Öykü

Anatoli

Güzel bir cuma sabahına gözlerimi açmış, güneşin kavurduğu şehri Göldağı’ndan izliyorum. Sıcak olması ve manzaranın bozuk baltalıktan ibaretmiş gibi görünmesi, hissettiğim muhteşem seziyi değiştirmiyor. Sıradan bir yeri bu kadar mükemmel yapan bir şeyler olmalı diyorum ölmüş meşe ağaçlarına bakarken. Uzun süre alamıyorum gözlerimi içime ürperti veren bu soyutluktan.

Buranın Arapgir ve Arguvan arasında olan en yüksek dağı beni derinden etkiliyor. Sürekli bana seslenen sevgili gibi, uçurumdan düşerken kanatlanmak gibi, külümden savrulup rüzgârla geri gelmek ve yeniden doğmak gibi… Sözcükler yüreğimde hortum olmuş, karadan denize büyüyerek giderken elbisemin ucundan küçük, pamuk elli bir kız çocuğu çekiştiriyor. Başını okşuyor ve gülümsüyorum. Sonra kaldığım yerden devam ediyorum yoluma, ilçeye on kilometre uzaklıktaki Kızık köyüne. Kutsal Balıklar Parkı’nın önünden geçiyorum okul yolunu tutarken. Her gün bir şey öğreniyorum atandığım bu şehirden. Bankta soluklanmak için oturduğum sırada davul sesleri duyuyorum. Koca bir kalabalık birden halay çekmeye başlıyor. Halay bana kadar geliyor ve nasıl olduğunu anlayamadan dahil oluyorum elimde mor mendille halay başı olarak. O an hissettiğim mutluluk tanımadığım insanların serçe parmaklarından bana aktarılıyor. Aynı anda bir gelenek herhalde diye geçiyor aklımdan. Anadolu’muz ilginç, bir o kadar da merak uyandırıcı. İstemeden yüzümde oluşan düşüncelerimin tebessümü ile garip ve mucize olan Anadolu mu yoksa içindekiler mi, diye düşünüyorum. Sonradan öğreniyorum ki bu park evleneceklere uğur getiriyormuş. Akşama düğünü olan bir çift içinmiş bu seremoni.

Yaşadığım bin bir duygu ile sonunda artık okul kapısından giriyorum. Adımımı atmamla zil sesi tüm bahçede, o kupkuru toprakların rüzgârla karıştığı yerde yankılanıyor. Sınıfa girdiğimde herkes toparlanıyor ve selamlaştıktan sonra yerime geçiyorum.

“Bugün nasılsınız bakalım.” deyip derse başlıyorum. “Evet çocuklar bugün sizden bir masal hazırlamanızı istemiştim.”

“Acaba kim bizimle ilk masalını paylaşmak ister.” diye sorduğumda, buranın yerlilerinden Manav Mehmet Bey’in oğlu, öğrencim Ali, heyecanla hemen kürsüye doğru hamlesini yapıyor. Ama ilginçtir ki öğrencilerim arasında Ali buranın yerlisi olmasına rağmen Malatya ağzını hiç kullanmayıp güzel Türkçesiyle beni şaşırtıyor. Düşüncelerime sus işareti verip Ali’ye dönüyorum.

“Söz senin Ali.” Diyerek ben de sınıfta öğrencilerin arasına karışarak dinlemeye başlıyorum.

Ali başlıyor anlatmaya.

“Çok eskiden, Bizanslılar döneminde büyük Komutan Marcus, tüm savaşlardan zaferle çıkıyormuş. Marcus, cesur bir savaşçıymış. İri yarı, dev gibi bir komutanmış. Bu yüzden hiçbir şeyden korkmuyormuş.

Marcus güzel, güneşli bir günde bu topraklarda at koştururken ölümsüzlük ağacı olarak da bilinen hünnap ağacının altında dinlenmeye başlamış. Tam bu sırada oradan geçmekte olan yaşlı bir teyze Komutan’ın yanına vardığında ‘Oğul, o ağacın altında soluklanırsın ama o ağaç için uğursuzluk getirir derler, çok eskilere dayanır bu ağacın hikâyesi. Çok uzun zaman önce, insanlar daha yeryüzünde yokken burada periler yaşarmış. Ne kadar doğrudur bilemem ama söylentiler böyle. Neyse oğul benim yolum uzun, sağlıcakla kal. Sen de fazla durma istersen.’ demiş ve gözden kaybolmuş. Teyzenin gözden kaybolduğu yerden atıyla gelen güzeller güzeli bir kız görmüş Marcus. Bu güzeller güzelinin; ince beline kadar olan gür, büyük dalgalı simsiyah saçları, kocaman yeşil gözleri, pürüzsüz beyaz teni ve pembe dudakları varmış. Komutan onu gördüğü ilk anda adeta büyülenmiş. O kadar güzelmiş ki bu kız, Komutan’a hem inanılmaz bir huzur hem de tarifsiz bir korku hissi veriyormuş. Masallarda anlatılan peri kızlarına benziyormuş. Ama Marcus’un bilmediği şey, insan şeklinde görünen bu kız zaten bir periymiş. Vakit kaybetmeden kızın yanına gitmiş Komutan ve kendini tanıtmaya başlamış.

“Merhaba, ben komutan Marcus.”

Marcus; kahve saçlı, siyah denilebilecek koyulukta gözleri, mükemmel gülüşü ve dik duruşuyla her fırsatta cesaretini sergiler gibiymiş. Şimdi de o güzel gülüşü ile bu kızın kalbini fethetmeye çalışacakmış.

Kaldığı yerden devam etmiş.

“Peki, ben bu güzelliğin adını öğrenebilir miyim acaba?”

Kız cevap vermiş.

“İsmim Anatoli.”

“Çok memnun oldum.” diyerek Komutan kızın pamuk gibi olan ellerine bir öpücük kondurmuş. Utanan Anatoli; Artık yoluma devam etmem gerek. diyerek atına binip Komutan’ın yanından uzaklaşmış.

Günler geçiyor fakat Komutan bir türlü bu güzel Anatoli’yi unutamıyormuş. Sürekli onu düşünüyor ve görmek istiyormuş. Anatoli de Komutan’ı bir türlü hayallerinden çıkaramıyormuş. Ama o, bir periymiş ve bir insanoğlu ile olması imkânsızmış.

Marcus her gün belki Anatoli ile karşılaşır diye hünnap ağacının oraya, onu ilk gördüğü yere, gidiyormuş. Günlerden bir gün Marcus tekrar ağacın altında dinlenirken Anatoli’yi görmüş ve tekrar yanına gitmiş.

Anatoli biliyormuş Marcus’la birlikte olamayacağını ama yine de onu görmekten kendini alamamış. Çünkü o da Marcus’a âşık olmuş.

Artık her gün şimdiki adıyla Göldağı’ndaki ağacın altında buluşuyorlarmış.

Günlerden bir gün tekrar aynı yerde buluştuklarında yoldan geçen eşkıyalar Marcus ve Anatoli’yi görmüş. Eşkıyalar Anatoli’yi almak istemişler. Buna karşı çıkan Marcus kılıcıyla onlara saldırmaya başlamış. Gücünün son damlasına kadar savaşmış. Eşkıyalardan birinin kılıcını Marcus’un gözüne sokmasıyla yere yığılmış Komutan. Bu duruma dayanamayan Anatoli, ‘Sizinle geleceğim, yeter ki onu bırakın!’ diye bağırmış.

Eşkıyalar Anatoli ile birlikte gözden kaybolmuşlar.

Göç eden ve o yoldan geçmekte olan bir kafile Marcus’u da alıp beraberinde götürmüş.

Gözleri görmeyen Marcus onlarla birlikte gittikleri her yerde Anatoli’yi aramış durmuş. Bir sabah tekrar buluştukları Göldağı’ndaki hünnap ağacına gelen Marcus gözlerini kapamış şehre doğru ve Anatoli’yi hayal etmiş. Tekrar göz kapaklarını araladığında etrafa yeşil gözleriyle bakıyormuş. Böylece Anatoli tüm topraklara yayılmış Marcus’un gözlerinden. Bu peri kızı gözlerini feda etmiş aşkına. Güneşin doğduğu yer anlamına gelen bu Yunanca isim bizimle birlikte Anadolu olmuş.” diyerek bitirdiğinde Ali, sınıf masala kendini kaptırmış ve iyice sessizleşmişti.

Teneffüs için çalan zil sessizliği bozarak bizi de kendimize getirmişti.

Tuba Öztürk

Öne Çıkan Yorumlar

  1. İyi bir hikaye olmuş, kaleminize sağlık. İlk giriş konuyu biraz dağıtır gibi olsa da sonra Manav Mehmet Beyin oğlu Ali durumu toparlamış. Sahi Ali’nin neden bu kadar güzel bir Türkçesiyle bizi şaşırttığını da öğrenmek isterdim. Yine de öğretmenimizin bu öyküden nasıl etkilendiğini belirten bir kaç cümle duysaydık iyi olurdu diye düşünüyorum. Tekrar elinize sağlık…

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.

Yorum Yapanlar