Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Ölü Piksellerin Hayaleti

Asansör en alt kata vardığında kapıları açıldı ve içinden bir adam indi. Belirgin bir kamburluğa sahip olan bu ufak tefek adam iyi aydınlatılmış koridorda hızlı adımlarla yürüdü. Koridorun sonundaki kapıya vardığında daha önceden çıkardığı anahtarı deliğine soktu ve kapıyı tek hamlede açıp içeri girdi. Derin bir “Oh!” çekti. Gerçekten huzurlu ve rahat olduğu nadir yerlerden biri olan ofisine sonunda ulaşmıştı.

Işıkları açtı. Aslında buraya bir ofis denemezdi. Ofis yukarıda yazılımcıların, reklamcıların ve şirketin değerli yöneticilerinin çalıştıkları odalara denebilirdi. Onunki olsa olsa hangar olurdu. Kontrol ve tamir edilmeyi bekleyen monitör hangarı.

Adı Hakan’dı ve onun işin buydu. O monitörlerdeki ölü pikselleri bulurdu ve tamir ederdi. Tamir edilmezse ekranı değiştirirdi. Ama iş yerindeki diğer insanların ona Ölü Hakan demelerinin nedeni bu değildi. Soluk teni, zayıf vücudu, gözlerini hissizleştiren büyük numaralı gözlükleri ile mezarından fırlamış bir zombiden farksız oluşu bu ismin üzerine yapışmasına yetmişti. İlk başlarda birkaç serserinin dilindeyken tahmin edemeyeceği bir hızla yayılmış hatta patronlarının diline bile dolaşmıştı. İsim yayıldıkça Hakan onlardan uzaklaşmış, kendi kabuğuna çekilmişti.

Diğer teknik bölümler ana binadan taşınmasına rağmen onun bölümünün taşınmamış, işe giriş ve çıkış saatlerinde bu züppe takımının dalga geçmelerine maruz kalmak zorunda kalmıştı. Aslında işini çok  severdi. Gelen monitörleri hasar tespit cihazına özenle bağlar; sıra sıra gelen siyah, beyaz, mavi, yeşil ve kırmızı ekranlar sayesinde ölü pikselleri tespit eder ve onları dikkatli bir şekilde tamir ederdi. Bu zamana kadar hiçbir amirinden işini düzgün yapmadığına dair bir azar işitmemişti. Bütün işleri tam tarihinde tamamlamış, teslim etmişti.

İşe aynı anda girip-çıkma zorunluluğu olmasa saatler öncesinden gelip, saatler sonra gitmeye razıydı. Öğle yemeklerini kendi ofisinde yiyor, insanlarla elinden geldiğince muhattap olmamaya çalışıyordu. Hakan kendi kendine yaşayan, kendi kendine çalışan, basit zevkleri olan, çirkin, sıradan bir adamdı. Mutlu olması için yalnız olması yetiyordu.

Hakan ertesi gün ofisinden içeri girdiğinde ağlıyordu. O gün canı kahve içmek istemişti ve ofisine koşturmadan önce giriş katta bulunan kahve makinasının önünde sıraya girmişti. Küçümseyici ve alaycı bakışlara aldırmamaya çalışmıştı. Kahvesini alır almaz huzurlu sığınağına koşacaktı zaten. Ama birden “Hey! Şuna bakın! Ölüler de kahve içiyormuş!” diyen bir sesin ardından gelen iğrenç bir kahkaha omuriliğinden bir acı girmesine neden olmuştu. Kahkaha sesleri daha da çeşitlenmiş ve artmıştı. Arkasına bakmasına gerek yoktu. Bu şerefsizliği ona Serkan’dan başkası yapmazdı. Ona ölü adını takan da o itti.  Kahveyi almadan çıkmıştı sıradan. Kahkahaları ve birkaç acıma ifadesini geride bırakarak.

Arızalı monitörü hasar tespit cihazına takmadan önce siyah, parlak ekranda yüzüne baktı. Orantısız ve uyumsuzdu. Çirkindi. Serkan gibi yakışıklı ve iri yarı olsaydı böyle acılar yaşamazdı zaten. Başka acılar olurdu o zamanda. Sonuçta insan acısız yaşıyamazdı. Ama aşağılanma acısını tatmaktansa onlarca farklı acıyı tatmayı yeğlerdi.

Monitörü açtı. Siyah ekran geldiğinde ölü pikseller kendini gösterdi. Sonra beyaz ekrana geçti. Sonra mavi ekrana. Ama birden ekranı durdurdu. Şimdi farketmişti. Ölü pikseller ekranda bir insan yüzü şeklinde duruyordu. Manyağın biri ölü piksel sayısını arttırmak için küçük bir sanat eseri ortaya çıkarmıştı büyük ihtimalle. Bazen böyle olurdu. Yasal sınır üç ölü pikseldi. Eğer iki ölü pikseliniz varsa değişim yapamazdınız. O yüzden bazı akıllı müşteriler piksel sayısını arttırdığında değişimin yapılacağını düşünürdü. Ama sonradan öldürülen pikseller onun gibi bir uzmandan kaçamazdı. Sonuçtan emin olsa da Hakan otopsisini yapmak için cihazı açtı.

Yanılmıştı. Pikseller sonradan öldürülmemişlerdi. Hatta fabrika kaynaklı olduğu için ekran değişimi gerekiyordu. Yeni ekranı hazırladı ve monitöre taktı. Tekrar hasar tespit cihazına bağladığında aynı manzarayla karşılaşmayı hiç beklemiyordu. Yerine çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. “Deliriyorum galiba,” diye düşündü.

“Hayır, delirmiyorsun!” dedi duru bir ses.  Hakan bir an dondu kaldı. Hızla başını kaldırdı ve etrafına bakındı. Yalnızdı. Daha da ürktü. Ne yapacağını şaşırdı. Şimdi de sesler duymaya başlamıştı. “Buradayım,” dedi aynı ses. Cihaza takılı monitöre baktığında çığlık atmamak için kendi ağzını eliyle kapamak zorunda kaldı. Ölü piksellerden oluşan yüz canlı bir yüz gibi hareketliydi ve konuşuyordu. “Korkma, sana zarar vermem Hakan.”

Hakan korktu. Hem de hiç korkmadığı kadar korktu. Ama kaçmadı. Kaçsa nereye gidecekti ki? Derdini kime anlatacaktı? Kimsesi yoktu. Evine kaçsa deliliğinin onu takip edeceğine emindi. Kaçmak bir çözüm değildi. Bunu geçmişteki tecrübelerinden biliyordu.

Ölü piksellerden oluşan yüzle konuştu. Onunla tanıştı. Onun arafta kalmış bir ruh olduğunu öğrendi. Yaşadığı acılar dünyayı terk etmesine engel oluyordu. “Neden benimle konuştun?” diye sordu Hakan. Merak etmişti. “Yaşadığın acı. Aşağılanmanın kasvetli acısı beni sana çekti. Öldüğünde benim başıma gelen senin başına gelmesin diye sana yardım etmek istedim.”

Ölü Piksellerin Hayaleti-Hakan ona öyle diyordu çünkü ruh geçmişini ve ismini hatırlamıyordu- ona gerçekten yardım etti. İlk olarak Serkan’dan intikamını almasında büyük rol oynadı. “Sana ölü diyen o çocuk. Onun müdürünüz Mümtaz Bey’in oğluyla ilişkisi var ve sır olarak saklıyorlar. Hafta sonları Cix Bar adında bir mekanda buluşup aşk yaşıyorlar. Sanırım bunu Mümtaz Bey’in öğrenmesi işleri bayağı değiştirir.

Serkan’dan intikam almak istiyordu. Hemde herşeyden çok. Ama ya delirdiyse ve bunların hepsi kendi zihninin bir uydurmasıysa. Mümtaz Bey’in bir oğlu olup olmadığını bile bilmiyordu. Eğer hayaletin söyledikleri gerçek değilse iftira atmaktan işten anında kovulurdu.

İlk iş olarak Mümtaz Bey’in bir oğlu olup olmadığını öğrendi. Evet, gerçekten vardı. Serkan yaşlarında genç bir delikanlıydı. Sonra işi ciddiye aldı ve bizzat kontrol etmek için barın girişinde gelmelerini bekledi.  Tam ümidini kaybedeceği anda genç çift kapının önünde buluşup kol kola içeri girdiler. Bunlar onun için yeterli delillerdi.

O hafta içi bir gün iş çıkışında Hakan Mümtaz Bey ile denk geldi. Daha doğrusu gelmeyi başardı. Mümtaz Bey ona acımayla karışık bir merhamet duyardı. Şehirli insanların sokak köpeklerine duyduğu gibi. Kısa sohbet esnasında oğluyla Serkan’ı barın-adını verdi- girişinde beraber gördüğünü, beraber içeri girdiklerini, mekanın eğlenceli bir yere benzediğini tüm saflığıyla söyledi. Ama mekanın adını vermesi Mümtaz Bey’in yüzünün şeklinin değişmesine yetmişti. Orası mimli bir yerdi. Eşcinsellerin takıldığı bilinen bir bardı.

Ertesi haftanın ilk günü Serkan işten kovuldu. Hakan hayatında ilk defa kendisine yapılan bir kötülüğün karşılığını vermenin mutluluğunu yaşıyordu. İlk defa biri ona yaşattığı acıdan dolayı cezalandırılmıştı. Ölü Piksellerin Hayaleti’ne defalarca teşekkür etti. Onun için bir şey yapıp yapamayacağını sordu. “Acını hafiflet Hakan, tek isteğim bu.”

Hayalet sayesinde Hakan’ın hayatı değişmeye başladı. İş yerinde herkesten az az götüren bir hırsızın kim olduğu onun sayesinde ortaya çıkarılmasıyla minnet duyulan biri oldu. Sonrasında insanlar onunla konuşmaya başladı. Sohbet ediyorlar, dedikodu yapıyorlardı. Ama onun dedikoduları lafta kalmıyor, gerçeği yansıtıyordu. Herkese duymak istediklerini söylüyor, hasımlarının açıklarından haberdar ediyordu. Kısa zamanda herkesin göz bebeği haline geldi.

Çünkü onlara savaş alanında kullanacakları silahları cephaneleri o sağlıyordu bir nevi. Herkesin silahlarını aldığı ortak satıcı. Artık ofisi bir an olsun boş kalmıyordu. Herkes onun hoş sohbetinden yararlanmak için yanıp tutuşuyordu. Bazen birbirinden hazetmeyen iki kişiden biri onun yanındayken diğeri kapıyı çalıp kafasını içeri uzatıyor, “Müsait değilsin sanırım, Hakancığım. Sonra uğrayayım,” diyordu gözlerini devirerek. Ölü Hakan’dan Hakancığım’a yapılan bu geçiş ona keyif veriyordu. Hayatında hiç olmadığı kadar mutluydu.

Ama Hakan’ın bu mutluluğu çok uzun sürmedi. Mümtaz Bey’i gördüğü an içi cız etti. Zavallı adam kelimenin tam anlamıyla çökmüştü. Sonradan Mümtaz Bey’in artık oğluyla görüşmediğini öğrendi. Bunun suçlusu ise kendisiydi. Mümtaz Bey’in gerçeği öğrenmesine yol açmıştı. Ve gerçekler hiçbir insanı mutlu etmediği gibi Mümtaz Bey’i de mutlu etmemişti. Çok sevdiği evladını doğrularıyla uyuşmadığı için ret etmişti. Eğer ilişkileri bozulmasaydı, Mümtaz Bey bu halde olmayacaktı.

“İntikam almak için bir insanın hayatını mahvettim!” diye itiraf etti kendi kendine Hakan. İş yerinde de işler yolunda değildi. En yakın arkadaşlar düşman olmuştu. Herkes birbirine kuşguyla bakıyordu. Ama kimse gelip Hakan’ı suçlamıyordu. Yalnıca yüzüne gülümsüyorlar, “İlahi Hakan sen de!” demekle yetiniyorlardı.

Bir gün Ölü Piksellerin Hayaleti ile konuşurken “İnsanların mutsuz olmasına neden oluyorum,” dedi. Kendine daha önce defalarca itiraf ettiği gerçeği hayalet arkadaşıyla paylaştı. Hayalet bir süre sustu. Sonra o duru sesiyle konuştu:

-İstersen gidebilirim, Hakan.

Hakan onun gittiğini düşündü. Hayaletin haberlerinden mahrum kaldığını hayal etti. İnsanlar onunla konuşmaya gelecek, bir süre sonra yavan sohbetinden sıkılacak sonra ondan uzaklaşacaklardı. Hatta yeniden isimler takmaya, dalga geçmeye başlayacaklardı. Bu son onu ürküttü. Evet, kendi acısı azalıyor, başkalarının acıları artıyordu. Acıdan acı doğardı. Böyle olacağı en başından belliydi. “Ama hayat böyle,” diye düşündü. Onun sebep olduğu acılar olmasa insanlar başka acılara sarılacaktı. Onun bu vicdan azabına sarıldığı gibi. Aşağılanma ve yalnızlığı tekrar kaldıramazdı. Vicdan azabına razıydı:

-Hayır, öyle demek istemedim. Hadi! Yeni haberleri anlat bakalım.

Ölü Piksellerin Hayaleti” için 3 Yorum Var

  1. İnsanların sıradan hayatını ve bir kişinin duygularını olduğu gibi aktarmakta başarılı olmanın yanı sıra bunu fantastik bir konu haline getirmekte de başarılısınız. Kaleminize sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *