Öykü

Bir Şair Yaratmak

Gece saat 12.00’yi geçmişti, elinde bir kitapla uykunun gözkapaklarını uyarmasını bekliyordu. Bekleyişi sabaha kadar sürebilirdi ancak saatlerin ardından karşılaşacağı sabah, uykunun gerekliliğini an ve an hatırlatabilirdi. Uzun bir süre boyunca ayakta duracaktı, yüzlerce farklı ses tonu işitecekti, gün ağardığında pişman olmadan uyuması gerekiyordu. Uykuyu onun ülkesinden alan başka bir diyara götüren ise okuduğu birkaç dizeydi, dizeler sonrası zihninde derin bir fırtına canlanmıştı, vakıf olduğu bazı hikâyeler sanki bu şiirin dizelerinin yansımasıydı. İki kere sessiz okuduğu şiire, sesinin de sarılması gerektiğini söylüyordu içindeki bir ses. Sesli okursa duvarlar da duyardı, duvarlar da vakıf olurlardı yaşadığı bir anın hatıratına. Seslice okumalıydı, sesinin yettiğince…

Bin akışlı bir nehirdir öğretmen,

Toprağı deler bazı kökler, suyuna erişir,

Havayı geçer bazı dallar, gölgesine yetişir,

Suya değen su ile büyür, gölgede kalan gölgeyle

Şiirin üzerinde düşünülmesi gerektiğini savunuyordu zihni geceye rağmen, o da bir öğretmendi. Gece bittiğinde, takım elbisesini giyip sıraların gölgesinde kalan ruhların önünde, dersler anlatacaktı. Gölgelerden çağıracaktı ruhları, nehir benzetmesi bu yüzden uyuyordu ona, su ile büyüyenler de olacaktı, gölgede kalanlar da. Düşünmeye devam etme isteğini durduramayacağını biliyordu, zihninin tozlanmış duvarlarına çarpacaktı birkaç dakika içinde düşünceleri. Çarpmanın ardından, hafızasının zihninde yarattığı çağrışımlar ortaya çıkacaktı.

Bir ses gelmedi, bir ses duymadı kulakları çağrışımlar geldiğinde; öğretmenler hakkındaydı ilk düşüncesi. Sesli düşünmenin daha yararlı olduğuna inanıyordu, sesi takip ediyordu çünkü ona göre düşünceler. Düşüncelerine seslenecekti, eşi uyuyalı saatler olmuştu. Evde uyanık herhangi bir kimse de yoktu, düşüncelerinin şahitleri duvarlar ve nesneler olacaktı bir de gece.

Sesi kısa bir tonla, yankılanmaya başladı.

-Bin akışlı bir nehir gibidir öğretmen: Muallim Naci de bir nehir gibi midir?

-Akışın bir yönü Tevfik Fikret’tir, akışın bir başka yönü ise Mehmet Akif’tir. Muallim Naci, ters yöne doğru akan akıntıları da var etmiştir. Yaşadığı hayata ve düşüncelerine göre, akışın gölgede kalan yönü Tevfik Fikret’tir. Muallim Naci yansıtmak istediği bütün her şeyin, tersini görürdü Tevfik Fikret’te ve Mehmet Akif de ona göre suyla büyüyendir. Öğretmenden verim alandır.

Düşünceleri hızlandıkça karşısına başka şeylerin çıkacağına inanıyordu, yansımalar üzerinde kalanların sığlığı gibi.

-Bir başka öğretmen daha var, üç şairi de tanıyan. Tevfik Fikret’in adımlarını izlediği hocası, Recaizade Mahmut Ekrem.

-Recaizade’nin yansımalarına göre ise, Tevfik Fikret su ile büyüyendir, Mehmet Akif ise gölgede kalandır.

Düşünceleri rahatsız etmişti Fethi Beyi, öğretmenden öğretmene, öğrencilere bakış açısının değişmesi onu rahatsız ediyordu, öğrenciler izledikleri adımlara göre değil, sahip oldukları ruha göre değerlendirilmeliydi. Şairlik yeterince önemli bir meziyetti, nehrin hangi yönünü takip ederse etsin bir şair yine bir şairdi. Öğretmenin görevi ise, bir şaire yol göstermekti; kendi fikirlerinden arınarak, edebiyatın ruhunu bir öğrenciye yansıtarak bir şair yaratmaktı.

Fethi Bey’e göre edebiyat öğretmenleri, edebiyatın dokunuşlarını barındırırlardı ruhlarında; şairleri beslerlerdi öğretmenlerin ruhları da. Çocuklara dokunmak gerekliydi, ruhlarına dokunmak; insanoğlunun buna gücü yetmezdi ancak edebiyatın gücü buna yeterdi. Şiirin son iki dizesini de okuyup, gecenin en büyük hizmetkârına teslim olacaktı.

-Sular çağlarken, nehrin gözünde

Besleneni de bilir öğretmen akıştan, akışta gölgeleneni de…

Öğrenciler hakkında yaptığı yorumlar aklına geldi, kötü bir yorum yapmazdı kimse hakkında veli toplantılarında ancak hissederdi geleceğe dair bir şeyler. Sevdiği öğrencilerin velileriyle konuşurken bir gurur kaplardı içini, ilerde neler yapacaklarını bilmediği halde bir tebessüm sarardı yüzünü. İyi şeylerin habercisi olarak görünürdü bu çünkü umudun bir yansımasıydı. Elinden geleni yapmalıydı öğretmen, öğretmen inanmalıydı…

Seslice tekrarladı

-Elinden geleni yapmalıydı öğretmen,

Görmese bile geleceğin atacağı düğümleri,

Umutla çözmeliydi, örülmüş kötü düşünceleri.

Elindeki şiir kitabı aniden yere düştü, olduğu yerde bir anda irkildi. Koltukta uyuya kalmıştı, rüyada olduğunu da fark etmemişti. Rüyada geçenler hakkında düşünürken, yerden kitabı almak için eğildi. Kitabı eline aldığında çok şaşırdı, yere düşen kitap bir şiir kitabı değildi. Oysa o çok sevmişti okuduğu dizeleri. Rüyasında gördüğü dizeler, gerçek hayatta yoktular. Elindeki kitap İspanyol bir yazarın, kelebekler hakkında yazdığı sembolik bir hikâye dizisini barındırıyordu. O şiir kitabının gerçek olmasını o kadar istedi ki içinden “günün birinde okumak dileğiyle” diye geçirerek tekrar uykuya daldı.

SABAHIN AYAZI

Çağrıl okula gitmek için sabah altıda uyandı, kahvaltı yapmayı çok sevmezdi. Sabahları bir kahve içer ardından servis beklerken ayakta kitap okurdu, merak duygusunu kamçılayan kitapları uykudan uyanıklığa yeni geçtiği evrede okumayı çok severdi. Zihni rüyanın perspektifine sahip olurdu böyle zamanlarda. Gerçeklik ile hayal dünyası arasında kalan bedeni de kitaba adapte olarak, kitabın götürmek istediği yere götürürdü onu.

Okulu eve bayağı uzaktı, Malatya Fatih Lisesinde okuyordu. 12. Sınıf öğrencisiydi, sabahçıydı. Yedide başlıyordu okulu, altıda uyanmak yetişmesine ancak yetebiliyordu. Uyandıktan on beş dakika sonra ise servis beklemek için, oturdukları sitenin önüne çıkıyordu. Sabahları gelip geçen insanlardan biri hariç diğerlerine hiç dikkat etmezdi. Yine o sabah da sitenin kapısında, servisi beklemeye koyuldu. Kitabını çıkardı, okumaya koyuldu; kitap okurken müzik dinlemeyi çok severdi. Yavaş tonda fon müzikleri eşliğinde, kitabın içinde kayışının hızlandığını hissederdi.

Haftanın günlerinden çarşamba günüydü, ilk iki saat uzay geometrisi dersi vardı. Üçüncü ve dördüncü saatler ise sınıfın birçoğunun merakla beslediği edebiyat dersi vardı, edebiyat öğretmenini çok seviyordu. Öğretmeni vakıf olmasa da sınıfın ona koyduğu bir isim vardı, öğretmeninin adı Fethi idi. Sınıfın tamamı ise ona Fethi baba diyorlardı, hatta o derse girmeden önce bazı öğrenciler “baba geliyor” diye sınıfa seslenirlerdi. Fethi hocanın yaşı otuzlarındaydı, baba unvanını alacak kadar yaşlı da değildi. Sınıfın ona verdiği baba unvanı yaş ile ilgili değildi, Fethi hoca derse girdiğinde bütün öğrenciler onu dinlerlerdi. Şiirlerdeki imgeleri bile derinlemesine anlatırdı, metinlerin yazıldığı bakış açılarını yorumlardı; okuldaki diğer edebiyat hocaları, edebiyatın arka planından bahsetmezlerdi. Fethi hoca ise, bir şairin nelerden etkilenmiş olabileceğini önce kendi araştırırdı, sonra sınıfa yöneltirdi zihninde birikenleri. Öğretmenle öğrenciler birlikte edebiyatın derinlerine inerlerdi.

Çağrıl en çok bu derine inmeleri severdi, derine inmeleri sınıfça gerçekleştirirlerdi. Derine inmek için sanki bir gemiye binerlerdi. Yolculuk o kadar güzel gelirdi ki, gemiden herhangi biri inmeye kalkmazdı bile, sınıfın tamamı sınıfta gezinen hocayı izlerdi yolculuk boyunca. Fethi hoca sınıfın her karesine adım atardı, her öğrencinin yanından duyururdu sesini. Kafası sıranın üstünde kalan ya da dersi dinlemeyen bir öğrenci olmazdı bu yüzden, öğrencilerin yanlarından geçerek bazen onlarla direkt iletişim kurarak derse katılmalarını sağlardı. Dersi tek başına anlatmazdı çünkü o geminin kaptanıydı, mürettebatı da öğrencileriydi. Gemi ya birlikte batardı, ya da el birliğiyle yolculuğa devam ederdi. Başarısız ve ders dinlemez olarak anılan sınıfların sorunu da buydu, tek başına bir kaptan gemiyi idare etmeye çalışıyordu ancak gemi çok ıssızdı.

Çağrıl gemiye binmek için önce servise bindi, okulda başlayacaktı serüveni, üçüncü dersi iple çekecekti.

MEŞALE

O gün gireceği üçüncü derse doğru gidiyordu, geçirdiği gece nedeniyle zamanın akışına adapte olamamıştı. Derslerin verimini düşürdüğüne inanıyordu bir rüya hakkında anlam veremediği düşüncelerinin, düşünceleri kafasından hemen atamayacağını da biliyordu. Düşüncelerini ne kadar engellemeye çalışsa da, bir şekilde ortaya çıkacaklardı. Alternatif bir çözüm bulmaya çalışıyordu üst kata çıktığı merdivenler boyunca.

Düşünceleri ortaya çıkaracaktı, girdiği ders boyunca; çocuklara sorular soracaktı. Okulun son katındaki 12 TM B sınıfının dersine girecekti, üç yıldır aynı sınıfın dersine giriyordu. En sevdiği sınıf bu sınıftı, dersi en iyi yorumladığı ve anlattığı sınıf da bu sınıftı. Kaptan mürettebatıyla iyi anlaşıyordu, gemi ayaktaydı bu yüzden sınıf da dersleri dinliyordu.

Birkaç dakika sonra sınıfın açık olan kapısından içeri girdi, kapıyı da ardından kapattı. Tebeşirlerden birini kahverengi masanın üstüne bıraktı ve tahtaya yöneldi. Ön sıradakilerden bir kitap aldı, kitabın ilk sayfasını açtı ardından sıranın üstüne tekrar bıraktı. Ön sayfada bir meşale görmüştü, derse bu meşaleden başlayacaktı.

Fethi Hoca

-Kitaplarınızın kapağındaki kitapların arasında yanan meşale ne anlama geliyor, bu sembol hakkında hiç düşündünüz mü?

Furkan ayağa kalktı:

-Düşündüm hocam, meşale öğretmenleri simgeliyor öğrencilerden, ateş de meşalenin aldığı gücü yani öğrencileri.

Fethi Hoca

-Peki, size bir ödev veriyorum, dersin sonuna kadar meşale hakkında kaç dize yazabilirseniz yazın, ikinci ders tahtaya kalkıp seslice okuyacaksınız.

Fethi hoca öğrencilerin dizelerini tamamlamalarını beklerken sınıfta geziniyordu, sıraların başına eğilip yazılanlara bakıyordu. Merak duygusu o kadar çok kamçılanmıştı ki, zamanın birkaç dakika sonra getireceği evreyi beklemeyi göze alamıyordu.

Dersin bitimine on dakika kala, kalemler bırakıldı. Öğrenciler kafalarını öğretmenlerine doğru kaldırdılar. Fethi hoca tahtanın önüne doğru hareketlendi, konuşmaya başladı.

Fethi Hoca

-Madem erken bitirdiniz, ilk olarak ben yazdığım dizeleri okuyacağım. Sonra siz başlayacaksınız, öncelikle kâğıt ve kalem kullanmadığım için bir daha okuyamayabilirim. Bu dizeleri deftere yazarsanız, sevinirim çocuklar.

Yol gösterecek olsa da meşale karanlıkta,

Bilgi sızar aslında, geceden ateşe sızan ışıkta,

Meşaleliler, elleri yosunlu, yürekleri umutlu

Öğretmenler tutar, bin bir akışlı çok boyutlu.

Dizelerinde bile gördüğü rüyanın etkisini fark edince, gülümsedi. Bin bir akışlı çok boyutlu, rüyadan gelen bir esintiydi sanki bu, rüyanın anlamının bulunduğu an içinde olduğunu düşünüyordu. Tek tek öğrenciler sıralardan kalktılar, dizelerini okumaya başladılar:

-Meşale parlar, ışık saçar

Karanlıktaki yıldızlar gibi,

Çocukların yazdığı dizeleri dinlerken gördüğü rüyayı düşünüyordu, rüya bulanıktan gerçekliğe taşıyordu sanki onlarca şahidin eşliğinde. Görüntü giderek netleşiyordu.

Furkan

– Meşaleyi tutan bir öğretmen,

Kucağı kitap dolu çocuklar,

Bilgiye doğru gidiş bu,

Bilgi dolu bir serüven.

Geriye tek bir öğrenci kalmıştı, arkadaşlarının yanında çok sesli ancak öğretmenlerinin yanında çok sessiz olan bir çocuk. Fethi hoca yaptığı kompozisyon sınavlarında fark etmişti bu öğrencinin diğerlerinden farklı bir kalemi olduğunu.

Çağrıl

Okul ışıktır

Meşale sonsuzluk

Ateş bilgidir

Bilgi doyumsuzluk…

Fethi içten içe şaşırmıştı, dizeler dört kısa dize gibi görünebilirdi ancak yapılan benzetmeler ve anlam ilginç bir şekilde genişti. Meşaleden çıkan ışığın aydınlattığı alan ve aynı zamanda ışık okula benzetilmişti. Meşale’de ise sonsuzluğa kadar bilgiyle yükselen bir ateş olduğu ifade edilmişti, ateşin yanmayı sürdürmesi de bilginin ve bilgelik sevdasının doyumsuzlukla nitelendirilmesine neden olmuştu.

Fethi Hoca

-İmgelerin, şiirin yansıması gayet güzel; bence ilerde bir şair olabilirsin. Başka şiirlerin de var mı?

Çağrıl

-Henüz yok hocam, olursa okumanız için getirir gösteririm.

Fethi Hoca

-Kesinlikle yaz, dizeler boş yere gelip çalmazlar insanın aklının kapılarını, dizelerin önemi manadır. Taşıdıkları anlamın içeriğinin bir önemi yoktur, önemli olan bir anlam içermeleridir. Yunus Emre der ki: “Aşk şarabından içmiş, kim mana duyar ise”, sen de galiba içmişsin.

Çağrıl sessiz kalmayı tercih etti, utanmıştı. Aşkın yarattığı duygu durumu o kadar büyüktü ki, adı dahi anılınca çocuk değişik bir boyuta geçti.

Fethi Hoca

-Niye suskunlaştın, aşk sesi sevmez mi?

Çağrıl

-Şems der ki: ” Hangi aşk daha büyüktür, anlatılıp dile düşen mi, anlatılmayıp yürek deşen mi?”

Fethi hoca bir derinlikte karşılaşmıştı, aynı derinlikle yeniden karşılaşma isteğiyle çocuğun oturmasına izin verdi

SONRA

İkinci derse edebiyat kitabından devam edilecekti, kaldıkları yerden müfredatı takip edeceklerdi. Dersin konusu, ismi “Her Gün Yaşamak” olan bir şiirin incelenmesiydi. Şiir, “Arif Damar” adlı şair tarafından kaleme alınmıştı. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kitapta verilmişti şiir, Fethi hoca önce şiiri kendisi sesli okudu ardından sınıftaki birkaç öğrenciye de sesli okuttu.

Şiirin bütün noktalarını adım adım açıkladı, zeytin ağaçlarının bahsedildiği kısma geldiğinde durakladı. Zeytin ağaçları Fethi hocanın sevdiği bir ağaç türüydü ve gerek mitolojide gerek edebiyat dünyasında yüzyıllardır metinlere ve şiirlere konuk olmuşlardı. Zeytin ağacı bu şiirde bir şairin yaşama isteğinin yoğunluğuyla bütünleştiriliyordu. Son mısraların üzerinde dikkatlice duracaktı

” Bir zeytin ağacı gibi, bin yıl severek yaşamak her gün…”

Fethi Hoca

-Zeytin ağaçlarının kanser olabildiklerini biliyor muydunuz?

Sınıftan herhangi bir cevap çıkmadı, hocanın sorusuna.

Fethi Hoca

-Zeytin ağaçları bin yıl yaşarlar, bu bin yıl içinde defalarca kansere yakalanırlar. Kanser ağacın dallarında başlar ve gövdesine doğru yayılır, müdahale edilmezse, ağaç kurtarılamaz ancak zeytin ağaçları çoğu zaman kanserden kurtulurlar. İşte bu durum kansere yakalanan insanoğluna bir umut kaynağı olmuştur, zeytin ağacı gibi olmak başa gelen her şeye rağmen yaşayabilmek gibidir. Ayrıca da uzun ömür, insanoğlu için tarih boyunca paha biçilmez görünmüştür. Tanımadığınız, Egede doğan bir yazarın ya da şairin belirli bir evrede sürekli zeytin ağaçlarından bahsetmesi onun kanser hastası olduğunu da gösterebilir ya da kanserin bulundukları bölgede yaygın bir hastalık olduğunu.

-Arif Damar Gelibolu’da doğmuştur, zeytin ağaçlarına tanıklığı da şiirin yazılma sebebi de bu yüzdendir. Yeni dönemde zeytin ağaçlarının olduğu bölgelerin bazıları, boşaltılıp başka alanlara çevrildi. Zeytin ağaçlarını korumaya çalışan insanlar yine Zeytin ağacını barındıran şiirleri kullandılar, mücadeleleri boyunca.

ALTI YIL SONRA

Öğretmenler odasında elinde bir çay bardağıyla dersinin vaktinin gelmesini bekliyordu, uzun zaman boyunca aynı okulda çalışmaya devam etmişti. Hâlâ Malatya Fatih Lisesinde edebiyat öğretmeniydi. Öğretmenler odasında tek başına oturuyordu, kendisinden başka dersi olmayan yoktu. Okulun hademesi elinde bir paketle, öğretmenler odasına girdi.

Hademe

– Fethi hocam size bir paket var, kargoyla geldi.

Fethi hoca

-Kimden?

Hademe

-Bilmiyorum hocam

Fethi hoca hademenin elindeki paketi aldı, kartonunu öğretmenler odasında bulduğu bir maket bıçağıyla kesti. Kutunun içinde beş adet kitap vardı, kitapların hepsi şiir kitabıydı. İsme dikkat etmeden ilk sayfayı açtı.

“Edebiyat öğretmenim Fethi B…..’e lise yıllarında verdiği emekten dolayı teşekkür ederim.”

Kitabın kapağını çevirdi, kitaba “Bir Şair Yaratmak” adı verilmişti. Kitabın kapağındaki yazarın ismini görür görmez. Zihin sarayındaki hatıralardan biri, gözlerine yansıdı

Yazmaya devam et, demişti. Öğrencisi de yazmaya devam etmişti, hem de yazmayı öyle bir sürdürmüştü ki. Normal bir şairin ömrü boyunca verebildiği şiir sayısını beş yılda gözler önüne sermişti,

Dersi bittikten sonra bu şiirleri keyifle okuyacaktı, şimdi okumaya başlarsa derslere giremeyecekti. Heyecanla üst kata doğru yürüdü, dersliğin kapısına ulaştı ve akşamın gelmesini bekledi. Okul bittiğinde kutudan ilk eline aldığı kitabın ilk şiirini açıp okumaya başladı. Ruhunu öyle bir heyecan kamçılamıştı ki, kitabı okurken yürüyerek evine yaklaşıyordu.

 

Fethi hoca şiirlerin birçoğunu beğenmişti, mistisizm’i iyi kavramıştı öğrencisi; kitabın ilk bölümdeki şiirler genellikle mistiklerdi. Yirmiye yakın şiiri eve giderken yolda okumuştu, eve geldiğinde ise mutfakta su ısıtıp bir kahve aldı kendisine. Kahvesiyle birlikte, üstünde kitap okumayı sevdiği koltuğuna oturdu.

Sıradaki şiirin adı, öğretmendi; evde kimseler de olmadığı için seslice okumaya başladı.

“Bin akışlı bir nehirdir öğretmen,

Toprağı deler bazı kökler, suyuna erişir,

Havayı geçer bazı dallar, gölgesine yetişir,

Suya değen su ile büyür, gölgede kalan gölgeyle

Sular çağlarken, nehrin gözünde

Besleneni de bilir öğretmen akıştan, akışta gölgeleneni de…

Okuduklarının şokuyla, birkaç dakika boyunca kendisini kaybetti. Gelecekte yaşanacak bir an geçmişe nasıl yansıyabilmişti, kitapta okuduğu şiirler rüyasında okuduğu şiirlerdi. Kitap ise rüyasında gördüğü kitaptı, yaşadığı an ve içinde bulunduğu zaman birbirine karıştı.

Acaba tekrar bir rüya mı görüyordu ve uyanmayı mı bekliyordu, rüya olamazdı yaşadıkları, çünkü yaşadığı gün çok uzundu. Dilinin çözülmesini fırsat bilerek, duvarlara doğru seslendi.

-Öğretmenlerin görevleri vardır,

Öğretmenlerin görevi iyi insanlar yeşertmektir,

Zamanın akışından silinmeyecek öğretmenlerin görevi ise,

Bir şair yaratmaktır benim gibi…

Duvarlar da tekrar etti

-Bir şair yaratmaktır benim gibi…

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Çok güzel, beğendim. Çok emek verilmiş ve ortaya güzel bir eser çıkmış. Ben de birazda yaşanmışlık var etkisi bıraktı. Elinize kaleminize sağlık

  2. Hak ediyorsunuz, naçizane fikrim yazın ve kendinizi geliştirin. Ama unutmayın bu söyleyen bir amatör

  3. Birçok yere gidebilen zaman zaman parlayan güzel bir metin. Finalini de beğendim, o duvarların mahiyetini merak ettim.
    Ateşin açlığı, uyku hali ile okumak kısımları dikkatimi çekti.
    Gerçekçi ve hatta yer yer deneyimsel gibi de hissettiriyor.

    İki geri bildirim yapayım; öğretmen bana öğrenciden daha baskın geldi. Ama bu bir sorun değil. Yine diyaloglarda bir satır üstte, konuşan kişinin adının yazılması formatı biraz yabancı, daha senaryovari geldi ama bu da esasen bir sorun değil, sadece biraz fren efekti veriyor olabilir.

    Elinize sağlık

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.

Yorum Yapanlar