Öykü

Asansör Müziği

Yeşil mohawklı adam, esrar tütün karışımı sigarasından bir nefes çekip bağırmaya başladı. “Ve tarih kitaplarında şöyle yazacak: 1992 ağustosunda bir grup gerzek, Dünya’yı kıran adamı bulmak için Allah’ın siktir ettiği yerdeki kuleye tırmandı! Rasputin, 123 yaşında olması gerek ama benden genç görünüyor, 1916’da öldü ama burada, neden bilmiyorum. Arjantinli Hans, 16 yaşında, dedesinin Nazi olduğundan şüpheleniyorum. Liderleri, hepsini birleştiren Leyla Dağhanlı, 63 yaşında, milletvekili, daha doğrusu dünya çöle dönene kadar milletvekiliydi, Soğuk Savaş ne kötü şey, kahrolsun nükleer. Leyla Hanım’ın koruması Kıpçak, çekik gözlü, barbar olduğunu belli etmek için üstü çıplak gezer, aylardır beraber yolculuk etmemize rağmen tek kelime ettiğini duymadım. Büyük Birader, hakkında hiçbir şey bilmiyoruz, cübbesini çıkarmaz, kapüşonu yüzünden suratı bile yarım yamalak görünüyor, gizli bir örgüt kurduğunu iddia ediyor ama elemanlarından hiçbirinin yardıma geldiğini görmedik. Punk Osman, 44 yaşındayım, bence lakap her şeyi açıklıyor. Hep birlikte kapitalizmin kalbine dalıyorlar!”

“Osman Abi,” dedi Hans. “Ne yapıyorsun?”

“Tanıtıyorum!”

“İyi de kime?”

“Tarih kitaplarına!”

“Boşuna yoruluyorsun,” dedi Büyük Birader. “Kule’nin dört yanı metal duvar, çıkmaz sokağa geldik.”

“Kıpçak bir omuz atsın da girelim.”

“Şimdi ne yapıyoruz Leyla Hanım?” diye sordu Rasputin.

Kadın, duvarı inceliyordu. “TNT ile patlatamayız. Sakinlerinin nasıl girip çıktığını bulmalıyız.”

“Dışarıdan tırmansak?” önerisinde bulundu Osman.

“Bir kilometreden fazla düz duvara mı tırmanacaksın?” diye karşılık verdi Birader.

“Senin daha iyi bir çözümün var mı?”

Adam bir şey söyleyemedi. Bu sırada Rasputin duvarı inceliyordu. “Kapı yok, kamera yok, hiçbir şey yok. Bana mantıklı gelmiyor.”

“Anlamadım,” dedi Hans. “Mantıklı olmayan ne?”

“Dışarıda ne olup bittiğine gözlerini kapamaları. Belki de duvar, bizim göremeyeceğimiz kadar küçük bilgisayarlarla doludur.”

Oğlan onu onayladı. “Olabilir. Öyle şeyler icat edildiğini duymuştum.”

“Peki bu ne işimize yarayacak?” diye sordu Punk Osman.

“Bizi görüyorlarsa onlara bir teklifte bulunabiliriz.”

“Ne teklif edeceksin?” dedi Büyük Birader.

“Para. Leyla Hanım, kredi kartınızı verebilir misiniz?” Kadın, çantasından cüzdanını, cüzdanından onun istediğini çıkarıp Rasputin’e verdi. Adam kartı duvara yapıştırınca önünde neon renklerde bir sayı klavyesi belirdi.

Leyla Dağhanlı şifresini girince deprem oluyormuş gibi bir gürültü duyuldu ve metal duvar ortadan ikiye yarıldı. Böylelikle kule ekosistemine girdiler. Osman son nefesi çekip izmariti çöl kumlarına fırlattı. “Eh, gitti sizin paracıklar.”

“Amacımıza ulaşamazsak paranın kâğıt parçasından öte bir değeri olacağını zannetmiyorum,” diye cevap verdi kadın.

İçerideki duvarlarda yosun ve sarmaşıklar büyümeye başlamıştı. “Zaman kulede daha hızlı akıyor,” dedi Rasputin. Karşılaştıkları ve onlarla ilgilenmeyen insanlar nesillerdir burada yaşıyordu.

“Tavır Sentır’a hoş geldiniz, iyi eğlenceler.” diye anons etti ses.

Yanlarından geçtikleri mağazalara sığınmış, orada yaşayan ailelere rağmen; satılan ürünler reyonlarda, yerli yerinde, duruyordu. Osman gözüne bir deri ceket kestirdi, onu üzerine geçirip dükkandan çıktı. Alarm çalmıştı. Umursamadan yürümeye devam ediyorlardı ki insanların kendilerine baktığını, etraflarının sarıldığını fark ettiler. “Kutsal kuralı çiğnedi!” diye bağırdı bir tanesi. Punkçı adam kafasın çarpan tenekeyle irkildi. “Ahitbozan!” diyordu kızgın kalabalık.

Leyla Dağhanlı ona ters ters baktı. “Ne bileyim ben,” dedi adam ceketi çıkarırken. Topluluk yatışmamıştı. Bir tanesi sopayla üzerine atladı. Punk Osman hızlıca muştalarını takıp onun çenesine yumruğunu indirdi ama saldırganlar çoğalmıştı. Bıçaklarını sallayarak gelenler vardı.

Büyük Birader, arkadaşlarının arasında öne çıkıp ellerini havaya kaldırdı. “Kardeşlerim, dönüşümü beklediğinizi biliyorum. Artık buradayım. Dış uzaydan gelen havarilerim törenize aşina değiller. Onlar adına özrümün nişanesi olarak size bu armağanı bırakıyorum.” Cübbesinin içinden pahalı görünen bir cüzdan çıkarıp yere koydu ve iki adım geri çekildi. Osman da çoktan deri ceketten kurtulmuştu.

İnsanlar, cüzdanı kapabilmek için itişmeye başlayınca çaktırmadan gözden kayboldular. “Ben anlamadım Büyük Birader Abi,” dedi Hans. “O insanlar senin tarikatının üyeleri miydi?”

“Zannetmiyorum Arjantinli,” dedi adam. “Ama çoğu insan bir mesih bekler. Marifet onu düzgün oynayabilmekte.”

“Senin teşkilatın gerçek olduğu bile meçhul,” diye lafa karıştı Osman. “Sen bu şeyi tam olarak ne amaçla kurmuştun ki?”

“Öldürmeyen ama hasta eden bir virüs yayacaktık. Grip gibi. Sonra ücretsiz olarak piyasaya süreceğimiz aşı insanların genetiğiyle oynayacak, böylece dinleri yok edecek ve insan nüfusunu azaltacaktı.”

“Çok mantıklı,” dedi Osman. “Tam punkçı işi olmuş.” Bu sırada yürüyen merdivene ulaştılar. Asansöre binebilmek için ikinci kata çıkmaları gerekiyordu. “Yav şu şeyi neden bu kadar uzağa koymuşlar ki?”

Rasputin gözlerini devirdi. “Sen mümkün olduğunca çok dükkanın önünden geç diye tabii ki.” Merdiveni çıktıkları anda etrafları bir kez daha sarıldı. “Güvenlik robotları…”

Hemen, “Bu sefer benimle ilgisi yok,” dedi Osman.

“Sistem için tehdit oluşturuyoruz,” diye açıkladı liderleri. “Bizi istemiyorlar.”

Büyük Birader, “Ne yapacağız?” demeye fırsat bulamadan kadın göz kırptı ve Kıpçak bir buçuk metrelik kılıcını çektiği gibi iki robotun metal kellesini vücutlarından ayırdı. Bu sırada Hans da çift tabancayla, yaklaşan makineyi indiriyordu.

“Aman aman!” dedi Osman. “Parti zamanıııııı.” Muşta, robotlara çok az hasar verse bir oraya bir buraya atlaması onların dikkatini dağıtarak arkadaşlarının işine yarıyordu.

Rasputin sakalını kaşıdı. “E, hadisenize! Daha işimiz var.”

“İki elim var, değil mi?” dedi Hans. Ateş etmeye devam ediyordu.

Etraf hurdalığa döndüğünde Osman sigarasını yaktı. Biraz içine çekip tabancaları beline takan gence uzattı.

“Yok ağabey, sağ ol.”

“Al oğlum, al. Esrar yok bunda.” Kahkaha attı, yalan söylüyordu. Hoplayıp zıplamaya, yerde yatan ölü robotları tekmelemeye başladı.

“Osman!” diye uyardı Leyla Dağhanlı. “Rahat dur.”

Hızlıca asansörü buldular ve göğe yükseliş başladı. Rasputin hafifçe gülümsedi. “Sonuna geldik ha…”

“Ben hâlâ hiçbir halt anlamadım,” dedi Punk Osman. “Şimdi biz bu adamın kafasını silah dayayıp düzelt ulan dünyayı mı diyeceğiz?”

Büyük Birader ona döndü. “Osman, sen bu adamın tam olarak ne yaptığını biliyor musun?”

“Yoo… Yani, şey, Dünya’yı kırmış işte. Ne demekse.”

“Şimdi beni iyi dinleyin,” dedi liderleri. “Bu adam bir arkeologdu. Hindistan’ın güneydoğusundan Avustralya’nın bir bölümüne kadar hükmetmiş Srimaori İmparatorluğu hakkında önemli çalışmalar yaptı. M.Ö. 3. YY’dan 14. YY’a kadar hüküm süren bu medeniyet hiç var olmamış gibi, iz bırakmadan, ortadan kaybolmuş; geriye heykel ve kano yapmaktan başka teknoloji bilmeyen ilkel kabileler kalmıştı.”

“Bu bir şeyi hatırlatıyor,” dedi Hans.

“Evet. Srimaori kırılmıştı. Bu, sıradan insanları dehşete düşürür ama tarih öncesini rahatlatıcı ve güzel bulan arkeoloğa, ölenlere temenni edilecek cinsten bir huzur çekici geldi. Böylelikle çalışmaya başladı ve kalıntılardan ortaya çıkardıklarıyla sosyoastronominin temelini attı.”

“O ne be?” diye araya girdi Osman. “Ben adını bile söyleyemem.”

“Çünkü beynin uyuşmuş,” dedi Büyük Birader.

Rasputin onları uyardı. “Birazdan terasa varacağız. Susun da Leyla Hanım lafını bitirsin.”

“Sosyoastronomi, gök cisimlerini inceleyerek birey ve topluluk davranışlarını öngörmektir.”

“Anladım,” dedi Punk Osman. “Astroloji gibi…”

“Hayır,” diye karşılık verdi Rasputin. “Astroloji gök cisimlerinin insan davranışlarını etkilediği varsayımına dayanır ki bu da saçmalıktır. Çünkü öyle bir şey olsa en yakınımızdaki yıldız olan Güneş’in diğer hepsinin etkisini bastırması gerekirdi. Sosyoastronomi ise sonsuz entropinin tek olduğu yani sistemlerin, karmaşıklaştıkça, birbirlerine benzediği varsayımına dayanır.”

“Çok güzel ama ben gene bir halt anlamadım.”

“İnsan karmaşık bir yapıdır,” diye devam etti Dağhanlı. “Toplum ve devlet de öyle… Arkeoloğun Srimaori mirasından çıkardığı bu karmaşıklığın yıldız sistemleri ve galaksilere; uydu, gezegen veya kara deliklerin hareketine benzediğiydi. Uzayı gözleyerek insan, toplum ve devletlerin hareketlerini öngörebileceğini, hatta onları manipüle edebileceğini anladı. Böylelikle koca imparatorluğu hatta tüm gezegeni kırmak, teknoloji ve modernleşmenin getirdiklerinden uzak, huzur dolu bir dünya yaratmak mümkündü.”

“Yok artık! Bunu gerçekten yaptı mı?”

Kadın başını salladı. “Görmüyor musun?”

“İyi ama biz bu manyaktan ne isteyeceğiz ki?”

“Hocamız olmasını isteyeceğiz. Bu yolculuğun tek gayesi bu. Sonuçta seyahate çıkan her insan dünya denen okulda bir talebeye dönüşür. Bize, medeniyeti yeniden kurabilmemiz için, sosyoastronomiyi öğretecek. Gerekirse onu zorlayacağız.”

“Peki ya sonra?” diye sordu Hans.

“Kıpçak kafasını kesecek,” dedi kadın. “Değil mi?” İri cüsseli barbar bir anlığına gülümser gibi oldu. Bunu ilk kez gördükleri için şaşırdılar. Milletvekili durumu kısaca açıkladı. “Karısını ve kızını nükleer savaşta kaybetti. Yalnızca intikam için yaşıyor.”

Asansörün hedefine ulaştığını belirten ses duyuldu ve gıcırdayarak açılan kapıdan çıktılar. Zamanın yeniden normal hızla aktığı dışarıda, bulutlarla çevrili tarlanın ortasındalardı. İçeri girdiklerinde az önceki insanların torunlarıyla karşılaşabileceklerini düşündü Rasputin. “Vay anasını,” dedi Osman. “Fanteziye bak. Hacırahmanlı’ya geldik.”

“Orası neresi abi?” diye sordu Hans.

“Benim köyüm,” dedi adam gururla.

Büyük Birader cübbesinin altında gözlerini devirdi. “Senin köyün gökyüzünde mi?”

“Tabii. Dağ köyü. Yedi kuşak highlanderız biz.”

“Saçmalamayı kesin de şu herifi bulalım,” dedi Rasputin. Burçaklar arasında yürüdüler, üç beş ineği geçtiler ve uzakta kulübe gibi bir yapı gördüler.

Punk Osman homurdandı. “Ulan bu dingil o kadar şey yapıp, gelip kulübeye mi yerleşmiş?”

“Neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz,” dedi liderleri. “Dikkatli olun.”

Rasputin kapıyı tıktıkladı. “Geldiiiim!” Duydukları yaşlıca bir sesti. İhtiyar, kapıyı açtı. “Aaaa… Hoş geldiniz, hoş geldiniz. Aman efendim kimleri görüyorum… Buyurun, buyurun.”

“N’oluyor ya?” diye mırıldandı Osman. “Bir de bana keş derler. Kafalar komple matiz.” Adama döndü. “Amcacığım, sen bizi tanıyor musun?” Duyabilmesi için bağırarak konuşuyordu.

“Yok evladım ama o kadar uzun zamandır misafirim olmamıştı ki…”

Osman, la havle çekip Leyla Dağhanlı’ya döndü. “Bu, o.” dedi kadın. “Doğru yerdeyiz.”

İçeri girdiler. Dünyayı kıran adam onlara çay ikram etti. “Dayı bu tarlalar kimin?” diye sordu punkçı.

“Hepsi benimdir. Domates, biber, salatalık neyin zaten arka bahçemde vağ. İlerde değirmenimiz vağ, orada un üretiyorum. İşte ineklerimiz vağ üç beş tane, tavuklar vağ, horozlar vağ, civciv oluyor tabi…”

“Tabi…” dedi Osman. “Her şey organik yani.”

“Evet oğlum, her şey organik.”

“En güzeli.”

Rasputin onu dürtüp “Ne saçmalıyorsun sen?” diye fısıldadı.

“Uyum sağlıyorum ya, ne var bunda? Adamın kafa gitmiş zaten, allaseniz basalım gidelim biz de.”

“Sus.”

Leyla Dağhanlı lafa girdi. “Beyefendi, biz sosyoastronomi öğrenmek için buradayız.”

“Çok güzel, bayan, çok güzel.” Adam, en yakınındaki Hans’ı çekip kulağına “Hanımefendi dul mu?” diye sordu.

“Iııııı…” diyebildi oğlan.

“Yani bize öğretecek misiniz?” dedi Dağhanlı.

“Neyi?”

“Soyasostronomiyi dayı,” dedi Osman.

Büyük Birader onu düzeltti. “Sosyoastronomi.”

“Tabii, tabii. Buyurun gidelim.” Onu kümeslere kadar takip ettiler. “Evet…” diye başladı adam. “Şimdi bizim tavuklar güneşin doğmasıyla tam tepeye yükselmesi arasında yumurtlar.”

Osman ilgiyle dinliyordu. “Demek en temelden, güneşten, başlıyoruz. Aynı filmlerdeki gibi…”

İhtiyar arkeolog kümese girdi. “Dikkatli izleyin. Follukları böyle yokluyorum veeeee… Aha! Bakın.”

“Bu ne?” diye sordu kadın.

“Yumurta. Bunlardan size omlet yapacağım.”

“Dayı sen bize ne öğretiyon?” dedi Osman.

“Evladım sen tarlayı sormadın mı? Öğrenmeye geldik deyince…”

Leyla Dağhanlı, Punk Osman’a sert bir bakış attı. “Yanlış anladınız. Biz dünyayı düzeltmek için sosyoastronomiyi kullanmak istiyoruz.”

“Hangi dünyayı düzeltmek için?”

“Bizim dünyamız.” dedi Hans. “İçinde yaşadığımız.”

Osman, mohawkını çekiştirdi. “Boşuna. Uğraşıyoruz.”

Milletvekili bir kez daha şansını denedi. “Sizin dünyayı kırmanız gibi biz de tersini gerçekleştirmek istiyoruz.”

“Dünyayı kırmak mı?”

Kadın sinirini yatıştırmak için tırnaklarını avuç içlerine geçirdi, çantasından bir dergi çıkardı. “Şu makaleyi siz yazmadınız mı? Bakın altında fotoğrafınız var.”

“Bilmem ki… Ben burada çiftçiyim.”

“Ne zamandan beri?” diye sordu Rasputin.

“Yani…” Parmaklarını saydı, havaya baktı, biraz daha düşündü… “Valla bilemedim şimdi.”

Osman, adamın boğazına yapıştı. “Dalga mı geçiyon lan sen benle?! Dünyayı sen kırmadın mı?”

Kıpçak tek eliyle onu ayırdı. “Bize canlı lazım.” dedi liderleri.

Yere devrilen ihtiyar feryat etti. “Gidin! Gidin burdan!”

Punk Osman üstünü başını düzeltti. “Konuş ulan!”

“Ben yapmadım… Bilmiyorum…”

Büyük Birader sakince onun yanına eğilip elini uzattı. “Kapını çaldığımızda sevindin. Çünkü beni bekliyordun, değil mi?” Yaşlı, boş gözlerler baktı. “İşte geldim… Hadi ne hatırladığını anlat.”

“Ben… Burada… Burada yaşıyorum.”

“Çok güzel. Aferin. Peki öncesinde?”

“Ben… Bilmiyorum… Kalabalık, gürültülü, rahatsız edici bir yerde.”

“Très bien, très bien. Devam et.”

“Ben, geceleri…”

“Yıldızlara mı bakıyordun? Benim evime.”

“Evet, sanırım.”

“Yıldızlardan ne öğrendin peki?”

“Yıldızlar. Yıldızlar… Yıldızlar!” Adam gülmeye başladı. “Yıldızlar ha, yıldızlar.” Bir anda çehresi değişmişti. “Yıldızlardan sizin tahayyül edemeyeceğiniz şeyler öğrendim.”

“Demek geri geldin,” dedi Dağhanlı.

“Evet. Şimdi söyleyin, ne halt yemeye benim huzurumu böldünüz?”

“Kaç defa söyleyeceğiz?” dedi Osman. “Bu adam bizimle dalga geçiyor.”

“Ha, doğru. Sosyoastronomi… Neden size öğreteyim ki? Eninde sonunda beni geberteceksiniz. Niçin eserimi mahvetmenize izin vereyim?”

“İnsanlığın medeniyeti yeniden kurmaya ihtiyacı var,” dedi ekibin lideri. “Hiçbir şey için değilse hayatta kalmak için.”

“Püf… Hayatta kalmak için hiçbir teknolojiye ihtiyacım yok. İnsanları öldüren aptallıkları. Değirmenin ötesindeki tüm lüksler de şımarıklıktan ibaret.”

“Sana son bir şans veriyorum,” dedi kadın. Kıpçak’ın ağır ağır kılıcını çekip arkeoloğun boynuna dayamasını bekledi. “Bize yardım edecek misin, etmeyecek misin?”

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for ukant ukant says:

    Özgün kavramlarla dolu sürükleyici bir öykü olmuş. Sadece bu kadar ileri gitmişken hala TNT mi kullanılıyor :slight_smile: Elinize sağlık

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar