Öykü

Yanık Köy, Obsidyen ve Kardeşim

Güneş daha ilk ışıklarını açarken ev ahalisi de uyanmaya başlar. İlk babaannemi duyarım ayak sesinden. Sobayı doldurur. Ben çıtır çıtır yanan odun sesinden anlarım ki birazdan yüzümü yıkamam gerekecek. Ama biraz daha soğuğu kırılmalı evin. Hem daha güğüm sesini duymadım ki. Babaannem güğümü haldır huldur koyacak sobanın üstüne. Suyu gelişigüzel doldurduğundan güğümün altındaki sular boncuk boncuk pat pat diye patlayacak. Sonra babaannem işe dalınca güğüm taşacak. Annem tam o anda elindeki el beziyle güğümdeki suyu alıp çayımızı hazırlayacak. İşte o zaman kalkacağım yatağımdan. Babaannem de ineği çoktan sağmış olur. Yukarı doğru çıkar ahırdan. Ben ayak sesinden bilirim onun yaklaştığını. Zaten zar zor hareket eden babaannem ahırın kapısından girip çıkarken kapının gıcırtısı, ineğin süt verirkenki nazı, merdivenin tıkırtısı derken artık tüm ev uyanmadık kimse kalmasın der gibi bağırır.

Bu muhteşem köy sabahları geceden kalan bir kokunun son demini salar. Sanki bir çuval kömürü sobaya boca ederken kömür tozunun kokusu ağzından burnundan girmiş gibi. Yutkunurken ki o his… Ama geçecek biraz daha hava aydınlanınca. O koku yerini birkaç gündür yağmura devrediyor. Yağmur yağsa da gelir bazen o koku ama bu sefer toprağın kokusuyla birleşir. Bahçe son hazırlığını yapar. Patates çiçekleri boyunlarını eğer. Yıldız çiçekleri ortancalara yaslanır. Babaannem yağmuru çok sever. Hele hele çamurlu yağarsa. Pek bir sevinir tarladan daha bir verim alacağız diye.

Biz de her gün birbirinin aynısıdır. Sadece bahar mevsiminde bir hareketlenme geliyor hem bize, hem doğaya, hem bahçeye… Babaannem evin kıyısındaki tarlaya bolca pancar ve patates ektiriyor. Patatesi seviyorum da pancara tahammülüm yok. Her türlüsü mü olur, vallahi oluyor. Pilavı, turşusu, çorbası. Babam da bayılıyor. Babaannem de. Annem sadece yemeği yapıyor bir fikir söylemiyor. Sadece yenmesi gerekiyor işte.

Bugün okulda hayat bilgisi dersinde yanardağlardan bahsetti öğretmen. Ben biliyordum yanardağları. Çok hikayeler dinledim babaannemden. Çünkü babaannem o yanardağın olduğu köyde büyüdü. Yanardağ bizim köye bir saat kadar uzak. Babaannem atın sırtında gelin olup geldi yanık köyden. Köyün bir adı kalmıştı bizde sadece. Ben hiç gitmedim, babam izin vermiyor yol çok uzak diye ama babam ve amcam arada oraya gider işe yarar birkaç taş bulur gelirler. Amcam kendi usulüyle bu taşlardan birkaç araç gereç de yapar. Babaannemin de en sevdiği tespihi oradandır. Ben de bu taşların simsiyah oluşuna, mistik haline bayılırım. Hele yengemin çeyizini sererken gördüğüm o siyah aynanın güzelliği. Hiç aklımdan çıkmaz.

Okuldan sonra annemlerle o köyün yakınlarında bir akrabamıza ziyarete gittik. Çocuklarla dışarıda oynarken, neden, dedik yanardağın en tepesine çıkmıyoruz. Biraz zorlanacaktık evet ama bu daha önceden aklımızdan geçen bir türlü cesaret edemediğimiz bir tırmanıştı. “Hem orada biraz da kara taşlardan toplarız,” deyince biri biz zaten yanardağa doğru yol almaya da başladık. Son anda kardeşim de peşime takıldı. Bir de onunla uğraşacaktım. Beni yavaşlatacağını düşünüyordum. Biz bir iz sürücü gibiydik. Hedefimiz en tepeye tırmanmaktı. Ve de en güzel en büyük taşı bulmak. Çok yorulmuştuk. Bazı arkadaşlar vazgeçmiş kendi aralarında oyuna dalmıştı. Ben yola devam ediyordum. Kuzenim biraz öndeydi. Çantamı küçük küçük obsidyen taşlarıyla doldurmuştum. Bu taşlar tarlada çok işe yarıyordu. Çok keskindi. Amcama söyleyip onlardan kendime bir bıçak yaptırabilirdim. Ama ben yengemin aynasından istiyordum. O yüzden biraz daha büyük bir taş bulma umuduyla yanardağın çevresinde dört dönüyordum. Ama ayna olabilecek büyüklükte bir taşa henüz rastlamadım. Dağın eteklerini didik didik ararken birden bağırma sesleri geldi. Kardeşim “İmdat,” diye bağırıyordu, “beni kurtarın.” Ses en tepeden yukarıdan geliyordu. Gözlerime inanamıyordum. Kardeşim kraterin ağzındaydı ve sadece ellerini ve arada başını görebiliyordum. Nasıl zorlanıyordu. Belki de son gücüyle düşmemek için zar zor tutunuyordu. Kuzenim benden biraz daha öndeydi ve daha hızlı koştu. Ben heyecandan ve olayın şokuyla o kadar atik davranamadım. Kuzenimin kardeşimin elini tuttuğunu görüyordum. Bir yandan yokuşu o hızla çıkmak, bir yandan onu kaybetme korkusu beni soluksuz bırakmıştı. Bir tuhaflık vardı çok sakindiler. Kuzenim gülerek bana baktı. Ben de iyice yaklaşmıştım. Kardeşimin elini tutmamla kahkaha atması bir oldu. Ben hâlâ olayın şokunu yaşarken bir yandan da onu çekmeye çalışıyordum. Meğer ayakları zaten dağın içindeki bir basamaktaymış. Değil düşme ihtimalinin olması, kendine orada o kadar sağlam bir yer bulmuştu ki… O cingözler bizi kandırmanın vermiş olduğu keyifle nasıl parlıyordu.

Eve giderken bütün taşları ona taşıttım. Akşam olurken “Abla,” diyordu, “ben de bu taşlardan bir çakım olsun isterim. En büyük çakı benim olsun, tamam mı amcama söyleyelim. Ben ağaca çıkınca çakımla taş armutlarını katur kutur yiyecem. Biliyorsun abla taş armudu nasıl leziz olur. Ama onu kesmesi de bir o kadar zordur. Ama amcam bunlarla bana en sağlam, en keskin çakıyı yapar. Hem fındık zamanı dalları toplar sepet yaparım. En büyük çakı benim olsun tamam mı abla? Hem kapkara olsun benim çakım. Hem kapkara… Hem en büyük…”

Yanık Köy, Obsidyen ve Kardeşim” için 4 Yorum Var

  1. Feroand dedi ki: dedi ki:

    Merhaba :slight_smile:
    Öykünün giriş sekansını çok sevdim. Köy ortamını, dağın eteklerinde yaşamayı çok güzel anlattı.
    Ama kalanı için benzer bir şey söyleyemeyeceğim. Elbette, bu yalnızca ve yalnızca benim estetik görüşümden çıkan bir yargı, genel geçer değil. O yüzden, yanılıyor olabilirim.
    Her öykünün anlattığı bir şeyler ve o anlatıyı ‘’böyle böyle oldu işte’’nin ötesine geçirten başka şeyleri vardır. Anlatı mekanikleri. Küçük gizemler, algı oyunları, bulmacalar, gerilim öğeleri vs. Ve, elbette, öykü sonundaki o sarsıcı vuruş… Bu öyküde bunları göremedim. Bir grup çocuğun bir dağa çıkmasını, onlar için komik olan bir şeyle karşılaşmasını ve geri dönmesini anlatıyordu. Ve, açıkçası, o komik şeyi bile benim için komik kılamıyordu.
    Ama, şöyle bir durum var, öykülerin benim estetik yargıma uyma zorunluluğu yok. Yazar ne isterse, okuyucu neyi talep ederse onlar yapılır genelde. Ve, senin yazdığına benzer öyküler olduğunu da biliyorum.

    Birkaç yerde anlatım bozukluğu ve minik bir yazım yanlışı vardı sanırım. Ama, onlar her yerde olur zaten :slight_smile:

    Umarım diğer seçkilerde de görüşürüz.

  2. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili Gülay,

    İlk öykün olduğunu görüyorum. Seçkiye hoşgeldin demek isterim. Umarım burada güzel bir yolculuğun olur ve öykü üstüne öykülerini okuyarak bu yolculukta seninle seyehat etme ayrıcalığımız olur. Bu yüzden şimdi söyleyeceklerinimi bu yoldaşlığın pelerinine sarılarak söyleyeceğim; @Feroand 'a katılıyorum. Girişteki yaşam alanı ve öyküye girişin oldukça yerindeydi. Bununla beraber giriş - adı üstünde giriş olduğundan :slight_smile: - bizi bir olaya hazırlamalı, alt yapı sunmalı ve öykünün bize esas amacının verileceği gelişme kısmında yabancılık çekmemizi engellemeliydi. Benim ilk gördüğüm “obdisyen taşı” sahibi olmanın ayrıcalık olduğu ve bu taşları almak için baba-amca figürü gibi birinin ancak oraya gidebileceği -çünkü o bölgenin uzak ve tehlikeli olabileceğiydi-. Kahraman ve yanındakilerin oraya gitmesi, kardeşinin olayının olması ve akabindeki sonuç için belki biraz daha düşünmek istersin.

    Örneğin obdisyen taşına özel bir anlam yüklemek, kardeşin yaptığı şakayı daha vurucu kılmak için o kardeşin sürekli kendini tehlikeye atan karaktersel özellikleri yükleyerek kraterin ucuna gittiğinde kardeşin başının mutlaka korkunç bir dertte olduğuna dair gerilimi vermek gibi.

    Yeni seçkilerde görüşmek umuduyla
    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  3. pamuksu dedi ki: dedi ki:

    Yorumunuz için teşekkür ederim. Daha güzel öyküler yaşam izin verirse olacaktır. Yazım hatalarını ve noktalama kusurları gözümden kaçmış.

  4. pamuksu dedi ki: dedi ki:

    Yapıcı eleştiriniz için teşekkür ederim. Çok boyutlu düşünebilmek gerekiyor tabiki. Bu da sanırım tecrübe ile alakalıdır. Perspektif ne kadar derinse bakıs açısı o kadar genis olur. Buna yazdikca ulasirim diye tahmin ediyorum.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!