Öykü

Ahenk ve Bengi Dönüş

İlk duyduğu şey su şıpırtıları ve fare iniltileri olmuştu.

Sonra kendi ayak seslerinin bastığı taş zeminde ve paslı metal merdivenlerde yankılanması duyuldu. Bristol-Myers Squibb’in kullanılmayan lablarından biri. Sarı variller, üzerleri poliüretan kaplı bir plastikle örtülü, Bristol-Myers damgalı konteynerlar ve lastikleri inmiş eski model bir Taurus.

“Sarı variller,” diye mırıldandı. “Sarı variller. Sarı variller. Nereden?”

Kızı susturmak zor olmadı.

 

Rüyasını Ercü’ye anlatmadan önce çekinmişti.

Ercü “Ya anlat amına koyim sen,” dedi. “Anlat, benim dedem imamdı.”

“Ne alaka?”

“Ya anlat sen, mübarek bir soydan geliyorum diyorum.” O sırada elindeki sigarayı sarmaya çalışıyordu. Elleri neden bu kadar çok titriyordu ki?

“Süt var mı evde?”

“Yok.” Ercü ağzından ıslak bir cıklama sesi çıkardı. “Ati,” dedi.

“He?”

“Anlatacak mısın?”

“Ya rüya gibi değil de aslen… Böyle bir resim gibi. Hareketli bir resim gibiydi. Gif gibi gif. Ağır çekimde bir gif.”

“Rüyanda gif mi gördün?” Ercü güldü. Parmakları arasındaki yapraklar topak topak üzerinde çalıştığı tabletin üstüne döküldü. “Ne vardı ya gifte?”

Attilâ ellerini ileri doğru uzattı. Bir kadraj yakalıyor gibi. “Böyle köşeli bir sahil şeridi. Gri kumlar. Ama parlıyor. Cam kırıkları ya da metal parçaları gibi.”

“Köşeli sahil nasıl oluyor lan?”

“Kare gibi. Yani su kare şeklindeydi. Bir adadayım galiba. Ama önümü görüyorum bir tek. Hiç hareket etmiyorum. Sonra iki tane deniz feneri görüyorum. Sahilin iki yanına oturmuşlar. Işıkları hızlıca dönüyor. İki tonlu bir siren başlıyor. Kulaklarımı tutuyorum. Ama gözümü karşıdaki sudan ayıramıyorum. Çok uzaklarda bir yanardağ patlıyor. Dumanının içinde şimşekler çakarak. İçinde sonsuzluk işareti çizen bir yılan varmış. Ouroboros.”

“Ney?”

“Ouroboros. Kendi kuyruğunu yiyen yılan. Hayat dediğimiz şeyin tekrarını anlatır. Kaosun ve düzenin birbirini beslemesi. Bengi Dönüş.” Havada eliyle yan yatan bir sekiz çizdi.

“Heee…”

“İşte ondan var içinde. Bakıyorum biri sudan beni çağırıyor. Deniz kızı.”

“Kız kim?”

Attilâ gözlerini Ercü’nün sardığı sigaradan ayırmadı. Altındaki tablette yabancı bir haber sitesi açıktı. Çin’in gönderdiği Chang’e 4 adlı uydu ayın karanlık yüzüne iniş yaptı. “Venüs.”

Ercü ucunu büktüğü sigarasını ağzına götürdü. Beyaz kâğıdı baştan aşağı yaladı. Yalnızca yapışkan kısmı değil, hepsini. Sorduğunuzda bunun sigaranın daha yavaş yanmasını sağladığını söylerdi ve bunu geçen ay Attilâ’dan duymuştu. Sonra “Change,” dedi. “Change… Change for… Change for ne?..”

“Rüyalarda gördüğümüz bütün yüzleri aslında tanıyormuşuz,” dedi Attilâ. Ercü’nün yaktığı sigaranın cılız alevi Attilâ’nın ince çerçeveli gözlüklerinden ve masanın üstündeki krom kaplama öğütücüden sekti. “Yani aslında hepsi önceden gördüğümüz suratlarmış.”

Ercü “Change,” diye mırıldandı tekrar.

“Change değil, Çang-a. Çin ay tanrıçası. Dört de dördüncüsü. Yani üçüncüden sonra.” Bitkisel duman karanlıkta yalnızca kapının arasından sızan ışıkta görüldü. İki boyutlu yok oluş fraktalları.

“Yanardağ ne olabilir ki?” diye sordu Ercü. Nefesini ağzından kaçırmamak için boğuk bir sesle söyledi.

“Onu bilmiyorum ama yılan görmek iyi değildir genelde. Yani böyle şeylere inanıyorsan.”

“Deniz fenerlerifffüüüüffffff…” İstemsiz bir gülümseme suratına yayıldı. Sonra kapının arasından süzülen ışıkta görünen dumanı gösterdi. “Baksana şuna. İki boyutlu gibi görünüyor.”

“Zaten her şey iki boyutlu görünüyor.”

“Yok yani sızan ışıktan dolayı… Yani üç boyutlu görürüz ya normalde.”

“Tamam işte zaten her şey iki boyutlu görünüyor.”

“Anlamadım.” Ercü sigarayı Attilâ’ya uzattı.

“Yani gördüğümüz her şeyi iki boyutlu görüyoruz. Onların üç boyutlu olduğunu bilip kabul ediyoruz ama iki boyutlu görüyoruz.”

Ercü birkaç saniye Attilâ’ya baktı. Sonra önündeki tableti aldı. “Şimdi buna bakıyorum,” dedi, bu sırada haberler aşağı kayınca üniversiteli iki Türk öğrencinin Ukrayna’da evinde ölü bulundukları haberi gözüne ilişti, “Bunu iki boyutlu mu görüyorum?”

“Resim gibi düşün. Gözün onun resmini çekiyor. Anladın? Bir küpe bakınca yalnızca üç yüzeyini görüyoruz. Onun gibi.”

Ercü birkaç saniye de tablete baktı. Gözlerini kıstı sonra “Taxi Driver diye bir film vardı,” dedi. “İzlendin mi onu?”

Attilâ “Evet,” dedi. “İzledim.”

“Hee…”

“Orada böyle bir şey mi vardı?” Yanan sigaranın ucuna doğru üfledi.

“Yok da…”

“Ne diyosun amına koyim?”

“Çıkarsana bi gözlüğü.”

Attilâ gözlüklerini çıkarıp Ercü’nün uzattığı sigaradan bir nefes çekti. Ciğerleri polikrom bir zehirle doluyken Ercü’nün elindeki tableti aldı.

“Oradaki Robert De Niro’ya benziyorsun,” dedi Ercü. “Aynı oradaki Robert De Niro’ya benziyorsun. Gözlükler olmasa… Osun. Birebir.”

Attilâ tableti aşağı kaydırınca Batı Şeria’da antibiyotiklere karşı fazlaca dirençli bir hastalığın yayılmakta olduğunu okudu. Bunu yapanın Yahudi askerlerin keskin nişancı mühimmatlarına bulaştırdığı bakteriler olduğu düşüncesi onu güldürmüştü.

Ya o ya da ciğerlerindeki Kürdotu adındaki esrar.

“Bunu içince neden hep böyle mal mal şeyler konuşuyoruz?” diye sordu Ercü.

“Bilmem.”

“Sen hep böyle konuşuyorsun.”

“Evet.”

İnce sigarayı Ercü aldı, bir nefes çekti, sonra sigaraya uzun uzun baktı ve “Vay amına koduğumun çocukları,” dedi.

Attilâ camdan dışarı bakınca havai fişeklerin patladığını gördü.

* * *

Bristol-Myers’ın altı üçgen piramitten oluşan mavi logosuna elini dayadı. Glock’un polimer gövdesi kanla ıslanmış, otuz üçlük şarjör yarılanmıştı.

“Bas,” dedi. “Tuşlara bas. Hepsine. Hepsine bas. Kaldır ve bas.”

Kırmızı boyalı tel örgü içinde sunucular ve siren sesleri. Remington’ın fişek yatağı boştu.

 

Pedro’nun gelmesine bir saat vardı, yol üstündeki Shell’den benzin almak için durmuş, pompacılara selam verdikten sonra Migros’a girmişti. Yılbaşı’nın pisliği Yenimahalle’den anca temizleniyordu. Bu kadar konfetiyi kimin yağdırdığını düşünürken sığır derisi botlarını girişteki metal paspasa sürdü.

İçerisi lavantalı oda parfümü ve gaz yağı kokuyordu.

“Süt var mı?”

Kasiyer kızın abartılı bir makyajı vardı, ona bol gelen, göğsüne sarı denizkabuğu işli bir polar giyiyordu. Çakma bir sarışın. Muhtemelen evden çıkmadan önce en az bir saat görünüşü ile uğraşan biri. Kim için? Migros’un yirmi dört wattlık simit florasanları kızın suratında bir havai fişek gibi patlıyor.

“Yok beyefendi süt.” Sanpaku gözlerinin etrafı kalın bir eyelinerla çevrilmişti.

Attilâ ufak bir kuruyemiş paketini incelerken kafasıyla ‘olsun’ der gibi bir hareket yaptı. Paketi kıza gösterdi. “Ne kadar?”

“Üç buçuk.”

Attilâ önce paketi açtı. Bir tane kajuyu ağzına attı, pantolonunun cebinden bir yüzlük, üç birlik çıkardı. Kajuları kaşe ceketinin dış cebine boşalttı.

Plastik kaplı tezgâhın üzerine mavi banknotla bozuklukları koyunca kız yalnızca birlikleri aldı. “Benzinin parasını dışarıya verin,” dedi.

“Neden?”

“Onlar fişleriyle beraber en son veriyor, yoksa karışıyor.” Madeni paraları alırken Attilâ kızın uçları silinmiş siyah ojelerini gördü. Tezgâhın altında Kumtel marka bir ısıtıcı eski güderi çizmeleri ısıtıyordu.

“Üç verdiniz,” dedi kız.

Attilâ kaju paketini buruşturup tezgâha koydu. Avcunun içinde tuttuğu elli kuruşu havaya attı. Altın gri elli kuruş havada yayvan bir çınlamayla dönüp tezgâhta durdu. Attilâ’nın eldivenli eli kaderin üstünü kapattı.

“Söyle.”

Kız önce Attilâ’ya sonra kuruyemiş paketine sonra da madeni paraya baktı.

“Tura,” dedi.

Attilâ elini kaldıracak gibi oldu. “Ne için attığımızı sormayacak mısın?”

“Ben hep tura derim,” dedi kız. Attilâ kızın sakız çiğnediğini yeni farketti. Koyu rujlu dudaklar birbirine dokunur gibi oynadı, sakız ufak bir hamle ile çiğnendi.

“Ama ne için atıyoruz sormayacak mısın yani?”

Kız omuz silkti. “Hep tura derim, çünkü o tarafta Atatürk var.”

Attilâ başını salladı. “Anlaşıldı.” Elli kuruşu kıza doğru itti. “Sanpaku,” dedi.

“Nasıl?”

“Gözlerin. Sanpaku. Yani sanpaku göz denir. Göz bebeklerinin altında göz akı görünüyorsa.”

Kız elini istemsizce saçlarına götürdü. Maşayla düzleştirmekten yanmışlar. Tezgâhın yanındaki ufak aynadan kendine baktı.

“İyi bir şey mi sapaku göz?”

“Sanpaku,” diye düzeltti Attilâ. “Audrey Hepburn mesela. Sanpaku gözlüdür.”

“Hmmm…” Kızın Hepburn’ü tanımadığı çok belliydi.

“Lady Diana?”

“Hı hı…”

Attilâ cebine döktüğü kajulardan bir tanesini daha ağzına attı. “Zaten onu kraliçe öldürmüştü. Kaçta kapanıyor burası?”

“Onda.” Sonunda bildiği bir soru sorulunca kız oturduğu yerden kalktı. Üzerinde gri bir güneşlik asılı camdan pompacılara doğru baktı.

Attilâ saatine baktı. 21:42. “Yemek felan nasıl yapıyorsunuz?”

“Köşedeki pideciden söylüyoruz.” Nasıl da her şeyi anlatıyor. Attilâ’nın aklına böyle kızların bildiği şeyleri karşısındakine göstermek için sıradan şeyler sorulsa dahi dürüstçe cevapladıkları fikri geldi. Sıradan şeyler. Buranın kaçta kapandığı ya da yemek işini nasıl hallettikleri. Çünkü biliyordu. Biliyor muydu? Aptal kızları seviyordu.

Aptal kızlara bayılıyordu.

Ona gerçek ismini söylese bir hafta sonra hatırlayıp hatırlamayacağını merak etti.

 

Pedro’nun “Selamı aleyküm abi ya,” demesine alışabileceğini sanmıyordu. N harfini söylemediği ‘selamın aleyküm’leri ve vurguları hep İ harfinde olan ‘abi’leri. Garip bir adam Pedro. Kısa boylu, yüzü dövmeli, kurugöt bir Meksikalı. Göz kapaklarında dolar işaretleri. Tam adı Pedro Quavious Vasiliy Pérez’di ve Beyrut’ta doğmuştu. Onunla Çinçin’de bir gecekonduda tanıştığında Attilâ birilerinden kaçıyordu. Birileri. Kendi. O gece onun hayatını Pedro’nun Obrež’i kurtardı. Ankara’da ne işi olduğunu sorduğuna “Sen bir şeyler arıyor gibisin abi ya,” demişti. O sırada amfetaminlerin etkisindeydi ve uçuyordu. Attilâ ondan ‘başkentin en büyük faresi’ olarak bahsederdi.

Pedro geldiğinde masasındaydı, önünde beyaz çizgilerle dolu mavi bir kuşe kâğıt seriliydi, bazı yerlerini işaretliyordu, bilgisayar ekranında hızlıca kayan yazıların ortasında bir kız konuşuyordu.

Pedro’ya kapıyı kapatmasını işaret ettiğinde gözlüklerinin üzerinden kırmızı Shell poları ve çarpık bacaklarıyla gri yatak örtüsüne sarılmış Melek’i gördü. Uyuyordu. Sadece. Poları onun yıkayıp yıkamadığını merak etti.

Pedro “Ne izliyorsun abi ya?” diye sordu.

“N’aber Pedro?”

“İyi abi.”

“Getirdin mi?”

“Getirdim abi. Ne izliyorsun?”

“Say.”

Pedro tek eliyle çektiği büyük bavulu önüne aldı. “Gri tüvit ceket, gri kanvas pantolon, istediğin desende beyaz gömlek, mavi spor çanta, kısa boyunlu kahverengi Timberland bot, palyaço maskesi, bir kutu on iki kalibrelik, bir tane yirmi kalibrelik, Filistin’den basın yeleği, bir de 18C.”

 

Şimdi bu kızı izliyorlar abi,” dedi Pedro, “…ve para veriyorlar öyle mi?”

Attilâ elindeki keçeli kalemle kuşe kâğıda kıvrılan bir çizgi çizdi. “Öyle.”

“Neden abi ya?”

“Neden mi?”

“Neden?”

Kuşe kâğıdın üzerinde büyük kalem yılan gibi tısladı. “Konuşuyor.”

“Konuşuyor mu?”

“Konuşuyor.”

“Ne konuşuyor?”

“Boş konuşuyor.”

Biri kapıyı tıklattı. Melek ince sesi ile “İçecek başka bir şey yok mu?” diye sordu. Pedro bavulun fermuarını açtı.

“Dolapta süt var,” dedi Attilâ.

“Hepsinin tarihi geçmiş.”

“Çünkü süt sevmiyorum.”

Lastik terliklerin yankısı ile uzaklaşan ses. “Ben gidiyorum.” Dolabı neden sütle doldurduğunu ya da bir manyak olup olmadığını sormadı.

Ona neden Zühre dediğini sormadı.

 

Pedro bavuldaki malzemelerin en altındaki sert plastik çantayı masaya koyunca tok bir ses çıktı. “Yani bu siteye girip bu kızın boş konuşmasını dinleyip üzerine bir de para veriyorlar öyle mi?”

“Aynen öyle.”

“Saçma değil mi abi ya?”

“Bizim buralarda bir laf vardır Pedro. Dünya kadar malın olacağına fındık kadar amın olsun. Var mı sizde öyle bir şey?”

“Valla çok yok abi ya.”

“Çok derken?”

“Yok abi. Ama kızın amacı da zaten dünya kadar mal elde etmek değil mi?”

“Türkçeyi fazla iyi kullanıyorsun Pedro.”

Üzerinde geniş bir G ile ona bağlı LOCK yazısı işlenmiş plastik çantanın kilitleri tıkırdadı, içindeki sünger bir yatağa yatmış polimer gövdeli silah açığa çıktı.

“Nasıl abi?”

“Aslında Ledger’ın kullandığı 17’ydi. Genelde piyasadaki otomatik Glock’lar 17’den çevrilmiş olanlar.”

“Bu öyle değil.”

“Değil.”

Attilâ silahı yatağından çıkardı, sürgüyü birkaç kere çekip bıraktı, silahı ekrana doğru nişanladı. Sonra Pedro’ya sürgünün üzerindeki açıklığı ve namlunun üzerindeki çentikleri gösterdi.

“Namluya işli kompansatör, gördün mü? Tepmeyi azaltmak için, üstteki açıklıklar da o yüzden. Dakikada 1200 atıyor. O kadar hızlı ki bazen şarjör yayı o kadar hızlı davranamıyor. Aslında ful otomatikte biraz sorunlu. Bunu sivillere vermezler, Avusturya özel harekât için tasarlanmış.”

“Otuz üçlük istedin abi ya.” Pedro cama doğru yürüdü. Dizine kadar gelen kalorifer peteğine yaslandı.

Attilâ silaha bir daha baktı. Süngere gömülü uzun şarjörlerden bir tanesini taktı, sürgüyü iki kez daha çekti ve ekrana doğru tetik düşürdü.

“Saddam’ı bulduklarında üzerinden bu silah çıkmış.” Güvenli tetik yumuşaktı. “Sonra bir seremoniyle Bush’a takdim etmişler. Savaş ganimeti.”

Pedro camdan dışarı bakıyordu.

“Tamam mı abi her şey?”

Attilâ sandalyesinde Pedro’ya doğru döndü.

“Ne o, acelen mi var?”

“Benim manita geldi abi ya.”

“Kim?” Pedro’nun bavuldan çıkardığı malzemeleri incelemeye başladı. Mavi basın yeleğinin boyun kısmındaki cırtcırtı yırtınca altındaki söküğü gördü.

“Türkü, abi.”

“Türkü kim?”

“Zopkun abinin kızı.”

Attilâ çelik yeleğin söküğüne doğru parmağını soktu. “Tehlikeli sularda yüzüyorsun Pedro.” Yeleği Pedro’ya doğru gösterdi. “Bak yırtık burası.” Katlanan kevların altında kalan bej rengi iplik yumağı.

“Oraya nasıl mermi gelmiş?”

“Şarapnel.”

“Velcronun altında kalıyor.”

“Yapacağın işi sikeyim Pedro.” Attilâ mavi spor çantanın kenarındaki çıtçıtları açtı. “Ne işin var Zopkun’un kızıyla?”

“Zopkun abi öldü abi.”

“Nasıl öldü?” Attilâ maskeyi taktı.

“Duymadın mı?”

“Yok.” Pedro’nun yanına yürüdü.

“Yerine Rus bi abla geçti. Cebeci’de pansiyonu var.”

Attilâ camın yansımasından ağlayan palyaço maskesine baktı. Pedro’nun Skystar’ının yanında duran kapüşonlu kızın bacakları çıplaktı. Sigara içiyordu.

Pedro, Attilâ’ya sarı bir post-it uzattı.

“Kaç Euro bi Ruble?”

“Şuradan bakayım mı?” Pedro bilgisayarı gösterdi.

“Bak.” Attilâ maskeyi çıkardı, Türkü siyah çizmeleri ile karı eşeledi.

“Adı neymiş abi bu kızın?” Pedro plastik kasalı klavyeye bir şeyler yazdı.

“Oradaki adı Venüs,” dedi Attilâ.

Türkü, Skystar’ın kaputunun üzerindeki karları temizledi, elindeki sprey boya ile metalin üstüne büyük, kırmızı ve yana yatık bir sekiz çizdi.

* * *

Mutfak olduğunu tahmin ettiği beyaz fayanslı odanın tavanındaki kontrplaklar yere düşmüştü. Glock’un namlusundan fışkıran alev adamın üzerinden çıkan toza ve kana karıştı. Kızın ince çığlığı kulaklarını doldurdu, palyaço maskesi bir fırında erirken şarjörün arkasında tek pirinç rengi gördü.

“Bana bak,” dedi Attilâ kıza, “Bana bak! Duydun mu? Duydun mu?”

Kız ağlıyordu.

“Havai fişekler. Sıramız geldi. “

 

Sterling’in karton kutusunu yırtarak açmıştı, Venüs hâlâ yayındaydı ve Atillâ’nın üzerinde naylon bir tulum vardı.

AbdullahTuran25: Ayyy, kıyamam sanaa…

CrazyboyIzmir: 2019 geldiğin için yeni bir sayfa açıyorum.

ToxicRage112: ben tatlı sevmiyorum

Xanitarian: ORAL’da oturuyorum

Xanitarian: ORAN’da***

Attilâ güldü. “Freudyan sürçmesi.” Bir yandan da ince bir şırınga tutuyordu. Masasındaki tütsünün üzerinde tel bir maşa vardı. Tatlılardan bahsederken “Ben tatlı sevmiyorum,” diyen izleyicinin tam da Türk gençliğini temsil ettiğini düşündü.

Yirmi kalibrelik fişeği bir mengene ile masasında sıkıştırmıştı. İnce şırıngayı metal büret tutacağına yerleştirdi. Mandalı yavaş yavaş çevirdi. Birlik şırınga kırmızı plastiği deldi, Attilâ içindeki altın rengi sıvıyı özenle fişeğe bastı. Sonra mandalı tersine çevirdi. Tütsünün üzerindeki, etrafına bir kâğıt havlu sarılı teli alıp fişeğe açtığı deliği eriterek kapattı.

Venüs saçma bir hayat dersi veriyordu. Saçma. Gerçekte ten rengi bu kadar açık değildi. Süt rengi. Bir filtre yardımı ile onu dengeliyordu. Kontrastı da bu yüzden artırıyordu. Piercingli göğüs uçları görünsün diye. Ve bir gözlük takmaya ihtiyacı yoktu.

Yenisu76: Hareketlerin neden bana bu kadar yapmacık geliyor?

“Sahte,” dedi Attilâ. Venüs’ün Arapçası Zühre’ydi.

Gösteriş için.

 

Venüs bir rap şarkısına aptal bir şekilde dans ederken Attilâ aynada kendine bakıyordu.

SirShepic: ben mesela çok zekiyim diyooum ama benim dışımdai insanlar da çook zeki olduğumu söylüyor

nusk3: sana mantıklı sen mantıklı bişey söylemeye çalışırken sestonunun ve mimiklerinin çok değiştiğini söyleyen oldumu??

samedsowi: SEN GERÇEKTEN ÇOK İYİ BİR İNSANSIN

Tulumu beline kadar sıyırmıştı. Remington’ı göğsüne dayamıştı.

“Durdurulamayan bir güç ile taşınmaz bir obje karşılaşınca olan bu,” dedi. “Sanırım bunu sonsuza kadar yapmak bizim kaderimizde var.”

Yatağın üzerindeki fotoğraf makinesini aldı. Bir ucu televizyona bağlıydı. Makineyi tripoda ters koydu. Lensi aynaya çevirdi. Kollarını kaldırdı ve sallamaya başladı.

“Durdurulamayan bir güç ile taşınmaz bir obje karşılaşınca olan bu. Sanırım bunu sonsuza kadar yapmak bizim kaderimizde var.”

Palyaço maskesini taktı. Venüs’e baktı. Genç kız bir lolipopu elinden geldiğince seksi bir şekilde yalamaya çalışıyordu. Arkada Acid Arab’tan Stil çalıyordu. Acaba o şarkının sözlerinin Karacaoğlan’a ait olduğunu biliyor muydu?

ondeks: @venusss seni sadece birine benzettigim icin izliyorum.neden bilmiyorum.onla konusmaya calisirken yakin bir arkadasi ile konusmaya basladim.aklim inceden onda ama artık geçti.ikimizde nisanliyiz farkli kisilerle. kader 🙁

Bu kadar aptal olmak için özel bir çaba gösterip göstermediğini düşündü. Saçları tam da şu anki gökyüzü kadar griye çalan platin sarısıydı. Attilâ’nın aklına Tahran’da dans eden başörtülü kızlar geldi.

“Durdurulamayan bir güç ile taşınmaz bir obje karşılaşınca olan bu. Sanırım bunu sonsuza kadar yapmak bizim kaderimizde var.”

Camdan dışarı, iki saat önce Türkü’nün ve Pedro’nun Skystar’ının olduğu sokak arasına baktı. Anlaşılan Türkü yalnızca kaputu değil duvarı da boyamıştı.

KILIÇLA YAŞAYAN KILIÇLA ÖLÜR…

Venüs birinin ona bin lira gönderdiğini görünce ağlamaya başladı.

ikizparadoks: seni duygulandırdığıma sevindim

Camın önündeki tükenmez kalemle karın boşluğuna bir ouroboros çizdi.

* * *

Otuz santim kalınlığındaki çelik kapının üzerine lazerle Dortek yazısı işlenmişti. Kapanınca ve kilitlenince öteki tarafından gelen silah sesleri ağızda patlayan şeker seslerine dönüştü. Kapıya gelen her kurşunda kız biraz daha bağırdı. Attilâ’nın Remington’ından çıkan güçlü ışık karşıdaki metal duvarı aydınlatınca kız bağırmaya ara verdi ve hıçkırarak “Bitti,” dedi.

“Bitti.”

Bitti.

 

Mekânın adı Papillon’du ve Fransızcada kelebek anlamına geliyordu, Venüs’ün giydiği tişörtün üzerinde “Daddy’s Lil Monster” yazıyordu, Attilâ buraya şasi numarası silinmiş, ‘09 model bir Ford Focus ile gelmişti.

Cosplay boku. Başkaları gibi giyinip onların rolünü yapmak. Ne kadar yapmacık olduğunu göstermek için başka bir ucuz yol daha. Margot Robbie’nin canlandırdığı Harley Quinn olarak giyinmesi tam da ona yakışan acınası bir durumdu. Ama Venüs’e iyi gelmişti, doğruya doğru.

Platin sarısı saçları ortadan ikiye ayrılmış, bir ucu neon pembe, bir ucu turkuaza boyanmış, beyaz yüzü ve beyaz göz akları, sağ gözünün altında ufak bir kalp dövmesi, dudakları kan kırmızısı.

Büyük gözleri yeşildi, lens değiller. Griye yakın donuk bir yeşil.

Herkesin maskeli olması Attilâ’nın işine gelirdi.

 

Önce Glock’u ful otomatiğe aldı. Sonra tavandaki boruları taradı. Başka nereyi tarayacaktı ki? Büyük beyaz bir spot kırılınca Glock’un patlamasından daha yüksek bir sesle aşağı indi. Sonra çığlıklar, koşuşturmalar, burnuna gelen barut kokusu… Venüs bara yakın bir yerde metal ayaklı bir masanın altındaydı. Remington’ı tek eliyle bara ateşledi. Sawed-off denilen kısa tüfek pahalı içkileri patlattı. Bir tane daha. İlk üç fişekte sakinleştirici yoktu. Bir iri saçma geliverir, bir yerine dokunur, tek bir tanesi bile, “İyiyim,” dersin, ıskalamıştır ama üç dakika içinde halsiz hissetmeye başlarsın, birileri içkine hap atmış gibi. On dakika sonra soluk soluğa kalırsın, ellerin titrer, nereye nişan alacağını bilemezsin. İyisindir ve yerine yenisini göndermezler. Kolay yem olursun. Yalnızca bir varilin içindeki balık olursun.

Herkes kapılara koştu. Ama kapılar çoktan kilitenmişti. Biri hariç. Joker maskesine işli gaz modülü ve gömleğinin altına giydiği çelik basın yeleği onu terletiyordu. Spor çantasının çıtçıtlarını yırttı, sağa sola birkaç tane gaz bombası attı. Kim derdi ki yaptıkları yayınlarda herkesin hakkını korumayı kendine görev bilmiş bunca zengin insan dört tane 9mm uğruna akıllarını kaybedecek… Sonra öksürükleri duydu. Kusanlar, ıslak zeminde kayıp düşenler. Az önceki eğlence şimdi kaosa döndü.

Tam o anda mekânın güvenlikleri gazın içinde fütursuzca etrafa ateş açmaya başladılar. Aslında beyaz bir çift ameliyat eldiveni, beyaz bir maske ve beyaz bir önlük giymeliydi. Deli doktor cosplayi yapanların sayısı Joker’lerden fazlaydı ve uluslararası yasa sıhhiyeleri öldüremeyeceğini söylerdi. Sisin içinde patlayan tabancaların kıvılcımları boğuk seslerle maskelendi. Sonra Venüs’ün babasının adamları geldi. M4’ler, AK-47’ler, MP5’ler… Kırmızı lazerler yeşillere karıştı, Remington’dan fırlayan saçmalar dumanın içinde dönen fraktal izleri bıraktılar. Yatay bir hortum gibi sisi yarıp kar maskeli bir adamın göğsünde patladılar. Venüs barın arkasına sürünüyordu. Attilâ koştu, ıslak zeminde kayarak sırtını ceviz ağacı bar tezgahına dayadı. Tezgâhın üzerinden hafif makineli taşıyan bir adama ateş etti. Zayıf adamın omzu parçalandı, kanı bir sprey gibi dumana karıştı. Attilâ sonra Venüs’ü kolundan yakaladı. Yarı baygın kızın ağzından ince bir çığlık çıktı, karanlıkta ve sisin içinde gülüyor gibi duruyordu. Sürdüğü rujdan. Belki de gerçekten gülüyordu. Çünkü komikti. Hepsi. Hepsi komikti. Sevdiği bir yazarın dediğine göre jokerlerin iskambil destesinin içinde yerleri yurtları olmazdı.

Ötekilerle aynı yere ait değildi.

 

Gri Focus’u bir sokak lambasına çarparak durdurmuştu. İki büyük cadde arasında kalan boş alanda koşarken topallıyordu. Kapaklı telefonu kulağında, ardında karın içinde kırmızı kristallere dönen izler bırakarak ilerliyordu. Kafasını kaldırdı ve mavi neonla aydınlatılmış Bristol-Myers Squibb yazısını gördü. Venüs’e döndü. Kızın polikrom makyajı ağlamaktan akmıştı. Ki olması gereken de buydu, Harley Quinn’in makyajının gerçekten ağladığı için akmış olduğunu düşündü.

Tel örgülerde bir açıklık aradı. Donmuş toprağın arasında şarapçılarla köpeklerin açtığı bir delik, paslanmış ve donuk tellerin yırtıldığı bir yer. Eski bir poster buldu. Retro bir reklam broşürü. Çürümüş kâğıt, üzerinde BMS Pharmaceutical yazıyor; Aspirin, Heroin, Lycetol, Salophen. Kâğıdın üzerinde elini gezdirirken Venüs’ün karın içinde bata çıka koşmaya başladığını gördü. Glock’un şarjör düşürme mandalına bastı. Dört pirinç kovan iğnelenmemişti. Namludaki ile beş. Havaya bir el ateş edince yakındaki bir ağacın dallarındaki kargaların hepsi bir anda ayaklandı. Venüs karın içine yattı.

“Gel,” dedi Attilâ. “Buraya gel.”

Venüs karın içinde bata çıka tekrar Attilâ’nın yanına geldi.

Yukarı doğru elli metre kadar yürüdüler. Teldeki açıktan içeri girerlerken Attilâ elindeki kapaklı telefondan bir mesaj yazdı. “GOLDSCHMIDT. BRISTOL-MYERS SQUIBB. ÇABUK.” Ercü açmıyordu. Kimse açmıyordu.

Sonra Venüs “Ne istiyorsun benden?” diye sordu. Burnunu çekti ve ağlamaya devam etti.

“Senden bir şey istemiyorum.”

“Beni neden kaçırdın?”

Attilâ sessiz kaldı. Etrafına baktı. Havaya bir el daha ateş etti.

 

Venüs’ü içeri itti ve Dortek imzalı çelik kapıyı güçlükle çekti. Arkasındaki değirmen gibi kolu çevirince kilitler gürültü ile kapandı. Elleri titriyordu. Remington’a bağlı feneri odanın içinde gezdirdi. Polislerin kapının hemen dışında toplandıklarını duyabiliyordu.

“Bitti,” dedi Venüs. “Bitti.”

Bitti mi?

Attilâ metal duvarda ellerini gezdirdi. İçeride hava tüy gibi hafifti, pas ve metal kokuyordu. Havalandırması çalışmayan bir soğuk hava deposu ya da bir çeşit endüstriyel güvenli oda. Farmasötik şirketinin kontamine edilmemesi gereken bölmelerinden biri.

“Bitti,” diye tekrarladı Venüs. Kapının önündeki polisler kapıyı tekmeliyorlardı.

“Sus.” Odanın içinde BMS logosu işli tahta kutular vardı. Üzerleri krom rengi örtülerle kaplıydı. Travma battaniyelerini andıran parlak örtüler. Onun dışında soğuk ve boştu.

“Derdin para değil, öyle değil mi?”

Attilâ elini buz gibi baldırına koydu. Kan bile soğuktu. Soğuk ve siyah.

“Çünkü manyaksın. Bulunmak istiyorsun.”

Attilâ gözlerini kıza çevirdi.

“Onları atlattın. Nerede bilmiyorum ama peşimizi bıraktılar. Sonra bekledin. Seni bulsunlar diye. Ne istiyorsun? Buraya girmeden önce havaya ateş ettin. Nereden girdiğimizi duymalarını istedin.”

Polisler çelik kapıyı bir koçbaşı ile indirmeye çalışıyorlardı. Acınası.

“Derdin benim değil mi? Takıntılısın. Yaptığım yayınlar mı? Yalnızca şov. Hepsi. Hepsi yazılmış bir televizyon programı gibi. Ne istiyorsan yap, Burdayım işte, karşındayım. Ve gidecek başka yerimiz yok.”

Attilâ topallayarak kapının karşısındaki duvara yürüdü. Elindeki siyah kan ile duvarın tam ortasına bir Ouroboros çizdi.

“Bana bak!” Venüs ağlamakla inlemek arasında bir ses çıkardı.

Sonra Attilâ hızlı adımlarla kıza yaklaştı. Kanlı elleriyle çenesini tuttu.

“Her şey seninle ilgili olmak zorunda mı? Orospu! Her şey seninle ilgili olmak zorunda mı?” Kızın gri gözlerindeki korku. “Gazetenin üçüncü sayfasını çeviriyor musun? Gazete nedir biliyor musun? Baban aslında kim haberin var mı? Ne yapıyor? Bu şehirde neler oluyor haberin var mı senin? Bu şehirde bir savaş var, anlıyor musun? Yaşamak nedir biliyor musun? Sen yaşıyor musun?” Onlarca cevaplanmayacak soru. Cevaplanamayacak. Sonra sustu ve dinledi.

“İşte,” dedi. “Duydun mu? Dinle. Duydun mu? Bunlar zaferimi kutlamak için atılan havai fişekler.” Kapının ardından gelen silah sesleri. “Kaos. İstediğim bu. Şimdi şu kapının ardında babanın adamları ile polisler savaşıyor. Neden? Kim için? Senin için değil. Üstünlük mücadelesi. Kimin siki daha büyük onu öğrenmek için. Babanın adamları sadık köpekler gibi. Ama polisler fakir. Bir tanesini yoldan çıkarmak yeter. Yalnızca tek bir kurşun. Babanın adamlarına atılan tek bir kurşun. Sen yalnızca onları aynı yere toplamak için gereken bir araçsın. Ben dünya kadar mal istemiyorum. Anladın mı? Ben merdiven altındaki savaşın gün yüzüne çıkmasını istiyorum. Çünkü ancak öyle bitirebilirsin. Kaos ve düzen birbirini besler. Biri olmadan ötekini yaşatamazsın. Bereketli topraklar elde etmek için önce o yanardağı patlatman gerekir.” Sonra kızın alnına da bir yılan çizdi. Kız kaçmaya çalıştı, kurtulmaya, Atillâ onu iki eliyle yüzünden yakaladı. “Durdurulamayan bir güç ile taşınmaz bir obje karşılaşınca olan bu,” dedi. “Ahenk. Ve sanırım bunu sonsuza kadar yapmak bizim kaderimizde var. Bengi dönüş. Anlıyor musun?”

Birden yer titremeye başladı. Deprem oluyor gibi. Bulundukları odanın batısından boğuk bir gürültü geldi. Duvarın içinde gezinen mekanik fareler. Okyanustaki dalgalar gibi, boğuk ve gittikçe artan sesler. Birkaç ufak patlama ve sonrasında her yanı sarsan güçlü bir tanesi. Metal bölmenin duvarlarındaki donmuş tozlar yerlere döküldü. Zemin sallandı ve Venüs tekrar ağlamaya başladı.

Attilâ koşarak batı duvarını yumrukladı. “Heeeey!” Sonra geri çekildi. Odadaki Bristol-Myers damgalı kutuları sürüklemeye başladı. Kutularla odanın köşesine bir barınak yaptı. Venüs’e arkasına geçmesini söyledi. Kutuların ve kendisinin. Sonra bekledi. Yalnızca bekledi ve dinledi. Aralarındaki ince boşluktan Ouroboros’u çizdiği duvarı gözledi. Kapıyı açmaya çalışan polisler bir çeşit testereye geçiş yapmışlardı ve şimdi bir şansları olabilirdi. Silah sesleri artıyordu. Ama onun gözü karşı duvardaydı.

Sonra Venüs bile ağlamayı kesti.

Neden?

Ouroboros’u çizdiği metal blok kızıla dönerken, kanla resmedilmiş yılan bir florasan gibi parladı. Odanın köşelerinde bulunan alarm lambaları dönerek yanıyorlardı. Rüyası aklına geldi. Ouroboros’un tam ortasında alüminyum ve demir oksit 2500°C’de yandı ve bir yanardağ gibi patladı. Attilâ gözlerini kapatırken Venüs koltuğunun altından sıyrıldı, koşarak kaçtı. Odanın tam ortasında durdu. Toz ve dumanın arasından bir bağırış duyuldu. Polisler metal bölmenin kapısını büyük bir gürültü ile yıktılar ve havaya uçan duvarın içinden bir RPG roketi kapıya uçtu.

Attilâ her şeyi ağır çekimde izliyordu. Kulaklarındaki çınlama onu sağır edecekken her şeyi ağır çekimdeki bir gif gibi izledi. Ortada duran Venüs’ün kulaklarını tutarak çığlık atması, onun kafasının on santim yanından ışıldayarak uçan termobarik roket, saçlarını uçuşturuyor ve gri gözlerini aydınlatıyor, tozun ve dumanın içinde gökyüzündeki bir ufo gibi uçuyor. Sonra füze açık kapının içinden geçip bir alev hüzmesi ile patlıyor. Pedro’nun ulumasını duyuyor. “Au au auuuuuu! Biz adamın amına koruz kuzen!” Ercü’nün omzuna asılı, paracord ve elektrik bandı ile sarılı bir bezin içindeki termit karışımı ve elinde Pedro’nun Obrež’i. Arkadaşları, suç ortakları ve sürüsünün üyeleri.

Bu kentte bir savaş var ve onlar en önde savaşıyorlar.

 

Bir dakika sonra kıç kıça Pedro’nun Skystar’ının içindelerdi. Önde Pedro, onun kucağında Türkü ve sürücü koltuğunda Ercü vardı.

“Nasıl buldunuz?” diye sordu Attilâ.

Ercü dikiz aynasından baktı. “Attığın mesajın sinyalini izledim. Kuzey duvarına kadar takip ettik. Biraz yanındaki başka bir bölmeyi daha uçurduk.”

“Evet, duydum.”

“Sonra şansımı denedim. Pedro sağa gidelim dedi, ben solu tercih ettim.” Türkü ağzından osuruk sesi çıkardı. Pedro güldü. Venüs, Attilâ’nın kucağında baygındı. Ya da uyuyordu. Ama anlamıştı. Anlamış mıydı? Belki ikisinden de biraz.

“Kızı ne yapacağız?” diye sordu Ercü.

Attilâ, eliyle kızın karanlıkta parlayan saçlarını taradı. Camdan dışarı baktığında kar yağdığını gördü.

Başkentin gökyüzünde kasvetli ama umut dolu bir gün doğuyordu.

 

Kasvet Ulu

İnsanları rahatsız edecek ve yalnızca gerçekten olacağını düşündüğüm şeyler hakkında yazarım. Mutlu-luk benim için bir kaçamaktır. Herhangi bir mesaj verme isteği ya da anlaşılma kaygısı taşımıyorum. Ba-zen bu dünyada olan bütün kötülükler için kendimi suçluyorum. Çünkü hastayım ve bağlarımı kopardım. Yirmi üç yaşındayım ve gerçek adım Kasvet Ulu değil. Bunlar daha iyi günlerim. https://polikromhatiralar.blogspot.com/

Ahenk ve Bengi Dönüş” için 11 Yorum Var

  1. Feroand dedi ki: dedi ki:

    Hayatımda okuduğum en güzel öykülerden birisiydi bu. O kadar harika ve o kadar harikaydı ki hakkında hangi övgüleri dizeceğimi bilemiyorum.

    Kullandığın argolar, jargonlar, mevzular… Anlatımdaki ‘’tam dozunda’’ sanatsal dokunuşlar, muhteşem kurgu ve ‘’yanardağ’’ ile kurduğun eşsiz bağlam…Hayran kaldım. Öyle sarsıldım ki kıskanamadım bile. Doğrudan hayranlığa daldım. Soluksuz okudum.

    Bazı eserler vardır, içeriğindeki ‘’nakarat’’lar kulaklarında çınlar ve o özel anlarda yardımına koşarlar. Şu sözlerin o çınlamayı bende yaratacaklar. Resmen öykünün anlamının da ötesine geçmiş ve kendisiyle birlikte tüm öyküyü çekiştirmiş:

    ‘’“Durdurulamayan bir güç ile taşınmaz bir obje karşılaşınca olan bu,” dedi. “Ahenk. Ve sanırım bunu sonsuza kadar yapmak bizim kaderimizde var. Bengi dönüş. Anlıyor musun?”’’

    Tek bir ‘’olmasaydı iyi olurdu’’m var. Seçki, site yapısı gereği, paragraf başları bırakılamayan ve haliyle paragraflar arasına çift boşluk eklenen bir formda. Ekstra boşluklu paragraf yazımları da öykülerde kullanılınca okunması ıccık, minicik zor olabiliyor. Bu durum senin öykünle değil, siteyle alakalı. Yoksa, çift enterli sekans geçişlerine bayılırım.

    TEBRİK EDERİM!

  2. Vay canına!
    Ne kadar güzel bir yorum! Kimse neden bir şey yazmıyor diye kaygılanırken bu yorum beni ziyadesiyle mutlu etti. Çok teşekkür ederim. Bir öykümün bu kadar beğenilmesi beni çok motive etti.

    Bahsettiğiniz kısma gelirsek, galiba burada bir açıklama yapmam gerekecek. Öykünün genelinden anlamışsınızdır, Attilâ’nın sinemaya karşı bir ilgisi var. Papillon’a gitmeden önce de Joker gibi giyindiğini görüyoruz ve evinde bu bahsettiğiniz kısmı tekrar ediyor. Aslında o cümleler The Dark Knight filminde Joker ile Batman’in son sahnelerindeki konuşmadan bir alıntı. Zaten Attilâ orada o cümleleri söylerken aynanın karşısında o sahneyi tekrar canlandırıyor. Filmin o bölümünden bir alıntı mı ya da bir gönderme mi artık orayı size bırakıyorum. Ama bunu belirtmek istedim.

    Şu paragraf olayını ben de fark ediyorum ama benim yazım tarzım maalesef bu şekilde. Okunuşu kolaylaştırması ve geçişlerin anlaşılması adına paragrafların ilk harflerini bold yaptım. Ama ancak bu şekilde oluyor. Bu tarzı değiştirmeyi pek düşünmüyorum.

    Son olarak çok çok teşekkür ederim. Böyle yorumlar insanı gaza getiriyor. Görüşmek üzere, tekrar teşekkürler.

  3. Öyküyü çok beğendim.
    Geçen ayki öykü de çok güzeldi.
    Diyaloglar özellikle başarılı.
    Yorum ve tıklanma sayılarında metnin uzunluğunun, seçkideki arkadaşlıkların, bazen de karşılıklı yorumlaşmaların etkisi oluyor.
    Size bir fikrimi beyan edeyim. Bu bir tavsiye ya da challenge değil. Sadece sizin de bu konudaki fikrinizi merak ettiğimden yazıyorum.
    Belli ki kara mizah ve yeraltı edebiyatı tarzında iyi hatta çok iyi işler çıkartabiliyorsunuz. Farklı bir tür denemeyi planlıyor musunuz? Yoksa “Bunu seviyorum böyle devam edeyim” mi diyorsunuz.

  4. Merhaba. Çok teşekkür ederim. Yani daha kısa yazmaya gayret edeceğim derdim ama kendimi o şekilde kısıtlamak istemiyorum. Rahatsız etmeyi seviyorum ama uyarıyorum. Daha bir şey görmediniz. :sweat_smile: Bunlar daha iyi günlerim.

  5. Merhaba. Çok teşekkür ederim. Argonun rahatsız etmemesi içimi rahatlattı. Öykülerimde çeviri tadı almış olmanıza çok üzüldüm. Acemi yazarların çokça yaptığı bir hatadır bu ama ben bu konuyu geride bıraktığımı düşünüyordum. Galiba şöyle kalıplar size bunu düşündürttü:

    Aslında bunlar benim günlük hayatta kullandığım kalıplar. O yüzden çok sıkıntı etmiyordum. Bu konuya özen göstereceğim. Benim en dert ettiğim şeydir çeviri gibi yazmak. Çünkü yeni yazarların en büyük sorunu bu. Tekrar teşekkürler.