Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Algı

Tarih dersi, anlatılan koca Osmanlı Devleti ile birlikte bizi de bitirmişti. Sonunda teneffüs bizi duraklamadan kurtaracaktı.

Oturduğum sırada bedenimin alt kısmı mürdüm rengi duvar içine saklanmış kaloriferden dolayı sıcacık, üst bedenim ise kocaman, hava alınsın diye açılan pencereden gelen kuru soğukla buz kesmişti. Yine de sınıfın sol tarafında en önde oturduğum sıramdan kalkmak istemiyordum. Bedenim iki farklı mevsimi aynı anda yaşıyordu ama nane ferahlığında nefes alabiliyordum. Okul bahçesine inmek için de zaman oldukça kısaydı. Kafamı sıramda birleştirdiğim iki kolumun üstüne koyup gözlerimi kapadım. Bu duyumun çevreye kapalı olması, işitme duyuma eklenmiş olacak ki sınıfın içindeki sesleri en düşük volümden en yüksek volüme kadar oldukça net duyabiliyordum. Sınıfın sağ en arka tarafında uzuneşek oynandığını, hokok diye arkamdan bağıranları, sınıfa ait olmayan, sürekli girip çıkan diğer öğrencilerin ayak sesleri gözlerimi kullanmadan işitmeyle tamamladığım günlük sınıf tablomdu.

Sonunda zil çalmış, alnımda hırkamın izi çıkan başımı kaldırıp pencereyi kapatmıştım. Edebiyat dersimizin hocası sınıfa girdiğinde sesler hâlâ son bulmamıştı. Kürsü sıraların bulunduğu zeminden bir basamak kadar yukarıdaydı. Şaban hoca sessizce gözlerini tüm sınıfta gezdirmeye başladı. Ayağa kalkma işi tamamlandıktan sonra iyi dersler temennisiyle herkes oturdu. Hoca yoklama defterindeki fişi ve işlenecek ders konusunu doldururken Başkan, sınıf mevcudunun bilgisini veriyordu.

Yeni bir öğrenci gelmişti sınıfa. Hoca, ‘kendini bize tanıtır mısın’ diye çocuğa söz verdiğinde, kafam teneffüsteki gibi sıradaydı. Kendini tanıtmaya başladı. Sınıfta yeni birinin olup olmadığını bile bilemeyecek derece de alakasızdım. Sınıfa geleli üç hafta olmuş ve ben sesini yeni fark ediyordum. Sesinin uzaklığına bakılacak olursa sol tarafın en arkası olmalıydı. Bu o olmalı diye düşündüm, şu tüm okulun bahsettiği çocuk. Hocanın bir sonraki sorusuyla tamam bu derste böyle geçer artık diye aklımdan geçirdim.

‘Nerden geldin peki?’

‘İtalya.’

Bu kelimeyi duymamla kafamı sıradan kaldırıp sese doğru dönme hızımı hiçbir zaman dilimi yakalayamazdı. Sınıfta üç haftadır olan ruh benim için o cevaptan sonra bedenine girişini tamamlamıştı. Gelecek teneffüsü iple çekmeye başlamam da aynı anda olmuştu. Çünkü İtalya’nın neresinden geldiği benim için çok önemliydi. Hocanın , ‘Cansu önüne dön’ demesiyle içimde oluşan büyülü meraktan sıyrıldım ve ders başladı.

‘Evet çocuklar bugünkü konumuz İslamiyet Etkisindeki Türk Edebiyatı. Kitaplarınızın yetmiş ikinci sayfasını açın dedi’ ve devam etti, ‘Elif bize bu sayfayı okur musun?’

‘Tabi hocam.’ diyerek başladı Elif.

 

İSLAMİYET ETKİSİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI

Türk diliyle üretilmiş sözlü ve yazılı metinlerdir. Halk Edebiyatı ve Divan Edebiyatı olmak üzere iki kola ayrılmıştır.

Halk edebiyatı da kendi içinde üçe ayrılır:

Anonim Halk Edebiyatı

Aşık Edebiyatı

Tekke- Tasavvuf Edebiyatı

Gözlerimle takip ettiğim yazıya bir türlü aklımı veremiyordum. Oysa en sevdiğim ders Edebiyattı. İçimdeki ses, sürekli onla konuşmama mecbur ediyordu beni. Gözlerim satır başı ile satır sonu arasında soldan sağa kayarken, acaba Portofino’yu görmüş müdür? Ya da oradan gelmiş olma ihtimali ne kadardır diye sevmediğim matematiksel hesaplar yaptırıyordu bana. Kulağımdan ruhuma, ‘I Found My Live In Portofino’ çalmaya başlamıştı bile.

Yazıyı tekrar yakalamak için kitaba döndüğümde Elif’in yazıyı aslında çoktan bitirmiş olduğunu farkettim. Hoca, ‘bana halk edebiyatı kollarından birine örnek verebilecek biri var mı’ diye sorduğunda Gökhan heyecanla atıldı. Söz almamış olması, rahatsız edici bir durum olmuş olsa da heyecanını gören hoca, ‘evet seni dinliyoruz’ diyerek başını ona doğru çevirdi.

‘SEVERİM BEN SENİ CANDAN İÇERİ

Severim ben seni candan içeri,

Yolum vardır bu erkandan içeri.

Beni bende deme bende değilim,

Bir ben vardır bende benden içeri.

Nereye bakar isem dopdolusun,

Seni nere koyam benden içeri.

O bir dilberdurur yoktur nişani,

Nişan olur mu nişandan içeri.

Beni sorma bana bende değilim,

Suretim boş yürür dondan içeri.

Beni benden alana ermez elim,

Kadem kim basa Sultan dan içeri.

Tecelliden nasip erdi kimine,

Kimin maksüdu bundan içeri.

Kime didar gününden, şu’le değse,

Onun şu’lesi var günden içeri.

Senin aşkın beni benden alıptır,

Ne şirin dert bu dermandan içeri.

Şeriat, tarikat yoludur varana,

Hakikat, marifet andan içeri.

Süleyman kuş dilin bilir dediler,

Süleyman var Süleyman’dan içeri.

Unuttum din diyanet kaldı bende,

Bu ne mezhepdürür dinden içeri.

Dinin terkedenin küfürdür işi,

Bu ne küfürdür imandan içeri.

Geçer iken Yunus şeş oldu dostu,

Ki kaldı kapıda andan içeri.’

Yunus Emre.

Gözler bir anda bana çevrildiğinde şairin isminin sesli olarak ağzımdan çıktığını anlamıştım.

‘Yunus Emre hakkında bir şeyler söylemek ister misin Cansu’ diye sorunca hoca, ayağa kalktım zihnimde toplanan bir sürü karışık kelimeden işime yarayacak olanları cımbızla çekip başladım anlatmaya; Tasavvuf Edebiyatı’nın en önemli şairlerinden biridir. Anadolu’nun da en ünlü şairlerindendir hatta diyerek de ekledim. Tasavvuf; Arapça kelime anlamıyla ‘sufi olma’,’sufiye yolunu izleme’ demektir.. Tasavvuf’un konusu da Allah’a ulaşmanın yolları, ahlak ve nefsin terbiyesi gibi olan dini konulardır. Vahdet-i Vücud düşüncesi etrafında döner. Anlatacaklarımı yakalamak için kovalarken, zil çalmış beşinci derste bitmişti. Hoca bir şeyler söylemeye devam ederken, hızlı adımlarla sıramın hizasındaki son sıraya gidip, İtalya’nın neresinden geldin sen, diye içimdeki duygunun coşkunluğuyla sordum. Şaşırarak ve biraz da benim alacaklı gibi çıkışarak sorduğum soruya yanıt gecikmemişti.

‘Napoli.’

Hiçbir şey demeden arkamı dönüp sırama doğru ufak adımlarla yürürken yeşil gözlerinin ne kadar güzel olduğunu düşünmüştüm. Bundan sonra her şey değişecekti ikimiz içinde.

Tuba Öztürk