Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Anti Piksel

Liseden mezun olduktan sonra pek çok işe girmiş ancak hiçbirinde tutunmayı başaramamıştı. Problemli bir tip olması yüzünden kovulma gerekçeleri de alışılmadık türden olurdu. Örneğin, en son çalıştığı lokanta, yemeklerine işediğini öğrenince tek kuruş vermeden kapı dışarı etmişti. Ondan önce de, buna benzer bir yerde, sipariş veren kızları taciz ettiği iddia edilmişti. Sorsanız tek amacı tanışmaktı; ama o bunu biraz abartmış, utanma duygusu dahi hissetmeden ev adreslerini de istemişti. Gezdirmesi için emanet edilen köpekleri, tasmalarını çıkarıp özgür kıldığı, kasa görevlisi olduğu markete gelen müşterilere bedava prezervatif verdiği, temizlemesi gereken tuvaletin duvarlarını hayvan dışkısıyla boyadığı işleri de olmuştu ama onlardan bir şekilde para koparmayı başarmıştı.

Bu cuma gecesi, eve geldiğinde kötü bir sürprizle karşılaştı. Ne kadar eşyası varsa küçük bir bavula tıkıştırılmış. Komodinin üzerinde bırakılan notta şöyle yazıyor: “Defol!”

Ertunga, notun babasına ait olduğunu biliyordu. Küçük, masrafı olmayacak bir evde yaşıyorlardı. Ancak dertleri hiç bitmiyordu. Babası daha fazla kazanabilmek için girdiği işte batmış ve çeşitli yerlere borçlanmıştı.  Çevresinden duyduğuna göre kolay yoldan para kazanmak için kirli işlere başvuruyormuş. Ne olursa olsun, yazdığı notta, oğlunu giriştiği işin sonuçlarından korumaya yönelik bir amaç yoktu. Her şey açıktı: Ertunga, babası için koca bir sorundu artık. Doyurulması gereken bir boğaz… Masraf. Problemli bir oğlan…

Bu kadar çabuk evden kovulacağını tahmin etmemişti; ama yakında gerçekleşebileceğine dair bazı şeyler hissetmişti. Bazen o olmasa daha iyi bir hayatı olacağından, daha çok kazanacağından bahsederdi babası.  İstenmediği yerde duracak hali yoktu. Bavulunu aldı, pislik dolu sokağın karanlığına karıştı. Kafası çok karışıktı. Nereye gidebilirdi, kimin yanına? Tanıdığı kimse yoktu ki! Mahallenin aşağısında oturan eski bir aile dostu aklına gelince o tarafa doğru yöneldi. Birden adamın cenazesi canlandı gözlerinin önünde. Morarmış ve şişmiş vücudu toprağa karışalı bayağı olmuştu.

Issız sokaklar arasında mekik dokumaya başladı. Vaktin bir hayli ilerlediğini biliyordu. Gece yarısı olduğunda yorgunluktan yürüyecek hali kalmamıştı artık. Bavulu taşıyan kolu sızlamaya başlamıştı. Terle ıslanmış bacakları isyan bayrağını çekmişti. Küçük evlerin çevrelediği dik yokuşun ortasında durdu. Eli pantolonun ceplerini yokladı: elli lira ve yirmi beş kuruş. Bavulu karanlık kaldırımlara doğru fırlatıp geriye döndü. Cebinde kalan son parayla sarhoş olana dek içecek, kuytu bir yerde uyuklayıp sabah olmasını bekleyecekti. Bavul kimin umurunda! O ne hali varsa görsün artık.

Gençlerin “Mızrak Bar” dedikleri bir yer vardı. Bilmem kaç kez, mahalle sakinleri tarafından, neden olduğu gürültü yüzünden şikâyet edilmiş ama kapanmamış. Sahibi polislere adeta para yağdırıyormuş. Ona göre gitmesi gerekenler, durumdan şikâyetçi mahalle sakinleriymiş çünkü buraların tapusunu ilk o almış. Buradaki ilk yer onun barıymış.

Kırmızı ve mor renkli tabelaların aydınlattığı geniş bir sokaktaydı Mızrak Bar. Kapının önünde sigara içen uzun boylu iki gence başıyla selam verip içeriye girdi. Büyük bardakta köpüklü bir India Pale Ale aldıktan sonra bulduğu boş masaya oturdu. Küçük masaların oluşturduğu geniş dairenin ortasında dans pisti vardı. Tavandaki renkli disko toplarını andıran şey, o kadar hızlı dönüyordu ki, Ertunga’nın gözleri bundan rahatsız oldu. Eliyle gözünü ovaladı. Karanlığın içinde dans eden gölgeler görüyordu sanki. İnsanlar o kadar yabancıydı ki! Yalnızlığını en derinden hissettiği anlardan biriydi bu. Birasından birkaç yudum alıp müziğin ritmiyle kalçalarını kıvıran kızları seyretmeye başladı.

Birasını yudumladıkça hayatın gerçeklerinden uzaklaşıyor, sanki bir rüya âlemine dalıyormuş hissine kapılıyordu. Bütün sıkıntıları son bulmuş gibiydi o an için. Düşünceleri yavaşlamıştı. Uyuma isteği giderek artıyordu. Belki kafasını masaya koysa gözleri kapanırdı ama o içmeye devam etti. Cebindeki para bitene kadar… Kaç bardak içtiği hakkında en ufak bir fikri yoktu ama parklarda sabahlamaya yetecek kadar içtiğini düşünüyordu. Parayı garsonun masaya bıraktığı hesap defterinin arasına koydu. Parası kalmamıştı. Dert etmedi. Daha doğrusu, dert edemeyecek haldeydi. Tam ayağa kalkmaya yeltenmişti ki bir karaltı dans pistindeki kalabalığın arasından fırlayıp yanına geldi. Elinde iki büyük bardak vardı. Kimdi bu?

Cılız, uzun boylu, beyaz tenli bir yaşıtı… Taranmamış kumral saçları elektrik akımına kapılmış gibi dik ve dağınık. Bebeksi yüz hatları onu olduğundan daha genç gösteriyor ama aslında otuz yaşına yakın. Altına yırtık bir kot pantolon, üstüne ise siyah tişört ve deri ceket giymiş.

Gülümseyerek, “Oturabilir miyim?” diye sordu.

Ertunga adamın elindeki bardaklara baktı.

“Bir tanesi benimse, neden olmasın.”

Adam karşısına oturdu, bardaklardan birini ona uzattı.

“Ben Levet,” dedi. “Burada seni yalnız görünce yanına geleyim dedim.”

Ertunga güldü.

“Bana acıdın mı? Eğer öyleyse siktir git yanımdan! Ben acınacak halde değilim.”

“Hadi ama! Evden kovulur kovulmaz soluğu burada aldığını biliyorum.”

Ertunga’nın fıstık yeşili gözleri koskocaman açıldı. Bu yabancı onun evden kovulduğunu nasıl biliyor olabilirdi ki? Şaşkınlıktan az kalsın boğuluyordu. Öksürdü, ağzındaki birayı püskürdü.

“Sen nereden biliyorsun bunu? Yoksa babamı mı tanıyorsun?”

Adam sakince bir yudum aldı birasından.

“Bunu biliyorum çünkü sen de biliyorsun,” dedi. “Senin bildiğin şeyi, ben de bilirim.”

Ertunga’nın algıları içtiği biralara rağmen hala açık sayılırdı. Karşısındakinin tehlikeli olduğunu anladı. Muhtemelen onu kandırıp oyuna getirmek, dolandırmak isteyen biriydi. Öte yandan merakı da artmıştı. Adama kendisiyle alakalı bazı sorular soracaktı. Bu soruların cevaplarını sadece o biliyordu. Örneğin, daha önce kimseye anlatma gereği duymadığı bazı özel arzuları vardı.

“O zaman benim en sevdiğim seks pozisyonunu söyle bakalım,” diye sordu heyecanla. Zevkten uçuyordu çünkü Levent asla bilemeyecekti. En yakın arkadaşının bile bilmediği şeyi hayatında daha önce hiç görmediği bu yabancı nasıl bilebilirdi.

“Ters misyoner!” dedi adam. “Evet, eminim. Gerçi hiç denemedin ama…” Gülümseyip birasını yudumladı.

Ertunga duyduğuna inanamadı. Tedirgin oldu. Karşısındaki yabancı onu çok iyi tanıyan biri olabilir miydi?

“Salladın ve bildin, tamamen şans. Şimdi yeni bir soru soracağım; bu sefer şansın yanında olmayacak ama.”

Artık tehlike olarak gördüğü adam için yeni bir soru kurguladı kafasında. Bu sorunun cevabını sadece merhume annesi ve babası bilirdi.

“Bir benim var. Vücudumun hangi müstehcen bölgesinde sence?”

“Götünde,” diye cevapladı Levent. “Evet, orada büyük ve iğrenç bir benin var.”

Ertunga hışımla ayağa kalktı. Öfkeden yüzü kıpkırmızı olmuştu. Bardağı hızla yere fırlattı. Yere çakılan günahsız bardak, tuz buz oldu.

“Bunları nasıl biliyorsun, ha? Kimsin sen?”  Adamın boğazına yapıştı. Müziğin ritmine kapılan insanlar onu duymuyor, görmüyordu. Kimsenin kendisine engel olmayacağını bildiğinden adamın suratına yumruğu geçirdi. Ağzından kanlar süzülen Levent, sakin olması için adeta yalvarıyordu. Çok eski bir dostu olduğunu, bunları kendisine onun anlattığını söylüyordu. Oysa Ertunga bunları kimseye anlatmadığı konusunda emindi. Yoksa içtiği biralar yüzünden zihni mi körelmişti? Anlatmış olabilir miydi gerçekten? Adamı yakasından tutup hızlıca ayağa kaldırdı.

“Ne arkadaşı? O siktiğimin lisesinden mi?”

“Evet,” dedi Levent zorlukla. Dudağı patlamış, sıcakkanla boyanmıştı. “Aynı lisede okuduk. O kadar çok içmişsin ki tanımadın beni.”

Ertunga, eski arkadaşının üstünü başını düzeltti ama özür dilemedi. Özür dileme alışkanlığı yoktu pek. Adamın gri gözlerine bakıp onu hatırlamaya çalıştı. Vücudu kadar zihni de uyku istiyordu artık. Şöyle yumuşak, serin bir yatağın üzerine uzansam da uyusam diyordu. Gerçi bardan çıktığı gibi sokaklarda başıboş gezip uyuyacak bir yer bulmak zorundaydı ya! Planı böyleydi ama hayali bambaşkaydı.

“Sana yardım edebilirim,” dedi Levent. Dudaklarından çenesine yayılan kanın üzerine mendil tutuyordu. “Bilgisayardan anlayabilecek birine ihtiyacım var bir süredir. Bu akşam seninle karşılaşmamız tam bir mucize.”

Ertunga sersemlemiş bir halde arkadaşının yüzüne baktı. Yorgunluktan omuzları çökmüştü; göz kapakları kapanmak için çaba sarf ettikçe o direniyordu.

“Ne yapacaksın beni?” diye sordu, sesi kısık çıktı. “Bilgisayarla haşır neşir olmayalı çok oluyor.”

“Bir virüs yazıyorum,” dedi Levent. İkinci birasını almıştı. “Bilgisayar, telefon ve tabletlerin pikselini bozan, sinir bozucu bir virüs… Bulaştığı cihazda görüntüyü sağlayan renklerden birini bertaraf ediyor. Bu sayede görüntüde bozulmalara neden oluyor.”

“Lisede buna benzer virüsleri çok yazardık. İnsanların sinirini bozan türden, sinsi virüsler. Ne kadar ilerleyebildin?”

“Henüz başında sayılırım,” diye yanıtladı Levent. “Cihazların güvenlik duvarlarını aşmayı başaramadım. Tek başıma yazmakta da oldukça zorlanıyorum. Eğer bana yardım edersen sana evimde bir oda ayırabilirim.”

Ertunga bunu kabul etti ama onun için en az kalacak yer kadar önemli olan başka bir mevzu daha vardı. Para konusu. Eğer bir şeyi iyi yapıyorsa, ondan para kazanmak isterdi ki virüs yazma konusunda öyleydi gerçekten. Levent virüsü yazacağı her saat dilimi için yirmi lira ödeyeceğini belirtti. Günde sadece üç saat uyusa geriye kalan yirmi bir saatte de kod yazsa kazanacağı miktar dört yüz yirmi lira oluyordu. Bunu haftalık ve aylık olarak hesapladığında, aklını kaçırmasına yetecek kadar para kazanacağını fark etti. Çok çok büyük rakamlardı bunlar ve büyüsüne kapılmamak elde değildi. Hayali bile heyecan vericiydi doğrusu.

Ertunga, lise arkadaşının teklifini kabul etti. Evinde kalacak, faturalarının bir kısmını ödeyecekti. Günde sadece üç saat uyuyacaktı.  Gürültüsü giderek çekilmez bir hale gelen bardan ayrıldılar, Levent’in evine doğru yollandılar. Ev, mahallenin dışında kalan bir okulun karşısındaki apartmanın dördüncü katındaydı. Yaz tatili sebebiyle velet sesinin olmadığından, bu sayede daha hızlı yazabileceklerinden bahsetti Levent. Söylediğine göre okullar açılmadan virüsü tamamlasalar iyi ederlermiş çünkü özellikle çıkış saatinde inanılmaz bir gürültü oluyormuş. Bu işin püf noktası dikkatmiş. Zira dikkat dağıldığında yapılan bir hata başka bir hatayı tetikliyor ve işi yokuşa sürüyormuş. Levent zamanında sırf bu yüzden çok ağır ilerlemişti.

Beş katlı bir apartman… Giriş kapısına şifre koyulmuş. Şifreyi bilmeyen yabancılar içeriye giremiyor. Levent, şifrenin çok sık değiştirildiğinden yakındı. Eğer üç kereden fazla yanlış girerse, cihaz, fotoğrafını çekip site yönetiminin e-mail hesabına gönderiyormuş.

“Bu akşam çok çirkinim,” dedi gülerek. “Fotoğrafımın e-maillerine düşmesi hiç hoş olmaz.”

Kapı açıldıktan sonra apartmanın içine girdiler. Asansör uzun süredir arızalı olduğundan, Levent’in dördüncü katındaki evine merdivenleri kullanarak çıkmak zorundaydılar. İkinci ve üçüncü katlardaki lambalar yanmıyordu. İnsanın o karanlıkta kendi uzvunu bile görmesi çok zordu. Telefonlarının flaş ışığından yardım alarak, dikkatli adımlarla merdivenleri çıktılar.

Apartman yöneticisinin çok cimri olduğunu söyledi Levent, evinin kapısını açmaya çabalarken. Aidatları toplayan herif, apartman için hiçbir şey yapmıyormuş. Kiralık dairelere gelen müşterilerden, olması gerekenden daha fazla para talep ediyormuş. Bazı aidat ödemeyen isyankârları, site sakinlerinin bilmediği bir şekilde susturuyormuş. Bu konuda çok fazla dedikodu olduğunu söylüyor Levent. Sonunda eve girdiler. Ertunga’nın gözüne çarpan ilk şey evde neredeyse hiç eşyanın bulunmadığı oldu. Mutfakta buzdolabı, bulaşık makinesi ve ufak bir masa dışında hiçbir şey yok gibi. Yerlerde karıncalar dolaşıyor, yerlere düşen kırıntıları yuvalarına taşıyorlar. Tuvalet berbat ötesi bir durumda; kapağı açık olan klozetin içine baktığında ölü gibi yüzen tırtıklı, saydam bir şey görüyor. Yatak odasında ranza dışında hiçbir şey yok, oturma odası ise tamamen boş ve uzun süredir temizlenmediğinden kötü bir koku sinmiş.

Levent ona çalışma odasını gösteriyor. Oda doksanlarda moda olan eski bir misafir odasıymış. Annesi bu odaya girmesine hiç izin vermemiş o zamanlar. O ölünce, hıncını odayı gereksiz eşyalarla doldurarak ve kirleterek alıyormuş. “Annem iyi ki burada değil. Yoksa anında kapı dışarı ederdi.” Ertunga hafif bir tiksinti ve merakla odayı incelerken, “Annen nerede?” diye sordu. “Öldü,” dedi Levent. “Balkonda çamaşır asarken ayağa kaymış ve sitenin çakıl taşlı bahçesine sert bir iniş yapmış.” Bunu söyledikten sonra gülümsedi. Annesini severmiş ama nedense ölümü ona komik geliyormuş. Balkonda çamaşır asarken ölmek kadar küçük düşürücü bir ölüm olamazmış ona göre. “Eğer bir insan ölecekse, buna değmeli.”

Çalışma odasının ortasında geniş, yuvarlak bir masa var. Masanın üzerinde dosyalar, kitaplar, kahve bardakları ve üç tane dizüstü bilgisayar. Ertunga’nın gözüne rengi dökülen, beyaz şifonyer takılıyor. Bunun benzeri küçüklüğünün geçtiği bahçeli evde vardı. Levent çekmeceleri açtığında Ertunga gülmeye başladı çünkü çekmecelerin içi yüzlerce kahveyle dolu. Mocha, latte, Türk Kahvesi, Yunan Kahvesi, cappuccino, espresso, Kenya yöresel kahve, Santos yöresel kahve, hazır kahve, sütlü kahve… O kadar çok kahve var ki! Ertunga merak edip şöyle sordu:

“Bu kadar kahve ne için?”

“Ayakta kalmak için,” diye yanıtladı Levent.” Günün her saati ayakta kalabilmek için. Kahve çeşitliliğini soruyorsan, bir süre sonra aynı şeyi içmekten sıkılıyorum. Latteyi çok seven adama geçen gündüz latte içir, sonunda nefret etmeye başlar.”

“Peki, nasıl uyumayı düşünüyorsun?”

“Kedi otu ile. Kaynatıp çay yapıyorum.”

Levent, her şeyi düşünmüş ve planlamıştı. Uyku içen gerekeni, ayakta kalmak için gerekeni, kod yazmak için gerekenleri. Evinin sadeliği de dikkatinin dağılmaması içindi. Fazla kıyafeti yoktu, bu sayede dışarı çıkmak istediğinde ne giyeceği saçmalığıyla vakit harcamıyordu.

“Sokağa çıplak çıkmayı mı tercih edersin, yoksa şişko, basenli vücudu gizleyecek bir pantolonla mı?”

Ranzada birlikte uyuyacaklardı. Zaten başka yatacak bir yer de yoktu. Daha önce evde kalan kişi yerde de yatabiliyormuş, eğer böyle bir cesareti varsa yatağını yere hazırlayabileceğini söyledi Levent. Yerde yatmayla cesaretin ne alakası olduğunu sordu ona.

“Uyanıp gözlerini açtığında göreceğin ilk şey güneşin ışığı değil, üzerinde gezip seni nasıl yuvalarına götürebileceklerini düşünen kara böcekler olurda ondan.”

Güneşin ilk ışıkları, açık pencereden içeriye süzülüp odayı aydınlatmaya başlamıştı. Dün gece ikisi de uyumuştu ama bugün erkenden çalışmaya başlayacaklardı. Levent anadan doğma çıplak bir şekilde, elinde mocha poşetiyle beraber odaya girdi. Ertunga yatağında doğruldu, uykulu gözlerle arkadaşına baktı. Utanma veya sıkılma hissetmeden odaya dalan Levent, mocha poşetini salladı.

“İçer misin?” Sesi, yeni uyanan erkeklerin ki gibi normalinden daha kalındı.

“Evet, olur.”

Ertunga yataktan kalkıp elini yüzünü yıkadı. Yatağını düzeltme zahmetine girişmemişti bile. Mochasını alıp çalışma odasına gitti. Levent, altına dizleri yırtık bir pantolon giymişti ama vücudunun diğer kısımları hala çıplaktı. Bir yandan mochasını yudumluyor, diğer yandan da virüsü yazıyordu. Arkadaşının içeriye girdiğini görünce son durum hakkında bilgi verdi. Virüsün nasıl olması gerektiği, kullandığı sistemi ve programı, ne kadarının bittiği ile alakalı şeylerden bahsetti. Virüs, henüz pikselin bozulmasını sağlamıyordu. Ertunga’nın yazması gereken kısım, pikseli bombok edecek kısımdı.

“Ben, güvenlik sistemini aşacak kısmı yazıyorum. Sistemi aşarsam ve senin yazılımın kusursuz olursa insanların telefonlarının ekranları bombok olur.”

“Bombok mu? Sevdim bunu.”

“Öyleyse çalışmaya başla hemen.”

Ertunga mochanın neden olduğu müthiş bir enerjiyle bilgisayarının başına geçti. Bilgisayarı açtığında VCV* isimli bir program çıktı karşısına. Virüsü yazarken bu programı kullanacaktı. Dili Almanca olan program, İngilizce karakterleri kabul etmiyordu. Hiç sorun değildi çünkü o da Almanca biliyordu. Siyah ekrana gir komutunu yazdığında Levent’in en son bıraktığı kısımla karşılaştı. Komutlar kırmızı harfliydi, bu da gözleri biraz rahatsız ediyordu. Levent’in getirdiği yeni Türk Kahvesini yudumlayıp işe koyuldu. Hata sayılabilecek yerleri düzeltti önce. Uzun Almanca komutlar yazmak biraz zor oluyordu, özellikle İngilizce’ye alışkın parmaklar için. Klavyenin rahatlığına rağmen çok sayıda harf hataları yapmıştı ama sonra onları fark edip düzeltti.

“Grunge müzik sever misin?” diye sordu Levent. Gözlerini hiç ekrandan ayırmadan virüsü yazmakla meşguldü. Parmakları sanki sadece bu iş için programlanmış gibiydi. Hızlı, dur durak bilmeyen kemiksi parmaklar.

“Grunge mi?” dedi şaşkınlıkla. “Hiç duymadım.”

“Doksanların ünlü bir müzik türüdür,” diye açıkladı Levent. “Nirvana, Pearl Jam… Hiç duymadın mı?”

“Kurt Cobain’i bilirim.”

Arkadaşı ayağa kalkıp üçüncü dizüstü bilgisayarı açtı. Kalın, boğazdan gelen bir ses şarkı söylemeye başladı: Black hole sun, won’t you come. Daha önce duymadığı bu şarkıyı çok beğendi Ertunga. Kimin söylediğini sordu.

“Soundgarden,” dedi arkadaşı.

Grunge kirli, distortion’lı ve feedback’li gitarlardan oluşur, güçlü davullar arkada onlara eşlik eder. Sessizlik – gürültü – sessizlik şeklinde icra edilen, punktan etkilenmiş bir müzik türü. Levent, bu türün gruplarına bayıldığını ve kahveyle beraber dinlendiğinde kod yazımını hızlandırdığından bahsetti. Dikkat dağınıklığına neden olmuyormuş onda ve eğer Ertunga’da oluyorsa, bu onun sorunuymuş. Ancak Ertunga da bu durumdan memnun görünüyordu. Hatta müzikle beraber hızlanmıştı.

Oda kararmaya başladığında tamamlaması gereken birçok kısmı tamamlamıştı. Saate baktığında akşam olduğunu, beş saatten fazla zamandır durmadan kod yazdığını gördü. Hala yorgunluk ya da dikkat dağınıklığına neden olacak bir şey hissetmiyordu. Zihni hiç olmadığı kadar açıktı. Evden kovulması aklına gelmiyordu hiç. Olması gereken de buydu zaten. Artık yeni bir hayata adım atmıştı ne de olsa.

Altıncı kahvesini içip tekrar kod yazmak için bilgisayarın başına geçti. Levent ara vermişti, pencereden dışarıya bakıyordu. Yan apartmana polislerin geldiğini söyledi. Ertunga oralı bile olmadı. Gözleri ekrana bakmaktan kızarmıştı. Göz bebekleri neredeyse hiç hareket etmiyordu, ekrana kilitlenmiş gibiydi.

“Bu işe kendini fazla kaptırma,” diyerek uyarıda bulundu arkadaşı. “Benden fazla kahve içtin.”

Ertunga bağlarını dünyadan tamamen koparmış bir halde bilgisayarın başında oturmaya devam etti. Parmakları o kadar hızlanmıştı ki parmakların koştuğu bir yarışma düzenlense kesin birinci gelirlerdi. Kontrolünü kaybetmiş olan arkadaşını tokatlayıp bilgisayar masasından kaldırdı Levent. Ertunga kendini tekrar dünyada hissettiğinde ikinci tokadı yemişti. Küfür etti.

“Ne vuruyorsun lan?!”

“Kendini kaybettin, ben de bulmana yardımcı oldum.”

Ertunga, sonunda kendine geldiğinde, yazdığı kod ve yazılım metni sayısına bakıp mutlu oldu. Ne öğrencilik hayatında ne de staj yaptığı yerde yirmi beş bin kod yazmamıştı. Arkadaşının kaynattığı kedi otu çayını içip ranzasına uzandı. Aklına babası gelir gibi oldu ama o buna izin vermedi. Onu evden kovan adamı hatıralarında saklamayacaktı artık. Zaten kalbinden sileli bayağı olmuştu. Levent elinde “Sevişmenin Gücü” isimli kırmızı kapaklı bir kitapla geldi. Çıkardığı pantolonunu bir köşeye fırlatıp yatağa uzandı, kitabın sayfalarını karıştırmaya başladı.

“Bu virüsün bir adı var mı?” diye sordu Ertunga, ansızın.

“Anti Piksel,” dedi Levent. “Bittiğinde insanlar ona Anti Piksel diyecek.” Kitabı da bir köşeye fırlatıp güldü. “Piksel düşmanı, Anti Piksel!”

“Anti Piksel!”

Saat gece ikiyi gösterdiğinde uyandı ve bir sürprizle karşılaştı. Evde yabancı vardı. Yirmi yaşlarında, kirli sakallı, sarışın bir çocuk… Elinde espressoyla bilgisayar ekranına bakıyordu boş gözlerle. Onu görünce selam verip tekrar ekrana yöneltti bakışlarını. Ertunga gence burada ne aradığını sormadı çünkü arkadaşının kodu daha hızlı yazabilmek için yeni birilerini aradığını biliyordu. Levent evde değildi, dışarıda yeni yazılımcılar peşinde koşturuyordu.

“Adın ne senin?” Kendi bilgisayarının başına geçti.

“Mete demiştim ya,” dedi genç adam. “Bir saat önce de aynı şeyi sordunuz.”

Bir saat önce mi? O zaman uykuda olduğunu anımsıyordu. Umursamadı. Bilgisayarının başına geçip kaldığı yerden devam etti. Geçen seferkine göre daha yavaştı ama eksik ve hataları sıfır denecek seviyedeydi. Her şeyi sırayla kodluyordu. Piksellerin genelde üç rengi olur; mavi, yeşil ve kırmızı ya da eflatun, siyah ve sarı. Her renk kombinasyonunu bertaraf edebilecek hale gelmesi henüz çok zordu. Şimdilik mavi rengi etkisiz hale getirebilirdi virüs. Levent’in güvenlik sistemini altüst edecek seviyeye en yakın zamanda gelmesini ümit etti. Böylece virüsün ilk sürümünü deneyebilirlerdi.

“Hangi takımlısın?”

Ertunga kahvesinden bir yudum alıp, “Fenerbahçe,” diye yanıtladı.

“Ne tesadüf, ben de öyle!” dedi Mete. “Sizce şampiyon olur muyuz bu sene?”

“Aziz gitmeden hiçbir şey olmaz bizim takımdan.”

Aradan dört saat gibi bir zaman geçtiğinde genç adam yazması gereken kısımları yazıp kaydettiğini ve şimdi parasını almak istediğini söyledi. Ertunga onu iki yüz lira verip gönderdi. Şimdi evde yalnızdı. Sürekli kahve içmek onu bunaltmaya başlamıştı. Bilgisayarın başından ayrılıp mutfağa gitti, buzdolabını açtı. Gördüğü şey son kullanma tarihi geçmiş süt, yoğurt ve dondurma kutusunun içindeki sarmalar oldu. Muhtemelen onlar da bozulmuştu çünkü tatları zehir gibiydi. Buzdolabının yanındaki küçük dipfrizi kontrol ettiğinde altı kutu ton balığı görüp biraz olsun sevindi. Konservelerden birini açıp uzun süredir tatmadığı ton balığını afiyetle yedi. En azından midesi yemek görmüştü. Tekrar bilgisayarın başına geçtiğinde zil çaldı. Gelen arkadaşıydı.

“Çocuğu yolladın mı?” diye sordu, kan ter içinde kalmıştı.

“Evet, parasını verdim. Gelirken koştun mu sen? Yanakların kıpkırmızı olmuş.”

“Şu boş araziye su, ekmek, kemik bırakmış bazıları. Onların Allah belasını versin! Köpekler mesken edinmiş orayı, o embesiller yüzüden.”

Levent banyoya girerken, o kaldığı yerden devam etti. Tekrar zil çalınca oflayıp puflayıp kapıya koştu. Bu sefer top sakallı, seyrek saçları grileşmiş, omuzları çökmüş bir adamla karşılaştı. Söylediğine göre virüsün güvenlik sistemini aşacak kodlarını yazmaya gelmiş. Aldı içeriye adamı. Evli ve iki çocuk babasıymış. Evliliğinde sorunları varmış ve bu yüzden yoğun stres altındaymış. Sonunda panik atak hastası olup çıkmış. Biraz kadınlardan, biraz da çocuklardan bahsettikten sonra işe koyuldular. Adı Ahmet olan bu adam, Türkiye’nin ünlü bir üniversitesinde yazılım mühendisliği okumuş. Bir yandan kahvesini yudumlayıp kod yazıyor, öbür yandan üniversite maceralarını anlatıyor. Karısı denen cadıyla orada tanışmış. Kadının karakteri daha o zamanlar böyleymiş ama güzel vücudu olduğu için sevgili olmuş, hatta sonunda evlenmiş onunla. Kadın hamile kalıp güzelim vücudunu kaybedince büyüsünü yitirmiş aşkları. Defalarca aldatmış ama nafile, boşanmaya yanaşmıyormuş kadın.

“Paramı seviyor o,” dedi Ahmet. “Sanıyor ki ben götümden para sıçıyorum. Haberi yok, yakında eve aciz gelecek. Söylüyorum, söylüyorum, inanmıyor. Yalan söylüyormuşum, geri zekâlıya bak!”

Bilgisayar çantasından bir sigara paketi ve çakmak çıkardı. Bir dal uzattı Ertunga’ya. Evden kovulduğunda sigarasını almayı unutmuştu. Memnuniyetle kabul etti kendisine uzatılan zehri. Sigara ve kahve ikilisiyle iyice hızlandılar. Ertunga kırmızı ve siyah renkleri de bertaraf edecek seviyeye getirdi virüsü. Ahmet ise güvenlik sistemini geçebilmek için bazı şifre kombinasyonlarını kırması gerektiğini söyleyip duruyordu.

Aradan üç saat geçtikten sonra Ertunga uyumaya gitti. Uyudu, uyudu ve uyudu. Taa gecenin üçüne kadar uyudu. Normalde uyuması gerekenden daha fazla uyumuştu. Hemen yataktan fırlayıp eve göz gezdirdi. Levent yine yoktu ama başka birileri vardı. Adı Bilge olan genç adam, güvenlik duvarını aştıklarını söyledi. Artık virüs telefon ve bilgisayarlara kolayca bulaşıyordu. Onun ikizi olduğu apaçık ortada olan Bilgecan ise virüsün diğer bütün renkleri etkisiz hale getirebilecek seviyede olduğunu söyledi. Her şeyi tahmin edilenden daha hızlı gerçekleşmişti. Ertunga paralarını verip onları yolladı. Bu güzel haberi arkadaşına vermek için telefona sarıldı hemen. Ev telefonuyla aradığında onun cep telefonu çalıyordu. Burada bir terslik vardı. Levent ile cep telefonlarını mı değiştirmişlerdi acaba?

Vakit kaybetmek yerine gerekeni yapmaya karar verdi. İlk sürümü telefonunda denedi. Telefon kendiliğinden kapanıp tekrar açıldığında ekranın ortasında yavru sinekleri andıran minik siyah noktalar dolaşıyordu. Sonra o noktalar giderek büyüyor ve tüm ekranı kaplıyordu. Zekice bir fikirle penis büyütücü ilaçla ilgili bir reklam hazırladı. Virüsü bu reklamın içine gizledi. Reklama tıklama aptallığında bulunursa biri, virüs bilgisayarına ya da telefonuna bulaşacaktı. Pikselleri oluşturan renklerden birini devre dışı bırakacak, böylece görüntüyü bozacaktı. Üstelik onu engelleyebilecek hiçbir şey yoktu.

Ertunga hava aydınlanınca tekrar arkadaşını aradı ama yine onun telefonu çaldı. Yapabileceği bir şey yoktu. İki kutu ton balığı yedi, cappuccino içti ve virüsü çeşitli sitelere yaydı. Tahmin ettiklerinden daha çabuk bitirmişlerdi anti pikseli. Bu biraz şaşırtıcı geliyordu ona ama olmuştu işte. Artık yapabileceği tek şeyin beklemek olduğunu anlayınca yatağına uzandı. Uykusu yoktu ama biraz kestirebilirdi. Gözlerini kapatıp uçsuz bucaksız hayal dünyasında gezintiye çıktı.

Uyudu, uyudu ve uyudu. Haftalarca. Aylarca. Levent hiç gelmedi. Hayal meyal zilin çaldığını hatırlıyordu. Yataktan kalmaya tenezzül etmemişti çünkü hali yoktu. Anti piksel ne âlemdeydi? Kaç kişi tuzağa düşmüştü? Yüz binlerce. Evet, yüz binlerce insan. İnsanlar soluğu telefonu aldıkları mağazalarda aldılar. Piyasaya sürülen en yeni telefonlar anti pikselin güçlü yazılımına yenik düştü. Şirketler zarara uğradı. Şikâyetler arttı. Söylentiler de çok fazlaydı. Çok ünlü haber gazeteleri ve kanalları virüsü bir Türk’ün yazdığını söylüyordu. Hatta çok yakında yakalanacağını da…

Uyudu, uyudu ve uyudu. Zil sesini hala duyuyordu. Ses hiç kesilmiyordu ki! Sonunda yatağından kalkıp çişini yapmaya gittiğinde kapıyı açmaya tenezzül etti. O kadar çok uyumuştu ki vücudu kilo almıştı, bir ayı gibi irileşmişti. Sakalları uzamıştı, kirli saçları omuzlarından dökülüyordu. Gözlerinin altı şişti. Bir de başı ağrıyordu sanki. Gelen Levent değildi. Mete değildi. Ahmet, Bilge ya da ikizi Bilgecan değildi. Gelen Polisti. Mavi üniformalı polisler. Ertunga’nın kendisi olup olmadığını sordular. Evet, anlamında salladı başını. Sorgusuz sualsiz kelepçelendi, Anti pikselin yaratıcısı sıfatıyla suçlandı. Ertunga, Levent isminde bir arkadaşının daha olduğunu, başka insanların da onlara yardım ettiğini söyledi. Ancak Ertunga’nın evinde yapılan çalışmalarda söylediklerini kanıtlayacak hiçbir şey bulunmadı. Ev, onun üstüneydi. Apartman sakinleri Levent diye birini tanımadıklarını söylüyorlardı. Site yöneticisi Levent diye birinin hiç oturmadığını, hatta Ertunga’nın yıllardır aidat vermeden oturduğuyla ilgili ifade verdi. Mete, Ahmet, Bilge ve ikizinin izine ise hiç rastlanmadı. Ertunga tek başına yargılandı. Suçu anti pikseli yaratmak, cezası ise ömür boyu hapis…

Sonradan anlaşıldı ki Ertunga uykusuzluk nedeniyle hayal görmeye başlamış, hatta hayali karakterler yaratmış. Levent ve diğerleri yoktu ve hiç olmadı. Ertunga bunu kabul etmedi, babasının onu evden kovduğu geceyi ve sonrasında olanları anlattı. Yapılan araştırmalarda babasının yıllar önce dolandırıcılıktan gibi hapse girdiği ve kalp krizi geçirip öldüğü ortaya çıktı. Kovulduğunu iddia ettiği ev ise uzun zaman önce yıkılmış, yerine AVM yapılmıştı.

Ertunga bütün bu yaşananlardan sonra kafayı yedi ve aldığı onlarca tedaviye rağmen düzelmedi.

Levent olsaydı onun yaşadıklarını şöyle tarif ederdi: “Bombok olmak.”

Anti Piksel” için 10 Yorum Var

  1. Cesur yazarları severim ve sen belli ki cesur bir adamsın 🙂
    Hikayede özellikle anlatım türünde olmak üzere ufak tefek aksaklıklar olsa da bunlar aşılamayacak problemler değil. Bu arada mekan tasvirlerini sevdiğimi de söylemeliyim. Kaleminize sağlık.

    1. Cesur değilde hissettiklerini gizlemeye biriyim. Anlatıma da yansıdı bu. Aksaklıkları ben de fark ettim, onların üzerine gideceğim. Yorumunuz için teşekkürler.

  2. Güzel bir öyküydü. Konu insanı içine çekiyor ve bunda akıcı anlatımınızın önemli bir rolü var. Kullandığınız dil de esprili ve öyküye son derece uygun. Fakat bazı kısımlarda gereksiz betimlemeler olduğunu düşünüyorum. Ve bu betimlemelerin öyküden farklı bir zaman kipinde yazılmış olması akışı biraz bozuyor.

    1. Yorumunuz için teşekkür ederim. Bazı yerleri kesmeyi düşündüm ama sonra olduğu gibi bırakmak daha doğru geldi. Belki o betimlemelerdi onlar. Farklı zaman kipinde çok haklısınız, henüz dilim oturmadı ve bir arayış içerisindeyim.

  3. Merhaba, temayı güzel kullanmışsınız. Anlatım birkaç rahatsız edici ifade harici güzel ve akıcı. Öykü, edebi bir metinden ziyade aksiyon filmi tadındaydı dil ve ifadeden mütevellit. Bu demek değil ki başarısız; başarılı bir metin. Okuduktan sonra hangi alanda eğitim aldığınızı merak ettim açıkçası. Yazılım? Teknik bilgilere hakimsiniz, öyküye de güzel yedirilmiş bu. Final de başarılıydı.
    Diğer seçkilerde görüşmek üzere.

    1. Yorumunuz için teşekkürler. Anlatımdaki rahatsızlık verici ifadeler benim de canımı sıktı, daha dikkatli olacağım.

      Ben lise öğrencisiyim. Yazılım konusunda araştırma yaptım o kadar. Çok sınırlı bilgim var.

  4. Merhaba;
    Öncelikle lise öğrencisi yorumunu okuduktan sonra daha da etkileyici geldi öykünüz bana. Bu genç yaşta çok da güzel bir öykü kaleme almışsınız. İfadelerdeki argolar gerçeklik açısından güzel oturmuş, sanırım bu kadar rahat bu kelimeleri kullanabilmek gençlik cesaretinden geliyor. Yaş ilerledikçe öz denetim baskın çıkıyor(maalesef) Ben sadece son paragrafı gereksiz buldum. Zaten okuyucu çıkarımlar yapıyor onu bir daha anlatmaya gerek yok diye düşünüyorum. Ayrıca fazla ansiklopedik bilgi bazen öyküyü boğabilir. Burada belki ona dikkat etmek de fayda var. Bunlar tabii ki kişisel görüşlerim. Doğru yanlış diye bir şey söz konusu değil. Değerlendirmek size kalmış. Kaleminiz daha da güçlensin ve yolunuz hep açık olsun. Başarılar

    1. Güzel yorumunuz ve iyi dileğiniz için teşekkür ederim. Bazı öykülerde argo kullanmak iyi olabiliyor çünkü o gerçeklik katıyor. Tabii her öykümde argo kullanmıyorum ama bu öyküde kullanmaktan çekinmedim. Son paragraf konusunda haklı olabilirsiniz, aslında okur durumu çok iyi anlıyor. Yazacağım her öykü benim için bir tecrübe; buna devam ettikçe gereksiz cümleleri daha kolay ayırtedebilirim diye düşünüyorum. Bir sonraki seçkide görüşürüz umarım 🙂

    1. Yorumunuz için teşekkür ederim. Betimlemelerin üzerine daha çok düşeceğim. Bazen gereksiz uzattığım olabiliyor çünkü.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *