Öykü

Küller Küllere

Kapısı kim bilir kaç sene evvel böyle çalındı?

“Nine, aç kapıyı? Aç çabuk!”

İhtiyar kadın, yapadurduğu işi bırakıp, kunduralarını bile giymeden taş zeminli girişe kıvrak adımlarla koştu. Bir sebep hariç, torunu ne diye böyle feveran içinde çağırırdı ki? Tahta kapısını aralar aralamaz savrulan kar içeri hücum etti.

“Ne oldu oğlum öğlen öğlen?”

“Nine, kül içindeler. Yürüye yürüye çıkıp geldiler dört bir yandan. Çoluklu çocuklu. Görenler fenalaştı. Ben anlatamayacağım ne gördük. Görmen lazım!”

İhtiyar, eliyle beklemesini işaret edip gerisin geri evin içine girdi. Bastonunu alıp kalın şalını örtünüp çıktı. Kar gözlerinin yaşını donduruyordu. Ağzını kapattığı şalının altından mırıldandı.

“Anlat daha. Ne gördün?”

“Nine, birkaçının üzerinde hâlâ duman tütüyor. Yangından kurtulmuşlar gibi. Sesleri yok. Kimse yanaşmıyor yanlarına. Onlar da kimseye dokunmuyor.”

Güç bela vardıkları köyün meydanı geniş bir insan çemberinin ortasındaydı. Elinde tüfeği, dirgeni, küreğiyle kim var kim yoksa tek bir yere bakıyordu. İhtiyar kadını görenler yol verdiler. Tipinin, rüzgârın izin verdiği kadar, tek tük sorular yükseldi toplananlardan. Titrek seslerinden, ciğerlerine kadar korktukları belliydi.

“Nine de ! Kim bunlar? Üç harfliler mi, Deccal mi? iblis mi?“

İhtiyar, insan çemberinin ortasında dikilen kül, is içindeki varlıklara baktı. Kimisi -aynı anlatıldığı gibi- yangından yeni kurtulmuş gibi duman saçıyordu. Gözleri açık mı kapalı mı belli değildi. Kimisinin üzerindeki kıyafeti paçavraya dönmüştü, kimisi çırılçıplak bekliyordu. Nefes almıyorlar, konuşmuyorlar, hareket etmiyorlardı. Nine uzun uzun izledi hepsini. Bilhassa çocuklara bakıp, kimseye belli etmeden ahlayıp vahlayarak iç geçiriyordu.

Kalabalıktan teki “bu böyle olmayacak” deyip karları havaya kaldıra kaldıra koştu, gözünü kestirdiklerinden birinin sırtına çapasını canını alırcasına vurdu. Darbeyi alan tuhaf varlık bir adım dahi kıpırdamadı. “Tövbeler olsun” diye bağırarak ayrıldığı yere geri döndü. Artık konuşacakları daha başka bir mevzu vardı. Jandarmaya mı? Savcıya mı? Belediyeye mi? Kime haber vereceklerdi? İmam kar yağmadan evvel şehre gitmiş, yollar kapanınca dönememişti.

Nine bir şeyler söylendi anlaşılmaz; ardından sakince yanındakilere sordu.

“Saat kaç?”

“Bir buçuk nine?”

“İster kahvede bekleyin, ister evinizde, ister burada. Yapacak bir şey yok şu vakitten sonra.”

İhtiyarın bildiğini kendilerinden sakladığını öğrenmiş oldular. Herkesi bir huzursuzluk aldı.

“Ne diyorsun nine?”

“Öyle kalacak mı bunlar orda?”

“Allah aşkına bir dua okuyalım.”

“Nine anlatsana. Bir sen bilirsin bu işleri. Dediğin ne çıkmadı şimdiye kadar?”

İhtiyar kadın kafasını öne eğip kundurasının üzerine yığılan kara baktı bir müddet. Sonra herkesi peşine takıp kahvehaneye yöneldi. Ocağı açtırıp, çay koydurdu. Sobayı yaktırdı.

“Vademiz ne kadardır bilmem. Ama anlatacaklarıma inanıp inanmamak size kalmış. Bana kızmayın, bana gücenmeyin.”

Alayının bir gözü kahvehanenin meydanı gören camında diğer gözleri Nine’deydi. Sobayı yakıp çayı demleyenlerin çıkardığı sesten başka ses duyulmuyordu.

“Elli beş sene evveliydi. Nisan ayıydı. Hava ne sıcak ne soğuk. Derenin orda, ormanın yöresinde, dağın eteğinde türlü türlü insan toplandık. Her nisanda olduğumuz hal. Piknik eden, davul zurna çalan, dereye giren, ormana yürüyen… Çeşit çeşit eğlenti. Nisanda yağmur çok yağar amma o günler güneş hiç eksik değil. Tek bulut gözümüze görünmemekte. Akşamüstüne dek eğlence bitmedi. Köyde kalan üç beş kişi vardı; geriye kalanımız hep oradaydı. Sonra bir bağırış, bir çağırış duyuldu. Ormana yakın yerde oynayan torun, çocuk koştura koştura anasının babasının yanına vardı. Bağrışmaları duyanın aklı çıkar. Kurt indi sandık. Bazısı ayı diye tutturdu. Yönümüzü verdik o yana. Ormanın içinde, ağaçların karasından seçilemeyen kıpırdanmalar gördük. İçtiği suyu yutamadı kimse; boğazı düğümlendi.

Her yeri çamur, balçık içinde bir sürü insan. Üstlerinden başlarından su akmakta şıpır şıpır. Üzerimize geldiler ayaklarını sürüyerek. Derlenip toparlanıp kaçtık köye. Gene herkes tüfeğini, çapasını kaptı, dikildi geldikleri yolun üzerinde. O vakit de şimdi olduğu gibi çocuklar var idi çamurdan gelenlerin arasında. Ver ettiler tüfeği, vurdular çapayı. Bana mısın demediler. Kurşun bir yanlarından girip öbür yanlarından çıktı gitti. Korkudan evlere doluştuk. Yavaş yavaş geldiler. Bazımızın evlerinin önüne dikildiler. Kimi o eve gitti kimi bu eve. Hiç sesleri çıkmadı. Sonra kapılara işaret koydular çamurdan elleriyle. Öyle beklediler. Birimiz ikimiz kapının önünden sopayla, değnekle uzağa göndermeyi denedi ama nafile. Taş kesildiler.

Ardından olanlar oldu. Tek bir bulutun olmadığı hava zifiri karanlığa kesti göz açıp kapayana kadar. Kapkara bulutlar dağların tepesinden geldi, günümüzü kararttı. Sandık ki denizler dağları aştı bizi içine aldı. Öyle tufan ne gördük ne duyduk. Sel ağaçları kattı önüne, sokakların arasına yığdı. Derenin yatağı görünmez oldu. Şimşeklere, gök gürültüsü karıştı. İnsan boyu sular evleri doldurdu. Dama, çatıya çıkan canını zor kurtardı. Bir sürü ev yıkıldı. Kaç saat geçti hatırlamamaktayım. Her şey durdu, güneş doğdu tekrar. İki gün geçti. Aç biilaç bizi kurtarmalarını bekledik. Yardıma geldiler şehirden, kasabadan. Ölene kalana baktılar. Ölen çokmuş, kalan az. Balçıktan var olmuş yaradılışlıların kapısının önünde dikildiği herkes ölmüş. Çocuklar, çocuklu evlerin önüne gitmiş. Öleceklerini haber vermişler meğer sabilerin… Vadesi gelenlerin.”

Kalabalık tek bir ses olup homurdanarak konuştu. İhtiyara diklenenler oldu; söylenenleri şimdiye kadar neden kimsenin bilmediğini soranlar; ağlayanlar; yerinden kalkıp meydandaki “mahlukları” un ufak etmekten bahsedenler…

“O zaman çok vakit geçmemişti” dedi kadın. “Şimdi de çok vaktimiz yoktur herhalde.”

“Nine” dedi teki. “Bu defa yangın mı çıkacak? Bu havada, bu karda? Mümkünü mü var?”

Cevabını veremedi. Sözünün bitmesini beklemiş gibi meydandaki tuhaf varlıklar hareket etti. Dört tarafa dağıldılar. Her biri bir evin önüne gidiyordu. Köylüler de alelacele peşlerine düştü. Takibin sonunda hanesinin önünde birinin dikildiğini gören köylüler elleriyle dizlerini dövüp, figan etti. Kapısında çocuğa benzeyen külden varlıkların durduğunu görenler karların üzerine yığılıp hıçkırıklara boğuldu.

Kahvehanede bir kendisi bir de torunu kalan ihtiyar kadın elini bastonuna, çenesini eline yasladı. Çay kazanından gelen kaynama sesini perde edip sessizce ağladı.

“Nine, ne olacak? Söylemedin” dedi torunu buğulu sesiyle.

“Eteğinde durduğumuz dağın adını bildin mi?” diye sordu ninesi. Dönüp torununun beleren gözlerine baktı. Torun tek kelime edemedi.

“Ateşağzı derler ona” dedi ninesi. “Vakti geldi demek.”

Küller Küllere” için 4 Yorum Var

  1. Feroand dedi ki: dedi ki:

    Merhaba :slight_smile:
    Bu ayki seçkide aradığım gerilim ve mitos tadını bu öyküde yakaladım. Gerek karakterlerin konuşmaları, gerek anlatımda kullanılan ‘’eski/unutulmuş/yerel’’ kelimeler, gerek tema ve canavar mekaniğiyle beni tatmin etmeye yetti.

    Aslında öykü tam yerinde bitmiş. Daha fazla anlatacak şey yoktu. Gene de böyleli bir öyküye öyle aç kalmışım ki ‘’keşke kahvehane sekansı biraz daha uzatılsaydı, oradaki tartışma ve panikler daha derin işlenseydi de diyarı daha çok deneyimleyebilseydim’’ dedim.

    Tebrik ederim. Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

  2. EnverK dedi ki: dedi ki:

    Teşvik edici ve olumlu yorumlarınız için çok teşekkürler.

    Kahvehanede olanları, karakterleri - siz değinince fark ettim - gerçekten daha derinlemesine işlemeliymişim.
    Tekrar teşekkürler.

  3. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @EnverK

    Çok keyifli bir öyküydü. Ancak hikayeyi biraz daha karartsan daha kasvetli yapabilsen -okuyucu kısmısı hep bir şeylere laf mı eder acaba :slight_smile: -başka bir seviyede olacakmış gibi geldi. Sanki, anadoluda söylenen ve kışın sobadan çıkan turuncu alevler ışığında daha da korktucu olan hikayelere benzediğini söylemeliyim.

    Elinize ve düş gücünüze sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  4. EnverK dedi ki: dedi ki:

    Gercekten cok degerli yorumlar bunlar benim icin. Tesekkurler @Dipsiz. @Feroand’in da elestirdigi noktayla uyusuyor. Yazarken cok dikkat edemedigim bir detaydi (belki de detay olamayacak kadar onemli bir ana hat).

    Okududugunuz , zaman ayirdiginiz icin tesekkurler.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!