“Manga ve anime… Japon kültürü sosuna bandırılmış çizgi film ve çizgi- roman diyebiliriz kabaca. Gerçi böyle bir tanımı o güzide eserlere yakıştıramıyorum ama öbür türlüsünü de senin anlayacağından şüpheliyim. Bölgem limanın hemen karşı tarafında. Kızların pembe, erkeklerin mavi saçlı ve herkesin kocaman gözlü olduğu bir yere gelirsen bil ki oradasın.”

“Şey, belki daha sonra.” dedi yolcu. “Deniz fenerine gitmeye çalışıyorum, yolu tarif edebilir misin?”

“Elbette.” dedi Nihbrin, ardından yavaş ve uzun cümlelerle anlatmaya koyuldu.

***

İskeleden ayrılan yolcu, Nihbrin’in tarif ettiği sokağa saparak yürümeye devam etti. Deniz feneri şimdi biraz daha yakın görünüyordu. Yolun karşısından biri kırmızı diğeriyse siyah cüppeli iki büyücüyle kara zırhlar içinde bir başka adamın yaklaşmakta olduğunu gördü. Kırmızı cüppeliyi tanımıyordu fakat çok çarpıcı bir görüntüsü olduğu kesindi. Özellikle o kum saati şeklindeki gözleri ve elindeki gösterişli asasıyla… Siyah cüppeliyse bir yerlerden tanıdıktı. Yağlı uzun saçlar, kanca burun, somurtkan bir yüz…

“Severus Snape…” diye fısıldadı yolcu, elindeki kitaba sıkıca sarılarak.

Hemen onların yanında yürüyen üçüncü adamı ise başka biriyle karıştırmanız imkânsızdı. Siyah kaskı, teknolojik zırhı, her daim tıslayan soluğu ve yankılı sesi ile Darth Vader’dı bu gelen.

“Hiç sormayın dostlarım.” diyordu Snape. “Herkes seni kötü adam yerine koyarken bir şeyleri başarmak gerçekten de çok zor.”

“Seni çok iyi anlıyorum Severus.” dedi kırmızı cüppeli. “Ne de olsa ben de aynı yollardan geçtim sayılır.”

“Katılıyorum.” dedi Vader, o derinden gelen boğuk sesiyle.

“İyi de sen zaten hepten kötüydün.” dedi kırmızı cüppeli gülerek.

“Senin de pek masum olduğunu söyleyemeyeceğim Raistlin.” dedi Vader. “Takhisis hâlâ senden şikâyetçi. Padme’nin dediğine göre her fırsatta seni çekiştirip duruyormuş hâlâ.”

“Ayıp sana Raist, insan hiç efendisine ihanet eder mi?” dedi Snape, muzip bir şekilde gülerek.

“Onu Voldemort’a sormak lazım.” diye yanıtladı Raistlin, manalı bir şekilde sırıtarak.

“Ya da Palpatine’e…” dedi Vader. Sonra üçü birden bir kahkaha patlattı. “Kötü olmak muhteşemdi!” dediler hep bir ağızdan, birbirlerinin sırtına dostça vurup yolcunun yanından geçerken.

Yolcu ise duydukları karşısında şaşkına dönmüş bir vaziyete yürümeye devam ediyordu. Omzunun üzerinden geriye bakıp, giderek uzaklaşan bu sıra dışı üçlüyü izlerken bir müzik sesi çalınmaya başladı kulaklarına. Çalan ezgi o kadar güzeldi ki aklındaki tüm düşünceler bir anda siliniverdi. İyice dikkat kesilerek sesin geldiği yöne doğru ilerledi ve ufak bir kulenin önünde buldu kendini.

Sivri uçlu kırmızı bir çatısı olan, yüzeyi nota desenleriyle süslü, tek katlı bir yerdi kule. Küçük bir kapısı ve kapının hemen üzerinde de ufak bir balkonu vardı. Genç bir kız kemanıyla tek kişilik bir resital vermekteydi balkonda. Tıpkı Kurgu İskelesi’nde olduğu gibi burada da pek çok farklı ırktan dinleyiciler toplanmıştı. Hemen kulenin yanında kocaman bir Ent, üzerinde “Symphony of Gardens” yazan bir tabela tutmaktaydı ağaç dallarına benzeyen ellerinde. Yolcu karşısındakinin bir Ent olduğunu bilmiyordu elbette fakat anlamadığı bir nedenden dolayı çok sempatik bulmuştu bu ağaç-adamı. Belki de müzikle birlikte hafifçe ham-humladığından ya da dallarını usulca sağa sola salladığından olabilirdi.

Yolcu, bakışlarını Entten ayırarak kendini müziğin dinlendirici ezgisine bıraktı. Hatta arada sırada o da tıpkı ağaç-adam gibi hafifçe sağa sola salınıp müziğe beden ritmiyle eşlik etti. Bir müddet sonra keman hafif bir iniltiyle son notalarını dökerek sessizleşti ve dinleyicilerden coşkulu bir alkış koptu. Yolcu kendisini de hararetle alkışlarken buldu.

“Teşekkürler.” dedi kemancı kız, kibarca eğilip dinleyicilerini selamlayarak. Sonra da bir kez daha kemanını çenesine yerleştirip başka parça çalmaya başladı yavaşça.

“Kim bu?” diye sordu yolcu, yanındaki iki delikanlıya.

“Black Helen.” dedi kıvırcık saçlı, top sakallı olanı. Üzerinde “Trust me, I’m a translator.” yazan bir tişört vardı.

“Bırak hele mi?” diye sordu yolcu.

“Bırak hele değil azizim, Black Helen.” dedi diğer delikanlı. Uzun saçları olan, iri yapılı biriydi. Beline sardığı geniş kuşağı ve başındaki fesiyle eski zamanların hikâyecileri gibi giyinmişti.

“Sen yeni olmalısın.” dedi kıvırcık saçlı olan. “Ben Arlinon, bu da Wyern. Ya senin adın ne?”

“Benim henüz bir adım yok. Bu arada tanıştığımıza memnun oldum Harbidon ve Yiğen.”

İki genç bir müddet yolcuya şaşkınca baktıktan sonra şen bir kahkaha patlatıverdi.

“İsimler hususunda pek de âlâ değilsiniz anlaşılan azizim.” dedi Wyern, gülmekten yaşaran gözlerini silerken.

“Şey… Henüz alışamadım diyelim.” dedi yolcu, utanarak.

“Sorun değil, utanılacak bir şey yok.” dedi Arlinon sırıtarak. “Sayende iyi bir kahkaha atmış olduk. Bir yerlerde birkaç yüz peri doğmuştur herhalde.”

“Aman, yok üstadım. Peri meri doğmasın artık, Bağıran Baraka’da yer kalmadı zaten. Gulyabanileri zapt edeceğim diye canım çıkıyor zira.” dedi Wyern, iki elini havaya kaldırarak.

“Hayalet Avcıları’nı arasaydın.” dedi Arlinon. Yolcu burada bir kahkaha attı fakat diğer ikisinin gayet ciddi bir şekilde devam ettiğini görünce de şaşırdı.

“Aradım üstadım, aramam mı hiç? Lakin ekseriyetle sekreterleri olacak o yaygaracı çıkıyor telefonuma. Avcılar halen Lord Soth’tan kaçmakla meşgullermiş de falan da filan!”

O sırada Black Helen çalmayı bitirdi ve alkışlara eğilerek selam verip balkonu terk etti.

“Hah!” dedi Wyern heyecanla. “Benim sıram geldi, bana şans dileyin.”

“Tavşanayağı al yanına!” diye takıldı ona Arlinon.

“Tövbe tövbe…” dedi Wyern, hızlı adımlarla radyo kulesine ilerlerken. O esnada kulenin yanındaki Ent elindeki tabelayı, yan duran bir defterin sayfasını çevirir misali değiştiriverdi. Şimdi “Son gulyabaninin yeri” yazıyordu üzerinde.

“Başka programlar da mı var?” diye sordu merakla.

“Elbette. Kahramanın yol türküsü, Oldies Goldies, Ahoy! Bir de Ágætis byrjun var tabi, Dúrgonath’ın yayını…

“Kolkanat’ın programının adı ilginçmiş.” dedi yolcu, kafasını sallayarak. Sonra da kahkahalara boğulan Arlinon’u geride bırakıp tekrar yola çıktı.

***

Yolda garip cümleler kuran bir barbara ve zırhlı bir gence rastladı. Genç olan, üzerine akağaç motifi işlenmiş gösterişli bir zırh giyiyordu. Barbar ise savaşçı kıyafetlerine bürünmüş, iri yarı biriydi. Anlamsız cümleler kurup duruyor, hatta arada tersten bile konuşuyordu. Oldukça üzgün bir görüntüsü vardı. Zırhlı genç onu teselli etmeye çalışıyor gibi görünse de yüzündeki sırıtışa bakılırsa bu durumu gayet komik buluyordu.

“Selamlar!” dedi zırhlı olan, yolcunun onları izlediğini görünce.

“Merhaba…” diye karşılık verdi, ürkek bir biçimde.

“Salam!” dedi barbar. “Lanet bolsun!” dedi sonra da sinirlenerek.

“Sakin ol barbar dostum.” dedi zırhlı, kıkırdamasını bastırmaya çalışarak.

“Nesi var onun?” diye sordu yolcu merakla.

“Önemli bir şey değil, çevirisi kötü sadece.” dedi genç, sırıtarak.

“Tabi canım, hiç dönemli değil! Ne de olsa sana çevirinde sorun yok!” diye homurdandı barbar, öfkeyle.

“Çevirisi mi kötü? Nasıl yani?”

“Bazen bazı kendini bilmezler bir eseri dilimize çevirmeye çalıştığında böyle şeyler oluyor maalesef.” dedi zırhlı. “Ben Übergang bu arada.” diye kendini tanıttı sonra da. “Bu da Taht Oyunları diyarından bir barbar. Adını öğrenemedim maalesef, her soruşumda bambaşka bir şey söylüyor çünkü.” dedi kıkırdayarak.

“Sen anlayamıyorsa ben ne yapabiliyor?” dedi barbar, huysuzca.

“Memnun oldum Üzerbank.” dedi yolcu. Barbar bu hatayı çok beğenmiş olacak ki gür bir kahkaha patlattı.

“Üzer değil, Über!” dedi genç, alıngan bir sesle. “Übergang!”

“Ah, pardon. Öperbak…” Barbar bir kahkaha daha attı.

“Hayır, hayır! Yine yanlış. Bak, eğer zor geliyorsa eski adımla da çağırabilirsin beni yani Jean Valjean olarak.”

“Pekâlâ, şey… Jamboncan.”

Zırhlı genç gözlerini kırpıştırarak yolcuya bakarken kahkahalarla gülen barbar ise karnını tutar vaziyette yere yuvarlanmış ve attığı tekmelerle havayı dövmeye başlamıştı.

“Şey… Ben sizi daha fazla rahatsız etmeyeyim.” dedi utanan yolcu ve hızlı adımlarla ikilinin yanından uzaklaşıverdi. Yarı koşar adımlarla bir köşeyi dönerken barbarın kahkahaları hâlâ kulaklarındaydı.

***

Tam köşeyi dönmüştü ki bir başka Rıhtım sakini ile kafa kafaya çarpışıverdi.

“Hey, dikkat etsene!” dedi çarptığı kişi.

“Ö-özür dilerim.” diye kekeledi yolcu. “İstemeden oldu.”

“Sorun değil.” dedi genç, karşısındakini iyice süzdükten sonra. “Rıhtım Times almak ister misin?” diye sordu sonra da umutlu bakışlarla, omuz çantasının içindeki gazeteleri göstererek.

“Rıhtım Times mı? Nedir o?”

“Bir gazete tabi ki! Başka ne olabilir ki?” dedi genç sırıtarak. “Kayıp Rıhtım’da ve tüm diyarlarda olan her şeyi öğrenmenin tek yolu, hem de bedava!” dedi genç, gazetelerden birini yolcuya uzatarak.

Gazeteyi alan yolcu ilk sayfayı merakla okumaya başladı.

Malkavian yine rom çalarken yakalandı!

Rom fıçısının yanında elinde bir tirbuşonla yakalanan Malkavian yetkililer tarafından gözaltına alındı. Forumun en çok rom çalan üyesi olarak bilinen Malkavian ise kendisini şöyle savundu; “Bennn yapmadımmjj, hık!”

Malkavian güvenlik kuvvetleri tarafından Rıhtım Zindanlarına atılırken, hapishanemizin müdavimi olan Freddy Krueger’ın “Beni bu manyakla yalnız bırakmayın!” diye bağırdığı da söylentiler arasında.

“İlginç… Bu Malkaçıran denen adamı biraz önce Kurgu İskelesi’nde gördüğüme yemin edebilirim oysaki.” dedi yolcu.

“Öhöm… Karıştırıyorsundur canım!” dedi gazeteci genç, telaşla gazeteyi çekip alarak.

“Daha önce bu yayının adını da hiç duymamıştım.” dedi yolcu.

“Duymadım da ne demek? Bu imkans… Ay, sen yenisin! Bunu hemen haber yapmalıyım!” dedi gazeteci delikanlı hevesle. Ardından kulağının arkasına taktığı kalemi seri bir hareketle çekerek not defterine bir şeyler karalamaya başladı.

“Rıhtım topraklarına yeni ayak basan gizemli üye buraya sırf Rıhtım Times’ı okumak için geldiğini söyledi. Nasıl?”

“İyi ama bu gerçek değil ki.”

“Kesinlikle!” dedi gazeteci, çılgın bir sırıtışla. “İşin püf noktası da burada zaten. Hem gerçek dediğin nedir ki? Sahi adın neydi senin?”

“Şimdilik sadece bir yolcuyum. Ya sen?”

“Bana Wanderer derler buralarda. Times’ın kurucusu, yazarı ve dağıtıcısıyım.”

“Memnun oldum Bandırır.”

“Ne? Ay, hayır… İsmim Wanderer.”

“Tamam, ben de Andırır dedim zaten.” dedi yolcu.

Wanderer bir anlığına afallayarak yolcuya bakakaldı. Sonra başını hızlıca iki yana sallayarak yaşadığı beyin dumurunu üzerinden atmaya çalıştı.

“Eğer senin için fazla zorsa eski ismimi de kullanabilirsin.” dedi ardından, hafif yalvaran bir sesle. “aNTiSePTiK derlerdi eskinde bu topraklarda bana.”

“Tamam. Anti-replik o halde…”

“Anti… Ah!” dedi gazeteci, buruşturduğu yüzünü avuçlarına gömerek.

“Sanki-keklik?” diye sordu yolcu son bir umutla. Bu işkenceye daha fazla dayanamayan Wanderer ise tam gaz koşarak uzaklaşmaya başladı oradan. Yolcu da omuzlarını silkerek yürümeye devam etti.

***

Birkaç dakikalık yürüyüşün ardından üzerine çeşitli kâğıtlar, anketler, ilanlar ve oylamalar asılmış uzunca bir duvarın yanına vardı. “Dans eden palalar.” filminin bin beş yüz elli sekizinci gösterimi ile alakalı bir sinema afişi çarptı gözüne.

Üzerinde “Hayatın anlamını bulmak isteyenlerin mekânı, 42’nci koğuş. Üstelik havlu bedava!” yazan bir psikolog reklamı vardı bir köşede.

Bir diğerinde ise boyut kapısı açmaya yarayan dolaplarla ilgili bir ilan… “İçlerinden çıkabilecek aslan ya da cadılara karşı sorumluluk kabul etmiyoruz!” yazıyordu altında.

“Dünya düzdür! – Terry Pratchett” yazılı bir afiş gördü. Hemen köşesine ise birisi hararetle “Haydi oradan! – Galileo” yazmıştı.

Üzerinde eğik bir el yazısı olan sarı bir parşömeni eline alıp okumaya başladı.

Bayan arkadaş aranıyor.

300 küsur yaşlarında, kızıl saçlı, uzun boylu
atletik yapılı bir yarı-elfim ve hayatımın kadınını arıyorum.
Irk tercihim olmamakla birlikte bayan olmanız benim için yeterlidir.

Rumuz, Bay Yalnız kalpler…

Hemen ilanın altındaki boşluğa iki farklı el yazısıyla bazı öfkeli satırlar karalanmıştı.

Bittin sen Tanis!

İmza, L.

Bence de!

İmza, Kit…

Yemin ederim ki ben söylemedim Tanis! Şey, belki biraz…

İmza, Tas.

Birkaç metre ilerisinde iki ihtiyar durmuş, duvardaki anketlerden birini okuyarak kendi aralarında gülüşüyorlardı.

“Şu anketi gördün mü Dumbledore?” diye sordu gri cüppeli, aksakallı, çalı kaşlı olan ihtiyar. “Ben senden daha büyük bir büyücüymüşüm.”

“Büyücülüğünü bilemem sevgili Gandalf ama burnunun benimkinden büyük olduğu kesin!” diye cevap verdi mavi cüppeleri içindeki Dumbledore. Ardından iki büyücü de şen bir kahkaha atıp omuz omuza oradan uzaklaştılar.

“Vay be! Dumbledore bile burada.” diye mırıldandı yolcu kendi kendine. “Acaba Harry ve Ron’u da görebilecek miyim?”

***

Artık deniz fenerinin iyice yakınındaydı. Bakışlarını havaya kaldırdığında feneri açık seçik görebiliyordu. Sadece birkaç yüz metre daha ve sonunda orada olacaktı.

“Hey! Gelmiyor musun?” diye seslendi biri arkasından.

Şaşkınlıkla dönüp o yöne baktığında ellerinde süpürge olan bir grup gencin kendinden tarafa baktığını gördü.

“Haydi, sallanma!” dedi bir diğeri.

Tam “Ben mi?” diye soracağı sırada bir başka ses daha çalındı kulaklarına.

“Geliyorum, geliyorum!”

Sesin geldiği yöne baktığında elinde süpürge olan bir başka gencin diğerlerine doğru koşturmakta olduğunu gördü. Delikanlı tam yolcunun önünden geçerken tökezledi ve yere kapaklandı. Yolcu hemen eğilip gencin kalkmasına yardım etti.

“Teşekkür ederim.” dedi genç, sol dizini ovuşturarak.

“Sorun değil.” dedi yolcu, yerdeki süpürgeyi de kaldırarak. “Siz temizlik şirketinden misiniz?”

“Ne? Ah, hayır. Bunlar uçan süpürgeler, Quidditch oynamaya gidiyoruz da…”

“Öyle mi?” dedi yolcu hayretle. Elindeki süpürgenin sapına baktığında “Ateşoku” ibaresini görüp heyecanlandı. “Vay be!” diye mırıldandı sessizce.

O esnada süpürgeli grup koşarak yanlarına gelmişti.

“Hey, iyi misin DarLy?” dedi içlerinden bir kız.

“Evet, iyiyim Bardes. Sorun yok.” diye yanıtladı DarLy. “Görüyorum ki sen de bir Potter hayranısın.” dedi sonra da, yolcunun elindeki kitabı işaret ederek.

“Şey, evet. En sevdiğim seridir. Aslında başka fantastik eser okumuşluğum da yoktur ama…”

“Öyle mi? Doğru yere gelmişsin o zaman. Burada pek çok yeni tat bulacaksın. Harry Potter benim de en sevdiğim serilerden biridir.” dedi DarLy. “Buradaki dostlarım Canina, Bardes, Cigarette Smoking Man, Chiyo ve Deanna. Benim adım da DarLy OpuS bu arada.”

“Memnun oldum Dar bi omuz.” dedi yolcu, şansını deneyerek.

“Ne?” dedi DarLy gülerek. Gruptan ufak bir gülüşme yükseldi. Alaycı değil, eğlenen bir gülüştü bu.

“Affedersiniz, isim olayına hâlâ alışamadım da…” diye mırıldandı yolcu.

“Sorun değil, zamanla alışırsın.” dedi Chiyo, gülümseyerek.

“Teşekkür ederim Tüyo.” dedi yolcu, yine gülüşmelere yol açarak.

“Sen de bizimle oynamak ister misin?” diye sordu Canina.

“Hayır, teşekkürler Fanila.” diye yanıtladı yolcu. Bunun üzerine Deanna gür bir kahkaha attı.

Gruptakiler gülüşmeye devam ederken yolcu kafasını kaldırıp rıhtımdaki en yüksek yapıya baktı, yani deniz fenerine… Fener bir kule misali rıhtımın üzerinde yükseliyor, etrafındaki tüm binaları gölgesinin altında bırakıyordu.

“Orası neresi?” diye sordu merakla Yolcu.

DarLy yolcunun bakışlarını takip etti ve deniz fenerinden bahsettiğini anladı.

“Ha, orası mı? Orası kadim deniz fenerimiz. Fantastik diyarlarda kaybolan yolcuları buraya çekmek ve onlara yol göstermek için kullanıyoruz onu.” diye yanıtladı.

“Peki, o kim?” diye sordu fenerin en üst penceresinden görünen bir sureti işaret ederek.

“O Magicalbronze. Rıhtım’ın efendisi ve en yetkili kişisi… Çok mütevazıdir. Aynı zamanda cana yakın ve yardımsever biridir.”

Yolcu anladığını belirtmek için kafasını salladı. Ama hâlâ aklını kurcalayan bir şeyler vardı sanki.
“Orada ne yapıyor?” diye sordu sonunda merakına yenik düşüp.

“Ne mi yapıyor? Tabii ki Dürbün’le etrafı gözetliyor.” dedi DarLy sırıtarak.

Yolcu hiçbir şey anlamamıştı ama bunu belli etmemeye karar verdi. Sonra da yeni arkadaşlarına veda edip fenere doğru daha istekli adımlarla yürümeye başladı.

***

“Nihayet!” dedi yolcu, deniz fenerine vardığı zaman. Fener bütün haşmetiyle önünde yükseliyordu. Kafasını kaldırıp en üstteki pencerelere baktı ve Rıhtım’ın Efendisi dedikleri kişinin halen orada olduğunu gördü hayal meyal. Onunla tanışmayı kafasına koymuştu. Hevesle girişi aramaya başladı ama kulenin etrafında beyhude bir şekilde dolaşıyordu. Çünkü görünürde ne bir kapı ne de bir eşik vardı.

Ellerini beline koyup sıkıntı ile ofladı. Başını kaldırıp tekrar yukarı baktı ve “Acaba bağırsam sesimi duyar mı?” diye düşündü kendi kendine. Tam ağzını açmış, avazı çıktığı kadar haykıracaktı ki “Aklından bile geçirme!” diye geldi bir ses arkasından. Hızla dönüp o yöne baktığında bir balkonun altında duran ve kendi aralarında tartışan üç delikanlı ile karşılaştı.

“Son kez söylüyorum Marius, sakın böyle bir şey deneme.” diyordu kırmızı cüppeli bir genç.

“İyi be, üf… Tamam.” dedi adının Marius olduğu anlaşılan, deri zırhlar içindeki bir başkası.

“Evet Marius. Madcap’i dinlemeni tavsiye ediyorum. Zaten attığın her iki adımda bir ölüyorsun, seni tekrar canlandırmakla falan uğraşamam.” dedi sarı cüppe giyen üçüncü genç.

“Zaten onu da beceremiyorsun Koyu.” diye mızmızlandı Marius. “En son dua etmeye kalktığında hepimize yıldırım çarptığını daha unutmadım.”

“Şey… O bir kazaydı, dilim sürçtü sadece.”

“Dili sürçen bir ruhban! Daha neleri göreceğiz kim bilir?” dedi Marius.

“Abartma, KoyuBeyaz’ın birden fazla kez senin hayatını kurtardığını unutuyorsun.” dedi Madcap. “Bu işi biz hallederiz, sen kıpırdama yeter.”

“İyi ama çabuk olun. Benim karnım aç!” dedi Marius.

“Ehem…” dedi yolcu kibarca, yanlarına yaklaşarak. “Rahatsız etmiyorum ya?”

İki cüppeli, Marius’u iyice arkalarındaki binanın gölgelerine itip korumacı bir biçimde öne geçti.

“Korkmayın, zarar vermem.” dedi yolcu alınmış bir edayla.

“Bizim korktuğumuz sen değilsin, Marius.” dedi Madcap.

“Evet, ilk tanışmalarda karşısındakilere hançer fırlatmak gibi bir huyu vardır da…” dedi KoyuBeyaz. “Üstelik o hançer her seferinde duvarlardan falan sekip yine kendi kalbine saplanır. Aşırı derecede şanssızdır da…”

“Tam da bıçağımı hazırlamıştım ya!” diye söylendi Marius.

“Gördün mü?” diye sordu sırıtan Madcap.

Yolcu hafifçe yana eğilerek iki cüppelinin ardındaki Marius’a baktı. Balkonun gölgesi altındaki Marius ise bir çocuk gibi kollarını önünde kavuşturup somurtmakla yetindi sadece.

“Ben Laughing Madcap, yanımdaki de KoyuBeyaz.” dedi kırmızı cüppeli genç elini uzatarak. “Marius’la tanıştın sayılır zaten.”

“Memnun oldum Narin Matkap.” dedi yolcu kendisine uzatılan eli sıkarak. Marius coşkulu bir kahkaha attı.

“Üzgünüm.” diye mırıldandı yolcu. “Buraya geldiğimden beri daha bir kişinin bile adını doğru söyleyemedim.”

“Ah… Anlıyorum, sanırım.” dedi Madcap, hâlâ isminin nasıl o şekilde telaffuz edildiğini çözmeye çalışarak.

“Sanırım ben sebebini biliyorum, hepsi yabancı kökenli da ondan.” dedi KoyuBeyaz. “Ama benim ismim tamamen Türkçe, o yüzden söylemekte sıkıntı çekmezsin sanırım.”

“Belki…” dedi yolcu, tereddütle.

“Haydi deneyelim. Koyu…”

“Koyu…”

“Beyaz!”

“Piyaz!”

Marius coşkulu bir kahkaha daha attı. “KoyuPiyaz! Hahahaha! Bu şimdiye kadar duyduğum en iyi şey!”

Koyu ve Madcap birbirlerine şöyle bir baktılar. Ardından sinsi bir şekilde sırıtarak yolcuya döndüler. “Arkadaşımızın adı ne demiştik?” diye sordu Madcap, hafifçe kenara çekilip Marius’u işaret ederken.

“Dar yüz?” diye sordu yolcu. Gülme sırası cüppelilerdeydi.

“Bir daha dene lütfen.” dedi kıkırdayan KoyuBeyaz.

“Nar yüz?” Cüppeliler bu kez gür bir kahkaha ile karşılık verdi.

“Hiç komik değil!” dedi somurtan Marius.

“Hey, aşağıdakiler! Kesin sesinizi be! Bir rahat kitap okuyamayacak mıyız?” diye geldi üstlerindeki balkondan bir bayan sesi. Önce bir pencerenin açılma edası geldi kulaklarına, sonra da bir “Eyvah!” çığlığı… Ardından ağır bir saksı tüm haşmetiyle Marius’un kafasına inerek delikanlının cansız bir şekilde yere yığılmasına neden oldu.

“Olamaz…” diye inledi Madcap.

“Yine mi?” dedi KoyuBeyaz usanmış bir vaziyette.

“Öldü mü?” diye sordu yolcu, korkuyla.

“Yakında alışırsın, merak etme.” dedi Madcap. KoyuBeyaz ise cüppesinin kollarını sıvayarak bir canlandırma büyüsüne başlamıştı bile.

“Arkadaşlarım günlük hayatımızın bir rutini olan bu işle uğraşırken ben de sana yardımcı olayım bari.” diye devam etti büyücü.

“Şey… Kuleye girmek istiyordum da.”

“Hangi kule? Minas Tirith’den bahsediyorsan buranın kuzeyinde kalıyor. Kral Aragorn’un salonlarında gönlünce yiyip içebilir, bol bol akağaç fidesi dikebilirsin.

Minas Morgul ise onun karşısında. Sauron’un muhteşem eğlence parkı… Giriş bileti biraz pahalı ama işkence odalarını gezmek oldukça ilginç. Kendine işkence yaptırmak da bedava üstelik…

Kara Kule ise hemen batıda, çölün aşağısında. Roland’ın plajlarında bronzlaşmak da keyiflidir hani. Gerçi bazen geçmişine ait bazı eşyaların garip yerlerden fırladığı oluyor ama… Eğer onu tercih etmezsen, Yerdeniz’in adalarından birinde konaklayabilir ve eğer şanlıysan Çevik Atmaca’nın isimler sözlüğünü bile bulabilirsin! Ah, ama bu arayışa gireceksen sakın Atuan tarafına doğru gitme. Eh, güzel bayanlar olabilirler ama erkeklere alışkın değiller.”

“Hayır, hayır.” dedi yolcu. “Ben deniz fenerini kastetmiştim.”

“Ha, bizim kule… E, dost deyiver öyle gir.”

“Dost mu?” diye sordu yolcu gözlerini kırpıştırarak. O anda deniz fenerinden tarafta taşın taşa sürtmesiyle çıkan o iç gıcıklayıcı ses duyuldu. O yöne döndüğünde ise duvarda açılmış bir eşik ile karşılaştı yolcu. “Teşekkürler!” dedi sevinçle ve gençlere el sallayarak o yöne doğru koşmaya başladı. Eşikten geçerken son duyduğu şey şiddetli bir gök gürültüsü ve acıyla inleyen iki kişinin sesiydi.

***

O girer girmez eşik hafif bir gürültü eşliğinde arkasından kapanıverdi. Aynı anda duvarlardaki pek çok ışık kaynağı yanmaya başladı. Kimisi eski bir meşale, kimisi bir gaz lambası, kimisi gösterişli bir aplik, kimisi ise ileri teknoloji ürünü bir ışık kaynağıydı.

“Kadim deniz fenerine hoş geldiniz.” diyen mekanik bir kadın sesi duyuldu odanın içinde. Kesik kesik ve farklı tonlarda konuşuyordu ses.

“Şey… Hoş bulduk.” dedi yolcu, ürkek bir sesle.

“Hediyelik eşya reyonumuz… BİRİNCİ! …katta, Liman Kütüphanesi… İKİNCİ! …katta, boyut kapıları ise… ÜÇÜNCÜ! …kattadır.” diye devam etti mekanik ses, ona aldırmayarak.

“Ama ben…”

“Lütfen sözümü kesmeyin!” diye çıkıştı ses.

“Pardon…” dedi yolcu, sinerek.

“Böylesi daha iyi… Kütüphaneden aldığınız kitapları zamanında getirmediğiniz… ya da… köşeleri buruşmuş, kapağı yıpranmış, suya düşürülmüş ve benzeri şekillerde iade ettiğiniz hallerde hakkınızda giyotinsel işlemler başlatılacaktır.

Hediyelik eşya mağazamızda PayPal sistemi ve veresiye geçerli değildir. Ödemelerinizi… Galleon! …cinsinden yapmanız rica olunur.

Lütfen tuvalete ya da benzeri yerlere gitmek için boyut kapılarını kullanmayınız. Kafası klozete girmiş şekilde çıkanlara artık teknik destek gönderilmeyecektir.

Son olarak… Kek bir yalan değildir.”

“Kek mi?” diye sordu yolcu, kafasını kaşıyarak. Ama ses bir daha konuşmadı, yolcu da önünde uzanan merdivenleri yavaş yavaş tırmanmaya başladı.

Duvarlarda pek çok tablo asılıydı. Hepsi de farklı zaman dilimlerine aitmiş gibi görünüyorlardı. Üstelik tıpkı Hogwarts’taki portreler gibi hareketliydiler de… Birinde, birbirine kulak yaparak fotoğraf çekilen biri yeşil bir cüce, diğeri ise yaşlı bir adam olan iki kişi vardı. İkisi de arsız bir şekilde kıkırdamakla meşguldü. Tablonun altındaki bronz plakaya bakılırsa bunlar Yoda ve Palpatine’di. Bir başkasında ise sakalını sıvazlayıp duran bir büyücü vardı. “Şimdi… Nasıldı o büyü? Ateş tozu? Alev tuzu?” diye mırıldanıyordu kendi kendine.

Yolcu ilk katı geçmiş, ikincisine çıkan basamakları tırmanmaya başlamışken “Sen! Dur orada!” diye bir ses duydu bir anda.

Başını kaldırıp baktığında konuşanın tablolardan birindeki baştan aşağı zırhla kaplı, kısa boylu, tıknaz bir şövalye olduğunu gördü hayretle.

“Ne cüretle bana ait bu topraklarda geziniyorsun? Davran silahına seni köftehor seni!” dedi şövalye. Ardından kılıcını çekmek için bir hamlede bulundu fakat silah, kınına sıkışmıştı. Ikınıp sıkınan şövalye kılıcın çıkmayacağını anlayınca miğferinin siperliğini kaldırıp yüzündeki teri sildi ve “Pekâlâ, yumruk yumruğa dövüşürüz öyleyse!” dedi hararetle.

“Sir Cadogan?” diye sordu yolcu. “Bu gerçekten de sen misin?”

Yumruklarını gevşeten şövalye kafasını eğip yolcuya ilgiyle baktı. “Tanışıyor muyuz? Eski silah arkadaşlarımdan biri misin yoksa? Ya da düşmanlarımın bana musallat ettiği bir ajan?”

“Hayır, ben düşman değilim. Sizi çok iyi tanıyorum, kitaplardan…” dedi yolcu, elindeki kitabı sallayarak.

“Bir hayran! Nereyi imzalayayım?”

“Şey… Aslında ben sadece en üst kata çıkmaya çalışıyordum.”

“Aha! Bir macera!” dedi şövalye hevesle. “Beni takip et öyleyse cesur yamağım!” dedi ardından ve tablodan tabloya koşarak merdivenleri tırmanmaya başladı. Bu sahneyi çok tanıdık bulan yolcu da hemen onun ardındaydı.

Oflaya puflaya kulenin en tepesine vardığında Sir Cadogan’ı ahşap bir kapının yanında asılı duran başka bir tabloda beklerken buldu. “İşte geldik sevgili yamağım. Zafer bizim!” diye bağırıyordu Sir Cadogan.

“Te-teşekkürler.” dedi yolcu soluk soluğa.

“Ne demek? Eğer yardıma ihtiyacın olursa çığlık atman yeter. Ben hemen kaçarım!” dedi şövalye ve bir başka tabloya atlayarak gözden kayboldu.

Yolcu biraz soluklandıktan sonra eliyle birkaç kez tıklatmak suretiyle kapıyı çaldı.

“Girin!” diye bir ses yükseldi içeriden. Yolcu kulpa asıldı ve içeriye adımını attı.

***

“Hoş geldiniz!” dedi sevecen bir ses içeriden. Magicalbronze’du bu, Rıhtımın kurucusu ve en yetkili kişisi. Uzun boylu, kıvırcık saçlı ve güzler yüzlü bir delikanlıydı. Üzerinde rünler ve süslemelerle dolu uzun bir cüppe vardı. Bir elinde gösterişli bir asa taşımaktaydı, boynunda ise bir dürbün asılıydı.

“En üst kat… Yönetim kulesi.” dedi mekanik ses. “Ziyaretçilerin dürbünle etrafı gözlemesi yasaktır. Gizli proje sandığına dokunmak yasaktır. Magicalbronze ile…”

“Teşekkürler GLaDOS ama bunu kendim halletsem daha iyi olacak.” diye lafını kesti Rıhtımın Efendisi.

“Ben Magicalbronze. Size nasıl yardımcı olabilirim?”

“Memnun oldum Feci kıllı broş, adınızı çok duydum.” dedi yolcu, samimiyetle.

“Ne broş, ne broş?” dedi Magical şaşkınlıkla.

“Magicalbronze hakaret etmenin bedeli uzay boşluğuna atılmaktır. Yok etme prosedürü 5 saniye içinde başlatılacak. 4… 3…”

“Hayır GLaDOS, hayır. Kaç kere şu alışkanlıklarından vazgeçmeni tembihleyeceğim sana?” diye azarladı Magical. “Git bize iki kek getir. İki tane de sandalye…”

“Dilediğiniz gibi olsun efendim…” dedi GLaDOS, sesinde bariz bir hayal kırıklığı ile. Aynı anda zeminde üç tane delik açıldı. İkisinden birer sandalye çıkarken üçünden ise üzerine kek ve limonata bulunan bir masa yükseldi. Magicalbronze eliyle oturmasını işaret edince yolcu sandalyelerden birine yerleşiverdi.

“Robot hizmetkârımın kusuruna bakmayın. Son zamanlarda ağrı bir travma geçirdi de. Ölüp tekrar dirilmek pek kolay değil ne de olsa.” dedi Magicalbronze, limonatayı bardaklara doldururken. Yolcu dalgın dalgın başını sallamakla yetindi. Odanın içini seyretmekle meşguldü o an.

Giriş kısmı hariç her yanı geniş pencerelerle kaplı daire şeklinde bir odaydı burası. Hemen üstlerinde deniz fenerinin ışığı daire şeklindeki hareketini gerçekleştiriyor, kayıp yolculara yol gösteriyordu. Odanın bir köşesinde yüzlerce kamera vardı ve o anda rıhtımda olup biten her şey gözlerinin önündeydi.

Bir başka köşede son teknoloji ürünü bilgisayar terminalleri sıralanmıştı. Sürekli bilgi alıp veriyor, istatistik tutuyorlardı. Çevrilen kitapların tamamlanma yüzdeleri, yayınevlerinin üzerlerinde çalıştığı projeler ve çeşitli haberler görünüyordu ekranlarında.

Bir pencere ise ardına kadar açıktı ve sürekli baykuşlar ve güvercinler girip çıkıyordu buradan. Yolcu bakarken gri bir baykuş süzülerek içeri girdi ve Magicalbronze’un koluna kondu. Kuşun ayağındaki parşömeni alan Magical yazılanları hevesle okudu.

“Bu harika bir gelişme. Bunu hemen haber yapalım GLaDOS.” dedi parşömeni havaya kaldırarak. Mekanik bir kol uzandı ve kâğıdı aldı.

“Ana sayfadan duyuralım. Büyük puntolarla…”

“Emredersiniz.”

“Evet, nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu Magicalbronze yolcuya.

“Şey… ben buralarda yeniyim ve Potter serisi haricinde hiçbir şey bilmiyorum. O da bitti, o yüzden biraz boşluktayım.” dedi yolcu. “Kısacası nereye gideceğimi, neyi sevip sevmeyeceğimi bilmiyorum.”

“Anlıyorum, bu hepimizin başına gelen bir şey. Belgariad’ı okuduktan sonra ben de senin gibi düşünmüştüm ne de olsa.” dedi Magicalbronze.

“Gel beriye mi?”

“Belgariad… Neyse, alışırsın ne de olsa. Önemli olan şu, fantastik edebiyattan hoşlanıyor musun?”

“Kesinlikle evet.”

“O zaman doğru yerdesin, endişen olmasın. Burada aklına gelebilecek tüm seri ve kitapların bilgilerine ve ön okumalarına ulaşabilirsin. Onlar da yetmezse serinin hayranları burada. Gerçek bir okuyucunun dürüst yorumundan daha güzel ve doyurucu ne olabilir ki?”

“Dürüst oluyorlar mı peki?”

“Zaman zaman…” dedi Magicalbronze, gülerek. “En azından neyi sevdiklerini ve sana uygun olup olmadıklarını anlayabilirsin yorumlarından. Aramızda bu konuda çok deneyimli olanlar da var. Ama asıl önemli olan noktaysa kitap sevgisi… Okumayı seviyorsan zaten buraya çok çabuk alışacaksın demektir. Ne de olsa hepimiz aynı şeylerden hoşlanan, benzer zevkleri bulunan kişileriz. Bu altyapının bile ne derecede bağımlılık yapıcı bir ortam yarattığına ve sağlam dostluklar kurdurduğuna inanamazsın.”

“İsimlerini söyleyemesem bile mi?”

“Söyleyemesen bile…” diye güldü Magicalbronze. “En nihayetinde her altının parlamadığını ve her gezginin yolunu yitirmediğini unutmamak lazım.”

Yolcu bir müddet bu söylenenleri düşündü. Sonunda gülümseyerek Rıhtımın Efendisine baktı ve “Teşekkürler Feci kıllı broş.” dedi.

“Magical… Her neyse, ben teşekkür ederim.” diye karşılık verdi cüppeli genç.

“Eh, ben Karın Ağrısı aynasına gidip aranıza katılayım o halde.” dedi yolcu, ayağa kalkarken.

“Aman dikkat et de kendini adını düzgün söyle.” dedi Magicalbronze.

“Merak etme.” diye güldü yolcu ve vedalaşarak kapıdan çıktı. “Görüşürüz Kara Dost.” diye seslendi bilgisayara. Kısa devreye benzer bazı sesler duyduysa da bir anlam veremedi ve feneri terk etti.

Derin bir nefes alarak yüzünde mutlu bir gülümseme ile etrafına bakındı. Burada çok iyi vakit geçireceği gün gibi ortadaydı. Başlamak için sabırsızlanıyordu.

Derken top sakallı bir gencin kalabalık bir grup rıhtım ahalisi tarafından kovalanmakta olduğunu gördü hayretle. Grubun elinde taş ve sopalar vardı üstelik…

“Hey, Jamboncan!” dedi yolcu, bu kovalamacayı izleyen zırhlı gence yaklaşarak.

“Yine mi sen?” dedi Jean Valjean panikle.

“Burada neler oluyor?”

“Hiç… Yazarlarımızdan biri bizim hakkımızda bir hikâye yazmış, hepimizin adını da bilerek yanlış yazmış. Ona haddini bildiriyorlar sadece.”

“Ya? Kimmiş o yazar?”

“Mit…”

“Bit mi? Ne acayip isim…”

– SON –

 

Not: Değerli katkılarından dolayı sevgili Hazal ÇAMUR’a teşekkürü bir borç bilirim.

Kayıp Rıhtım’da Bir Yabancı” için 31 Yorum Var

  1. Sevgili mit, okuduğum en keyifli öykülerinden birisi bu oldu! “Gülmekten koltuktan düşmek.” terimini bir kez daha yaşattı resmen bana. Cidden çok eğlenceli ve Kayıp Rıhtım’ı çok ama çok iyi anlatan bir öykü oldu bu. Bu uzuuun mu uzun öyküyü bir çırpıda okudum, ellerine kollarına kalemine aklına sağlık!

    Ayrıca Kayıp Rıhtım’ı tanımayanlar için tanıtım broşürü olarak da önerilebilir, böylece bu açığımızı da gidermiş olduk sayende. Bunun için de ayrıca teşekkürler!

    1. Teşekkürler sevgili Hakan. Kayıp Rıhtım denince aklıma daha farklı bir hikaye gelmediğinden bu tanıtım benzeri hikayeyi yazmakta karar kıldım. Beğenmene çok sevindim. Tekrar teşekkürler…

  2. Daha önce hiç gülmekten terlememiştim. Açık ara bugüne dek okuduğum en eğlenceli hikayeydi. Ayrıca magicalbronze’un şu sözünü olduğu gibi tekrarlamak istiyorum, daha iyi ifade edilemezdi herhalde;

    Ayrıca Kayıp Rıhtım’ı tanımayanlar için tanıtım broşürü olarak da önerilebilir, böylece bu açığımızı da gidermiş olduk sayende.

    Bu mükemmel deneyim için tekrar tekrar teşekkürler, hala yüzümdeki gülümsemeyi atamadım. :))

    Not: O yıldırım olayı tamamen kazaydı bir kere. -.-‘

    1. Çok teşekkürler sevgili Koyu Beyaz. Güldürebildiysem ne mutlu bana diyeceğim ama seni birazcık da terletmişim anlaşılan 🙂 Tekrar teşekkürler…

  3. Rıhtımı ve içerideki ruhu daha iyi okuyamazdım herhalde. Çoğu göndermeye kahkahalarla güldüğüm, ad sürçmeleriyle bolca eğlendiğim bir öyküydü. Bu şekilde de çoğu yazınızdaki o mizahi tarzı yine ve en az diğer öyküleriniz kadar güzel yansıttığınızı görmek bile okumak için bir nedendi bence. Özellikle o sheqer_cocuq (adı düzgün! yazabildiğimden pek emin olamadım ama neyse) parodisi beni kırdı geçirdi. Bu kadar uzun görünen bir yazının nasıl bittiğini anlayamamak da güzel bir histi. Tekrardan ellerinize sağlık.

    1. Teşekkürler sevgili Black Helen. Sheqer_cocuq parodisini biraz da Fırtınakıran’ın ısrarlarına borçluyuz aslında. Ben o kısmı çıkaracaktım çünkü ama kendisi çok ısrar edip, üzerine bir de sheqer_cocuq ismini icat edince (ben daha basit bir ad kullanmıştım) vazgeçtim. Tekrar teşekkürler…

  4. Siteye ilk girdiğim zamanlarda okuyaydım iyiydi, bu hikayeyi girişe koymak lazım. Kamçı, fes, keman gibi ayrıntılar, isim hataları (nickimin dört farklı okunuşunu varsayarsak burada tepine tepine güldüm, herkesin başına geliyor) bir hayli komikti. Hakikaten böyle bir alan yapılsa, büro da olur, dergi binası da olur harbi içinden çıkmaz yuva yapardım, musallat olurdum :))

    1. Tepine tepine güldüğüne sevindim üstadım. Eğer böyle bir alan olsa hepimiz musallat olurduk şüphesiz 🙂 Değerli yorumun ve hoş görün için teşekkür ederim.

  5. Selamlar İhsan abi,

    Ben sana ne diyim! Ne diyim! 😀 Allah da seni güldürsün inşallah, e mi? Bütün yanlış okunan isimler falan ayrı komikti, ama “Sheqer_cocuq”u gönderdikten sonraki Hakan’ın mikrafon kaçamağına bi’ başka güldüm yahu. 😀

    İnanılmaz bir keyifti, hiç bitmesin istedim.

    Kalemine sağlık! 🙂

    1. Selamlar Onurum,

      O gülümsemeler yüzünüzden hiç eksik olmasın inşallah 🙂 Sizin güldüğünüzü, sizi güldürebildiğimi bilmek inan çok güzel, çok keyifli bir his.

      Yorum ve gülücükler için teşekkürler! 🙂

  6. Her hikayenizde de oldugu gibi; kayip rihtim sakinlerini gulumseten, icinde gizli anlamlar gizli harika bir oyku ile seckimizi renklendirmissiniz..
    Ozellikle Severus Snape karakterini cok ustaca yaratmissiniz! Eh, ne de olsa ben de bir hp hayraniyim. 😀
    Bagiran baraka ve onun gibi hp ayrintilari da cok dikkat cekici 😀
    Yalniz, -umarim bencillik etmiyorumdur- her ne kadar kayip rihtimda yeni sayilsam da beni de oykunuzde kucucuk bir yere eklememenize uzuldum..

    Daha nice oykulerle ve seckilerle beraber olmak dilekleriyle..

    1. Teşekkürler sevgili Deste… aman, şey Defne 🙂

      Bir konuda haklısın, hikayede daha çok insana yer vermem gerekirdi. Çünkü sen dahil olmak üzere çok kıymetli kişiler var aramızda. Ama sayfa sayısı 18’e ulaşınca ve teslim tarihi kapıya gelip dayanınca oracıkta kesmek ve bazı isimleri dışarıda bırakmak zorunda kaldım. Ama eminim kurgu iskelesinde hikaye yazanlar ve hikayenin sonunda yazarı kovalayanlar arasında sen de vardın.

      Tekrar teşekkürler…

  7. Artık canım sıkıldıkca bu yanlış isimleri hatırlayıp gülerim ben.

    Mükemmeldi İhsan Abi. Rıhtım’ı ve kişileri çok güzel anlatmanın dışında, kaşık kaşık komedi unsuru koymanla beraber çok tatlı bir yazı çıkmış ortaya.

    Ellerine sağlık.

  8. Her zamanki İhsan Tatari anlatımı ve her zamanki insanı çatlatana kadar güldüren yazıları. Daha ne diyebilirim? Yorumumu özetleyecek olsam herhalde “puhahahahah!”dan başka bir şey olmazdı. Ehem, elbette böyle diyip yorumu yarıda kesmeyeceğim.

    Her birimizi esprili dilinle öyle güzel anlatmışsın ki, 18 sayfa olduğu anlaşılmayan, süratla okunan bir yazı sunmuşsun. Yanlış söylenen isimlerden Rıhtım Times’a, oynadığımız frp’den Rıhtım olaylarına kadar yaptığın göndermelerle hikaye iyice güzelleşmiş.

    Anlatımın güzel, kurgunun eğlenceli ve anlatanın gülmekten öldüren cinsten olmasının sonucu olarak harika bir öykü ortaya çıkıyor.

    Ellerine sağlık abim. Daha nice bu tarz yazılarını bekliyoruz!

    1. Teşekkür ediyorum sevgili Hazal. Hikayede senin de katkın olduğunu unutmayalım lütfen 🙂 Giriş kısmının bir kısmı, çok popüler olan sheqer_cocuq adı ve mancınık sahnesinin hala hikaye içinde yer alması senin sayende oldu ne de olsa. Her şey için teşekkürler…

  9. Öykü Seçkisi’nde okuduğum en başarılı Kayıp Rıhtım tanımlamalarından biriydi bu yazı, tabi kesinlikle en komiği de. Yalan değil, daha yazınızı okumadan önce gülme beklentisine sahiptim ve kesinlikle beklentimin karşılığını aldım.

    Şu an -hepimizin içinde bulunan- sinsi “sheqer_cocuq” yanı bana, herkese burada yazılmış yanlış isimlerle seslen diyor. Tabii bunu yaptığım takdirde beni de bir mancınıkla uzaklara fırlatıp üzerine de açık açık kahkaha atılacağından “berre”… amaaan yani “zerre”miktarı şüphem yok ^^ Ancak sanırım bu kendi kendime dalga geçmeme engel olmayacak (Tırpanakaçan haa =D)

    Tamamen güncel Rıhtım olaylarından faydalanarak yazılmış ancak bir o kadarda fantastik bu yazı adına size çok çok çok teşekkür ediyorum. Sayenizde gülmeye alışık yüzümüz bir kez daha kahkahalarla aydınlandı =)

    1. Selamlar sevgili ze… berre,

      Eh,ara sıra yaptığım gibi ciddi bir öykü yazmadığıma memnun oldum doğrusu. Sizi böylesine güldürebildiğimi bilmek beni çok mutlu ediyor doğrusu. İçindeki sheqer_cocuq yanına fazla kulak asma yoksa kamçı, sopa, falaka gibi bilimum okşama aletini rıhtım zindanlarından çıkarmaya kalkışabilir bizim arkadaşlar 🙂

      Asıl okuduğun ve yorumladığın için ben teşekkür ederim.

  10. İhsan yine yapacağını yapmışsın ne diyim. Bu hikaye bu seçkide favorilerim arasında. Sebebi ise şöyle ki;

    İki boyutlu bir forum ortamını hayal gücümüzü de kullandırarak bize üç boyutlu hale getirmişsin. Ana karakterin siteye yeni girenlerin profilini %80 karşılaması. Tek kitaba sıkı sıkıya tutunuşu, ardından daha değişik yerlerin ve mekanların olduğunu keşfetmesi çok akıllıcaydı. Canlılığı karıştırılan isimlerle ayakta tutup bize bir tur rehberi gibi kayıprıhtım ı gezdirmişsin resmen. Göndermeler, diyaloglar ve bazı bölümlerin tanıtımı süperdi. Kurgu İskelesinde insanların sahneye çıkarak hikayelerini okuması ve berre gibi eleştirmenlerin eleştirilerini kişilerin yüzüne söylemesi ve bu sahneyi zihnimde canlandırmak bende inanılmaz bir sıcaklık hissi oluşturdu. En güldüğüm kısım da mikrofonun açık kaldığı zaman Hakan’ın çıkardığı sesler oldu hehe

    Ellerine sağlık büyük üstad. Boşuna kitabın basılmamış 🙂

    1. Teşekkürler Buğra. Senden bunu duymak çok güzel çünkü yapmaya çalıştığım şey tam olarak buydu. Kurgu İskelesi betimlememi beğenmene de çok mutlu oldum. Tekrar tekrar teşekkürler…

  11. Bir tarz, bir yazara bu kadar “yapışır” mı, bu öyküden alelade birkaç paragrafı çekip seçkiyi düzenli okuyanlara sunsak senin yazdığını direk olarak anlayabilirler üstat. Çok keyifli bir öyküydü, uzunluğuna bakmadan bir çırpıda okutturdu kendisini…

  12. Beğendim dememe falan gerek yok zaten. Şunu söyleyeceğim sadece, o herkesin ismini yanlış okuyor ya, sonunda Magicalbronze’a dönüşecek diye bekledim olmadı ^^

    1. Aslında o tarz bir son da aklıma gelmişti, ne yalan söyleyeyim. Yani yolcunun aslında Hakan olması gibi bir şey… Ama sonra bu haliyle bırakmaya karar verdim. Teşekkürler sevgili kolcu 😉

  13. Tam da bu gün üye olmuştum. Gerçekten de elime bir broşür uzatılmış gibi oldu. Bu arada ben yolcuyken aluva oldum. Valla bana da söyle deseler herhangi birinizin adını, afallar kalırım her halde. Hala yolcu psikolojisinden kurtulamadım galiba. hehehe

    1. Hahaha 🙂 Aramıza hoş geldiniz o halde ve merak etmeyin, insan zamanla alışıyor. İnanmıyorsanız şeye sorun… Şeye… Ma… Mad… Neydi onun adı yahu? 😛 Teşekkürler…

  14. Çok güzel bir öykü olmuş İn…İhsan 🙂 Gerçekten de yolculara burası daha güzel tanıtılamazdı. Ellerine sağlık 🙂

  15. Öncelikle yorumlardan öğrendiğim kadarıyla 18 sayfa imiş bu güzel hikaye, sindire sindire dün akşamdan beri okumama rağmen nasıl bittiğini gerçekten anlamadım. İhsan Tatari öyküsü okumak da keyifliymiş.

    Kayıp Rıhtım’ı fiziksel bir dünyada, görsel şölen haline getirip kafamda bu kadar güzel canlanmasını sağladığın için teşekkürler. Ayrıca Rıhtım’ın her bir köşesi daha da anlam kazanmaya başladı. Kesinlikle yeni üyelerin okuması gereken bu hikayeye Rıhtım Kanunları’nın sonuna eklemelisiniz.

    Fırtınakıran’ın herkesi kucaklayan geniş yüreği, dürbün muhabbetleri, yol göstericiliği aynı betimlediğiniz gibi. Wyern’in konuşma tarzı çok iyi azizim, daha ne denir buna. Amras Ringeril’i birçok konuda yorumlarını görerek farklı dünyalarda uçan bakışlarını anlatışın, Hurin’in eleştirel konuşma tarzını, Marius’un bir çocuk kadar heyecanlı ve meraklı hareketlerini cümlelere yedirişin ve magicalbronze’un herşeyi gözetleyen ama kimseye (görünürde) karışmayan sakin halleri Rıhtım’ın en dikkat çeken yönleriydi gerçekten.

    Bunlar dışında daha pek rastlayamadığım Malkavian, Baal Adramelech, Nihbrin, Arlinon, Wanderer, Madcap, Koyu Beyaz gibi üyeler hakkında da fikir sahibi olarak onları merak ettirmen çok hoşuma gitti.

    Veeee okuduğum hiçbir öyküde bu kadar gülmemiştim, gülen yüzleriniz hiç eksilmesin.

    1. Teşekkürler Kargasız, beğenmene sevindim 🙂 Ayrıca bu eski öyküyü tekrar hatırlayıp tebessüm etmeme sebep oldun, onun için de teşekkürler. O sonda saydığın arkadaşlardan bazıları geri döner de biz de eski, güzel günlerimizi yine yakalarız inşallah. Sağ ol tekrardan 🙂

  16. Mükemmel ötesiydi. Doğrusu isimleri yanlış telaffuz etmenin beni bu kadar eğlendireceği hiç aklıma gelmemişti.Ta ki senin bu hikayenle tanışana dek. Eline fikrine sağlık. O eğlenceli, heyecanlı ve mükemmel yazılarının kayıp rıhtımdan hiç eksilmemesi dileğiyle…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *