Öykü

Belgaroth’un Düşüşü

“Yakılan cesetlerden yükselen dumanlar güneşin ışığına engel oluyordu. Gittikçe daralıyordu sokaklar. Ölüler izin vermiyordu yürümeme. Üst üste… Yığılmış… Gözümün önünde uçuşan sinekleri kovalayarak yürümeye çalışıyorum. Leş kargaları… Çığlık sesleri… İnsanların değil. Kargaların ziyafet çığlıkları. Bir adam kan kusarak can verdi yanı başımda. Kanlar kokusu hava… Kızıla boyandı tüm şehir. Evimin sokağına döndüm. Adımlarımı hızlandırmaya başladım. Fazla vaktim yok. Hissediyorum Çaresiz insanlar… Tütsüler yakıyorlar, dua etmeye çalışıyorlar gözyaşları içinde, Tanrılara… Fakat ne gökteki, ne de yerdeki tanrıların faydası olacak onlara. Eli bıçaklı bir adam, kurban ettiği keçisinin kafasını yüzüyor. İnsanlar evlerini bu totemler ile çevreleyip korunabileceklerini düşünüyorlar. Dua ederek iyileşebileceklerini sanıyorlar. Nerden geldiğini bile bilmedikleri bir hastalıktan ölüyorlar. Tahta çubukların üzerine dikilmiş hayvan kafaları… Pencerelerden sarkan kemikler. Ölüler, her taraftalar. Yüzüstü yatan bir kız çocuğu, pembe bez bebeği elinde, ölmüş. Benim oğullarım, neredeler? Evimi bulmalıyım. Evimi… Evimin önündeyim artık. Kapımı açmalıyım. Onları bulmam lazım. Hayır, hayır. Ne olur. Nefes alıyorlar mı? Karım, her şeyim benim. Yan yanalar… Cansız bedenleri gözlerimin önünde. Son bir kez olsun sarılayım hepinize. Eğer bir yerlerde beni bekliyorsanız, sizi bulacağım, bulmak için elimden…”

* * *

Dünya’nın Tanrıları, insanları karanlıktan gelen yaratıklardan korumak için yeryüzüne yolladığı beş yüceden biri olan Skrafvred, insanoğlunun korumaya değmeyecek kadar zayıf ve aptal olduğunu düşünüyordu. Sonra o, Tanrılarına karşı geldi ve yeryüzündeki tüm insanları öldürmeye ant içti. Fakat bu planını kimseye söylemedi. Gölgelere gizlendi ve orada kendi askerlerini yarattı. Karanlıktan gelen şeytani yaratıkları da kendi safına çeken Skrafvred, saldırabilmek için gerekli orduyu kurduğunu düşündü. Fakat saldırdığında insanlar yalnız değildi. Diğer dört yüce varlık, ışığın hizmetkârları, insanları korumak adına kardeşlerine karşı savaştılar. Skrafvred’i büyük bir hezimete uğrattıkları bu savaşa, insanlar Beş Yüceler Savaşı adını verdiler.

Savaştan sonra ise Dünya’nın Tanrıları, insanoğluna karışmamaya, kendi hallerine bırakmaya karar verdi. Çünkü onlar müdahale ettikçe yeryüzünün daha da karıştığını düşündüler. Bunun üzerine diğer yüce, insanların toparlanmasına yardım ettikten sonra elini ayağını çekti ana karadan.

Jordolbar, kan ile boyanmış toprakları temizledi, ekinlerin hızlıca büyüyüp hasat edilmesine yardım etti. Havvonde, denizlere hükmedip üç hafta hiç durmadan yağmur yağdırdı ki anca söndürebildi Skrafvred’in yaktığı ateşleri. Meddhelfe de insanların yaralarını sardı, onları ailelerine geri kavuşturdu. Cesaret ve umut kaynağı Courab ise şehirleri gezip insanlara hitap etti, onların gönül yaralarını sardı. Sonra, görevlerini layığıyla yerine getiren dört yüce de, bir daha geri dönmemek üzere Yüksek Ada’ya gitti.

Beş Yüceler Savaşı’ndan sonra yurtları harap olan insan topluluklarından biri olan Belgarlar ise Uzak Dağlar’ın kuzey eteklerinde, Belgaroth adında bir şehir kurdular, yüzyıllar boyu ayakta kalacak bir şehir. Zaman içinde topraklarını işlediler ve büyüttüler, ticaret yolları oluşturarak zenginleştiler. Kral IV. Myrrkvor ise bu şehre devlerin geçemeyeceği kadar yüksek, mancınıkların yıkamayacağı kadar dayanıklı, üzerinde yirmi okçunun yan yana yürüyebileceği kadar ise geniş bir sur inşa ettirdi. Şehre giren tüccarlar bu devasa yapıya hayran kaldılar, diyar diyar dolaşıp gördüklerini anlattılar. Artık hanlarda, saraylarda, pazarlarda bu şehrin surlarından konuşulur oldu. Şehir gittikçe büyüdü, büyüdükçe namı yayıldı ve de civar krallıklar tarafından tehdit edilir oldu. Hatta ve hatta bir kaçı, şehri fethetmeye çalıştı fakat aylar boyunca kuşattılarsa da şehrin surlarında tek bir gedik bile açamadılar.

Öfkelerinden ne yapacaklarını bilemeyen Krallar, Skrafvred’ten yardım istemeye karar verdiler, bir kara büyücü bulup, ona bir mesaj gönderttiler. Kralların seslerini duyan Skrafvred ise askerleriyle onlara bir haber yolladı ve ertesi gece onlardan Mèhn Tepesi’ne gelmelerini istedi. Üç Kral da, Iaxon, Yarohet ve Garon, askerleriyle birlikte oraya doğru yola çıktı

Tez zamanda tepeye vardılar. Uzun ve güçlü kavak ağaçlarının dallarını savurduğu bu sert rüzgârlı havada, dedelerinin mağlup ettiği, ikiyüzlü iblis Skrafvred’i bekliyorlardı. Neye benzediğini de bilmiyorlardı. O büyük yenilgiden sonra kötülükler efendisini gören kimse olmamıştı. Merakla onun geleceği anı kolluyorlardı.  Az önce yanaklarına demir bir çekiç gibi çarpan rüzgâr, aniden durdu. Fakat hava daha da soğudu. İçleri ürperiyordu. Enselerinde, ölümün soğuk nefesini hissediyorlardı. Birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlardı, ‘Ne oluyor?’ dermişçesine. İçlerindeki korku dışarıya vurmuştu. Ellerindeki meşaleleri zor tutuyorlardı titremekten, ki artık tutmalarına gerekte yoktu. Koca bir dev gelip üflemişti sanki üzerlerine. Tüm meşaleler söndü ve ay da parlamıyordu bu gece. Derin bir sessizlik eşlik etti önce. Sonrasında ise ormanın içinden ‘Şöyle buyurun, ölümlülerin ölümlü efendileri’ diye seslendi biri.

Bulutlar yavaşça yol verdi gecenin güneşine ve yeryüzündeki tüm ışık, onun üzerine toplandı. Sesin geldiği yöne döndüler ve suratlarını şaşkın bir ifade bürüdü. Beyaz bir ışık huzmesi havada süzülüyordu. Büyülenmişlerdi adeta, ağızları açık bir halde sadece ona bakıyorlardı. Saçları elmas gibi parıldıyor, dişleri ise bir inciden daha güzel görünüyordu. Fakat gözlerine baktıklarında ise kulakları deşen bir çığlık sesi duydular. Acıdan dizlerinin üzerlerine çöktüler ve seslerin son bulması için elleriyle kulaklarını kapatmaya çalıştılar. Fakat o ses içlerinde yankılanıyordu, Skrafvred’in katlettiği atalarının çığlıklarıydı. Öne doğru süzüldü.

“Nedir sizi benim ile anlaşmaya varacağınızı düşündüren? Unutmadınız mı? Yoksa akıllanmadınız mı hâlâ? Hah, işte ben buna gülerim! Ben demiştim. Sizin pis ve lanet yaratıklar olduğunuzu söylemiştim. Şimdi karşımda diz çöküyorsunuz. Sizi yaratanları unuttunuz, daha fazla güç için benden yardım istiyorsunuz.” Ellerini iki yana açtı ve tekrar seslendi, “Söyleyin öyleyse, sizi neden sağ bırakayım?”

“Bir ortak düşmanımız var,” dedi aralarından sözcü olarak seçtikleri kral Garon. Belgarlar büyüyüp tüm ticari yolları ele geçirdi. Onlar güçlenirken biz zayıflıyoruz. Tüm ganimeti kendilerine saklıyorlar. Bizimle de paylaşmıyorlar. Yarın gelir, topraklarımıza göz dikerler. Yeryüzünde en güçlü surlara sahipler. Ayrıca biliyorsun ki Belgaroth’u tek başına fethedemeyecek kadar güçsüzsün. Öyle bir kaleyi de kendine mutlaka istersin. Birlik olursak şehri ele geçiririz. Surların içi senin olur. Ticaret yollarını da biz kontrol ederiz. Payına düşen altınları da sana veririz.

“Doğru,” dedi Skrafvred, başı ile de onayladı. ‘Düşmanım çoktur. Fakat benim ile ortaklık edebilecek kadar yüce kimse yoktur. Eski gücüme sahip olmayabilirim, şimdilik, fakat sizler ile başa çıkamayacak kadar zayıfta değilim. Tanrılarınız sizleri korumasaydı, karşımda diz bile çökemezdiniz. Şimdiye kadar yaşayabildiğinize şükredin!’

‘Seni bir kere mağlup ettik Skrafvred, gerekirse yine ederiz. Bizi tehdit etmeye kalkma. Üstelik sen de bizim gibi etten bir bedenin içindesin.’

Skrafvred kahkahalara boğuldu birden. Hayretler içinde onu izlediler. Fakat cüssesinin büyüdüğünü fark ettiklerinde, korku yeniden onları ele geçirdi. Güldükçe daha da büyüyordu Skrafvred. Saçlarındaki elmaslar yere dökülüyordu. Teni ise ateşler içinde kavruluyordu. Önceki halinin üç katına varmıştı. Ay gibi parlayan saçları şimdi kömürden daha karaydı. Vücudu ise sadece bir gölgeden ibaretti. Ellerini havaya kaldırdı. ‘Kha-hun’ diye bağırdı tüm gücüyle. Dallara zorla tutunan yapraklar bir bir dökülüverdi. Ardından kısa bir sessizlik oluştu. Sonra ritmik ayak sesleri bozdu sessizliği. Öylesine güçlüydü ki, insanların ayaklarının altındaki toprak yerinden oynuyordu her adımda. ‘Gelin, şöyle buyrun. Kendi gözlerinizle görün. Anlatın. Söyleyin herkese ölümün efendisinin geri döndüğünü’ dedi ve kenara çekildi Skrafvred. Korkudan vücutları buz kesmiş insanlar ise yavaş adımlarla uçurumun kenarına doğru yürüdüler. Karşılarında ise devlerden ve orklardan oluşan devasa bir ordu duruyordu.

“Gördükleriniz benim şanlı, kudretli askerlerim. Alevin hizmetkârları, karanlığın ta kendisi. Her biri kan tadına hasret, korkusuz. Ne bir insan durabilir karşılarında, ne de bir taş yığını. Hiçbir tanrı durduramayacak ordularımı. Onlar sizi terk etti. Kaderiniz ellerimde. Yaşamak istiyorsanız yalvarın bana,  Skrafvred’e, Tanrı’nın Gazabı’na. Karanlığın karşısında diz çökün. Artık ışık sizi kutsamayacak, hiçbir su söndüremeyecek yaktığım ateşleri. Efendinizden korkun! Ya bana katılın ya da acılar içinde ölün!”

Birbirlerine baktılar. Bir cesaret bulsalar karşı koyacaklardı fakat öyle korkmuşlardı ki direnecek güçleri kalmamıştı. Iaxon omzunun üzerinden askerlerine baktı. Gözlerini bir şeyi onaylarmışçasına kapattı ve önüne döndü. Kral Yarohet ise belinden kılıcını tutan kemerini çıkarttı ve dizlerinin üzerine çöktü. Garon ve askerleri de Yarohet’e uydular.

“Ya sen?” diye sordu Iaxon’a Skrafvred.

“Senin için savaşacağıma şerefimle ölürüm.” diye cevap verdi ve kılıcını çekip ona doğru koşmaya başladı. Diğer yirmi dört asker de krallarını yalnız bırakmadılar. Fakat Skrafvred sol elini savurdu ve daha yaklaşamadan uçurumdan aşağıya dökülüverdiler. Skrafvred’in tek bir eliyle yaptığını gören diğer insanlar kafalarını önlerine eğdiler. Ardından Skrafvred onlara doğru yürümeye başladı.

“Öyle ya! Kendi türlerinize ihanet etmeyi seçtiniz. Karanlığa kendi elleriniz ile teslim oldunuz. Fakat ödüllendirileceksiniz. Şan, şöhret ve altına doymayacaksınız. Tek bir damla kanınız akmadan hepsi sizin olacak.”

Sözlerinin ardından Skrafvred sağ elini havaya kaldırdı ve ateş lisanında konuşmaya başladı.

“Kha-dûm na ashtar tûm,

Tze hrar khadar drum,

Na dûm hzathar tûm,

Na ta khat rzakthar thûm”

Rüzgâr şiddetini git gide arttırdı kelimeleri tekrarlanırken. Kara bulutlar üzerlerine toplanmaya başladı sanki çağrılmışçasına. Şafakta sökmek üzereydi ki, vazgeçti o anda. Tekrar karanlığa büründü her taraf. Tüm otlar kurudu, çiçekler soldu. Yılanlar deliklerine kaçtılar, kurtlar ise inlerini terk edip ormandan uzaklaştılar işittiklerinde bu lisanı. Skrafvred’in sözlerinin karşılığı şuydu, “Karanlığın hizmetkârları, diz çökün alevin efendisine, bilin ki o size kudret bahşedecek, diz çökün gerçek efendinize ve yeryüzünün hükümdarına yemin edin.”

Konuşmayı bıraktığında alınlarında kırmızı bir rün belirdi ve ateş, oradan başlayıp vücutlarının tamamını esir aldı. Yanıyorlardı fakat tek bir çığlık bile atmıyorlardı. Kılları kıpırdamadan öylece durdular ve yavaş yavaş yandılar bedenlerinden geriye hiçbir şey kalmayana dek. Rüzgâr küllerini etrafa savuruyordu. Skrafvred’in esiri olan birer gölge ruhtu artık hepsi, Gölgenin Hizmetkârları.

* * *

Skrafvred, birliğine kattığı yeni askerler ile birlikte Belgaroth’a yürümeye devam etti. Artık Belgaroth’un yakınlarındaydılar. Birlikleri gören gözcü kuleleri sırayla ateş yakıp şehre haber gönderdiler. Ardından Belgaroth’un gözcü birlikleri de yola çıktılar. Skrafvred’in sancağını görmüşlerdi. Dört nala sürdüler atlarını ve kısa zamanda şehirde kuşatma hazırlıkları yapıldı.

Savaşa oldukça alışkın olan Belgaroth’lular neredeyse her zaman hazırlardı. Fakat Kral VII. Myrrkvor bunu diğerlerinden daha çetin bir savaş olacağının farkındaydı. Hiç karşılaşmadıkları bir düşmana karşı savaşacaklardı. Onun hakkında bildikleri, hikâyelerde anlatılanlardan ve kitaplarda yazanlardan ibaretti. Yine de cesurdu Belgaroth halkı.  Eli silah tutan herkes orduya katıldı. Çocuklar ve yaşlılar ise evlerinin altındaki sığınaklara doluştular.

Skrafvred’in birlikleri şehrin etrafına konuşlanmışlardı. İki cephesi vardı Belgaroth’un savunulacak. Kuzeyi ve batısı, diğer cepheleri dağlara dayalıydı. Askerler surlara yerleşmişlerdi. Gece kadar sessiz bir ikindi vaktiydi. Ordular, komutanlarından emir bekliyorlardı. Bir yanda savaş için can atan, kana hasret kalmış karanlığın orduları, diğer yandan da kendilerini ne beklediğini bilmeyen ama cesur ve daima savaşa hazır insanlar.

* * *

Davullar çalındı ve savaş nidalarıyla surlara doğru yürümeye başladılar. Skrafvred cüssesiyle en arkalardan bile görünebiliyordu. Onu gören insanlar korkmuyor değillerdi, fakat ailelerini korumak için canlarını vermeye hazırdı her biri. Ateşin hizmetkârları surlara yaklaştıktan sonra durdular ve ‘Khum tar dûm, harrak khum tar dûm’ diye bağırmaya başladılar. Surlardaki askerler ise mızraklarını yerlere, kılıçlarını ve yaylarını zırhlarına vurarak karşılık verdiler. Her iki tarafta komutanlarının emirlerini bekliyorlardı. Skrafvred’in ork generalleri palalarını kaldırdılar ve saldırıya başladılar.

“Okçular, ateşe hazırlan!” Surlara iyice yaklaşmalarını bekliyorlardı.

“Ateş serbest!”

Yağmur gibi akıyordu oklar üzerlerine. Belgaroth’un önü bir göl gibi dolmaya başladı cesetlerle. Fakat o kadar kalabalıklardı ki, yine de surlara merdivenleri dayamayı başardılar.

“Katranları dökün!” diye emir verdi Belgaroth’lu generaller.

Merdivenlerdeki askerleri haşladılar ve surdan uzaklaştırmayı başardılar. Skrafvred askerlerini geri çekmek zorunda kalmıştı. İnsanlar kısa süre de olsa rahat bir nefes aldılar.

Karanlık çöktüğünde mancınıklarını sürdü şehre. Ardından da devleri yolladı. İnsanlar devleri, büyük demir arbaletler ile yere sermeyi başardılar. Mancınıklardan çıkan alev topları ise şehrin içindeki binalara büyük zararlar verdi fakat surlar o kadar kalındı ki, yıkılmadılar.

Var gücüyle saldırdı bu sefer Skrafvred. Askerleri surlara tekrar merdiven dayarken, gölgeler surlardaki askerleri oyalıyorlardı. Başarılı oldular da. Üç düzine askeri surlardan aşağıya döktüler karanlığın hizmetkârları. Fakat Belgarlılar derslerine iyi çalışmışlardı. Gölge askerleri başlarından nasıl defedeceklerini biliyorlardı. Surlara aynalar yerleştirmişlerdi. Yücelerin ışığını bir aynadan diğerine yansıtarak tüm suru ışığa bürüdüler. Gölgeleri ve diğer yaratıkları surlardan püskürtmeyi başardılar tekrar.

Fakat kurnazlığın ve hilekârlığın ustası Skrafvred, surları aşamayacağının hep farkındaydı. Birliklerine geri çekilmelerini emretti. Kuzey kapısının önüne doğru yürüdü.

“Ne yüz ile karşımızda durursun!” diye bağırdı kral, yanında da Bilge Oqsaghar duruyordu.

“Ölülerinizi toplayıp yaralarınızı sarmanız için yarın şafak sökene kadar süre veriyorum size. Ya şehri teslim edersiniz ya da ölürsünüz,” dedi ve geri çekildi. Fakat içten içe gülüyordu Skrafvred. Bir daha saldırmayı planlamıyordu. Uzaklaştılar şehirden ve kamp kurup beklemeye başladılar.

Belgaroth’un insanları ise surların dışından askerlerinin cansız bedenlerini topladılar. Onları geleneklerine uygun şekilde son yolculularına uğurlamak için hazırlamaya başladılar. Diğer yandan ise yaralılar şehrin hekimhanesine götürülüyordu.

Üç çocuk babası ve şehrin en iyi askerlerinden biri olan Leonian ile Dorahn, en yakın arkadaşlarını toprağa henüz vermişti. Gözyaşlarını yarına sakladılar. Aralarında ilk defa silah tutmuş gençler vardı. Cesaretlerini kırmak istemediler. Şayet umut, onların en çok ihtiyacı olan şeydi. Çünkü sabahtan beri savaşmışlardı ve karanlığın ordusunun çeyreğini bile öldürememişlerdi. Karşılarında onları daha neler beklediğinden de emin değillerdi. Leonian yüksek bir yere geçti ve kılıcını kınından çekip havaya kaldırdı.

“Kardeşlerim! Bizim için, ailelerimiz için canlarını feda edenler, bir hiç uğruna yatmayacaklar mezarlarında. Yarın Tanrı Hillian, güneşi göğe yükselttiğinde, topraklarımıza göz diken, canlarımıza kasteden o karanlığın itlerini geldikleri yere geri dönmelerine fırsat bile vermeden geberteceğiz. Başınızı eğmeyin sakın! Gözyaşlarınızı sonraya saklayın. Işık hep üzerinizde olsun!”

“Işık hep üzerimizde olsun!” diye cevap verdi her biri kılıçlarını havaya kaldırarak.

“Güzel konuşmaydı Leo.”

“Gerekliydi. Hadi benim ile gel de şu yaranı bir kontrol ettirelim. Yarın büyük gün. Bize ayakta lazımsın.”

Topallayarak yürüyordu Dorahn. Dizinin üzerinde derin bir kesik vardı. Bez ile sarmışlardı fakat bu, kanamayı durduramaya engel olamamıştı.

“Bir şeyim yok benim. Beni düşünme. Çok fazla yaralımız var. Top yağmurundan yıkılan evlerin altında mahsur kalanlara yardım etmemiz lazım. Bize şehrin içinde ihtiyaçları var.”

“İnat edip durma, hele bir yaranı doğru düzgün sardıralım. Ondan sonra dediğini yaparız. Enkazlar için yardım eden birçok kişi var zaten.”

“İyiyim dedim. Hadi! Çabuk beni takip et!”

Şehrin içine doğru yol aldılar. İnsanlar gruplaşıp ayrılmış, yıkılan evleri tek tek kontrol ediyorlardı. Bir kaçından ölüler ve yaralılar çıkmıştı bile, birçoğu da sağlam çıkmayı başarmıştı.

“Hadi, şuraya yardım edelim.” dedi Dorahn.

Yıkıntının karşısındaki sağlam duran evin önünde bir kız çocuğu ile göz göze geldi Leonian. Gözleri yaş ile dolmuş, enkaza doğru bakıyordu. Yanında ise onu teselli etmeye uğraşan yaşlı bir çift duruyordu. Leonian derin bir iç çekti, ardından başını eğerek taşları taşımaya devam etti. Dorahn ise usulca çocuğun yanına yaklaştı. Elini başına koydu ve saçlarını okşadı. Yavrucak ona sıkıca sarıldı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti. Dorahn yanlarında duran yaşlı çifte baktı. ‘Annesi ve babası surlarda can verdiler, dedesi ise enkaz altında can verdi. Bize emanet, merak etme.’ dedi yaşlı teyze.

“Yapabileceğim bir şey var mı?” diye soru küçük kıza Dorahn.

Eliyle karşıyı işaret etti, enkazın altındaki pembe bez bebeği. Gidip aldı ve küçük kıza geri verdi. Sonra başından öpüp diğerlerine yardım etmek için uzaklaştı.

Tüm enkazları kontrol etmişlerdi. Dorahn çok yorulmuştu. Oldukça da kan kaybetmişti. Bulduğu ilk yere oturdu. Suratı bembeyazdı ve terler içinde kalmıştı.

“Hadi, biraz soluklan da artık şu yarana bir baktıralım”

Cevap vermedi Dorahn. Eliyle dürttü ve kımıldamıyordu. Sırtına aldı arkadaşını ve hekimhaneye götürdü.

Hekimhaneye girdiğinde yatakların hepsinin dolu olduğunu gördü. Yerlerde de battaniyelere sarılı yaralılar duruyordu. Boş bir yere yatırdı Dorahn’ı. Fakat bir şey vardı Leonian’ın aklına takılan. Yerlerde yatan çoğu insanda ne bir kılıç yarası vardı, ne de ok. Ayağa kalktı ve etrafı izledi. Kan kusuyorlardı insanlar gördü, öksürükler içinde boğulanları. Hekimler, hemşireler müdahale etmeye çalışıyorlardı fakat daha fazla insan gelmeye devam ediyordu. Bilge Oqsaghar’ı gördü Leonian.

“Hemen döneceğim yanına dostum,” dedi ve Oqsaghar’ın yanına koştu.

Oqsaghar sakallarını ovarak uzaktan hastaları seyrediyordu. Ne olduğunu anlamaya çalışır gibi bir hali vardı. İki de bir kafasını iki yana sallayıp bir öte bir beri volta atıyordu.

“Neler oluyor Oqsaghar?”

“Bilsem böyle elim kolum bağlı durmazdım değil mi?” diye cevap verdi sinirlenerek. İki eliyle Leonian’ın omuzlarını tutarak, “Senin bir şeyin yok değil mi? İyi misin?”

“Sağlamım, yani henüz yok.”

“İyi o zaman. Benimle gel.”

“Nereye gi…” sözü yarıda kesilmişti.

“Çabuk, benimle gel dedim.”

Hızla oradan uzaklaşırken, Leonian, bir hekim olan karısı ile göz göze gelmişti. Uzaklardı birbirlerine. Bakışmaya devam ediyorlardı ki Bilge Oqsaghar onu sırtından çekti ve yola devam ettiler.

Tepedeki, kalenin yanına, şehrin kütüphanesine çıkmışlardı. Hızla en alt kata indiler. Oqsaghar, uzun zamandır yerinden oynatılmamış kitapları aldı ve masanın üzerine yığdı.

“Biliyorum, hatırlıyorum. Buralarda bir yerlerde. Şunda mıydı? Hayır hayır, bunda!” dedi. Acelesi var gibiydi.

Kolunu sıyırdı Oqsaghar. “Bu işareti görüyor musun?” Bir öküz kafatası ve iki boynuzunda da yılan sarılı bir sembol vardı Oqsaghar’ın kolunda. “İlk sayfasında bu işaret olan bir kitap arıyoruz. Hadi işe koyul.”

Yaklaşık bir saat sonra Oqsaghar odanın diğer tarafından koşturarak masaya kalın bir kitap bıraktı.

“Hah. İşte burada!” diye haykırdı. Biraz sevinç vardı sesinin tonunda, ama çoğunlukla endişeliydi.

Sayfaları karıştırdı. ‘Bu, bu sanırım. Hayır, umarım değildir. Ama kuvvetle ihtimal bu.’

“Neredeyse şafak sökecek, gitmeliyim,” dedi Leonian.

Kolundan tuttu, “Dur! Bak, oku.” dedi Bilge Oqsaghar.

Okumaya başladı fakat daha bitiremeden Oqsaghar’a döndü. “Doğru olamaz, böyle bir şey olacağına inanmıyorsun değil mi. Onun bedeni yıllar önce çürüdü, artık sadece bir ruhtan ibaret.”

Umarım değildir. Ama ben eminim ki budur. Bu kadar hızlı yayılan ve böylesine öldürücü olan tek şey, Skrafvred’in kendi kanından yaptığı bu kara büyü.

“Hayır, inanmıyorum. O öldükten sonra bedeni yok edildi ve ruhu da zayıf düştü. Yüzyıllarca da ortaya çıkmadı. Kalesi talan edildi, varı yoğu hep yakıldı.”

“Evet. Evet, ama duymuştum. Ben duymuştum. Savaş biter bitmez, insanlar kötü amaçlarına alet etmek için bedeninden kanını almışlar diye duymuştum. Yazmaz hiçbir yerde. Ama benim kulaklarım sağlamdır. Duymuştum.”

“Hayır, başka bir şey olmalı. Hem şafak söktü. Gitmem lazım, şehri savunmamız lazım. Bırak bu saçma sapan şeyleri.”

“Saldırmayacak oğul. Skrafvred bir daha saldırmayacak. Başından beri planı buydu. Surların dışındaki yaralıların üzerine dökmüş olmalı. Onlardan bulaşmıştır. Ya da mancınıklarla. Bilmiyorum. Ama tek şey var bildiğim. Bir daha saldırmayacak.”

Sözlerinin yarısından sonra Leonian terk etmişti bile kütüphaneyi. Kendi kendine yere yığılmış konuşuyordu Oqsaghar.

Leonian dışarı çıkar çıkmaz kusuverdi yere eğilip.  Hasta hissediyordu. Kan geliyordu ağzından. Kafasını kaldırdığında güneşin doğmuş olduğunu gördü. Fakat surlar bomboştu. Şehrin yakınlarındaysa kimseler yoktu. Fakat şehrin göbeğinde ateşler yakılmıştı. İnsanların çığlıkları tepeye kadar geliyordu. Aşağı doğru inmeye başladı ve gözlerine inanamadı.

* * *

“Yakılan cesetlerden yükselen dumanlar güneşin ışığına engel oluyordu. Gittikçe daralıyordu sokaklar. Ölüler izin vermiyordu yürümeme. Üst üste… Yığılmış…  Gözümün önünde uçuşan sinekleri kovalayarak yürümeye çalışıyorum. Leş kargaları… Çığlık sesleri… İnsanların değil. Kargaların ziyafet çığlıkları. Bir adam kan kusarak can verdi yanı başımda. Kanlar kokusu hava… Kızıla boyandı tüm şehir. Evimin sokağına döndüm. Adımlarımı hızlandırmaya başladım. Fazla vaktim yok. Hissediyorum Çaresiz insanlar… Tütsüler yakıyorlar, dua etmeye çalışıyorlar gözyaşları içinde, Tanrılara… Fakat ne gökteki, ne de yerdeki tanrıların faydası olacak onlara. Eli bıçaklı bir adam, kurban ettiği keçisinin kafasını yüzüyor. İnsanlar evlerini bu totemler ile çevreleyip korunabileceklerini düşünüyorlar. Dua ederek iyileşebileceklerini sanıyorlar. Nerden geldiğini bile bilmedikleri bir hastalıktan ölüyorlar. Tahta çubukların üzerine dikilmiş hayvan kafaları… Pencerelerden sarkan kemikler. Ölüler, her taraftalar. Yüzüstü yatan bir kız çocuğu, pembe bez bebeği elinde, ölmüş. Benim oğullarım, neredeler? Evimi bulmalıyım. Evimi… Evimin önündeyim artık. Kapımı açmalıyım. Onları bulmam lazım. Hayır, hayır. Ne olur. Nefes alıyorlar mı? Karım, her şeyim benim. Yan yanalar… Cansız bedenleri gözlerimin önünde. Son bir kez olsun sarılayım hepinize. Eğer bir yerlerde beni bekliyorsanız, sizi bulacağım, bulmak için elimden…”

Samet Yayla

Merhabalar, ben Samet. Akdeniz Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında eğitim görmekteyim. Fantastik ve bilim kurgu türlerinde amatör yazılar yazmaktayım. Bu alanda kendimi geliştirmeye devam ediyorum. Ayrıca müzik ile ilgileniyorum ve birkaç enstrüman çalıyorum, proggressive metal türünde kendi bestelerimi yapıyorum.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Seçkideki ikinci ayında yeni bir öyküyle yine birlikteyiz arkadaşım. :slight_smile:

    Öncelikle oluşturduğun kurguyu ve atmosferi çok beğendiğimi söylemeliyim. Hikayenin temposu ve gidişatı genel olarak güzel bir çizgi halinde ilerleyip gitti. Bu yönden derli toplu bir öykü okudum, eline sağlık.

    Fantastik savaş sahneleri anlatmak bence zor bir iş fakat senin sahnelerini okurken bu anlamda bir tıkanıklık hissetmedim. Yeterince tatmin ediciydi.

    Benim gözüme takılan iki şey oldu sadece. Birincisi tanrı kelimesinin kullanımı hakkında. Özel bir isim olmadığı takdirde tanrı kelimesini küçük harflerle yazmamız gerekiyor, ki bulunduğumuz günler ele alındığında çoğumuz hikayelerimizi aceleyle yetiştirmeye çalıştığımız için bu şekilde hatalar yapmışızdır eminim fazlasıyla.

    Bir diğeri ise birkaç isim bana biraz zorlama geldi. ‘Skrafvred’, ‘Havvonde’, ‘Meddhelfe’…Bunlara bayıldım. Fakat ‘Courab’, ‘Oqsaghar’ oluşturduğun fantastik atmosferin dışına çıkmıştı biraz bence ve yer yer okuma eylemini güç kılabiliyordu.

    Özetle, bu öykünü bir öncekinden daha çok beğendiğimi söylemeliyim. Umarım okuyanı bol olur. Eline sağlık.

    Kendine iyi bak.

  2. filtus says:

    Akıcı guzel keyıflı bır yazı olmus…Isım konusunda Oguzhana katılıyorum…Tebrık ederim…

  3. nkurucu says:

    Çok iyi bir hikaye olmuş. Kısa sürede yazılabilecek en iyi şeyi yazmışsınız bence.
    İsim konusuna ben de katılıyor ama size de hak veriyorum. O kadar çok isim, olay, dil var ki benzetmeye gitmemek için mecbur kalmış olabilirsiniz. Ama öneri olarak hikayenin başına veya dipnot verip sonuna okunuş ekleseydiniz; atıyorum “Skrafvred - Sıkavrid olarak okunur.” gibi bir açıklama yazsaydınız böyle bir eleştiri almazdınız diye düşünüyorum. Gerçekten beğendim ben. İyi bayramlar.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.