Öykü

Bir Şişe Amontillado

Telefonumun titremesiyle uyandım.

Gece yarısı uyanmaktan nefret ederim, çünkü bana göre gecenin kör karanlığında uyanmak, habis bir çıbanla oynamaya benzer. Eğer o çıban patlarsa tüm kötülükler her bir yana fışkırır, akabinde pis alacalı cerahat o uğursuz varlığını sürdürmek için kendisine derhâl bir başka yer bulur… Gördüğünüz gibi, o gecenin uçsuz karanlığı zihnimi bulanıklaştırmaya başlamıştı bile. Siyahın her tonu, havada pare pare birleşip, şekilsiz bedenler halinde canavarlaşıyordu. Gözlerimi kısıp, görüntüyü netleştirmeye çalıştım ancak işe yaramadı. Komodinin üzerindeki gözlüğümü el yordamıyla bulup taktım. Koyu gri bir kafa, aralıklı gece mavisi dişlerini takırdata takırdata, burnumun ucuna doğru geliyordu. Ne yapacağımı bilemedim. Kalbim çok hızlı bir şekilde çarpmaya başladı. Ellerim terledi. O an, bilincimi kaybettiğimi düşündüm. Sonra, gözlerimi sımsıkı yumdum ve derin bir nefes aldım. Nefesimi tutarken pirüpak bir bulut hayal ettim; bu bulut o kadar devasaydı ki gecenin karanlığını tamamen örttü ve birden çitilemeye başladı. Zihnimde her yer köpük köpüktü. Nefesimi yavaşça verdim. Karanlık, bir avuç gri su eşliğinde geceden akıp gitti. Burnuma inceden bir tarçın kokusu geldi. Gözlerimi açtım.

Kalktım, bir bardak su içtim. Telefonuma düşen mesajda, “Twitter hesabınızın şifresi değiştirilmiştir, eğer bu değişikliği yapan kişi siz değilseniz lütfen bu bağlantıya tıklayın,” yazıyordu. Bu kadar. Kendimi telkin etmeye başladım: “Ne var yani bunda bu kadar vesvese yapacak, sadece bir mesaj bu, karanlığı çağırmayı kes, yarın şifreni değiştirirsin olur biter. Bu mesajı sabah görseydin, eminim bu kadar dert etmezdin. Geceyle alıp veremediğin ne, anlamıyorum. Hem bak, Yeliz’i uyandıracaksın! Ayrıca, evinin dışında kaldığın her yerde böyle tedirgin mi olacaksın? Gerçi burası da dev bir kayanın içine oyulmuş bir mağara oteli… Bu ürkünç yerde tedirgin olmayacaksın da nerede olacaksın? Rehber ne demişti sabahleyin: “Unutmayın, Çavuşin çok özel bir yerdir. Seçilmiş bir yerdir desek, mübalağa etmiş olmayız herhâlde. Erciyes ve Hasan Dağı’nın canla başla çalışıp, lavlar ve küllerle inşa ettiği, kadim Çavuşin köyü… Hele ki bu mağara oteli… Adını göğün renginden alan bu heybetli yapı… Çavuşin’in göz bebeği… Kimler yaşamıştı burada, biliyor musunuz? Mesela, Yüce İsa’nın öğretmeni Vaftizci Yahya… Sonra… Görmüş olduğunuz bu odaları çilehane olarak kullanan münzeviler, üzüm ağaları ve onların müzevir kâhyaları, çömlek zanaatkârları ve diğerleri, hepsi burada yaşamış. Ha, unutmadan, yürüyen protein tozları ve botoks kraliçelerini de unutmamak lazım. HAHAHAHA-AHAHAHH-HAHAHA.” Belli ki bu nursuz rehber kendisini esrarengiz biri addediyor. Bu eserekli hali, turist çekme çabasından başka bir şey olamaz.

Bir yudum su daha içtim. Biraz yürürsem, dolayısıyla ayılmaya başlarsam üzerimdeki bu karabasandan kurtulurum diye düşündüm. Bu arada yukarıdan garip sesler geliyordu. Dinleyip anlamaya çalıştım. Bakır tencere bir yerlere çarpıyor, tazyikli su borulardan geçiyor ve bir tokmak çatır çutur bir şeyler kırıyor… Yataktan sessizce kalkmaya çalışırken, Yeliz tavşan uykusundan uyandı. “İyi misin?” diye sordu. Evet, dedim, ışığı açabilir miyim? “Hayır, uykumuz kaçar,” dedi. Yukarıdan gelen sesleri duyuyor musun, diye sordum. Çok tuhaf değil mi sence de, yani gecenin bu saati için? “Evet, duyuyorum, bunun nesi garip? Tam da teras mutfağının altındayız, tabi ki böyle sesler gelecek, endişelenecek bir şey yok,” dedi. Endişelendiğimi bal gibi anlamıştı. Bu saatte ne işleri olabilir bakır kaplarla Allah aşkına, diye üsteledim. “Bu kadar şüpheci olma, hem biz de iki saat önce terastaydık, otelin sahibi büyük bir incelikle bize çorba ikram etmek istedi biz de büyük bir mutlulukla kabul ettik. Belki o zaman da terasın yanındaki odalar bizden rahatsız olmuştur,” dedi. Zihninin, yeni uyanmasına rağmen bu kadar açık olmasına ve böylesine uzun cümleleri takılmadan söyleyebilmesine epey şaşırdım. Sanırım haklısın, boş ver, hadi uyuyalım dedim ve kalktığım yerden kendimi yatağa bıraktım. Yeliz, “uykum kaçtı, biraz dışarıya çıkacağım, gelmek ister misin?” diye sorup apar topar giyinmeye başladı. Ona yetişmek için sadece kabanımı üzerime geçirebildim. Soğuk hava nefesimi kesti. Merdivenler buz pistine dönmüştü. “Madem onlar domates çorbası içiyor, biz de bir fincan bitki çayı içeriz,” dedi Yeliz. Teras katı, otelin temasının tersine tamamen camdandı. Dışarıdan bakıldığında camlar soğuktan buğu yapmış gibi görünüyordu ama yaklaştıkça camların opak cam filmiyle kaplandığı kolayca fark ediliyordu. Kapıyı çalıp içeriye girdik. Terasın tam ortasındaki maun masanın üstü silme ceviz kabuğuydu. Re Hanım, otelin sahibesi, “Enver Bey, teessüf ederim, terasımız camdan değil, Onyx taşındandır, şu el işçiliğine bakar mısınız, birinci sınıf,” dedi. İç sesimi duymuş olamazdı. “Pardon, ayakta kaldınız, oturmaz mısınız? Azur! Azur, baksana Enver Bey ve Yeliz Hanım gelmiş. Sanırım uykuları kaçmış, belki de bir kâse daha domates çorbası içmek istiyorlardır,” dedi göz kırparak. Azur Bey, otelin sahibi, elinde çamaşır süngeri ve geniş bir bakır tencereyle terasın mutfağından çıktı. Bitap görünüyordu. Ben de hayırdır Azur Bey, bu saatte ne bulaşığı, hem ben uzun süredir böyle devasa bir kazan görmemiştim, yoksa bu bir büyü kazanı mı, diye hadsiz bir espri yaptım. Azur Bey de, “tam sayılmaz,” dedi hiç gülmeden. Re hanım, “Kapadokya’mızın Dolaz’ını yaptık da ölmüşlerimizin canına, bu cevizler de onun için,” dedi. “Sonuçta, onları elimiz boş karşılamak istemeyiz.” Karşılamak mı? Yeliz ile birbirimize baktık. İkimiz de gözlerimizle “anmak” demek istedi herhâlde dedik.

Azur Bey, “rahmetli annem Dolaz’ı çok severdi, umarım Ayçiçeği, ona, en azından kokusunu ulaştırır,” dedi. Re Hanım, “ulaşacağına eminim Azur’cuğum,” dedi eşinin sırtını sıvazlayarak. “Çok heyecanlıyım, bakalım sevgili kayınvalidem bize ne gibi sürprizler hazırladı, umarım ay çekirdeklerinin kabukları geçen seferki gibi sert olmaz, açarken ne kadar zorlanmıştık hatırlıyor musun? Kayınvalide her yerde kayınvalide şekerim, hahahha, gerçi hakkını yemeyeyim, içindeki mesajları görünce buna değmişti,” dedi. Ben kesinlikle rüya gördüğümden emindim, hep böyle olur ya, rüya içinde rüya. Gözlerimi kapadım, ellerimi yumruk yaptım ve tırnaklarımı avuçlarıma geçirdim. Birkaç saniye bekledikten sonra gözlerimi açtım; hâlâ oradaydım. Yeliz’e baktım, büyülenmiş görünüyordu. Olayı hemen kavramış, anladığım kadarıyla hemen sindirmiş ve şöyle demişti: “Uzun süredir bu anı bekliyordum.” Azur Bey, “bugüne kadar nerelerdeydiniz Yeliz Hanım?” diye sordu hınzır bir gülümsemeyle. Yeliz cevap vermedi, çoktan hayallere dalmıştı. “Bu arada, Yeliz Hanım siz solaksınız, onu bu gece çorba içerken anladım, ama peki ya siz Enver Bey? Sanırım, solak değilsiniz. Belki de iki ellisinizdir. Hayır, işin enteresanı Check-in’de kimliğinize baktım 01.01… doğumlu da değilsiniz…” Dediklerinizden bir şey anlamıyorum Azur Bey dedim, ama şaka filan yapıyorsanız da lütfen sonlandırın, Yeliz söylediklerinizi ciddiye alacak. “Nasıl yani, siz sevdiğiniz bir merhum veya merhumeyle iletişime geçmeye gelmediniz mi buraya? Asıl siz şu nüktedan tavrınızdan vazgeçin artık Enver Bey!” dedi. Azur Bey o kadar ciddiydi ki, Çavuşin’e Yeliz’in doğum gününü kutlamaya değil de, ölülerle iletişime geçmek için geldiğimize inanacaktım. Gözlerimi sımsıkı kapadım, tırnaklarımı avuçlarıma sertçe geçirdim ve yatağımda kan ter uyanacağım anı düşledim. Sonra gözlerimi hızlıca açtım. Yine oradaydım. Her şey gerçekti. Re Hanım, “evet, ama büyülü bir gerçeklik bu” diye fısıldadı, “siz benden daha iyi bilirsiniz bu işleri, ha? Kusura bakmayın, gelmeden önce sizleri araştırdık, öyle her önümüze geleni otelimize kabul edemeyiz, değil mi? Hahahaha. İtiraf etmeliyim ki, son öykünüzü çok beğendim Enver Bey. Gerçekliği değiştirmeden, onunla oynamanız gerçekten çok hoştu. Benim asıl büyülü bulduğum kısım, her renge bulanıp, renk vermemenizdi, tıpkı gerçekliğin kendisi gibi,” dedi. “Şeyh Galip,” diye çıkıştı Azur Bey yüksek sesle. “Yani ondan alıntıladı.” Re Hanım, asma raftaki rengârenk karaflardan birini seçti ve içindeki içkiyi kristal bardaklara pay etti. Bir yandan da konuşmaya devam ediyordu: “Anladığım kadarıyla koşullar, sizin istediğiniz bir ölüyle iletişime geçmenize izin vermiyor Enver Bey, siz de belki bugüne dair kısa bir öykü yazarsınız, ha? Gerçi bugün büyülü değil gayet gerçek değil mi, hahahahah…”

Azur Bey çok geçmeden bizi terasın mutfağına çağırdı, “işte buradan gideceğiz,” dedi eski bir mahzen kapısı göstererek. Nereye, diye sordum. “Ahrazulak Yeraltı Şehri’ne.” Ben böyle bir yer duymadım, ayrıca Kapadokya’nın Yeraltı Şehirleri kitabında böyle bir yeraltı şehrinin varlığından da bahsedilmiyor, dedim. “Zaten daha keşfedilmedi Enver Bey,” dedi Re hanım ters ters bakarak. Azur Bey, “Yeliz Hanım, işte bu dehliz bizi Ahrazulak’a götürecek, biraz dar ve inişli çıkışlıdır, artık idare edeceksiniz, gerçi sizleri pek zorlamaz, ikiniz de oldukça zayıfsınız,” dedi. Yeliz’in “denemeye değer, ne kaybederiz ki?” diyeceğini bildiğim ve oraya gitmek için ne kadar hevesli olduğunu gördüğüm için; biz ne yapıyoruz, burada ne işimiz var veya ya başıma bir şey gelirse gibi soruları sormaktan kaçındım. İçimde, Yeliz’in hayal kırıklığına uğrayacağına dair bir his vardı.

Telefonlarımızın fenerlerini açıp yürümeye başladık. Hakikaten çok dar ve engebeli bir yoldu. Ayrıca çok havasız ve nemliydi de. Re hanım, “bakalım Turkuaz’dan ne gelecek?” dedi. “Turkuaz kim?” diye sordu Yeliz. “Daha iki yaşındayken vefat eden canım kızımız,” dedi Azur Bey. Sesi buğuluydu. “Menenjitten öldü.” Uzun bir sessizlikten sonra, “Senede iki kere bana ve annesine İpek Mendil içerisinde bir şeyler gönderir,” dedi. Sesi cıvıl cıvıldı. “En son, bir avuç toz karanfil gönderdi güzel kızım,” dedi Re Hanım. “Kendi rayihasıydı bence o,” diye tamamladı eşini Azur Bey. İkisine de inanasım gelmedi ama yine de söylediklerinden çok etkilenmiştim. Yeliz, “nasıl yani, senede iki kere mi iletişime geçiyorlar sizinle?” diye sordu. Re Hanım, “evet, ne kadar şanslıyız, değil mi Yeliz’ciğim,” deyip Yeliz’in koluna girdi. Azur Bey, “evet, Yeliz Hanım, iki kere: Birincisi, Aralık ayının son Pazar’ı ki o tarih Erciyes Dağı’nın püskürdüğü son güne tekabül eder; ikincisi de, Nisan ayının ilk Cuma’sı, o da Hasan Dağı’nın lavlarını saçtığı son gündür,” dedi. Azur Bey ve Re Hanım tüm bu olanları gayet normal şeylermiş gibi o kadar naif bir dille anlatıyorlardı ki, ikisinin de bu halleri sinirime dokunuyordu. Farkında mısınız bilmiyorum ama bahsettiğiniz yanardağlar binlerce yıl önce söndü, bu safsatalara nasıl olur da inanabilirsiniz, gerçekten âlemsiniz diye çıkıştım. Re hanım arkasını dönüp, beni paylar bir ses tonuyla, “birazdan kendi gözlerinizle göreceksiniz Enver Bey, biraz sabırlı olun,” dedi. O kadar sinirlenmişti ki kendini tutamayıp şöyle devam etti: “Allah’ın bir lütfu bu, neden inanmak istemiyorsunuz, anlamıyorum. Yanardağlar patladıktan sonra ardında verimli topraklar bırakır; fark ettiğiniz üzere bu durum Çavuşin için geçerli değil. Amma velakin burası çok özel bir yerdir, siz inansanız da inanamasanız da, bu kızıl topraklar adeta bir ulak gibi ölülerimizden bizlere haber taşırlar.” Ortam buz kesti. Uzun bir süre kimseden ses çıkmadı. Şıp şıp su sesleri eşliğinde dehlizin dapdaracık yolunda yürümeye devam ettik. Re Hanım’ın bana sert çıktığını anlayan Azur Bey, ortamı yumuşatmak için, “ne solaksınız, ne de 01.01… doğumlusunuz, başından beri bizleri kıskanıyormuşsunuz gibi geliyor bana Enver Bey,” dedi kahkaha atarak. Yalandan gülümsedim. Yeliz, “01.01’de doğmak ne demek hakikaten?” dedi. Ondan uzun bir süre sonra ses çıkması hoşuma gitmişti çünkü hipnotize olmuş gibiydi. Re Hanım, Yeliz’e karşı tüm sevecenliğiyle, “ha, o mu, diyelim ki sen 27 Aralık 1990’da doğdun Yeliz’ciğim ama ailen seni 01.01.1991’de doğmuş gibi yazdırdı, hani bir yıl kaybetmeyesin düşüncesiyle, ne saçma bir düşüncedir o da, neyse, sen de o “öz” doğum gününü kaybettiğin için senin de istediğin bir ölüyle iletişime geçme hakkın var,” dedi. Yeliz de, “çok ilginçmiş gerçekten,” dedi. Ben de kendimi tutamayıp, bu durumda “annem beni pamuk toplarken doğurmuş veya buğdaylar baş vermeden doğmuşum” filan diyenler ne yapacak, diye sordum. Bu sefer herkes birden arkasını dönüp bana ters ters baktı.

Dehliz, biz yol aldıkça aydınlanıyordu, sanırım Ahrazulak’a varıyorduk. “Yapma, Montresor! Yalvarırım, Montresor, Tanrı aşkına, yapma!” diye çok derinden sesler geliyordu. Hâletiruhiyem o kadar bulanıktı ki gaipten sesler duymaya başladım herhâlde diye düşündüm. Zaten benim dışımda hiç kimse garip sesler duyuyormuş gibi görünmüyordu. Onlar, istiflerini bozmadan, hızlı adımlarla boyuna yürüyorlardı. Sonra gür bariton bir ses: “Kes artık şunu Montresor, biz arkadaşız, ben sana hiç küfretmedim ki” diye inliyordu. Pardon, Azur Bey, bize orada işkence yapmayacaklar, değil mi, diye sordum. Azur Bey, “nereden çıkarıyorsunuz bunları Enver Bey, hayal gücünüz ne kadar geniş, biraz rahatlayın lütfen,” dedi. Sanırım sesleri duymuyorsunuz dedim, bozularak. “Ahrazulak’ta bugün şarap tadım günü var, işinin ehli şarap uzmanları meşhur Amontillado şaraplarını tatmaya gelecekler. Onların şen şakrak kahkahaları yankı yapmıştır, siz onları duyuyorsunuzdur kuvvetle muhtemel,” dedi Azur Bey. Bana, birini gırtlaklıyorlar gibi geldi de, dedim. Re hanım, kocaman gözlerini devirerek, “yok artık,” dedi. “Enver Bey, biliyor musunuz, Amontillado, ‘Sherry’ sınıfından, alkol oranı çok yüksek bir şaraptır. Aslen İspanyol olduğu söylenir ama bence halis muhlis Türk şarabıdır. Zannımca, zamanında birkaç Doğulu tacir bizim tarifimizi Jerez de la Frotera kentine götürmüş sonra da olanlar olmuş. Nerede olursam olayım, Kapadokya’nın enfes beyaz üzümlerinin tadını şapadanak anlarım,” dedi büyük bir gururla Azur Bey. Re Hanım, “ilahi Azur, Amontillado üzerinden milli duyguların kabardı sanırım, hahahhaha, siz ona bakmayın Enver Bey, Amontillado’nun üzümleri Akdeniz iklimi ister, bir kadeh içtiğinizde bile Akdeniz’in ılık rüzgârını ve nemini içinizde hissedersiniz,” dedi. Aramızdaki buzlar bahsettiği meltemle erimişti sanırım.

“Sanırım geldik,” dedi Yeliz. Dehlizin sonu büyük ve aydınlık bir boşluğa açılıyordu. Yeraltı şehrine varmadan önce, şehrin içe doğru açılan heybetli bir kapısı vardır diye düşünmüştüm; ama kapı namına bir şey yoktu. Karşıdan uzun boylu, baştan aşağı keten kıyafetler giymiş biri salına salına geliyordu. Yaklaştıkça sevimsiz rehberimiz olduğunu anladım. “Merhaba, Ramo,” diye selam verdi Azur Bey, “seni burada görmek ne kadar güzel.” Ramo, “merhaba Azur Bey, sizi de öyle,” dedi, gözleri ışıl ışıldı. “Biliyor musunuz Azur Bey, anneannem bu sefer bir kumru göndermiş, bilirsiniz her seferinde başka bir kuş gönderir, ne zarif kadındır,” dedi. Azur Bey de, “evet, her zaman öyleydi rahmetli Dorina Hanım,” dedi elini Ramo’nun omzuna atarak. “Ramo’cuğum, rica etsem, misafirlerimize burayı biraz tanıtabilir misin?” diye sordu büyük bir nezaketle. Ramo, “elbette Azur Bey, büyük bir zevkle,” dedi. Elinde bir kadeh, köpük köpük bir şey içiyordu. “Gördüğünüz gibi burası yedi kattan oluşan devasa bir yeraltı şehridir. Yedi katın hepsi birden ışıl ışıldır, sanki dünyanın tüm mumları burada yanar. Adını da sağır ve dilsiz habercilerden alır. Haberciler, öteki dünyadan bizlere haber taşırken, yolda hiçbir şey işitmez ve kimseye bir şey söylemezler. Neyse ki buraya gelince bülbül gibi şakırlar. Yani, benim açımdan “literally” şakırlar, hahahahah.” İnanılmaz dedim, ağzımın içinde. “İnanılmaz,” dedi Yeliz de. Büyülenmiştik. “Gördüğünüz gibi, burası petek petek oyulmuş bir arı kovanına benziyor,” diye sözüne devam etti Ramo. “Hemen hemen her petek faal olarak kullanılıyor. Mesela, sağ yukarda kocaman bir şarap mahzeni var, tüh kayınvalideniz sevmiyormuş, birkaç saat oldu şarap tadımı biteli. Burası sayısız şarap uzmanı ile doluydu. Enfes şaraplar tattık. Kaçırdınız, üzüldüm.” Bizden ses çıkmayınca Ramo pes etmedi: “Pekala, sol tarafta Atölye Onyx var, yan yana beş petek onlara ait. Ek bilgi, otelinizin teras duvarları burada yapıldı. Neyse… Atölyenin yanında bir davetiye dükkânı var. Onun yanında şarap tıpası imal eden yaşlı zanaatkâr Bruno. Böyle böyle devam ediyor. Kendiniz keşfedersiniz zaten.” Ramo yorulmuş görünüyordu. “Son bir şey kaldı sanırım Ramo’cuğum,” dedi Re Hanım. “Evet, dedi,” Ramo. “Bu kısım Yeliz Hanım’ı yakından ilgilendiriyor.” Yeliz ile birbirimize baktık. Ben bile sona yaklaştığımız için mutlu ve heyecanlıydım. “Hadi o zaman, meydana doğru yürüyelim, zaten iki adımlık yer,” dedi Re Hanım. “Bakın Avrupa’nın bazı şehirlerinde bile meydan yoktur, Ahrazulak’ın kıymetini bilin,” dedi Ramo.

Buraya vardığımızdan beri dehlizde duyduğum sesler kulağımda uğulduyordu. Meydana doğru yürürken sesler iyice belirginleşti: “Bırak da beni gideyim Montresor, bu zavallı arkadaşın Fortunato’yu azat eyle!” Meydan, değişik nesnelerle doluydu. İlk etapta Azur Bey’in Ayçiçeği gözüme çarptı; minik bir saksı içinde oldukça büyük bir çiçekti. İçindeki çekirdekler, renkli grapon kâğıtlarıyla bezenmişti. Annenizin bu yılki sürprizi bu sanırım Azur Bey, dedim. Azur Bey cevap vermedi, mest olmuştu. Re Hanım, “demek sonunda inandınız Enver Bey,” dedi. Bohça yapılmış İpek Mendil’i açmaya çalışıyordu bir yandan. Evet, sanırım, dedim. Mendilin içinden sabun rendesi ve altın bir künye çıktı. “Bu Defne sabunu,” dedi Ramo. Re Hanım, “onu bu künyeyle gömmüştük,” dedi hıçkırıkla karışık. Gözlerim doldu…

“Tamam, artık bu son iki tuğla Fortunato, sonra seni ebediyete uğurluyorum,” diye bir adam kükrüyordu. Bu ses, önceki duyduğum sese hiç benzemiyordu. Sesin şarap mahzeninden geldiğini düşündüm ve oraya doğru koşmaya başladım. Yeliz birden çığlık attı: “Baksana havada asılı bir zarf var, uzanamıyorum, boyum yetmiyor, bu kesin annemden!” Birden durdum, kalbim ağzımda gerisin geri döndüm. Gerçekten havada asılı bir zarf vardı, gözlerime inanamadım. Zıplayıp zarfı alırken, zarfın Yeliz’in annesinden geldiğine çok emindim, çünkü annesi Yeliz’e düzenli olarak mektup yazardı. Zarfı kapar kapmaz Yeliz’e verdim. Çok heyecanlıydı, elleri zangır zangır titriyordu. Gözlerinde yaşlarla, zarfın sümbülle sabitlenmiş kapağını açtı. İçinden sümbül kokulu bir mektup kâğıdı çıktı. Cenaze namazı kılınırken de tabutundan sümbül kokusu geliyordu. Kâğıdın üzerinde kurşun kalemle çizilmiş bir el vardı. “Bu annemin eli,” dedi Yeliz. Havalara uçtu. Her parmağının içinde bir şeyler yazıyordu. “Bu gerçekten annemin el yazısı! Allah’ım, inanamıyorum.” (Yeliz, “annemin yazdıkları bana özel kalsın, hikâyende mektubun içeriğinden bahsetmezsen sevinirim” dediği için bu kısmı sizinle paylaşamıyorum.) Mektubun arka tarafında ufak bir zarf daha vardı, heyecandan başta fark edememiştik. Minik zarfın içinden başka bir mektup çıktı. O mektubun içinden de başka bir minik zarf ve o zarftan da başka bir mektup, sonra başka minik bir zarf… Yeliz ikinci mektubu okumaya başlarken, şarap mahzeninden gelen inilti sesleri iyiden iyiye artmıştı. Yeliz’e, şarap mahzeninden gelen sesleri duyup duymadığını sordum. O da “bahsettiğin sesleri dehlizde de duymadım, burada da duymuyorum, sakin olmaya çalış, biliyorum bugün yaşadıklarımız bana da tuhaf geliyor ama oldu işte,” dedi. “İyi ki oldu, iyi ki.”

Şarap mahzenine doğru koşmaya başladım. Etrafımda o kadar çok ulak-nesne vardı ki onlara çarpmamak için büyük bir çaba harcadım. Mahzenin kapısı kilitliydi. Kapıyı zorladım ama açamadım. Kulağımı kapıya dayadım. İniltiler, inşaat sesleriyle karışıyordu. Sanki içeride birileri mala ile harç karıyor gibiydi. Nasıl olsa şarap tatma faslı bitti, belki de ustalar bunu fırsat bilip içeride ufak tefek işler yapıyorlardır, bir yandan da şakalaşıyorlardır diye düşündüm; ama bu fikre bir türlü ikna olmadım. İçim içimi yiyordu. Ne yapacağımı bilemedim. Etrafıma baktım, Ahrazulak’taki herkes sevdiklerinden gelen mesajlarla meşguldü… Sonra, mahzenin belki bir penceresi vardır diye petekleri hızlıca kontrol ettim ancak hiçbir pencereye rastlayamadım. Bir tek kırmızı pervaneli bir aspiratör vardı, son peteğin sol üst ucunda. İçeriyi görebilmem için tek ipucu bu aspiratördü fakat o da boyumu aşıyordu. Ne yapsam ne yapsam diye düşünürken, mahzene komşu bir bar gördüm. Barın içerisinde uzun ayaklı taburelerden vardı. “Meyan kökü birası içer misiniz?” diye sordu kirli sakallı barmen. Taburelerden birini kaptığım gibi mahzenin son peteğine doğru koştum. Bir ayağımla taburenin ortasındaki metalden güç aldım, diğer ayağımla da taburenin üzerine çıktım. Şanslıydım çünkü aspiratörün pervanesi dönmüyordu. Pervanenin kırmızı kanatlarının arası, içeriyi görmek için oldukça dardı. Tek gözümü o dar aralığa dayadım ve sonunda içeriyi zor da olsa görebildim.

Bir adam hızla duvar örüyordu. Bir tuğla, sıva, bir tuğla daha. Canla başla. Telaşsız ve tadını çıkararak. “Bu son tuğla, Fortunato,” dedi duvar ustası. Gevrek gevrek güldü. Mahzende kimse yoktu. İniltiler de kesilmişti. Malayla harcı yerden aldı, duvarın son boşluğuna sürdü. Duvarın arkasından bir çift göz belirdi. Gölgede de kalsa masmavi parlıyordu. Nefesim kesildi. “Huzur içinde uyu Fortunato,” dedi duvar ustası. Elindeki tuğlayı son boşluğa koyarken, zavallı Fortunato ile göz göze geldik. Ağlıyordu, yardım dileyecek takati kalmamıştı. Sadece bakıştık. Üzerine büyük bir duvar örülmüştü. Diri diri gömülüyordu. Artık anlamıştım, çok geçti ama anlamıştım. Duvarı ören usta değil Montresor’du. Edgar Allan Poe’nun Montresor’u. Ben de Poe’nun öyküsüne düşmüştüm, Amontillado Fıçısı’na. Vücudum tir tir titriyordu. Hemen tabureye oturdum. Yer altımdan kayıyordu. Gözlerimi sımsıkı kapadım, ellerimi yumruk yapıp tırnaklarımı avuçlarıma geçirdim. Derin bir nefes verdim ve gözlerimi tekrar açtım. Hâlâ oradaydım.

Bir Şişe Amontillado” için 2 Yorum Var

  1. Aremas dedi ki: dedi ki:

    Özgün bir fikri yanardağ temasıyla oldukça güzel şekilde birleştirmişsiniz. Elinize sağlık. Bazı noktalara değinmeden geçmek istemedim.

    Buradaki çitilemek fiilini bu cümleye konduramadım. Bunun gibi birkaç ufak örnek daha mevcut yazıda. Kişileştirme ve benzetme yaparken dikkat etmek gerek.

    Bariton, bas, tenor vs. gibi sesleri anlamak bazen piyano ve parçalara rağmen zordur. İfadeyi bu şekilde özelleştirmenin doğallığı bozduğu kanısındayım. İfadelere teknik bir detay iliştirmekten kaçınmak gerek.

    Enver Bey’in gözlerinin dolması için gereken itici güç, metnin ön hazırlığında yok. Bu kadar keskin duygu değişimleri gerçekçilikten uzaklaşmamıza neden oluyor.

  2. “Amontillado? Quite impossible!”
    Bir ara herkes bir olup Enver Beyin etrafina duvar örecekler sandım :slight_smile:
    Oldukça keyifli vakit geçirdim okurken. Çokça emek verilmiş olduğu belli. Beni rahatsız eden tek şey Amontillado fıçısı ile bağlantının havada kalması. Poe’yu okuyucuya açıklamak yerine öyküye entegre etmenizi ve karakterlerle buluşmasını ve onlara bir hediye sunmasını yeğlerdim. Öykünün sonundaki kaçar gibi bitiren durum da böylece bu kadar ustaca kurgulanmış kendini zorla okutan metne haksızlık etmezdi.
    Hayal gücünüze sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!