Öykü

Günayaz

Kuytu bir odasında uyandığım o günden beri bugün ilk defa çıktım kubbeden. Şehri şimdiye kadar sadece dron görüntülerinde seyrettiğim kadarıyla tanıyordum oysa. Yıkık dökük mahallelerin enfektelerle dolu sokakları hep korkutmuştu beni. Bugün ne değişti, neden çıktım kubbeden? Bugün Aleksi ısrar etti. Çıkmam gerekiyormuş. Öyle dedi Aleksi. Ketumdur aslında, her zaman konuşmaz. Sorularınızın çoğu havada kalır, nadirdir cevap verdiği. Kendi konuşmak isterse konuşur bu sabah olduğu gibi. Kahvaltımı yeni etmiştim daha, soframı bile kaldırmadan beni ana hijyen ünitesine yönlendirdi. Gittim. Orası kubbenin dışarıya açılan kapısı, girip çıkanların dezenfekte edildiği bölüm. Ama on yıldır kimse giriş çıkış yapmadı, çünkü kubbede benden başka yaşayan yok. Ben odaya girince sıra sıra asılmış tulumlardan birinin ışığını yaktı Aleksi. “Giymemi mi istiyorsun” diye sordum, her zamanki gibi cevap vermedi. Giydim tulumu, ardından biraz bekledim başka ne isteyecek diye. Cevap gelmeyince ışığın altında kalan son ekipmana takıldı gözüm. Oksijen tüpü ve maskesi… “Aleksi? Dışarı çıkmamı mı istiyorsun?” … “Aleksi?” Cevap yoktu yine. Panikledim. “Bunu isteme benden! Dışarısı… Cehennem!” Kalbim küt küt atıyordu. Enfekteler… Eskiden insanken artık insanlıktan hiçbir nasipleri kalmamış, çürümüş bedenleriyle tek yaptıkları sağa sola öksürmek olan yaratıklar… Onların arasına gönderiyordu beni Aleksi. Ama neden? Bunca yıl sonra… Neden Aleksi, neden bugün?

“Elbette.,” dedim içimden, “sayaç durduğu için.” O sayacın başıma bir iş açacağını biliyordum. Aleksi’nin ekranlarından birinde yıllardır sayan sayaç bu sabah 15 yıl 4 ay 6 gün sonra durdu. On yıldır kubbede yaşıyordum ve bugün durdu benden de eski o sayaç. Ve bugün Aleksi beni şehre gönderiyor.

Yüzümde maskem, üstümde tulumum, sırtımda oksijen tüpüm. Virane şehrin sokaklarında yürüyorum. Her bina, her dükkân, her ev… üflesem yıkılacak neredeyse. Yeşil otlar kaplamış etrafı, çiçekler açmış pembesi, moru, beyazı… Enfekteler geçiyor sağımdan solumdan. Öksürüyorlar, saçıyorlar ciğerlerinde yuvalanmış virüsü toz zerrecikleri olarak. Çığlık atıyor kimisi, Aleksi, “Son evre artık bu,” demişti dron görüntülerini izlerken. Birkaç aya kalmaz ciğerleri artık virüsü kaldıramayacak ve patlayacak. Yürüyorum yürüyen ölülerin arasında. Ters ters baksalar da beni önemsemiyorlar, tulum onları körleştiriyor sanırım, çıplak tenimin kokusunu alamıyorlar. Öylece çıkıp gelmiş ve aralarına karışmış olsam, başıma ne gelirdi bilmiyorum, Aleksi bu kısmı söylemedi. Ama beni tulumla gönderdiğine göre pek de güzel şeyler olmayacaktı belli ki.

On yıldır kimseyi görmedim, ne kubbede ne de dron görüntülerinde. Sanırım koca Dünya’da bir tek ben kaldım, artık efsane mi dersiniz, omega mı dersiniz, size kalmış. Kubbede ciğerleri patlamış onlarca enfekte vardı ben on yıl önce uyandığımda. Hijyen odalarıyla girilen, cam kafesli kompartmanlardaydı çoğu. Ama dört tanesi dışarıdaydı, koridorlarda yatıyorlardı. Dört bilimadamı… İkisi kadındı gerçi. Ben doktor demeyi tercih ediyorum onlara. Kimlik kartlarında öyle yazıyordu çünkü. Kadın doktorlardan birinin şahsi bilgisayarını çalıştırmayı başarmıştım zamanında ve orada tuttuğu günlüğünü bulmuştum. Adeta bir mucizeydi benim için, çünkü Doktor’un notları Aleksi’nin ketumluğuna ilaç gibi gelmişti. Virüsün ilk yıllarında Doktor’un biyokubbeye gelişiyle başlıyorlardı.

Eylül 2046… Günayaz salgınının ikinci yılı. Enfekte sayısının sağlıklı insan sayısını geçeceği öngörülüyor ve Birleşmiş Milletler bir karar alıyor. Temel amacı dışarıdan izole edilmiş laboratuvarlarda hastalığa bir çare bulmak olan otonom biyokubbeler hızla inşa ediliyor ve devreye alınıyor. Doktor da benim uyandığım kubbede göreve başlıyor. Oldukça kalabalık bir ekipten bahsediyor, farklı disiplin ve branşlarda onlarca doktor, bilim insanı, mühendis ve daha pek çoğu… Doktor buraların görünürde laboratuar olsalar bile, aslında birer Nuh’un Gemisi olarak tasarlanmış olduğunu söylüyor ilerleyen sayfalarda. Ama o amaçla inşa edilmiş olsalar bile belli ki pek bir işe yaramamış.

Mayıs 2048… Dünya nüfusunun yüzde yetmişi enfekte. BM Dünya üzerindeki tüm biyokubbelerin birbirleriyle daha hızlı haberleşmesi için uzaya dört uydu fırlatıyor. Doktor’un cümleleri aynen aklımda: “Daha hızlı haberleşme işin bahanesi aslında. Hepimiz biliyoruz ki insanlık artık yok olmanın eşiğinde. Dört uyduya insanlığın bugüne kadar elde ettiği tüm datayı, tüm fikirleri, tüm eserleri dijital olarak kopyalayıp sakladılar. Yeryüzündeki sunucular hasar görürse, enfektelerden uzak, gökyüzünde korunacaklar. İsmi çok anlamlı… Project Alexandria, İskenderiye Projesi.”

Haziran 2048… İskenderiye Projesi devreye giriyor ve artık tüm kubbelerde Aleksi aktif hale geliyor. İnsanlığın hizmetinde, insanlığın tüm bilgisine sahip bir yapay zeka. Doktor o gün gözyaşlarını tutamadığını yazıyor. Bütün ekip için gerçek bir umut.

Hijyen ünitesinde tüpü sırtıma takıp hortumu ağzıma yerleştirdim ve maskeyi yüzüme taktım. Bunu yapmamı bekleyen Aleksi kapıyı açtı ve ben biyokubbenin dışıyla fiziksel olarak ilk defa tanıştım. Toprak zemine bastım, çimenlerin üzerinde yürüdüm. Korkuyordum, sokaklarda yürürken şu an hâlâ korkum geçmiş değil. Ama Aleksi tek şey söyledi ve ben yola koyuldum: “Şehir meydanına git.” Ağzımdaki hortum konuşmamı engelliyordu, konuşabilseydim neler döndüğünü soracaktım. Gerçi cevap alamayacağımdan adım gibi emindim. Her şeye rağmen hâlâ hayattaysam bugün, Aleksi’nin sayesinde. Onun bir dediğini iki etmem.

Ağustos 2050… Yeryüzü sunucuları gerçekten de aylar önce çökmüş. Ancak Doktor, Aleksi aracılığıyla pek çok datanın kubbeler arası rahatlıkla iletildiğini anlatıyor. Sağlıklı insan nüfusu %1’lere gerilemiş. Artık çoğu insan hasta olmaktan değil, açlıktan ölüyor. Doktor uzun zaman boyunca Aleksi’nin dronlarla yakalayıp getirdiği enfekteler üzerinde çalıştıklarından bahsediyor. Fakat süreç boyunca pek çok iş arkadaşının virüs kaptığını ve ekibin sayısının beşe kadar düştüğünü söylüyor. Cam kafeslerdekiler sadece Aleksi’nin getirdikleri değil demek ki. İskenderiye Projesi’nin tüm katkılarına rağmen çözüm hâlâ çok uzak. Son bir not düşmüş Doktor 17 Ağustos’ta. “Aleksi’nin bir planı var, ama şehre inmemiz gerekiyor”. Başka bir şey yazmamış sonrasında. O gün Doktor’un da virüs kaptığını varsayıyorum. Yoksa neden günlüğüne devam etmesin ki?

Şehir merkezine yaklaştım. Dronlardan gördüğüm o büyük meydan ve ortadaki büyük heykel artık karşımda. Usulca yürüyorum heykelin oraya kadar. Aleksi’nin yeni komutlar vereceğini sanıyorum. Meydandaki enfektelerin öksürükleri ve çığlıkları arasında heykele yaklaşıyorum. Başımı kaldırıp bakıyorum, bir adamın belki on metre boyundaki heykeli. Her şey gibi o da eskimiş. Kuşlar pislemiş her yerine. Kimdi acaba? Heykeli dikilecek kadar ne kıymetli bir iş yapmış olabilirdi ki? Değerini bilecek kimse kalmadı ki geriye.

Bir vızıltı tepemde. Arkamı dönüyorum. Bir dron… Aleksi. Muhtemelen bütün yol boyunca peşimdeydi, ama ben ancak fark ediyorum. Sonra mucizevi bir olay gerçekleşiyor ve Aleksi on yıldır anlatmadıklarını anlatmaya başlıyor.

“2043 yılı Ocak ayında korona ailesinden yeni tip bir virüs Uzakdoğu’da baş gösterdi. Öksürük, bulantı, ishal, yüksek ateş, nefes darlığı ve en nihayetinde ölümle neticelenen bir hastalığa sebep oluyordu. Uzmanlar adına geleneksel olarak Covid-43 dediler. O kadar bulaşıcıydı ki önceki tecrübelerinden ders almayan insanoğlunun da sayesinde aylar içinde dünyanın her yerine yayıldı. Önce yaşlılar ve başka hastalıkları olanlar öldü.”

Aleksi konuşuyor. Konuşuyor ve anlatıyor. Kulaklarıma inanamıyorum. Yıllardır bunu bekliyorum ben. Bu defa da ben konuşamıyorum ağzımdaki şu lanet hortum yüzünden. Ama Aleksi susmuyor.

“Nisan 2044’e kadar tüm dünyada Covid-43 sebebiyle beş milyondan fazla insan ölmüştü. Ancak bu tarihten sonra bulunan aşı hastalığın hızını kırmış, günlük ölümler hızla azalarak binlerce kayıptan sadece yirmi otuz gibi kabul edilebilir sayılara gerilemişti. 13 Temmuz 2044 tarihinde ise hastalığın seyrini tamamen değiştirecek bir olay yaşandı. Bir hasta hastanedeki yoğun bakımda hayatını kaybetti. Bu gayet olağan bir durumdu. Ölüm sebebi Covid-43’e bağlı akciğer yetmezliği olarak kayıtlara geçti. Hasta poşetlenip yakılmak üzere, ki tüm Covid-43 ölüleri yakılıyordu, krematoryuma yönlendirildi. Ekipler krematoryuma vardıklarında poşetin paramparça olduğunu, cesedin de kaybolduğunu gördüler.”

Nasıl ya? Ölü adam nasıl kaybolur? Biri mi çalmış? Bu arada… Enfekteler…Tek tük yanıma geliyorlar. Normal mi bu?

“MOBESE kayıtları hastanın bir şekilde canlanıp araçtan atladığını gösterdi, sonra da yol kenarındaki ormanlık alana girip gözden kaybolduğunu. O gün ormanın yakınlarındaki Günayaz köyündeki insanlar arasında arbede çıktığına, vatandaşların durup dururken birbirlerine saldırdıklarına dair ihbarlar geldi. Güvenlik kuvvetleri köye gittiklerinde gerçekten de ortalığın birbirine girdiğini, dörtlü beşli grupların tuttukları insanların üzerine çullanıp ağzına kusmaya çalıştıklarını, saldırdıkları insanların da daha sonra ayağa kalkıp bu saldırganlara katıldığını telsizden bilgi olarak geçti. Çok geçmeden güvenlik ekipleriyle de bağlantı kesildi ve başka haber alınamadı. Birkaç gün içinde şehrin dış çeperlerinde hemen hemen herkes bu garip hastalığa yakalanmıştı. Şehir karantina altına alınmış olsa da hastalığın civar şehirlerde görülmesi ve tüm ülkeye, oradan da dünyaya yayılması sadece birkaç hafta sürdü. İşte bu etrafta gördüğün enfekteler o gün Günayaz köyünde başlayan salgının son kalanları.”

Aleksi! Drondan görüyorsundur eminim, etrafımda enfekteler birikmeye başladı. Tulumumda bir sorun mu var?

“Covid-43 virüsünün o gün ölüp dirilen sıfır numaralı hastada bir mutasyon geçirdiği düşünüldü. Günayaz adı verilen bu virüs, hastayı öldüren ve hastayla beraber kendi de ölen eski halinin aksine, bulaşacak yeni bir konakçı bulana kadar hastayı yaşatabiliyor. Hastanın bedeni ölüyor aslında, gitgide çürüyor, bitiyor. Ama bu o kadar yavaş oluyor ki onlarca yıl sürüyor ve o esnada virüsün kölesi olarak etrafta gezmeye devam ediyor. Bulaşacak yeni bir hasta bulamazsa ciğerde biriken virüsler en sonunda göğüs kafesini patlatıp havaya saçılıyor.”

Düşünüyorum da enfekte olan için herhalde en mutlu an bu andır.

“Doktorlar Günayaz salgınına karşı bir çare geliştiremediler. Çünkü virüsün hastayı canlı tutmak için hastanın DNA’sıyla kendi RNA’sını belli genlerde eşleştirip kişiye özel mutasyon geçirdiğini çok geç keşfettiler. Bu öyle büyük bir problemdi ki bir hastada işe yarayacak aşı veya ilaç bir başkasında işe yaramayacaktı. Bu ciddi bir açmazdı ve kördüğümü çözmek için tek bir ihtimal vardı.”

Nedir bu ihtimal Aleksi? Anlat bana! Artık lafı dolandırmasan mı? Etrafım enfektelerle çevrildi!

“Yaklaşık altı ay MOBESE kameralarından hâlâ aktif olanları taradım. Birikmiş altı yıllık video kaydını tek tek elden geçirdim ve sonunda sıfırıncı hastanın yerini tespit ettim. Planım sıfırıncı hastanın incelenmesi ve ilk mutasyonun nasıl oluştuğunun belirlenmesiydi. Bu sayede bir çözüm elde edilebilirdi. Ancak bir sorun vardı; sıfırıncı hasta açık alanda değil, kapalı bir mekandaydı. Başka enfektelere yaptığım gibi dronla alıp gelemiyordum. Bu nedenle doktorlar bizzat gittiler. Sıfırıncı hastayı ilaçlı okla bayıltıp drona yüklediler. Ancak bu sırada günlüğü tutan doktorun tulumu yırtıldı. Sağlıklı insan kokusu alan enfektelerin onun üstüne çullanması sadece an meselesi olmuştu. Arkadaşları onu orada bırakıp dönmek zorunda kaldılar.

“Sıfırıncı hasta ile ilgili ilk tespitler onun diğer enfektelere göre daha uysal olduğuydu. Çıplak insan tenine ve kokusuna tepki göstermiyor, cam kafeste bir köşede sessizce sinip kalıyordu. Halbuki onun Günayaz köyünde insanlara saldırıp hastalığı yaydığını gösteren kanıtlarımız da vardı. Uysallığı onun yavaş yavaş iyileştiğine işaret olabilirdi. Kadın doktorlardan biri meslektaşlarının tüm uyarısına rağmen iyileşmenin sınırlarını keşfedebilmek için cam kafese tulumsuz girdi. Sıfırıncı hasta küçük bir çocuk gibi sokuldu yanına, bir süre anne ve çocuğu gibi kaldılar öyle. Doktor daha sonra ayrıca izolasyonda kaldı herhangi bir bulaş olup olmadığını görmek için. Ancak görünürde hiçbir hastalık belirtisi yoktu. Sıfırıncı hasta iyileşmemişti, ama bulaşıcılığını da yitirmişti. Vücudu tıka basa virüs dolu olmasına rağmen ne öksürükle ne de başka bir yolla etrafa saçıyordu. Bu mucizevi bir haberdi. Doktor haftalar sonra izolasyondan çıkıp tekrar göreve döndüğünde tedavi için sıfırıncı hastanın kanından serum yapma çalışmaları başlamıştı. Bir tüp kan da diğer biyokubbelerin inceleme yapabilmesi için benim analiz cihazıma yerleştirildi. Sadece bu biyokubbedekiler değil, Dünya üzerinde hâlâ aktif olan birkaç kubbede de doktorlar harıl harıl çalışıyorlardı.

“Bu biyokubbedeki diğer doktorlar da gönüllü olarak sıfırıncı hastanın kafesine tulumsuz girdiler zamanla. Hiçbiri hastalık belirtisi göstermedi. Bu cesaretle aylar sonra sıfırıncı hastayı kafesten çıkarmaya karar verdiler. Gerçek bir insan değildi, ama enfekteler gibi de değildi. “Yürümeyi yeni öğrenen bir çocuk gibi” demişti kadın doktor. Onlarla beraber yaşamayı öğrendi sıfırıncı hasta. Bedeni iyileşiyor, virüs miktarı azalıyordu. Gittikçe insan formuna geri dönüyordu. Artık kafeste yaşamıyor, ayrı odada kalıyordu. Ve bir gün konuşmayı da başardı.”

İnanılmaz! Bu enfektelerden biri konuşabilse şaşkınlıktan ağzım açık kalır herhalde. Tek yaptıkları hırıldamak ve öksürmek. Uzaklaşın benden!

“Bir yıl sonra artık konuşması düzelmiş, vücudu iyileşmiş, virüs miktarı ilk geldiği güne göre yüzde elli azalmıştı. Biyokubbenin basit işlerinde doktorlara yardım ediyor, onlarla beraber eğleniyor, öğreniyordu. Böyle bir gelişmeyi kimse beklemiyordu. Her şey oldukça olumlu ilerliyordu. Ta ki o güne kadar…”

Ne oldu Aleksi? Ne oldu o gün? Doktorlara ne oldu? Sıfırıncı hastaya ne oldu? Aleksi? Sıfırıncı hasta kim?

“Aslında o günün geleceğini önceden tespit edebilmem gerekirdi. İnsanoğlunun tüm verisine sahip olsam da, öfkeyi, korkuyu, neşeyi, hüznü yüzlerinizin ifadesinden anlasam da, bastırılmış duygular, gizli bakışlar, art niyetler birlerle ve sıfırlarla ifade edilemiyor. Bir gece erkek doktorlardan biri sıfırıncı hastanın odasına girdi. İçeride ne olduğunu ancak tahmin edebilirim. Arbede seslerine, sıfırıncı hastanın çığlıklarına diğer doktorlar da geldi, ancak onlar odaya giremeden içerideki Doktor dışarı çıktı. Enfekte olmuştu. Bunun alışılageldik şekilde üst solunum yollarıyla değil de cinsel yolla olduğunu varsayıyorum. Hazırlıksız yakalanan diğer doktorlar enfekte doktorun saldırısıyla kısa zamanda virüs kaptılar. Birkaç dakika içinde kubbede sağlıklı insan kalmadı. Öte yandan sıfırıncı hasta odasından hiç ayrılmadı ve ondan haber alamadım. Öldüğü varsayımında bulundum ve benzer pek çok biyokubbe gibi bu kubbeyi de pasif olarak varsaydım.

“Diğer biyokubbelerde yapılacak çalışmaları izledim. Ancak bir süre sonra bu kubbeler de herhangi bir çözüm üretmekten çok uzakken pasif duruma geçti, yani içeride sağlıklı insan kalmadı. Bu benim insan ırkıyla iletişimimin tamamen kesildiği anlamına geliyordu. Bunun üzerine aylar önce analiz cihazına yerleştirilen ve donmuş olarak tuttuğum kan örneği üzerinde kendi çözümümü aramaya karar verdim. Bir sayaç çalıştırdım ve analiz işlemini başlattım. Bir süre geçtikten sonra ise öngörmediğim bir olay gerçekleşti. Sen uyandın, uzun yıllar odanda uyuduktan sonra, ben seni ölü zannettikten sonra, sıfırıncı hastanın tamamen iyileşmiş hali olarak.”

Anlamıştım. Sıfırıncı hasta benmişim. Benden önce kubbede bunlar yaşanmış demek ki. Ama hiçbirini hatırlamıyorum. Ne virüsten önceki halimi ne de virüsle yaşarken geçirdiğim zamanlarımı…

“Bana defalarca kim olduğunu, kubbeye nasıl geldiğini sormuştun, ama ben cevaplamamıştım. Kan analizi devam ederken sana bunları anlatmak risk teşkil ediyordu. Korkup kaçabilirdin veya kubbeye zarar verebilirdin. Analiz tamamlanana kadar seni kubbenin içinde tutmam gerekiyordu.”

Kobay hayvanınmışım meğerse. Ama kızmıyorum sana Aleksi. Ben de aynısını yapardım.

“Bugün sayaç durdu, çünkü tedavinin ne olması gerektiğini belirledim. Artık Günayaz hastalığını tedavi edebiliriz. Şu anki enfektelerin tamamı birkaç yıl içinde tekrar insana dönüşecek ve Günayaz’a karşı bağışıklık sahibi olacak. Böylece insan türü kurtulmuş olacak.”

Harika! Neden uygulamıyoruz? Etrafımı saran şu enfektelerden hemen kurtulmam lazım!

“Tedavinin özü şu, sen tekrar insana dönüştün, çünkü ciğerlerindeki virüs zaman içinde son bir mutasyon geçirdi ve sen iyileştirdi. Ciğerlerindeki bu yeni virüs Günayaz virüsünün tüm etkinliğini yokediyor ve onu tekrar Covid-43 virüsü haline dönüştürüyor.”

Çok güzel haberler bunlar Aleksi! Bir an evvel uygulamaya geçelim!

“Ancak maalesef ki bir aşı veya aerosol sprey üretme ile ilgili tüm çabalarım olumsuz sonuçlandı.”

Nasıl yani? Nasıl vereceğiz bendeki virüsü enfektelere?

“Geriye tek bir seçenek kalıyor.”

Nedir? Ne yapacaksın? Aleksi! Etrafımda onlarcası var! Bir şey yap!

“Onlara ciğerlerindeki virüsü bizzat sen bulaştıracaksın.”

Ne demek bu şimdi? Nasıl yapacağım? Neler oluyor? Bu ses de ne? Aleksi?! Oksijen tüpüm!

“Üzerindeki tulum çok eski bir model, uzun süre koruma sağlamıyor. Bir süredir kokun ağır ağır havaya karışıyor, enfekteler etrafına toplanıyor. Bu olmasını beklediğim, hatta istediğim durumdu. Artık ciğerlerindeki virüsü havaya salmalıyım. Bunun için de ciğerlerini patlatacağım. Tüpün dijital kontrolünden basıncı arttırıyorum.”

Lanet olsun Aleksi! Öldürecek misin yani beni! Ağzımdaki hortum! Hortumu çıkarmalıyım! Dur! Başka bir çözüm olmalı! Ciğerlerim! Ahhh! Kaburgalarım çatırdıyor. Duyuyorum! Çatırtı seslerini duyuyorum! KABURGALARIM ÇATIRD…

Mehmet Önder D.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. nkurucu says:

    Merhabalar. Öykünüzün konusunu çok beğendim. Ama genel anlatımda çoğu yerde anlatım düşüklükleri var. Teknik olarak inceleme yapmak da mümkün ama ben becerebileceğimi düşünmüyorum. Yazdığınıza göre okuyucusunuzdur da. Bu yüzden bir kaç ay sonra okuduğunuzda sizin için daha görünür olacaktır. Elinize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.