Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Başka Vaktin Masası

Bulunmak istemediği yerde durmayı eğer dört ayağı da yere sağlam basmasaydı kabullenebilir miydi? Gövdesine ihtiyacı olmasa o da bu ayaklardan çoktan vazgeçmiş olur muydu? Dahası bir aklı olmasaydı bir masa tüm bunları düşünebilir miydi?

Üzerinde yarım bırakılmış bir bardak su, o yarıma yakışan bir paket bisküvi, birkaç şekerleme, tatsız tuzsuz bir sandviç ve dumanı tüten kahve… “Biri bu kadar şeyi yarım bırakırken yere tamı tamına dört ayağıyla kuvvetle basan bu masaya mı güvenmiş?” dedirten cinsten rahatsız edici bir yarımlık bu. Hevesi kaçtıkça bir diğerine yönelmiş, “Yok bu da değil.” diyerek başka bir şeye doğru yuvarlanmış olan hangi insan, bu eskimiş ve cilası soyulmuş masaya bu kadar bağlılık gösterip de odasında tutardı? Masa da hangi ayağına güvenir de durur bu zevki pürhevesliğine yenik düşmüş ev sahibinin evinde o da bilinmezdi.

Tüm bunlar olurken yani masa bunları düşünürken ev sahibi içeri girdi. Şöyle bir dolandı, derken bakındı durdu. En son odada başka bir eşya yokmuş gibi yine gidip yerli yerince ona hiç ihanet etmemiş masa kadar eski iskemlesine oturdu. Elinde atlıların koşarken bir çölün ortasında unuttuğu ve ne işe yaradığını kendinin de pek bilmediği kitabı bıraktı önce masaya. İskemle keşke dile gelse, diye düşündü masa. Düşünebilmesinden pek haz etmese de hiç değilse bir kötülükte, kendisi düşünerek kötülük ettiğini sanırdı zira, yalnız olmamayı diledi. Bir duysa kim bilir hangi çarmıhın çivisi yaparlardı onu. Bir masanın fikirlerinin olduğunu duysalardı hangi açılmazın kilidi, hangi takvimin unuttuğu yaprağı yaparlardı onu.

Hiç kimse bu masaya masadan başka gözle bakmadı elbet, korkulan olmadı. Masa kendi sesini kendisinden başka kimsenin duymamasından ötürü bu içsel azabı yine kendisiyle bölüştü. Yutkunurken sahibi geldi. Adam, masanın üzerinde duran kitabı okumaya başlarken artık sıcaklığı bunca monoloğun dile gelme zamanından önceye göre nispeten azalmış dumanıyla fincanı ağzına götürdü. Az önce kahveyi kendi zevkine göre yapmamış gibi bir irkiltiyle bardağı ağzından çekti. Masaya bıraktı. Masa hiç şaşırmadı. Hatta fazla bile içti, diye düşündü. Kitabı bir sayfa okudu diğer sayfaya geçerken az önce taramaktan geldiği saç tutamını düzeltip okumaya devam etti. Masa gözlerini ovuşturdu. Uykusu bir türlü gelmek bilmeyen bu ev sahibinin uyumasını beklerken “Keşke bu fincandan yüz ekşitip ağız çeviren Bay Pedro’nun kahvesinden bir yudum alabilsem.” diye düşündü. Uykusunu kaçırsaydı da, sahibine mahcup olmaktan kurtulabilseydi keşke… O uyumadan uyumamayı âdet edinmişti masa.

Bir an iki ayağını yok edip bir insan olmayı diledi. Her şeyi tamamlayan bir insana dönüşmeyi… Eksik bırakılmanın ne denli ıstırap verici olduğunu yıllardır bu adamın masası olmakla deneyimleyen, kimi zaman yoklukla hemhâl olan bu masa elbette tamam olmayı, tamamlamayı, tamdan bir grama razı gelmemeyi istemeyecekti de ne yapacaktı? Sonra duyulmasından deli gibi korktuğundan hemen cilasını kapatıverdi. İnsanlarda şu soyut fermuarın daha da belirgince görünmeyeninden… Sonunda ev sahibi kitabı kapadı. Başını gayri ihtiyari masanın üzerine bırakıverdi. Masa tedirgince “Ya yine yarım bırakıp bir anda uyanacağı uykulardan biriyse.” diye düşündü. Bu kadar hayıflanacağını bilse buraya ait olmayı istemezdi. Başka bir evde onu daha az yoran bir evin masası olmayı dilerdi seçme hakkı olsaydı. Hem bunca şeye bir istikrar bağlamayan bu adama ne kadar güvenebilirdi? Şu iskemleyle kendisini kapı önüne atmayacağının garantisini kim verebilirdi? Ah keşke dedi, keşkesi ona bir uyku hediye etti. Onun gıcırtısı sahibinin horultusuna karıştı.

Gün ağarırken uyandı masa. Hiç yorgun değildi. Aksine yeni zımparalanmış gibiydi. Yepyeni gibiydi. Yeniden parlatılmış, görevini hiç unutmamış hazır ve nazır bekleyen şu yeni yontulmuş ağaçtan bozma masalardanmış gibi hissediyordu kendini. Etrafına bakındı neden sonra. Karşısında onunla hiç konuşamayan iskemleyi görür diye umdu. Sırtına şu natamam gövdesini dayayacak sahibini hisseder diye umdu. Umdukça ayağı yerden kesilir gibi oldu. Ayağı yerden kesildikçe yorgunluğu sonunda bir süngerin suyu emmesi gibi yok olup yitti. Masanın yüreğini bir huzur kapladı. Sonunda etrafına biraz daha göz gezdirince yerinin de farklı olduğunu fark etti. Karşısında lacivert bir kanepe duruyordu şimdi, kanepenin üzerinde kocaman bir bordo minder, minderin kenarında bir kravat… Kanepenin hemen solunda da kocaman bir kitaplık vardı. Kalınca ansiklopediler, incecik defterler ve birkaç heykelcik… Masa şimdi kendini sokak ortasında annesini kaybeden bir çocuk gibi hissediyordu ama sonunda özgür olan o çocuk gibi… Bir iki sendeler sonra alışırım, dedi.

Her kimin evindeyse bu evde kaç kişinin yaşadığı bilinmemekle birlikte bir erkeğin bu evde olduğu kesindi. Kendi ev sahibinin evinden oldukça farklı döşenmiş bu evde eski saatlerle el örmesi bir kilim de vardı. Kendini mekânı eskitilmiş bir yerde hissetmekle beraber eskitilmiş bir zamanda da hissediyordu. Eskimiş değil, özenle eskitilmiş bir zamanda…

İçeriden topuklu bir ayakkabının sesi duyuldu bu büyük oda keşfinden sonra. Kızıl saçlı bir kadın az önce görünen lacivert kanepeye gelip oturdu, ardından bozulmuş olarak duran kravatı sakince düzeltmeye başladı. Daha kadının işi bitmemişti ki ardından adam geldi, kravatını yaptığı için kadına bir öpücük kondurdu. Kadın da henüz bitmiş kravatı adamın boynuna taktı. Adam az önce göz gezdirirken yerde durduğunu masanın fark etmediği gümüş tokalı el çantasını eline alarak kapıya yöneldi. Kadın da derin bir nefes alıp temizliğe girişti.

Yanı başında üzerinde alacalı geyiklerin olduğu minderle kaplı sandalyeye kaydı gözü masanın. Kadın, masanın ona baktığını fark etmiş gibi ona baktı. Sonra iskemleyi kenara çekti, nihayet masayı da… Elindeki süpürgeye benzer aletle her yeri bir güzel temizledi. Sonra masayı ve iskemleyi yerine aldı. Ardından görebildiği her yere aynı düzenle temizlik yaptı. Sonunda bir bardak su aldı, iskemleye oturdu. Dirseklerini masaya dayadı, birkaç saniye sonra kalan suyunu da bitirdi. Oysa o, üzerinde boş bardak görmeye hiç alışkın değildi. Kadın yine sırtını sandalyeye dayadı, derin bir nefes aldı. Yanı başında duran radyoyu hafif çevirdi. Daha önceki sahibinin dinlemediği şarkılardan biri çalıyordu. Evvelce hiç dinlemediği bir şeyi duyarken ne kadar savunmasız olunurmuş meğer. O an anladı masa. Bir iki dakika aynı şarkı çaldı, neden sonra üzerinde kadına ait olduğunu anladığı birkaç damla hissetti. Bay Pedro kırıntı bile bırakmazdı masada oysa. Buna da alışırdı, olsundu. Yeter ki geceleri vaktinde uykuya dalabilseydi. “Acaba ışıkları kaçta sönüyor bu evin? Sahiplerim serde dünyalık dertleri kalmayana kadar uyuyamayanlardan mı yoksa kafayı yastığa koyar koymaz deliksiz uykuya geçenlerden mi?” diyordu ama bunu hiç bilemiyordu.

Kadın iskemleyi yavaşça geriye doğru gövdesiyle iterken masa da biraz kımıldamış bulundu istemeden. Kadın kalktı ve birkaç dakika önce fark ettiği kitaplığa doğru gitti. Oradan çıkardığı bir kitabı alıp geri döndü. Rastgele olamayacak kadar planlı bir şekilde bir sayfa açtı, arasından bir şey çıkardı. Sonunda anladı masa bunun ne olduğunu: bir fotoğraf. Kadın fotoğrafı kokladı. Bay Pedro kahvesini bile bilinçli koklamazdı. Kokusu ta ona kadar gelen o kahveyi bile. Sonra fotoğrafı göğsüne bastırdı kadın, ona şiir okudu. Fotoğrafa gibi görünen ama bizzat fotoğrafın içinde olan adama şiir okudu. Yalnız bu adam az önce kravatını bağladığı adam değildi. Az önce ona da bir öpücük kondurmuştu ama bu adama bambaşka iplerle bağlıydı sanki. Kim bizi bağlı bulunduğumuz iplerle tavana asabilir? Fotoğrafa sığmayı başaranlar mı yoksa o fotoğraftan hiç çıkamayanlar mı? Kadın fotoğrafı masaya bıraktı, dakikalarca fotoğrafı izledi, izlediler daha doğrusu. Sonunda kadın başını çenesine dayadı. Bakarken öylece kısa bir uykuya daldı. O uyurken fotoğrafa baktı masa, savunmasız olan fotoğrafa göz kulak oldu. Bir müddet sonra kadın fotoğrafı yine aynı kitabın içine koyup kitaplığa kaldırdı.

Bay Pedro’dan hiçbir aşinalığı bulunmayan birtakım yemek kokuları, masayı süsleyen bir çift şamdan, birkaç günlük olduğunu sandığı kendisinden önce bu evde bulunmuş olan vazoda birkaç çiçek etrafını sardı masanın akşama doğru. Bir kadın hangi telaşelerle örülüdür gün boyu gördü. Kalbinde neler saklar, kimi gizlemeyi beceremez de aşikâr eder kuytusunda, kimin gölgesi başkasının çıkmazını rahatsız etmesin diye süzülür kendi penceresinden sonra da bir şey olmamış gibi tencerede kaşık çevirip durur gibi boşa zaman tükettiğini… Bu masa, daha önce bunların hiçbirini görmemiş bu zavallı masa, ayaklarının onu taşımadığını hissetti.

O, bunları hissederken kapı vuruldu, kadın açtı kapıyı. Adamı sabahki tebessümünden biraz daha yorgunlukla ve yine aynı öpücükle karşıladı. Her şey yerli yerinde duruyordu. Bir parmak kayınca tüm denge gözünün önünde yitip gidiyordu. Adam bu yiten dengede alışkanlıklarını üzerine giymek için kıyafetlerini değiştirmeye gitti. O gelene kadar kadın yemekleri hazırladı. Üzerinde tabağın zemininden her bir parçaya yayılan bu sıcaklık içini yumuşatır gibi oldu masanın. Adam ve kadın arada tebessümle sessiz sedasız yemeklerini yediler. Gündüz cansız bir fotoğrafla dakikalarca konuşan bu kadının ağzından yemek boyunca sayılı sözcük döküldü. Sonunda yemek bitti, gün bitti, tebessüm bitti. Yenilgiyle değil gayet tamamlanışla sona eren bu seremoninin içinden sağ çıkmayı başardılar. Kadın, adam ve masa… Sonra ikisi de uykunun yolunu tuttular. Kim bilir hangi gün ışığı onları aydınlatacaktı?

İlk kez bir evde vaktinde uyuyabilmişti. Bir masanın sahibini beklemeden uyuyabilmesi büyük lükstü ama zaten beklemesine gerek kalmamıştı. Yine de onu huzursuz eden bir şeyler vardı. Ne üzerinde uyuyakalan ev sahibi, ne de yarım bırakılmış parçalar vardı. Şimdi ışıksız ve yalnızdı. Uykuya dalmak istedi ama tüm gece radyonun üzerinde duran çalar saatin sesine mahmurluk karıştırdı. Sonunda sabah olurken masa, neden bu kadar geç uyandıklarına anlam veremez halde kendini gıcırdar buldu.

Nihayet sabah, dünle aynı olmaya yemin etmiş sabah… Bağlanan kravatlar, öpülen fotoğraflar, yarım bırakılmamış bardaklar, içten ve has tebessümler, sözcükten sesten yoksun akşam yemekleri… Bu evde neden ses duymadığını o da bilmiyordu. Neden nesnelerin özenle düşünüldüğü, hiç incitilmediği bu evde insanların birbirini sesten mahrum bıraktıklarına şahit oluyordu? Kadın, fotoğraftaki adamı nereye gömmüştü? Yolculadığı eşine kimin soluğunu vermişti? Hangisini elinden gelse fotoğraftan çıkarırdı hangisini çerçeveye gizlerdi? Bir içi boşaltılmış gülümseme nelere kadirdi?

Sonunda Bay Pedro’yu düşündü masa. Onu hangi çerçeveye sığdırmıştı kendisi kim bilir. Onu üzerine toprak bile atmadan gömmüştü. Bay Pedro severdi yarım bırakmayı. Bu hesapla şimdi masa ondan bir avuç toprağı mı esirgemişti? Kendini mi esirgemişti? Başka bir evde başkasına ait olarak eski sahibine ihanet mi etmişti? Ölüm ne hazin kelimeydi, hatta yaşam daha büyük hüzün, daha büyük haksızlık. Nedendir bilinmez ama Bay Pedro’yu özlemişti.

Onu anımsadığı günlerden birinde, işte böyle ölümle yaşamı kavga ettirip ölüm kazansın diye yaşamı öldürmekten gelirken masa, kadın yine eşini öptü, tebessümünü adama verdi ama tam gitmeden bir kez daha öptü. Adam gidince kadın kitaplıktan bir kalem bir kâğıt çıkardı. Yazdıklarını okurken soğudu, buz kesti, karardı masa. Cilalarından nice yaprak soyuldu. “Ben” diyordu kadın, “bunca geceyi yalnız uyudum, bunca insanı yalnız gömdüm, bunca aynaya iki kişi bakmayı ihmal etmedim ama hiç. Bakarken hep dört göz, dört kulak baktım tek bir kalple. Gördüklerimi ve duyduklarımı yalnız o kalple anlamlandırmaya çalıştım. Şimdi bunca şeyi iki kişiyle ama tek bedenle anlamaya gücüm yetmiyor. İnsan, bir sokağı arşınlarken nereye gittiğini bilince koşuyor kendi ardından ama ben kendimi peşinden sürükleyecek o hedefi fotoğraftan çekip çıkaramıyorum. Kendi yükümü kaldıramıyorum. Başkasının sırtı da benim yüküme dayanak değil. İşte bu yüzden…“ Son cümleleri duymamak için hemen uykuya dalıverdi masa. O ânı görmemek için uzun bir uykuya dalmak istedi yalnızca. Ölüm, sanki onu görmezse daha çabuk gidermiş zannetmek için yaptı belki de bunu.

Bir öksürük sesi gelirken uyandı, gerindi. Biraz yorgunluksa bu, daha önce hiç yorgunluk tatmamışım meğer, dedi içinden. Tüm ayakları incinmiş, yanlış yontulmuş gibiydi. Bunca gece nasıl bir ağırlık kaldırdığını bilemedi. Sonunda gövdesini uzattı, bakındı. Üzerinde yarım bırakılmış bir kurabiye, biraz su, sıcaklığı fincanını çoktan terk etmiş kahve ve Bay Pedro’nun dirsekleriyle başı vardı. Henüz uyanmıştı, onunla beraber uyanırken masa. İkisi de Bay Pedro’nun rüyasından uyanmıştı. Yirmi yıl önce onu yarım bırakan her şeye karşı hiçbir şeyi tamamlamamaya sanki yemin etmiş ve böylece kendinden alınanlara kavuşmayı bekleyen Bay Pedro’nun rüyasından… Onu yenilgiye uğratan her şeye razı gelmemeye söz vermiş ve evine tek bir fotoğraf asmamaya söz vermiş Pedro’nun rüyasından, anılarına bir masa olarak gitmenin bile beni eskittiği ve yonttuğu Bay Pedro’nun o gerçekçi rüyasından, zamanında onu incitmeden masanın kendisine bizzat gösterilen o garip zamandan, neden her şeyi yarım bıraktığını anladığı rüyadan uyandılar masa ve Bay Pedro… İyi ki bu evin masasıyım sonunda, dedi masa, iyi ki bu cehennem gibi rüyanın değil…

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for acimatriyarka acimatriyarka says:

    Ve @165 'in kaleminden doğan öykülerinin sonuncusuna geldim. Öyküyü okurken gözlerim doldu. Hasretin acısı bir masaya bile sirayet edermiş nitekim. Yazmayı hiç bırakmayın. Lütfen.

    “Evvelce hiç dinlemediği bir şeyi duyarken ne kadar savunmasız olunurmuş meğer.”

    Bu arada, öyküyü okurken düşündüm ki odamdaki eşyalar düşünebilselerdi benim hakkımda pek hoş şeyler söylemezlerdi. Sırf kendilerini toparlayabilmek için insan olmayı dilerlerdi…

    “Üstüme kıyafet atma! Yeter be!” (Yatağım)
    “İçimde o kadar karmaşıklık var ki bunalıyorum.” (Dolabım)

  2. Avatar for deeepreader deeepreader says:

    “Masa da masaymış ha!”
    Aklımda bu dizeyle okudum öyküyü.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.