Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Bir Zamanlar Kırım’da

Bir Zamanlar Kırım’da

(1840’lı 50’li yıllarda Kırım’da yaşamış Alim Azamatoğlu adlı halk kahramanından esinlenilerek yazılmıştır. M.B.Y)

“Men Karasuvga toyga da bardım davulga oynadım,

Oynay oynay toyalmadım, çarşısın boyladım.

Men Karasuvnın yollarında atımnı atlattım,

Delcan tolu zabitlernin otünü patlattım…”

Alim Azamtoğlu’na yakılmış bir cır (türkü)

SAHNE-1: Omzu Kalabalık Kimseler

Fon Müziği: Ennio Morricone – For A Few Dollars More

http://www.youtube.com/watch?v=mLXQltR7vUQ

Rus İmparatorluğu’nun Tavrida (Kırım) guberniyasının (ilinin) idare edildiği Simferepol yahut asıl adıyla Akmescit şehrinde, Vorontsov Sarayı’nın bir odasında gecenin köründe ışıklar yanıyordu. Kırım’daki Rus ordusunun omuz kalabalık komutanları bir masanın etrafında toplanmış öfkeyle bıyığını çekiştirip duran prensi seyretmekteydiler. Göğsü nişanlarla kaplı prens yumruğunu masaya vurup komutanlara ateş püskürdü:

“Alim Azamatov! Sefil bir razboynik (haydut), tek başına bir aydamak (eşkıya) bu kadar askerinize rağmen elini kolunu sallayarak dolaşıyor! Onu elinizden defalarca kaçırdığınız gibi öldürmeyi de beceremediniz!”

Kazak süvari komutanı Kulchevski karşılık verdi: “Prens cenapları her ne kadar Alim tek başına görünse de insanlardan yardım alır. Geceleri onun adına dua etmek buralarda itikat halini almıştır! Atına yetişsek bile iyi nişancıdır!”

“Askerlerinizin beceriksizliğini sizler de kabul ediyorsunuz demek?”

“Amerika’dan getirttiğimiz Colt tüfekler (toplu tüfek) ve tabancalar (revolver) yeni sayılır sayılı askerlerde var. Onları da sınırlı sayıda askerde bulunduruyoruz. Ötekileri eski tip tüfeklerle zor baş ediyorlar. Yeni silah olanlar da Alim kadar iyi kullanamıyor. Aynı silahtan kullandığı halde bizimkilerden daha hızlı kullanıyor.”

“Bana bahaneler sunmayın! Askeriniz yoksa koca Rusya’da başka haydut da mı yok?”

“Nişancılıktaki maharetim size de malumdur prens cenapları. Benim babalarım ve dedelerim Kazakların başında sayısız cenge girmiştir. Ancak onun gibi maharetle silah kullananı yok. Varsa bile koca orduları uğraştıran biri olduğundan diğerleri pek peşine düşmeye cesaret edemiyorlar.”

Masanın diğer ucunda oturan bir subay boğazını gürültülü bir şekilde temizledikten sonra: “Sözünüzü kestiğimi için beni bağışlayın asil kumandan, buralarda onunla başa çıkabilecek pek bir haydut bulamazsınız.” Konuşan subay Milyutin Cebeyev’di, silah satın almak için Amerika’ya gönderilen subaylardandı. İmparatorluk Askeri Akademisi’nde eski ateşli silahlar başta olmak üzere kadim silahlar üzerine bir-iki yıl konuk olarak ders vermişliği de vardı.

Prens sordu: “Milyutin Cebeyev! Yoksa siz de mi Alim’e dua edenlerdensiniz?”

“Hayır, prens cenapları. Ben bir hakikati söylemekteyim. Alim’in elindeki silahlarla başa çıkmak için buralarda kimseyi bulamazsınız. Asil kumandan Kulchevski’nin hakkı var. Osmanlı dağlarından eşkıya getirseniz dahi hakkından gelemezsiniz. Çünkü silahları eskidir. Yeni silahları olanlar da alışık olmadıklarından Alim’i yakalayamazlar.”

“Peterhorf’tan buraya acizliklerinizi dinlemeye gelmedim!”

“Ben size Alim belasından kurtulmayı vaat ediyorum prens cenapları. Buralarda bulunmaz ancak bu silahın geldiği yerde kullanan bazı kimseler görmüştüm. Alim kadar hızlı silah çektiklerine eminim.”

“İsteğin nedir?”

“Bana verebileceğiniz belli sayıda altın parayla Amerika’ya gitmek. Silah fabrikasına gittiğimde gösteri için gelen bir grup tanımıştım. Kafalarına ödül konan kanun kaçaklarını kovalayan ancak kendilerinin de kanunla arası olmayan tipler. Alim’i mahvedeceklerine emin olabilirsiniz!”

“Derhal hazırlıklarınızı yapın. Yola çıkıyorsunuz!”

“Emredersiniz prens cenapları!”

SAHNE-2: Kafatası Avcıları

Fon Müziği: Ennio Morricone – The God The Bad and The Ugly

http://www.youtube.com/watch?v=AFa1-kciCb4

Milyutin Cebeyev, New York limanında izbe görünümlü bir barda yanında siyah bir çantayla tek başına oturmaktaydı. Kulağına tek tük Fransızca ve Almanca konuşmalarla birlikte daha çok İngilizce konuşmalar gelmekteydi. Odessa’da yola çıkmadan önce Samuel Colt’a mektup yazarak kendisinin fabrikada gördüğü silahşorlar gibi iyi silah kullanabilen ve icap ederse adam öldürmekten çekinmeyen bazı kimselerin kiralanması gerektiğini bunun için iyi ödeme yapacağını söylemişti. Postanın kendisine ulaşması halinde cevabını New York liman postanesine göndermesini de eklemişti. Amerika’ya vardıktan sonra postaneyi kontrol etmiş, kendisine henüz gelen bir cevap olmadığını öğrenince rıhtım yakınlarında bir otelde konaklamaya başlamıştı. Gelişinin ikinci günü cevap gelmiş, Colt limana yakın Harry’nin barına göndereceği adamları beklemesini söylemişti.

İçeride beklerken birden içeriye etrafa rahatsız edici bakışlar atan üç tuhaf adamın girdiğini görmüştü. Bir tanesi Amerikan yerlilerine has kılığıyla ve belindeki çifte baltasıyla dikilmekteydi. Öbürü ise sırtında tüfek başında sombrero denilen Meksikalılara has bir şapkayla dikkat çekmekteydi. Diğeri ise daha önce de fabrikada rastladığı gibi tipik Amerikan silahşorları gibi giyinmiş, sağ tarafında asılı parlak bir revolver dikkat çeken yara izleriyle kaplı bir adamdı. Milyutin onları görünce kiralanmış adamlar olduklarını tahminde zorlanmadan masasına çağırdı. Adamlardan ikisi barmenden viski alıp masaya öyle oturdu. Silahşor tipli olanı subayı şöyle bir süzdükten sonra: “Sen Milyutin olmalısın?” diye sordu. Milyutin bu laubali soru tarzından rahatsız olduğunu gizlemeye çalışarak cevapladı: “Evet. Dilinizi iyi bildiğim için anlaşabileceğimizi umuyorum.” Silahşor tipli olanı kafasını salladı: “Ben Dave Walter. Bunlar da iş ortaklarım. Biz de seninle anlaşabileceğimizi umuyoruz.”

Milyutin adamdan ziyadesiyle rahatsız olmuştu: “Bay Colt sizi gönderdiğine göre elbette bir bildiği vardır ama yine de emin olmam gereken bir husus var. Boşu boşuna bir iş yapmak istemem çok uzaklardan geldim, Rusya’dan.”

“Bizim de pek yakından geldiğimiz söylenemez. Batıdan buraya dek at sürdük…”

“İşinizi gerçekten iyi yaptığınız konusunda emin olmam lazım.”

“Ben de ödemeyi iyi yaptığın konusunda emin olmalıyım…”

Milyutin’in sinirleri altüst olmuştu ancak bu tür adamları iyi tanıyordu. Ödemeyi yaptığı müddetçe bu küstah tavrından vazgeçmeyeceğini anlayınca cebinden birkaç altın çıkarıp masaya bıraktı. Yerli kılıklı hariç diğer adamların adeta gözlerinin parıldadığını zannetti. Dave Walter altınlardan birini alıp dişiyle kontrol ettikten sonra bir kısmını aldı. Kalanları da yerliyle Meksikalı aldı. Milyutin altının verdiği üstünlükle sordu: “Meziyetlerinizi öğrenmek isterim.”

Dave kendini gösterdi: “Hayata sığır çobanlığıyla başladım. Sonra çalmanın, ve soymanın daha kazançlı olduğunu keşfettim. Birkaç şerifi mezara gönderdikten sonra Meksika Savaşı’nda “iyi adamların” tarafına geçtim. Kelle avcılığı yapıyorum, eski işimden tek farkı şeriflerin gördükleri yerde ateş etmemesi… Kızılderili savaşlarına katıldığım da oldu ve emin ol iyi bir silahşor olmasam hayatta kalamazdım. Batıda benim kadar hızlı silah kullanan çok az adam vardır…”

“Meksikalı neden konuşmuyor?”

“Dilimizi pek bilmez. Savaş sırasında peşime takıldı. Biraz İngilizce anlıyor, ben de birazcık İspanyolca biliyorum anlaşıp gidiyoruz. Juan Cortez. Hayatım boyunca onun kadar iyi tüfek kullanan birini görmedim. İdamlık bir hayduttu. Şimdi benimle aynı işi yapıyor.”

“Yerli de mi dilinizi bilmiyor?”

“Bilir. Ama hiç konuşmaz o. Komançi’dir, Motsailerden. 1845’te Meksikalılara karşı girdikleri bir savaşta tüm kabilesi yok edildiğinden beridir sonuncu Motsai. Kabilesinin yasını tutuyor herhalde. Onu kurtardığımdan beridir benim yanımda. Diğer yerliler ona “Puetuyai” derler, Komançi dilinde “Hayalet” demektir. Tomahawk dedikleri baltalardan kullanır, ateşli silah kullanan bir adamdan daha tehlikelidir.”

“Rusya’ya gittiğimiz zaman maharetlerinizi göreceğiz. Başarılı olmanız durumunda daha fazlasını kazanacaksınız.”

“Bize güven. Senin fabrikada gördüklerin sadece gösteriydi. Bizimki tamamen gerçek! Kalabalık olmaları önemli değil.”

“Öldüreceğiniz sadece bir kişi, çete falan değil.”

“Nasıl yani? Tek bir adam için Tanrı’nın unuttuğu bilmem hangi topraklardan mı geldin? Rusya dediğin yerde adam mı kalmadı?”

“Bu sıradan bir kişi değil. Tek başına askerleri, haydutları mahvetmiş bir kişi. Sayısız kere zincirlerini koparıp kaçan ve yine savaşan amansız bir düşman. Silahını iyi kullanıyor ve tabi askerlerimizden daha hızlı. O yüzden buraya kadar geldim. Uzak da olsa gelebileceğinizi düşünüyorum?”

Dave elindeki viskiyi kafasına dikip elinin tersiyle ağzını sildikten sonra karşılık verdi: “Ucunda altın varsa cehenneme bile giderim!”

SAHNE-3: Pusu

Fon Müziği: Ennio Morricone – Once Upon A Time İn The West (Man With A Harmonica)

http://www.youtube.com/watch?v=m6BQKFs3-VM

Karasuvbazar’a doğru gecenin köründe bir atlı tozu dumana kata kata ilerlemekteydi. Ay ışığı altında belindeki kamasıyla tabancası, sırtındaki tüfeği adeta gümüş misali parıldayan genç bir adam atının üzerine eğilmiş yellerle yarışırcasına at sürmekteydi. Zifiri karanlıkta ulaşmıştı: “Karasuvbazar’da pomeşçiklerle mirzalar asker salmış, yine zorla haraç alacaklar!” haberi. Atına bindiği gibi pomeşçiklerle mirzaların gözünü korkutmak, askerlerini dağıtmak için Karasuvbazar yoluna düşmüştü.

Şehrin ışıkları uzaktan sökün ettiğinde daha yaman kamçılamıştı atını. Gecenin karasında uzakta çayırlar içinde sürüne sürüne ilerleyen Hayalet’ten habersizdi. Konuşmaması ve sürekli sessiz durması, düşmanına sessizce yaklaşıp apansızın fırlattığı baltalarıyla öldürmesiyle tanınırdı. Alim’in yaklaştığı sıra görmemesi için çamura buladığı baltasını atın yoluna fırlattı. Kör karanlıkta atın ayaklarından biri yere saplanmış baltaya değince tökezlenmediyse de bir anlık yavaşladı. İşte o anda Hayalet öbür baltasını ata fırlatarak acı bir kişnemeyle yere yıkılmasını sağladı. Kendini son anda atın üzerinden atan Alim yere düşer düşmez ayağa kalkıp atına doğru yürüdü. Ancak bir anda gelen bir silah sesinin ardında kalpağı yere düşünce yere yapıştı. Tüfeğini çıkarıp sesin geldiği yere doğru bakındıysa da kimseleri göremedi.

“Hem yaman saklanmış hem de yaman nişan almış…” diye düşünerek atının yanına sürünerek vardı. Hem yerdeki baltayı hem de atının gövdesine saplanan baltayı o an fark etti. Atın yaşadığına şükrederek ayaklarında bir sakatlık olup olmadığına baktı. Sağlam olmasına rağmen hayvanın yatıp durmasına yerden kalkmayışına şaşırdı. “Demek ki bir şeyler sezmiş!” diye düşünerek yere düşen kalpağını aldı. “Şayet ben yerdeyken de ateş etmiyorsa bu gayet yaman nişancı!” diye kendi kendine söylendi. Kalpağını tüfeğinin ucuna taktıktan sonra aniden havaya kaldırdı. Bir anda iki ayrı yerden silah sesleri duyup iki ayrı yerden şavkıyan kıvılcımları görünce iki kişi olduklarını anladı. Kalpağını indirdiğinde sekiz delik saydı. “Delip geçtiğine göre ikinciye ateşlemişler. Ruslarda böyle ateş eden adam yoktur, atımı yaralayan balta da bir acayiptir! Ruslar karşıma kimi çıkardı böyle?” kendi kendine söylendi.

Atından biraz uzağa doğru yuvarlanıp belli belirsiz bir yere ateş ettikten sonra hızla yerini değiştirdi. Yine iki ayrı yerden silahını patlattığı yere doğru kurşun atıldığını gördü. Namlı kıvılcımlarından ötürü iki kişinin de yerini aşağı yukarı görmüştü. Görmeden gözüne kestirdiği birine doğru sürünerek gitmeyi denedi ama düşüp kaldığı çukurluk yerden çıkar çıkmaz adamların kendisine göre daha yüksek yerde durmalarından ötürü kendisini vurma ihtimali vardı. “Kafamı çıkardığım an öldürecekler. Artık hangisini denk getirirsem öldürüp bir şekilde çıkmalıyım!” diye düşündü. Atının sırtını okşar okşamaz yarasına rağmen yerinden doğrulan hayvanın sırtına atladı. Anında silah patırtıları ardı sıra patladı.

Sırtındaki ve ayaklarındaki acıya rağmen atını hızla sürerken bir an geriye dönüp elinde tüfeğiyle ayağa kalkmış Meksikalıyla göz göze geldi. Tüfeği ondan evvel doğrultup ateşlediğinde alnının çatından giren kurşunla yere yıkıldığını gördü. Atı yel gibi ardından gelen artık tek kalmış kurşun seslerine aldırmaksızın giderken sırtına saplanan kurşunların ıstırabı dayanılmaz olmuştu. Gözleri kararmasına rağmen atının üzerine eğilip adeta yapışmıştı.

Pusuya yattığı yerden kalkan Dave hızla Juan’ın düştüğü yere doğru koşturdu. Meksikalının başına çöküp yaşayıp yaşamadığına baktıktan sonra cesedin gözlerini kapattı. Yanına koşturup gelen Hayalet’e bakıp nal sesleri belirsizleşen Alim’in atının gittiği yeri gösterip şöyle dedi: “Juan da senin hayatını kurtarmıştı. Bana olduğun kadar ona da borçlusun. Atlının izini sür ve kafasını kesip bana getir! Sen gelene kadar her güneş en tepeye vardığında burada Cortez’in mezarında olacağım. Gün batana kadar seni bekleyeceğim!” Hayalet hiçbir şey söylemeden baltalarını fırlattığı yere gidip onları yerden aldıktan sonra atın gittiği yöne doğru koşmaya başladı. Dave, Cortez’in cebindeki altınları alıp cebine attı.

SAHNE-4: Ok ve Balta

Fon Müziği: Sacred Spirits – Ly O Lay Ale Loya

http://www.youtube.com/watch?v=0Z33CwdtUIA

Alim kendine gelmeye başladığında ilk hissettiği tüm vücudunun sızladığı oldu. Gözlerini araladığında kendisini derme çatma ufak bir çadırın içinde buldu. İçerisinde birkaç kürkle sayısız çer çöpün bulunduğu, babasının dedesinin zamanındaki göçer çadırları misali mütevazı bir yerdi. Yattığı yerden doğrulduğunda sızlamanın artmadığını görüp şaşırdı. Üzerine baktığında giysilerinin değiştirilmiş olduğunu gördü. Üstünü başını yokladığında ise yaralarının uzun zaman önce tımar edilmiş olduğunu fark etti. En son hatırladığı Karasuvpazar yolunda düştüğü pusu ve atına atlayıp güç bela oradan kaçmasıydı. Tam o sırada içeriye eski giyimli, sırtında yamalı bir paltoyla dedesinin zamanındaki gibi ok ve yay taşıyan altmışlarında ancak hala dinç bir adam kafasını uzattı. “Sağlığın nasıl oldu Alim akay?” Alim şaşırdı. Kırım’da herkes onu o da çoğu kişiyi tanırdı ama bu çadıra kafasını uzatmış adama ilk kez rastlıyordu. “Benim sağlığım yerindedir akay sağ olasın. Beni seni hiç görmediğim halde sen beni nereden tanırsın?” Adam çadırın eşiğine basmadan içeriye girip yanına çöktü: “Azamatoğlu Alim’i Kırım’da tanımayan var mıdır? Atınla birlikte seni iki konak ötede buldum, bu ormanda yaşarım. Sırtındaki iki kurşunla birlikte, baldırına ve sol koluna saplanmış üç kurşunu da sayarsak bu kadar yarayla yaşamana şaştım. Dedim bu olsa olsa bizim Alim’dir. Aldım taşıdım buraya, yakınlardaki bir avuldan ebe ana çağırdım birlikte tımar ettik yaralarını. Yedi sekiz gündü böyle baygın yatarsın.”

Alim: “Karavupazar’da asker toplanmış dediler gittim vardım. Pusuya düşürdüler. Rus değiller yahut öylelerse de ellerindeki silahları hızlı kullanan asker yetiştirmişlerdir. Hiç yabancı gördün mü civarda?”

“Peşinde kimse varsa bile denk gelmedi. Orman içinde zor bulurlar seni ben senelerdir buradayım.”

“Köyün nerededir baba?”

“Köyüm yok. Varsa da bilmem. Ben çocukken Kırım’ın yukarısındaki çöllerde yaşadığımı hayal meyal hatırlıyorum. Bir gün Ruslar geldi kaldığımız çadırlara hepimiz dağıldık ben de kaçıp buralara geldim. Bir babamı hatırlarım yay germeyi öğretmişti, ava giderdik. Çocukluğumdan beri bu ormanda yaşarım… Yabanbek derler bana, asıl adımı ben bile hatırlamam.”

Adam çöktüğü yerden doğrulup çadırdan çıktı, geriye dönüp Alim’e seslendi: “Ben akşam için yiyecek bir şeyler almaya ebe ananın köyüne gidiyorum. Ben gelene kadar buradan bir yere ayrılma. Tüfeğin de kaman da hep yanı başında. Gelip giden olmaz.”

Yabanbek çadırdan ayrılıp çalıların ve ağaçların arasına karıştığı sıra da uzaktan bir çift göz de onu seyretmeydi. Atın izini kaybettikten sonra günlerce civarda Alim’i arayan Hayalet geceden beridir ormanda Alim’in başında bekleyen yaşlı adamın gitmesini beklemekteydi. Alim’in çadırda olduğunu çadırın dışında bekleyen yaralı yeri kanlı bir deri parçasıyla örtülü attan anlamıştı. Yakınına giderse ateş edebileceğini düşünerek adamı göremeyeceği kadar epey uzak durmuş, adamın gidişini gördükten sonra da çadıra doğru süzülmüştü.

Çadıra yaklaştığı sıra baltalarından birini çıkarıp havaya kaldırdı. Alim’in uyanık olma ihtimalini ve nişancılığını düşürüp temkinle yaklaştı. Çadırın duruşundan yattığı yeri kestiremese de kapıdan içeriye bakıldığında belli belirsiz birisinin ayaklarını görmüştü. Baltasını havada tuttuğu sırada bir şeyin baltaya çarparak yere düşürdüğünü gördü. Öbür baltasını da çıkarıp kaldırdığı sıra yine bir şeyi çarpıp baltayı düşürdüğünü gördü. Baltalarına baktığında şaşırıp kaldı. Üzerlerine kendi kabilesindeki savaşçıların kullandığı okları hatırlatan okların saplanmış olduğunu görünce kendi insanlarından birini görebileceği umuduyla okların geldiği tarafa baktı.

Yabanbek ağır adamlarla Hayalet’e yaklaşmaktayken yayını germişti. Hayalet sonunun geldiğini düşünüyordu. İlk defa sessiz adımlarını işiten bir düşmanı kendisini gafil avlamıştı. Ancak adama karşı korku hissetmiyordu. Giysileriyle duruşuyla kendi kabilesini hatırlamıştı. Giyimi benzemiyordu ancak üstündeki elbiselerden şehirde yaşamadığını tahmin edebiliyordu. Tuttuğu yay kendi halkının yayından çok farklıydı ancak kendi insanları da yay kullandığından onları hatırlatmıştı. Yabanbek’e de Hayalet’in giyinişi garip gelmişti. Kafasındaki birkaç tüyle ve üstündeki takılarla çocukluğunda gördüğü Kalmuk ihtiyarlarını hatırlamıştı. Yayını indirip: “Savuş git!” dedi. Hayalet dediği şeyi anlamadı. Bu sefer kafasıyla ormanın ötesini işaret ederek gitmesini söyledi. Hayalet adamın kendisini öldürmek istemeyeceğini düşünerek geriledi. Acaba adam da kendisini kendi halkına mı benzetmişti?

Hayalet gideceği yerde toprağa çömeldi. Toprağa insanı andıran birkaç şekil çizdi. Ellerinde mızrakları olan insan şekilleriydi. Hepsinin üstüne kabilesinin simgesini çizdi. Sonra onları ardından da kendini gösterdi. Göğsündeki damgayla adamların üstündeki şekle işaret etti. Sonra da Yabanbek’i işaret etti. Yabanbek ilkin insanlardan bir şey çıkaramamıştı ancak adam hem üzerindeki şekilleri hem vücudundaki damgayı gösterdiğinden “Herhalde kendi boyunu anlattı. Sonra da beni sordu?” diye düşündü. Yere oturup adamın çizdiğine benzer atlı insanlar çizdi. Onlara kendisinin boynunda taşıdığı ok ucundaki damganın şeklini çizdi. Ardından ok ucunu gösterdi. Sonra ellerinde tüfek tutan insanlara benzer insanlar çizdi kendi insanlarını anlatan şeklin karşısına. Sonra bir kişi hariç boyunun insanlarını resmeden tüm şekilleri bozdu. Tek kalan insanı gösterdikten sonra kendisini gösterdi. Sonra yalnız bir atlı çizip diğer atlıların üzerini çizdi. Atlıyı gösterdikten sonra içeride yatan Alim’i işaret etti. Hayalet kendi insanlarını ve yok edilmelerini hatırladı.

O anda çadırdan dışarı elinde tabancasıyla Alim çıktı. Başından beri onları seyretmekte olduğu belliydi. Hayalet kendisini gösterdikten sonra topraktaki eli tüfekli tek atlıyı gösterdi. Ardından yanına bir sürü insan çizip tepesine Yabanbek’ten gördüğü damgayı çizdi. İnsanlarını koruyan bir savaşçı olduğunu söylemeye çalışıyordu. Alim de yanına çömelip kendisi hariç tüm şekilleri çizdi. Karşısına eli tabancalı bir şekil çizip Hayalet’i işaret etti. Hayalet onun Dave’i görmek istediğini anlamış gibiydi. Gelmelerini işaret ederek ormanın dışını gösterdi.

Alim, Yabanbek’e dönüp: “Bana bir tane daha at bul. Ya beni bu hale getirenleri toprağa koymalı yahut buralardan göndermeli…” dedi. Hayalet’e dönüp silahlarını işaret etti. Hayalet baltalarını kemerine taktıktan sonra sağ elini havaya kaldırdı. Alim ile Yabanbek de aynısını yaptı. Alim yere çömelip bir gemi şekli çizdi. Sonra ayağa kalkıp Hayalet’le adamı işaret ederek gemiyi gösterdi. Sonra da adamla kendini gösterdi. Hayalet: “Ya gidecek ya ölecek…” denilebileceğini az çok anlamıştı.

SAHNE-5: Düello ve Eve Dönüş

Fon Müziği: Bruno Nicolai-Duello

http://www.youtube.com/watch?v=UYiwK0kxJnc

Güneşin tam tepede dikildiği sırada Dave iki atlının kendisine yaklaştığını gördü. Atlılardan birinin Hayalet diğerinin de Alim olduğunu görünce şaşırdı. Şaşkınlığı üzerinden atıp silahına davranacağı sırada Hayalet’in “Dur!” diye bağırdığını duydu. Şaşkınlığı bir kat daha arttı. Hayalet’in sesini ilk defa duymuştu. Hayalet yanındakileri bırakıp kendisinin ve Juan’ın mezarının önüne gelince atından indi. Dave şaşkınlıkla sordu: “Konuşuyorsun! Bu nasıl olur? Günlerdir seni bekliyorum ve sen konuşarak çıkıp geliyorsun!”

Hayalet tane tane ve kelimelerle konuşuyordu: “Değil bu bizim savaş. Yaşlı adam yere çizdi elleriyle gösterdi. O savaşçı kabilelerini koruyor. Seninle istedi kapışmak. Ben istedi topraklarımıza dönmek. Benimle gel dönelim. Sen kalmak istedin savaşçı seni öldürecek.”

Dave: “Düello istedi demek…” diye söylendi. Ardından Alim’e dönerek parmaklarını açıp “on” sayısını gösterip on adım saydı. Sonra Alim’i işaret edip “on” sayısını tekrar gösterdi. Alim on adım uzağında atından inerek Dave’in karşısına geçti. Dave kılıfındaki silahı gösterip hızlıca çekermiş gibi yaptı. Alim’de kafasını sallayıp kuşağındaki tabancayı hemen çekebileceği bir duruma getirdi. Ardından Hayalet aralarına girerek baltasını çıkardı. Önce Dave’i sonra Alim’i işaret ederek düellonun başladığını bildirdikten sonra tam ortalarına fırlattı.

Alim ile Dave gözlerini kırpmadan birbirlerini seyretmektelerdi. Ortalık sessizleşmişti. Her ikisinin de elleri her an silahlarına gitmek üzere hazırdı. Güneş tepede parlıyordu. Dave, Alim’in kurşunlarından kaçabilmek için silahını çeker çekmez yere yatmayı düşünüyordu. Alim ise yan dönerek ateş ederse onun ilk kurşunundan kaçılabileceğini hesaplamıştı. Bir anda silahını çekip Alim’e doğrultup namluyu ateşlediği sıra yere kapandı. Alim ise yan dönerek silahını çektikten sonra üzerine ateş etti. Dave elinden vurularak silahını düşürdü. Alim’in kendisine tekrar ateş etmesini bekliyordu ama ateş etmedi. Alim dibine kadar yaklaşıp silahını başka yere attıktan sonra başıyla çekilip gidebileceklerini işaret etti.

Ancak Dave onun gibi düşünmüyordu. Alacağı altınların parıltısı gözlerini kör etmişti. Yerinden doğrulur doğrulmaz kemerindeki bıçağı çıkarıp Alim’e fırlattı. Bıçak Alim’in kolunu sıyırıp geçerken Alim de kendi kamasını çıkarıp Dave’in göğsüne fırlattı. Dave yere çökerken ağzından gelen kanlarla boğulduğunu hissetti. Meksikalının mezarının ayak ucuna yıkıldı kaldı. Alim kamasını göğsünden çekip beline taktıktan sonra Hayalet’in yanına gittiği. Toprağa bir çadır ve gemi çizerek Hayalet’e dört altın verdi. Ardından denizi işaret etti.

Güneşin batmasına yakın Milyutin atıyla dört nala girmişti limana. Garip kılıklı bir adamın hükümetin kendisine verdiği altınları bir Rus karakoluna Meksikalı ve Dave’in şapkalarını da bırakarak kötü bir İngilizceyle “eve döneceğini” söylediğini öğrenince altüst olan planlarına küfrederek limana gelmişti. Kızılderili’yi kalkmakta olan bir geminin güvertesinde gördü: “Senin konuşmadığını söylemişti Dave!” diye seslendi. Kızılderili: “Artık konuşuyor ben!” diye karşılık verdi.

Milyutin sordu: “Diğerleri neredeler?”

“Pusu yapılan şehre yakın iki mezar. İki mezardalar. Yenemedik. Altınların hepsi sizde. Artık iş yok.”

Tam o anda Milyutin’in aklına bir şey geldi: “Tüm parayı iade ettiysen gemiye binecek parayı nereden buldun?”

“Halkını koruyan gümüş bıçaklı yalnız savaşçı verdi!” diye cevapladı Kızılderili. Milyutin bir an duraksadı. Gümüş bıçak zihninde kama çağrışımı yapınca: “Alim!” diye kekeledi. Rıhtımdan uzaklaşmış olan geminin ucundaki kızılderiliye baka kaldı…

SON

Meraklısına Not: Alim Azamtoğlu 1850’lere kadar Kırım’da yaşadıktan sonra Ruslara esir düşüp Sibirya’ya sürülmüştür. Kimi rivayetler yolda yahut Sibirya’da olduğunu söylese de sürülmesi sırasında firar edip İstanbul’a kaçmış ve oraya yerleşmiştir. 1924 yılında Alim’in üvey oğlu Musa’nın İstanbul’dan Kırım’a yolladığı bir mektuba göre 110 yaşını aşkınken vefat ettiği tahmin edilmektedir. Kırım halkı öldüğünü düşündüğünden ardından Alim Yırı (türküsü) yakılmıştır: http://www.youtube.com/watch?v=PTYRA0WqE5s

Mehmet Berk Yaltırık

Tarihçiyim ve yazarım. Tarihi korku hikâyeleri yazıyorum. Çeşitli internet sitesi ve fanzinlerde, çeşitli inceleme yazıları ve hikâyelerim yayınlandı. “Anadolu Korku Öyküleri-2”, “Gio Ödülleri 2013 Seçilmiş Öyküler”, “Güçoburlar” ve “Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikâyeleri-1” çalışmalarında yer aldım. “Türk Kültüründe Hortlak-Cadı İnanışları“ adlı bir akademik makalem de mevcut.

Bir Zamanlar Kırım’da” için 2 Yorum Var

  1. Hikaye gibi hikaye olmuş. Kırım ile kovboyları bağlayabilmek ayrı bir kaabiliyet. Ortalamanın çok üstünde. Tebrikler.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *