Öykü

Pofuduk Hanım’ın İntikamı

Yaşını almış lakin başı pek dumanlı adam etrafında koşturan insanları gözledi. Dışarıdan bu halini izleyip; şansa kafasından geçenleri de işitebilen herhangi biri, adamın ciddi bir unutkanlık problemiyle mücadele ettiğini düşünürdü. Haksız da sayılmazdı belki; kim bilir.

“Gerçekten korkuyorum. Lakin sonuna kadar dürüst kalacağım ki ben bir şey yapmadım. İnanır mısınız bana sahiden?”

Karşısındaki genç adamın tümceleri kulaklarında yankılanmaya devam ederken adımlarını sıklaştırdı beriki. Heybetli görünümünü taçlandıran göbeğiyle kendine has bir tarzı vardı. O sırada sadece karşısında konuşan madrabaz tipli kişinin yanından uzaklaşmak istemekteydi. Mümkünse kaçıp gitmek, çocukken yaptığı gibi bir çamın kovuğuna girmek ve biri onu bulana kadar saklanmaktı tek dileği.

Çocukken böyle bir şey yapmış mıydı sahiden? Yaşlandıkça dileklerin menzili değişirdi değişmesine de insan geçmişindeki hayallerine bu kadar da uzaklaşmazdı ki. Belki de pek kıymetli detay buydu. İstenenlerin değişkenliği, yaşamın getirisiyle mi şekillenmekteydi gerçekten? Yaşlı adam kafasında beliren bu sorunlu soruyla, volta atmaya devam etti. Çocukken bunu yapan acaba kimdi sorusu da sıraya girince kafası hepten karıştı adamcağızın. Tüm bu karmaşa yetmez gibi inanılmaz derecede uykusu gelmişti.

Hastanenin koltuklarında huzursuzca kıpırdanan ahaliyi yok saydı. Az evvel konuşan, garip bir pelerin takmış ve siyah takım giymiş çocuktan yana bakmamak için çabalasa da, genç adam gölgesi gibi onu takip etmekteydi. Ayran içerken beyaza bulanan pos bıyıklarına gitti, yaşlı olanın eli. Oysa hiç ayran tatmamıştı. Yaşlı adam burada ne aradığını bilmeden dolanadursun, esasında birinin intikam ihtiyacı uğruna enteresan bir kaosun ortasına düşüvermişti.

Tam voltanın dönüşünü yapacağı sırada yoluna küçük bir kız çocuğu çıkınca; olduğu yerde tam tur atması gereken adam; gerisinde kalan genç irisi pelerinli oğlanla burun buruna geldi. Boyları denk sayılırdı, inanması güçtü fakat kiloları da birbirine yakındı. Salt boya posa bakılacak olursa karşısındaki sahne sanatçısı adamın ileri yaşlı dublörü bile sayılırdı. Gelgelim bunların tamamı manasız detaylardı. Genç olan yol vermek istercesine kenara çekilince adam şaşkınca baktı onun yüzüne. İki elini başının arasına sıkıştırıp, ağlamaklı bir sesle konuştu.

“Karım, o nerede? Ben onu bulmaya geldim değil mi?” Hatırlamaya çalıştığı binlerce detayın içinden bir bu cümleler çıkmıştı. Geri kalan alakasız bir tantanaydı sanki. Cevap beklemeksizin ilerlemeye devam etti bir yandan da sindirim problem çeken bir piton edasında esnemekteydi. Genç olan durma hareketini tamamladığına inandığında öteki çoktan voltayı yarılamıştı. Peşi sıra koşturdu genç olan.

Hastane koridorları onların devinimlerine göre şekillenmekteydi sanki. Biraz önce kalakaldığını yeni anlamış olan genç adam kendince konuşmaya çalıştı yaşlı adamla. Kurmak istediği tümcelerin hiçbiri çıkmadı ağzından. Sanki onun cezası da buydu; dili başkalarına ait kelimelerin hükmündeydi. Öbürü ağzı yırtılacak gibi esnerken konuştu yine yeniden.

“Tüh, yolunu kestim değil mi? Çarpışınca sanki yönümü kaybetmişim gibi hissettim. Uzun zamandır yalanlarla debelenmiş olmalısınız,” dedi genç irisi oğlan pelerinini savurarak. Hareketleri ve sesinin zihninden bağımsız hareket etmesini algılayamadı. Kuytuda iki sandalyeye çöktüler; bedenleri ucuz plastiğin kayganlığında terlerken kaygılıydı ikisi de. Yaşlı adam hatırlayamadığı manaları bulamadığı için kaygılıydı, genç olansa asla ona ait olmayan cümlelerde mana aradığı için…

Yaşlı adam haki yeşili pantolonunun cebini karıştırdı. Sarma sigarasını kokladı. Tütüne karışan diğer kokuları, kabanının cebindeki karanfili her şeyi parça parça anımsadı. Tam sigarayı yakacakken genç olan bir anda carladı. Adamın elindeki çakmağı kaptığı gibi konuşmaya başladı. Bu sırada siyah takımının kol evinden mendiller çıkarmaktaydı. Allar, morlar turuncular, gece mavileri fırladı adamın kolunun kıyısından. Bakışları hiç tütün içmemiş adamcağızdan yardım dilenir gibiydi.

“Oldu olacak yakıverseydim de değsin bunca çileye dediğinizi duyar gibiyim. Fakat katiyen olmaz, yasaktır bu; tıpkı kaybolmak gibi. Gerçeği duymak ister misiniz?”

“Yolkesenlikten sonra arsızlığa da meyilliyiz belli ki. Derdiniz ne sizin; ne istersiniz biçareden? Bırakınız tükeneyim şuracıkta.”

Yaşlı adam geriye kalan tüm enerjisini tek bir nefesle bırakır gibi yaptı. O anda hastanenin uzun koridorlarında bekleşen kalabalık, kırmızı suni deri kaplı sandalyeler, her daim dolu olan sadece tek veya çift katlara çıkan asansörler, titrek sarı tondaki floresanın parçalanarak dağılan ışıması; ah işte tüm bu hastane karmaşası adamın son nefesine sığdı. Devasa bir esneyişle dışarı verdi onu.

Öyle kuvvetli bir üfürüktü ki bu, bıkmışlık bir küçük açıklık buldu camın kıyısından arsızca süzüldü; başladı koşturmaya. İlerledi nice diyarları, nehirleri aştı. Yetmedi sevdalar, yalnızlıklar ve kırgın umutların peşine takıldı. Oyalandı, boyalandı yeri geldi sulanıp havaya karıştı. Ne varsa başına gelen her birini zerrelerine takıştırdı da salındı. Bir oraya bir buraya… Yaşlı bir adamın hastanede verdiği son nefesi değilmişçesine, dolandı. Kimse bilemedi onun kime ait olduğunu. Adam dahi farkında değildi. Bir bekleme salonunda belasına tutulmuş bir anda kandırılmaktaydı.

Oysa nefesi öyle mi? Adam ne kadar durumdan bihaberse o, o kadar farkında her şeyin. Misal bir dağın ateşli nefesi, nereye gitmeliyse oraya doğru gitmesi gerektiğini bilmekte; ya da bir yanardağın son cürmü olduğunu derinlerinde sezmekteydi. Dağın yüreğindeki bu son cevher toz zerreciğinden farkının olmadığını da bilmekte. Daha ne bilsin…

Aşılası tüm yolları tepmeye devam ederken ansızın bir garip hal çöreklendi üzerine. Tutamadı kendini, gerisin geri çekiliverdi. Öyle hızlı, öyle tutarsız ve böyle komik bir mevzu yaşamamıştı nefes daha evvel. Heybetli adamın soluk borusuna kadar nasıl sürüklendiğini anlamadığı sırada bildiklerini yitireceğine üzüldü sadece.

Kırmızı bir sandalyede dirildi adam. Tepesinde bir kalabalık vardı; aklında kaçıp giden birçok anının yâdı dolandı. Boğazını temizledi, sesinden çok hatıralarını arandı orada. Biraz sonra buldu. İşte yanı başındaydı tümceleri. Bir başkasına aitti belki bir kısmı ama bu kimseyi ilgilendirmezdi. Yaşlı olan bilmese de genç adamın başına gelen iş bulaşıcıydı.

“Gerçekten korkuyorum. Karım, o nerede? Tüh, yolunu kestim değil mi? Oldu olacak yakıverseydim de değsin bunca çileye dediğinizi duyar gibiyim. Yolkesenlikten sonra arsızlığa da meyilliyiz belli ki,” dedikten sonra hırıldadı. Ne demek istediğini bilemez bir hali vardı hâlâ. Nefesi bam teline yerleşti.

“Lakin sonuna kadar dürüst kalacağım ki ben bir şey yapmadım. Ben onu bulmaya geldim değil mi? Çarpışınca sanki yönümü kaybetmişim gibi hissettim. Fakat katiyen olmaz, yasaktır bu; tıpkı kaybolmak gibi. Derdiniz ne sizin ne istersiniz biçareden,” derken etrafındaki kalabalığa baktı telaş içerisinde.

Suçlandığını biliyordu ama neyle, neden veyahut kimin tarafından olduğunu bilemezdi. Etrafındaki insanlıktan nasibini alamamış talaş sürüsünden medet umarcasına fısıldadı yaşlı adam. O sırada her bir yolcunun gerçekten rüzgârda dağılıp gittiğini fark edince konuşma şekli değişti.

“İnanır mısınız bana sahiden? Uzun zamandır yalanlarla debelenmiş olmalısınız. Gerçeği duymak ister misiniz? Bırakınız tükeneyim şuracıkta.”

En sonunda başkalarına ait tümceleri tükettiğinde hastanenin yapay koridorları boyunca koştu adam. Biri arkasından seslendi, ismini duydu. Sanki sekiz bin yıldır uyuyormuş ve adıyla ilk kez tanışırmış gibi işitti. Gerçeklerini tekrar ve tekrar yitirdi ona “Hasan,” dediklerinde. Koşmaya devam etti. Ne kaybettiği alevden son nefesi vardı aklında ne başkasına ait yanılsamalar.

Hasan dışarı çıktığında devasa bir yığın olduğunu fark etti. Kayalardan eller, ayaklar ve bağrında bir yangın vardı. Az evvel gördüğü tüm saçmalıkların bir rüya olduğunu anladı o vakit. Ne zamandır uyuduğunu kestiremedi. Lakin gece vakti bir gezinti kimseyi ilgilendirmezdi. Hasan insanların düşünden taşanları aşıp kendi düşüne vardı. Nefesinin son lokmasında, bu kazanılmış bir haktı.

Bedeninin kudretiyle ve derinlerindeki coşkuyla koşturmaya başladı. Adımları kilometreleri uçarcasına kat etmekteydi. Doğuya koştu, kimi aradığını bilmese de dostlarının orada olduğunu hissetmekteydi. Her uzvundan taşan eriyik enerjiyle kim olduğunu hatırladı Hasan.

Çok uzun zaman öncesinden kalma tatlı bir uyanıştı onun yaşadığı. Taşkın bir mutlulukla her yanı kucaklamak istemekteydi. Tüm gördüğünün uzun bir düşün, hiç bitmeyecek başlangıcı olduğunu bilmeden koşmaya devam etti. Daha evvel toprağın damarlarından uzanıp dokunduğu dostlarını kanlı canlı görmek istemekteydi.

Yürüdükçe dünyanın dönüşüne engel oldu. Düşün içine düştükçe yoruldu Hasan. Bir dağın öylece ayaklanıp gideceğine inanması bile hataydı. Bu işin içinde gizlenen işi bulmak istedi. Ters akan bir nehirden daha beterdi başına gelenler.

Oturdu çorak toprakları inleterek ve fay hatlarına yenilerini ekleyerek. Etrafı koskoca bir hiçten ibaret; durdu düşündü Hasan. Aslında kendisini bildiği kadarıyla bir adı yoktu. Ne olduğunu anımsamak zor olmasa da bir kere koşmanın tadına varınca can sıkıcı oldu. Bir dağdı; hem sıradan bir dağ da değildi içi kımıl kımıl lav kaynardı.

Aradığı sıcaklık uzuvlarından uzaktı ne olduğunu bilmese de göynü kırıldı. Uykulara dalma işini uzatmıştı belli ki. Yangınlarını yitirdiğini bildi de yad ellerde neden koştuğunu anlamadı. Ya ilkin peşi sıra konuşan adam o kimdi? Nefesi gerçekten yitip gitmekte miydi?

Sonsuz çölünde ansızın hastanedeki adam karşısında belirdi. Soru sormaya fırsat bulamadan ayaklarının dibine girip konuştu adam “Bırakınız tükeneyim şuracıkta.” Dağ adamcağız küle dönüşmesin, uzaklaşsın diye ayaklarını yere vurdu. Karşıdaki sinirlendi. “Derdiniz ne sizin ne istersiniz biçareden. Yol kesenlikten sonra arsızlığa da meyilliyiz belli ki,” dediğinde kendini adsız ilan eden ateşli taş yığını bozuldu.

Oysa yolu kesilen kendisinden başkası değildi. Karşıdaki adam konuştukça, dağ içindeki enerjinin yitip gittiğini hissetti. Hareket kabiliyetini yitirmekteydi. Olmayan mimikleriyle tepki vermeye çalıştı. Hiç sallamadı adam, üzerindeki garip pelerini savurarak etrafta dolaştı. Her cümlesinde o da farklı bir gerçekliği hatırlar gibiydi.

“Gerçeği duymak ister misiniz? Fakat katiyen olmaz, yasaktır bu; tıpkı kaybolmak gibi. Oldu olacak yakıverseydim de değsin bunca çileye dediğinizi duyar gibiyim,” dediğinde dağ şaşırdı. Demek az evvel onu neredeyse yakacak olduğunu bilerek yaklaşmıştı adam ona. Hatta belki de yanmak istemişti.

“Uzun zamandır yalanlarla debelenmiş olmalısınız,” dedi adam. Tümceleri eksik olan gerçekleri söylerken bedeni lal kesilmişti. Dağ adamın kendisine doğru koştuğunu fark edince son gücüyle onu korumak için yere geçirdi kendini. Bir kaya fırladı ve adamın pelerinin üzerine düştü. Adam istemsizce geriye doğru çekildi. Konuşurken ağlamaya başlamıştı.

“Çarpışınca sanki yönümü kaybetmişim gibi hissettim. Tüh, yolunu kestim değil mi?“ Dili bambaşka şeyler söylerken bir yandan da kollarında renkli mendiller çıkarmaktaydı. Dağ ne olduğunu idrak edemeden dalgınca adamı seyretmeye devam etti.

“İnanır mısınız bana sahiden? Ben onu bulmaya geldim değil mi? Karım, o nerede?” Son cümleyi tekrarlarken iç cebinden bir silah çıkarmıştı. Artık açık bir şekilde haykırarak ağlamaya başlamıştı. Dağ ise tamamen katılaşmıştı. Uykusu vardı, huzuru kaçmıştı. Kim tarafından uyandırılmıştı ki? Ne demeye bunlar gelmişti başına.

Adamı kurtarmak isterdi, yani belki isterdi belki de istemezdi. O kadar uykusu vardı ki. O ara herifçioğlu silahı kafasına dayadı. Siyah takımındaki her cepten iskambil kartları fırladı. Heyhat! Ölümüne alkış tutarken yaşamı adam konuştu. “Lakin sonuna kadar dürüst kalacağım ki ben bir şey yapmadım,” dedi önce ardından ağlayarak bağırdığı son cümle tamamen gerçek gibiydi.

“Gerçekten korkuyorum!”

Tümcenin akabinde tetiğe bastı. Yaşını almış lakin başı pek dumanlı adam etrafında koşturan insanları gözledi. Dışarıdan bu halini izleyip kafasından geçenleri işiten herhangi biri, adamın ciddi bir unutkanlık problemiyle mücadele ettiğini düşünürdü. Haksız da sayılmazdı belki; kim bilir.

“Gerçekten korkuyorum. Lakin sonuna kadar dürüst kalacağım ki ben bir şey yapmadım. İnanır mısınız bana sahiden?”

* * *

Hokkabaz şapkasının içinde kıpırdanan tavşan ne olacağını heyecanla beklemeye koyuldu. Bu büyük maceraya atılmasında birkaç geçerli sebebi vardı. İlki ve en büyük sebebi o vakte kadar hep eşinin gölgesinde kalmış olmasıydı. Yavrulamış, yem toplamış, çukurlar kazmış kısacası didinip durmuştu lakin kocası Efsunkâr Kulak yüzünden kimseler fark etmedi onu. Kocası normal bir tavşan olamamıştı asla. Belki de sevmemişti bile onu.

Pofuduk Hanım coşkuyla kıvranırken vicdanını bu tarz şeylerle rahatlatmaktaydı. Kocası Efsunkâr Kulak’ı atlatmak için Hasan Dağı’nın bir gece evvel duman öksürüp anasını uykusundan uyandırdığını söylemişti. Dağa ailecek küstüklerini lakin dağın inatla uyumaya devam ettiğini ve onu umursamadığını da ekleyip dağı büyülemesi için kocasını kışkırtmıştı.

Geçmişinde bir kaman olan Efsunkâr Kulak sahiden inanmıştı Pofuduk’a. Karısının şehre gelen sirke gidip bir hokkabazın şapkasında can vermek için heveslendiğini nasıl bilebilirdi ki? Efsunkâr, karısının öldüğünü anladığı vakit Hasan Dağı’nın yolunu yarılamıştı. Hokkabaz’ın çöpe sallayıverdiği eşinin ölü bedenine bir hışımda ulaştı.

Pofuduk Hanım, onun bu çevirdiği oyunu ve kendi ayağından yaptığı lanetli muskaları görse kendisini ne kadar sevdiğini anlar bin kat pişman olurdu; bir de üzerine Efsunkâr’a epey gülerdi. Neticede Hokkabaz’ı cezalandırırken; yok yere dağı da derin uykusundan etmişti. Efsunkâr fazla kurcalamadı, geçmişten kalan tüm küslüklerin hatırına dağ için bu arafın makul bir ceza olduğunu düşündü. Bir sonraki yaşamında tavşan donuna girmek istemediğini düşünürken; bir yandan da bitmeyen ömrün çilesinden yakınmaktaydı. Elbette hâlâ eğlenebildiği için kendini kutlamaktan da geri kalmadı. Ah ne köftehordu o…

Ezgi Özbek

1992 Bursa doğumluyum, çocukluğum Samsun’da geçti. 2015 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oldum. Bir ilaç firmasında çalışıyorum. Konuşmaya başladığım andan itibaren bitmek bilmez hikâyelerimle etrafımdakileri yormayı, yazmayı öğrendiğim vakit bıraktım. Daha az konuşmadım elbet lakin her daim yazdım. Uzun soluklu kurguların yanı sıra öykü yazmaktan ve yayınlamaktan da keyif almaktayım. Yazmaktan öte vurgun olduğum eylemse okumak. Bambaşka dünyaların kapılarında dolanıp durmaktan bıkacağımı zannetmiyorum. Araştırma ve öğrenme temelli yaklaşımımın yazdıklarıma ve okuduklarıma tesir ettiğini ummaktayım.

Pofuduk Hanım’ın İntikamı” için 8 Yorum Var

  1. Özellikle şu cümleye takılı kaldım Ezgicim. ‘Tepesinde bir kalabalık vardı; aklında kaçıp giden birçok anının yâdı dolandı.’
    Şairene bir dilde yazılmıştı, keyifle okudum.
    Ellerine sağlık :slight_smile:

  2. Feroand dedi ki: dedi ki:

    Bu ay, alıştığımın çok dışında öykülere denk geldim :slight_smile: Ve, evet. bu da onlardan birisiydi.
    Neyi nasıl anlattığını kavramam biraz zaman aldı. Kavradığımı düşündüğümde bile aslında pek de kavramadığımı bilmek enteresandı. Keyif aldım mı? ‘’Anlamaya çalışmanın yoruculuğu’’ dışında, evet. O benim hatamdı.

    Karısıyla ilgili ya da ilgisiz bir şeyden dolayı akıl hastanesine kapatılmış birisinin zihnini yansıtıyordu sanırım ilk kısım? Silahı da şırınga olarak algıladım. Ama ikinci kısım hakkında herhangi bir yorum yapamayacağım.
    Özellikle anlaktan uzağa yerleştirilmiş bir öyküyü bu kadar tanımlamaya çalışarak galiba hata yapıyorum.

    Yazım hakkında bir tek eleştiri getireceğim. Kol yenlerinden renkli kumaşların fışkırdığı bahsinin geçtiği sekansta (tabletten yazdığım için tam alıntı yapamayacağım. yanlış ifade ettiysem affola) ‘’keşke önce diyaloğu ve sonra kumaşlı betimlemeyi yapsaydı’’ dedim. Böylece, konuşmaya hazırlamış kendimi doğrudan konuşmayla muhatap edebilecektim.

    Tebrikler. Kurması ve yazması zor olmalı. Keşke öykünün büyüsünü bozmaya çalışmasaydım. Anlamak için zorlamamak gerekiyordu sanırım?

  3. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @zencefilos

    Bu ayki öykünü özellikle dikkatli bir şekilde okudum. Acaba seninle payalaşacağım bir ayrıntı, bir naçizane paylaşım olabilir mi diye düşündüm ancack bulamadım. Öykü kendi içinde akıp giderken diğer yandan -yazdıkalrın vasıtasıyla- gittikçe kanıksadığım bir yazarın cümlelerini okuyormuşum gibi geldi. Ve şu cümleni görünce;

    Blok-alıntı

    Aklıma senin başka bir hikayen - sanırım açık ara en sevdiğim - geldi.

    Buradan, seçkideki arkadaşlara dönüp bu hikayeyi okumadılarsa okumalarını söylemiş olayım.

    Kendine koyduğun nickname’den mi yoksa profil fotoğrafından mı bilmem ama senden sürekli masal dinlemek istiyorum. İster büyüklere ister küçüklere ama sen sürekli bizim hayal gücümüzü böyle ziyaret etmelisin.

    Eline ve düşgücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  4. Müstakbel bir meslektaşınız olarak bu öyküyü okumaktan büyük keyif aldım. Oldukça ayarında bir öykü olmuş, bir yerde şuna benzer bir şey okumuştum:

    “Yazması en zor karakterler delilerdir çünkü bir süre sonra yazan için bile tahmin edilemez olurlar.”

    O kadar ayarında yazmışsınız ki ne açıkta kalmış ne tahmin edilemez derecede açılmış. Gerçekten bayıldım. Hokkabaz ve tavşanını da metaforik olarak birbirleri ile eşleştirdim. Saykodelik, zekice düşünülmüş ve duygu yüklü. Elinize sağlık.

  5. Merhabalar,

    Mesleğimin pek mutlu bir çalışma hayatı getirdiğini düşünmesem de yazınsal anlamda beni farklı kulvarlara götürdüğünü hissediyorum. Umarım sizin için ikisi birlikte gelir. Saykodelik benim de bu öyküyü tanımlamaya çalışırken kullandığım kelimelerdendi. Yorumunuzla burada dile gelmesine sevindim. Kıymetli değerlendirmeniz için çok teşekkür ederim.

    İlhamla kalın!