Öykü

Çeşmenin Duldası

(Not: Sergio Leone’nin 1966’da çektiği “İyi, Kötü ve Çirkin” [The Good, the Bad and the Ugly] adlı filminden ilhamla, bir nevi hayran kurgusu [fan fiction] mahiyetinde yazıldı. MBY)

“Eşkıyalığın sonu yok. Adam, kurt gibi kovalanınca kıyıcı olur. Kıyıcı heriften de bir vakit hayır gelmez”

Kemal Tahir, Rahmet Yolları Kesti

“Yaha ulu kavak dalın gurusun, Dökülsün yaprağın suda çürüsün

Sen bir ulu kavak yolda durursun, Gelene geçene dulda olursun

Yüksek odalarda mangal kömürü, Ellerimi yaktı martin demiri”

“Yaha Ulu Kavak Dalın Kurusun” türküsü, Kaynak: Refik Başaran

* * *

Mayıs güneşi altında, uzaktan uzağa Anzavurcular ile Kuvvacıların attığı tüfeklerin patırtılarıyla bir-iki cılız top sesinden gayrı dağ taş susmuştu. Karaçam ile Geyve yoluna yakın, ne tavşanın, ne tilkinin geçtiği bir mezrada, duvarlarının yarısı yıkık, baykuş yuvalarını dahi örümcek ağları bağlamış üç müştemilat, yarısı yanıp yıkılmış bir köşk ve pencerelerine tahtalar çakılı epey köhnemiş ahırdan müteşekkil bomboş, adı sanı meçhul bir çiftliğin, kısmen ayakta kalmış çitlerine doğru yaklaşan, biri Kafkas kalpaklı, diğeri Karadeniz kabalaklı iki atlı göründü. Birinin üstündeki subay kaputu ile köylü poturu ve ceketi, ötekinin ise Karadeniz mintanıyla asker pantolonu, birbirine benzemez fişeklikleri ve silahlarıyla karın tokluğuna dağların yolunu tutup mavzer zoruyla geçinen şakilerden olduklarını belli ediyordu. Subay kaputundaki ve mintandaki kurşun delikleri ve kurumuş kan izleri sebebiyle, eski sahiplerinin akıbetleri ayandı. Atlarla tırıs vaziyette çiftliğe yaklaşırlarken, onların tam aksi tarafından mor tülbent sarılı fes giymiş, şişmanca, kaba sakallı bir atlı tüfeği çekili vaziyette çitlerin olduğu yere gelip durdu. Atından inip sakince ayakta kalabilmiş tahtalardan birine bağlayınca, diğer atlılar da kendi taraflarındaki çitlere yaklaşıp aynısını yaptılar. Tabancalarını çekip usulca kaba sakallı, hayli eskimiş Kafkas giysilerine bürünmüş tüfekli adama doğru sakin sakin yürümeye başladılar. Adamın üstündeki ona kısmen dar geldiği belli olan elbisedeki kurşun delikleri, onun da diğerleriyle aynı yolun yolcusu olduğunu gösteriyordu.

Soğuk ve zalimane bakışlarını birbirlerinin üzerinden ayırmaksızın pencereleri tahtalarla kapatılmış ahıra doğru adım adım ilerlediler. Kapıya varmadan kaba sakallı olan sağ elini “Durun!” anlamında kaldırınca asker gibi durdular. Kaba sakallı binalara şöyle bir göz gezdirip en son uzun uzun ahırın karanlık boşluğunu seyrettikten sonra tekrar adamlara döndü: “Etraf susa durmuş. Ya toplaşan silahlılar var yakında, ya pusu var, beyhude değil bu. Aman vermek yok. Tetik duralım!” Adamlar sessizce kafalarını sallayıp ellerindeki eskimiş Smith Wesson ve Karadağ tabancalarının horozlarını yavaşça kaldırdılar. Kaba sakallı, elindeki mavzeri ise nicedir ateşlemek üzere hazır tutuyordu. Ahırın kapısına tekrar baktıktan sonra adamlarını dönüp: “Haydi!” deyince üçü birden içeriye atıldı. Birbiri ardına patlayan tüfek ve tabanca gümbürtüleri ahırdan taşıp müştemilatların duvarlarında ve mezrada yayıldı.

Seslerin kesilmesinin akabinde şişmanca kaba sakallının bedeni, pencerelerden birinin tahtaları kırarak gürültüyle dışarıya düştü. Kanlar içindeki bedeni titrerken ve gözlerini kırpıştırırken pencereden orta boylu, esmer çehreli, pala bıyıklı bir adamın fırlayıp dışarı çıktığını gördü. Başındaki hayli eskimiş Arnavut keleşası ile elindeki demirleri el işçiliğiyle hususen süslenmiş yorgun ancak halen işleyen Martini tüfeği dikkat çekiyordu. Esmer adam yerde kıvranıp duranın üzerine doğru eğilip aşağılayan gözlerle baktı. “More kırk senenın İdamlık Nedim’inı bastırmak sizın gibı acemi çeratalara mi kaldi?” diye söylenip adamın üzerine tükürdükten sonra atlara doğru koşturdu. Çitlerden uzaklaştırdığı ata bir sıçrayışta binip çepeçevre dönüp sakinleşmesini bekledikten sonra kuzeye, Sapanca tarafına doğru at sürdü.

* * *

“Beyim Sapanca tarafından gelen bir atlı var!” diyen yanaşmasının sesindeki endişe, Berkukzâdeli Şekip’i rahatsız etti. Yanaşması Ahmed de, onun kardeşi de, tıpkı vefat edip gitmiş babası ve amcaları gibi, ta Sultan Aziz zamanından beridir ailesinin sadıkane hizmetkârlarındandı. Havalinin eli silah tutmaya yatkın ahalisinden olduğundan kolay kolay gözü korkmazdı ancak tek bir atlıdan böylesine endişeyle bahsetmesi canını sıkmıştı. Epey uzaktan gelen tüfek patırtıları günlerdir sürüp gitse de burası hayli gözden ve yollardan uzak, sakin bir çiftlikti. Şekip bir Ahmed’e, bir de yanında durduğu çitlerle çevrili alanda dolanıp duran beş at ile yedi taya baktı. Gümüş savatlı kamçısını şaklatarak ağır ağır yürüdü. Çitlerin arasından aşıp, “Karşılayalım!” diyerek tek katlı ancak genişçe çiftlik evine doğru ilerledi. Yanaşması da omzuna astığı mavzeri eline alıp kalpağını yan yatırarak beyinin ardından koşturdu.

Bir süre sonra altındaki mat siyah parıldayan donuk yağız atının koşumları ile kemerindeki kayışların süs tokaları, üzerindeki hamaylı ve kösteklerin mayıs güneşi altında gelin görümlüğü gibi ışıldadığı, giyimi Çerkesleri andıran bir çiftliğin yakınlarında sökün etti. Kemerinin ortasına asılı gümüş işlemeli kaması ve solundan sarkan “şaşka” denilen kılıcıyla, beri yanda kabzasındaki işlemelerin uzaktan seçildiği, ince bıyıklı, kısık gözlü, başına Kafkas muhacirlerinin kabalaklarından, sırtına da eskimiş bir yamçı giymiş atlının insana bakıp bakmadığı meçhuldü. Gelişindeki sükûnet ve atının dahi ses soluk çıkarmadan can almaya gelir gibi tırıs gidişi tehditkârdı. Çiftlik evinin avlu kapısına gelince atından inip koşumlarını hemen dibindeki çitlere bağladı. Evin pencerelerine ve çevreye şöyle bir baktıktan sonra sanki kendi eviymiş gibi pervasızca kapıyı açıp avluya daldı. Girdiğinde avlunun diğer köşesinde, evin giriş kapısı önünde bir sininin ardında sandalyeye çökmüş, kısa namlulu bir süvari filintasını üstüpü ile silen Şekip ile göz göze geldi. Kır başının üstüne yanaşmaları gibi kalpağını yan yatırmış adam, bakışlarını gelenden ayırmaksızın susup öylece seyretti. Gümüş savatlı kamçısını da o işlemeli bakırdan sininin üzerine, birkaç kurşunun sıralandığı meşin fişekliğin yanına bırakmıştı. Onun hemen gerisinde ellerinde mavzerleriyle yirmilerinin sonunda görünen iki hizmetkâr da beyleri gibi gözlerini kırpmaksızın gelene sert sert bakıyorlardı. Kafkas kıyafetli olan hiçbir süsü, işareti olmayan ancak normalden biraz daha uzun görünen yerlerde sürünen kamçısını sarıp sarmalayarak biraz uzağındaki sandalyeyi çekip aldı. Sağ ayağını üzerine koyarak bir Şekip’e bir de yanaşmalarına baktı.

“Berkukzâdeli Çiftliği burası mı?” diye sordu yalnız atlı, sesi de bakışları gibi soğuktu ve insana tekin gelmiyordu. Sorudan ziyade zaten bildiği bir şeyi vurguluyordu sanki. Şekip silahını temizlemeyi sürdürerek, “Seni Karasulu mu gönderdi?” diye sordu. Yanaşmalar kıpırtısızdı. Sandalyeye ağırlık vererek öne doğru eğilen adam bir şey söylemedi ancak Şekip cevabını almıştı. Gözleri bir an uzaklara daldı Şekip’in: “Karasulu’yla taa şuncacık kadarken Yıldız’da tanış olmuştuk. Hünkârın çizmeli zabitleri arasındayken de cemiyete aynı sıralarda, birlikte girmiştik. Görüyorum ki bunca yıllık hukukumuzu hiçe saymış. Git ona de ki, bir mevhumun peşinde ömrünü tüketmesin. Savuş yoluna git sen de. Onun aradığı bende yok!” Karşısındaki adamı hiç görmemişti ama hakkında bazı rivayetler duyduğu birini çok anımsatıyordu. Lakin tanıdığı yahut sadece ismen işittiği yüzlerce isim ve nam arasında hatırına bir türlü gelmiyordu. “Emanet?” diye sordu aynı soğuk ifadeyle. Rahatlığı ve pervasızlığı can sıkıcıydı. Sanki arkasında tabur varmışçasına öylesine dikilip duruyor, efelenmeksizin efeleniyordu. Şekip’in kaşları çatıldı, “Ne emaneti?” diye sordu sertçe. Adam ayağını sandalyeden kaldırmaksızın geri çekilirken kamçısını sol eline aldı. Sağ elini kamasının kabzasına koydu sakince, “Anzavur Ahmed, Kirmastı’da Ethem Bey’inkilerden kaçarken bir emanet bırakmış.” Şekip alaycı bir ifadeyle güldükten sonra, “Onu diyorum işte. Altın lakırdısı… İngilizlerin Kuvay-ı İnzibatiye namına verdikleri bir kasa dolusu altın hani… Git Anzavur’a sor, Karasulu’ya sor ben nereden bileyim?”

Adamın kamanın kabzasını sıkmaya başlaması yanaşmaların da Şekip’in de gözüne çarpmıştı. Yine aynı sinir bozucu sükûnetini bozmaksızın, “Anzavur Ahmed’in ta seneler evvelinden, Çakırcalı Efe’nin takibinden beri kapısında tuttuğu bir adamı varmış. Kesik Ali. Kesik Ali’yi bu çiftlikte görmüşler. Burası Berkukzâde Çiftliği değil mi? Sen de Berkukzâdelerin Şekip Bey değil misin? Karasulu seninle Kesik Ali’nin Anzavur’dan arakladığınız emanetin yerini öğrenmek istiyor. Kesik Ali hangi nam ve kılık altında dolaşıyor? İmi timi kayıp. Bir yerde postu deldirmiş olsa ölüsünü bulurdum muhakkak ama leşi de meydanda yok.” dedi. Yine tane tane, üstü örtülü bir tehditle konuşuyordu. Şekip üstüpüyle filintasını kazırcasına temizlemeye devam ediyordu, “Belki bir hendeğe, çukura, bataklığa falan düşmüştür olamaz mı?” diye sordu yine alay eder gibi ancak içinin endişesi titreyen sesinden aşikârdı. Adam bu sefer ince bıyıklarını düzelterek, “Ölü yahut diri, benim elimden kaçabilen olmaz. Kobaşlı Rüştü, Çakırcalı’nın takibine buradan Abhazları, Çerkesleri toplayıp gittiğinde izciliklerini ben yaptım. Kamalı Rıdvan namımızı o vakitlerde aldık, simaen değilse de ismen tanışmışızdır.” dedi.

Şekip belli etmemeye çalışsa da ister istemez bu ismi duyunca kanı çekilmişti, neredeyse elindeki filintayı düşürecekti. Seneler evvelinde buradan çıkıp Çakırcalı’nın takibinde, sonra kâh cemiyetten kâh para bastıra ağalardan, beylerden kimselerin “kelleci” olarak kiraladıkları, gözünü kırpmadan adam vurur cinsinden ismi meşhur bir silahşordu. Cihan Harbi senelerinde asker yazılıp Hicaz Cephesi’ne gönderilmişken firar edip Aydın dağlarında zeybeklerle, efelerle dolaştığı, eşkıyalık yaptığı bir aralık şöyle böyle konuşulmuştu. İşte şimdi bu amansız kıyıcı karşısındaydı. Yine de Karasulu’ya duyduğu öfke korkusundan ağır basmıştı, “Cellatlığını duymayan mı var? Karasulu’nun kapıma gözünü kan bürümüş bir eşkıyayı göndermesini hiç ummazdım. Gelişinden çıkardım seni ama sen adını bağışlayana kadar emin değildim.” dedi istifini bozmamaya çalışarak. Rıdvan yine öne doğru eğilerek, “Şu halde Kesik Ali’yi bulmak için para aldığımı biliyorsundur…” dedi. Soruları cevap aramaktan ziyade karşısındakini bıçak ucu batırıyormuşçasına rahatsız etmek maksadıyla soruşu Şekip’in sinirlerine dokunuyordu. Son anda kendine hâkim olup beyliğini hatırladı, Rıdvan’ı tepeden tırnağa süzüp emreder gibi, “Senin aileni bilirim, köle soyundansınız siz. Namını duymamış olsam böyle huzuruma çıkamazdın. Karasulu sana ne kadar verdi?” diye sordu. Rıdvan, “Beş yüz kuruş… Kesik Ali’nin ismi için.” dedi elini kamasının kabzasından ayırmaksızın biraz daha öne eğilip sağ dirseğini dizine dayayarak. Şekip, bu belayı kazasız belasız ve de şanına gölge düşürmeksizin yollarını arıyordu. Gürültüyle öksürüp genzini temizleyerek, “Sarı Naim. Karamürselli Sarı Naim dedirtiyor kendine.” deyiverdi. Sonra sağında dikilip duran yanaşması Ahmed’e elini savurup yukarıyı işaret etti.

Ahmed, beyinin emrini ikiletmeden eve koşturdu. Avluya geri döndüğünde elinde büyükçe bir para kesesi vardı. Rıdvan’ın önüne geçip keseyi ona uzatırken, “Bu kesede en aşağı otuz, kırk sarı lira var. Al bunu…” dedi Şekip tereddütle. Rıdvan bir keseye, bir yanaşmalara, bir de Şekip’e baktı. “Harp vakti zenginliğine zenginlik kattığını, Sultan Hamid varken ayrı, cemiyet varken ayrı, İngilizler geldiğinde ayrı oynayıp para puldan eksik kalmadığını demişlerdi. Sen şehirde şakilik yapmışsın, ben dağda. Mecbur kalan her kul bu yola bir şekilde savruluveriyormuş değil mi?” dedi sakince. “İyi para yine de. Ama Karasulu yarım iş sevmediğini söyledi kusura bakma.” dediğinde o esnada iğneleyici bakışları değişip yeniden ilk geldiği gibi buz kesti. Sol bileğine asılı duran kamçıyı bırakıp keseye uzanacakken bir anda sağ eliyle kamasını çeker çekmez birkaç adım uzağındaki Şekip’in göğsüne doğru fırlattı. Şekip canhıraş bir böğürtü koyuverip önündeki tepsiyi devirerek kan kusa kusa geriye doğru yıkılırken, Rıdvan hızını kesmeksizin Ahmed’i bileğinden yakalayıp kendine doğru çekti. Şekip’in solundaki yanaşma o panikle elindeki mavzeri doğrultup tetiğe basınca yanlışlıkla Ahmed’i sırtından vurdu. Rıdvan, kendine canlı siper ettiği yanaşmayı “yandım anam” avazları atarken yere fırlatıp ayağının ucuyla altındaki iskemleyi eli tüfekli yanaşmanın üzerine fırlattı. Yanaşma gayri ihtiyarı bir anlık refleksle namluyu sandalyeye doğru çevirip geri Rıdvan’ı vurmak istediğinde hatasını hayli geç fark edebildi. Şeşkasını kınından çeken Rıdvan, yanaşmanın boynuna doğru hızla indirdi. Kamalı Rıdvan, kanlar içinde mavzeriyle birlikte yere yığılıp kalan yanaşmanın cesedine sağ ayağını dayayıp şeşkasını çekip çıkardıktan sonra, yerde sırtının acısından dönmeye mecal bulamayan Ahmed’in üzerine atıldı. Yarasına basarak etkisiz kıldığı yanaşmanın boğazını şeşkanın namlusuyla kestikten sonra yattığı yerde kıvranıp nefes almaya çalışan Şekip’e döndü. Şeşkasını yamçısının kenarıyla temizleyip geri kınına soktu. Yere düşen kanlı keseyi alıp içindeki sarı liralara göz kararı baktıktan sonra sırtındaki yamçının derin iç ceplerinden birine attı. Sonra eğilip Şekip’in göğsünden çıkardığı kamayı, adamın beyaz gömleği üzerinde temizleyip geri kınına soktu. Tam dönüp çıkacakken, Şekip’in devirdiği sinin altında kalan gümüş savatlı kamçının ucuna gözleri takıldı. Elindeki adi kamçıyı bir kenara atıp yattığı yerde can çekişen Şekip’i geride bırakarak avluyu geldiği gibi terk etti.

* * *

Gecenin karanlığında Geyve Boğazı tarafında silah patırtıları, top gümbürtüleri hayli şiddetlenmişken, iki atlının nezaret ettiği fenerleri sönük bir yaylı fayton aheste aheste korular arasından geçip giden bir patikayı izliyordu. Atlılar elleri tüfeklerinde, gözleri karanlığa alışmış vaziyette etrafı kol açan ediyorlar, fayton da hemen onları takip ediyordu. Bir anda sanki yerden bitmiş gibi bir atlının hayalet gibi önlerini kestiğini görünce dizginlere asılıp atlarını kişneterek duraksadılar. Ürküntüyle oldukları yerde dönüp şaha kalkıp duran hayvanları zapt etmeye çalışırken yollarını kesene Abhazca küfrettiler. Karşılığında hayli tok bir sesin, “Karasulu’nun adamlarsınız, yoksa dilinizi keserdim!” diye sakin bir ses tonuyla tehdit savurduğunu işitince tanıdılar. Atlılardan biri, “Sen miydin Kamalı Rıdvan Ağa! Öyle can almaya gelir gibi gelince göremedik, hayvanlar da sezemedi af buyur!” diyerek Rıdvan’a yaltaklandı. Rıdvan, “Yol temiz devam edin. Benim Karasulu Ağa’yla görüşeceğim!” vardır diyerek atını faytona sürdü. Arabacıya da “Devam et sen, ben binerim” dedi sakince. Fayton usul usul ilerlerken atının dizginlerini tek eliyle faytonun kenarındaki tutamaçlardan birine bağlayıp penceresinden içeriye giriverişini arabacı da, atlılar da şaşkınlıkla seyretti. Karasulu, uzanır gibi yattığı döşekten doğrulmaya gerek duymaksızın keyifli keyifli sırıttı. “Adamların yüreğine inecekti Kamalı.” deyince Rıdvan ifadesini bozmaksızın karşısına geçip kuruldu. “Aksine korkmasınlar diye göründüm. İstesem onlar fark etmeden de binerdim bu faytona…” dedi sakince.

Karasulu, sol tarafında faytonun tavanına asılmış portatif bir gaz lambasını yakınca, altın kaplama çakmağı ile elmaslı altın yüzüğü faytonun içinde parıldadı. Çakmağı yeleğinin saat ceplerinden birine tıkarken, faytonun yanında usulca ilerleyen Rıdvan’ın atına baktı. Hayvanın ve Rıdvan’ın üzerindeki parıltıların toprakla kasten kapatıldığını fark etti. Rıdvan onun bu dikkatini fark ederek sormadan söyledi, “Gündüz gözü saklanacak bir yer yok da, gece çöktü mü dost da düşman da meçhul, mecbur böyle baskın düzeni geziyoruz ikimiz de”. Karasulu, “Verdi mi Kesik Ali deyusunun ismin, cismini?” diye sordu, dizginlenemez merakı çehresinden okunuyordu. Rıdvan başını salladı, “Konuştu. Karamürselli Sarı Naim namı altında saklanıyormuş Kesik Ali.” Karasulu’nun yüzünde muzafferane bir ifade peyda oldu. “Aferin! Tam istediğim gibi. Al bu beş yüz kuruşu, ananın ak sütü gibi helaldir!” diyerek cebinden çıkardığı ufak bir keseyi, Rıdvan’ın sağ eline tutuşturdu. Keseyi açıp içindekileri avucuna döküp göz kararı kontrol eden Kamalı, bunu da yamçısının derin cebine attıktan sonra ansızın sallanmaya başladı. “Patika da amma bozuk!” diye belli belirsiz söylendi. Karasulu güldü, “Yanımızda yöremizde harbi, darbı eksik değil. Yoldan gitsek kim vurduya gideriz, hiçbir yerde duramıyorum. Topraklarımı çokta satıp savdım, nicedir seyyardır. Bereket versin sen bizi buluşma yerimizden evvel iyi buldun. Ama zaten işin bu değil mi?” dedi ardı ardınca cümleleri sıralayarak. Sonra bir süre sustu, gaz lambasının loş ışığında hayli mahzun bir ifadeyle uzaklara daldı gözleri, “Şimdi de Yunan buralara yürüyecek diye bir lakırdı duydum. Aslı var mı bilmem. Şu işlerimi bir halledeyim, Karadeniz’e can atıp savuşup gideceğim.” dedikten sonra Rıdvan’a baktı. Kamalı’nın soru soracakmış gibi bir hali vardı. İlk defa böyle görmüştü bu soğuk tabiatlı adamı, “Diyeceğin başka bir şey var mı?” diye sordu. Rıdvan yine sallanıp duran arabada kenar kolçaklarına tutunarak, “Rahmetli Şekip bana elli sarı lirayla, gümüş savatlı kamçısını verdi.” dedi sakince. Karasulu’nun gözleri kısıldı, “Sana niye para verdi?” Rıdvan fısıltıyla, “Zannederim seni öldürmem için…” diyerek sallantıyı kullanarak bir anda Karasulu’nun üzerine devriliverdi. Sol eliyle ağzını kapatırken, sağ eliyle kınından çektiği kamayı kabzasına kadar göğsüne saplayıverdi.

Karasulu’nun bedeni kıpırdamayı bırakana kadar bekleyen Rıdvan, adamın öldüğüne kanaat getirince geri çekilip lambayı söndürdü. Kamasını temizleyip kınına geri soktuktan sonra usulca camsız pencereden faytonun tepesine tırmandı. Arabacının ağzını kapatıp boğazını bir hamlede kestikten sonra adamı önünden çekmeksizin belinden Karadağ tabancasını çekip öndeki atlılara kurşun yağdırdı. Adamlar çığlık bile atamadan yıkılınca atları durdurup Karasulu’nun iç cebinde kalmış iki altın kesesini, altın çakmağını ve yüzüğünü alıp iç cebine attıktan sonra kendi kendine, “Böyle şehir eşkıyasıyla pazarlık etmeyeceksin, bunlar dağ usulünden anlar!” diye söylendi. Atını faytondan çözüp dörtnala geceye karışıverdi.

* * *

Kırca Yaylası’nda beyaz başlığı ta uzaklardan seçilen yalnız bir atlı, İznik yönüne doğru atını çatlatırcasına dörtnala sürüyordu. Sırtındaki işlemeli Martini de âdeta dosta düşmana işmar edercesine mayıs güneşi altında ışıldayıp duruyordu. Korulardan birinden ansızın art arda gelen mavzer gümbürdemelerinin akabinde İdamlık Nedim’in ölümden kaçarcasına sürdüğü at yere yıkılıverdi, Nedim de kendini bir anda yerde buldu. Sırtına batıp duran Martini tüfeğini tutmak için yana doğru hamle yaptığı sırada, “Davranma! Postu deldirirsin!” diyen çiğ bir sesle kıpırdamadan bekledi. Akçaağaçlar ve şimşirler arasından, dağ menekşelerini çiğneye çiğneye üç farklı taraftan üç silahlının kendisine doğru yaklaştıklarını gördü. Kimi Kafkas, kimi muhacir, kimi de alelade köylü kılıklarına bürünmüş, urbaları başlıkları birbirini tutmaz üç başıbozuk, mavzerlerini namlularını Nedim’e doğru çevirmişlerdi. Dal fesli, seyrek bıyıklı olanı yerde can çekişmekte olan atın başına bir el ateş ettikten sonra, “Size dedim meşhur Arnavut Nedim diye. Azılı idamlıktır bu. Çetesiz elimize düşmesi iyi oldu.” diyerek Nedim’e dönüp duman tüten namlusunu ona çevirdi. Başı Kafkas kalpaklı olanı, “Bu çulsuz eşkıya bize ne verebilir ki pis canından başka?” diyerek kanlı gözlerle Nedim’i tepeden tırnağa süzdü. Dal fesli olan bu sefer namlusunu konuşana çevirdi tehditkâr bir ifadeyle anlatmaya koyuldu, “Ahmak herif! Bu adamın ölüsüne dirisine para vaat edilmiş. Kime götürsek elimiz boş dönmeyiz. Hükumetin vaadini muhtemelen Aznavur yerine getirir, liralara kavuşuruz. Ethem’in takımı yahut Kuvvacılar da iyi para verirler. Bunun kellesi üçümüzünkinden daha pahalı anlayacağınız…”

“Şayet kellesini siz götürebilirsiniz!” diye epey hırıltılı ancak gür bir kadın sesi adamların gerisinden çınladı. Güneşi arkasına almış bir karaltı üçlüye ve yerdeki adama doğru yaklaşıyordu. Üstüne bedenine hayli bol gelen yüzbaşı apoletli bir subay kaputu giymiş, kahverengi bir poşuya sarınmış, göğsüne çapraz fişeklik takmış, kemerinin solundan eğik süvari kılıcı sarkan, beline “Alaman çıplağı” dedikleri cinsten çift Luger takılı, binici çizmeli bir kadındı. İri gözleri ve yüzündeki ufak tefek çiziklerle hayli tehditkâr bir ifadeye sahipti. Elleri Luger tabancaların kabzasında olduğu halde sakin sakin yürürken, o hırıltılı sesiyle “Basın gidin buradan!” diye gürledi. Üç çapulcu bu ikaz üzerine Nedim’i bırakıp mavzerlerinin namlularını karaltıya doğru çevirdiler. Yan bakışlarla birbirlerine son bir kez bakıp, sonra da kadının belindeki çifte Luger’lara gözlerini dikerek tetik ezmeye hazırlandılar. Dal fesli olan tetiğe dokunur dokunmaz kadın kendini yere savurup çifte Luger’la ayaktaki adamlara kurşun yağdırmaya, bir yandan da sağa sola yuvarlanmaya başladı. Şakiler son nefeslerini almaya fırsat bulamadan yere yıkılıp titreye titreye can verdiler. Nedim, eli silahlı kadının kendisini de öldürmesini bekledi. Kadın ona şöyle bir bakıp silahlarını kılıflarına geri yerleştirerek üç şakinin epey ileride bir ağaç dibine bıraktığı heybelerine doğru yürüdü.

Nedim ayağa fırlayıp adamların üzerinde, fişekliklerinde kendisine yarayacak mermiler ararken kadının arkasından, “Çehren hiç yabancı gelmiyor ama çıkaramadım senı more. Sağ olasın!” diye seslendi. Kadın bir şey söylemeden iki heybenin gelişi güzel bırakıldığı ağaç dibine yürümeyi sürdürdü. Heybeleri tutup tutup yere boşalttı. Çula çaputa dönmüş elbise yığınlarının yanına diz çökerek bakındı. “Biraz peksimet, biraz da pestil. Buna da şükür!” diyerek bulduklarını dişlemeye başladı. Nedim ona doğru temkinli adımlarla yaklaşırken, “Aç mısın?” diye sorup biraz peksimet ile pestil uzattı. Adam ziyafet sofrası bulmuşçasına bir iştahla kadının elindekilere atılıp hızlı hızlı çiğnemeye başladı. Kadının yüzüne bakıp kafasını salladı, “Hatırladım şimdi! Sen Fedai Hilmiye Hanım değil misin more? Hürriyet ilan olduğu vakıt gazatalara çıkmıştın. Kapı gibı bir yüzbaşı ile yan yana, at sırtında…” Hilmiye sanki epey eskileri hatırlamaya çalışırmış gibi bir an dalıp gitti. Kendi kendine söylenircesine, “On iki sene evveli. On sekiz, on dokuzumda ya vardım ya yoktum. Ben, beni unutmuşken sen nasıl hatırladın?” diye sordu. “Hareket Ordusu gelirkena ben da ordaydım more. Resnelı Niyazi Beg’lerın takımıyla indık İstanbul’a. Balkan Harbi’nde da gördım senı gazetede. Yine yanında o yüzbaşı…” diye konuşurken bir anda Nedim’in sözünü kesti Hilmiye, “Ratıp İhsan Bey şehit düşeli çok oldu. Kanal Cephesi’nde…” diyerek. Nedim duraksadı. “Allah rahmet eylesın more. Benım yok idı okumam, zabit arkadaşlar okur idı. Kocan ne yana gitsa gider imişsın peşinden. Neçın düştün bu yana?” diye sordu bir parça peksimeti çiğneyerek. Hilmiye çöktüğü yerden kalkıp etrafına bakındıktan sonra, “Kara Fatma’yı bilir misin? Fatma Seher Hanım?” diye sordu. Nedim heybeden dökülenlerin yanına çöküp karıştırırken, “Balkan Harbi’nde Edirne’da görmüşlüğüm var. Şimdı da bu yana gelmış çetesıyle…” Hilmiye tabancaların şarjörlerini doldururken, “Cemiyetten misin?” diye sordu. Nedim ayağa kalkıp çul çaput yığını bir tekmeyle dağıttıktan sonra cesetlere doğru yürüdü, “Yok more, fedai takımından idık. Ben o vakıtlar kaçak idım, duyduk Resnelı Niyazi Beg, Ohri’de dağa çıkmış, biz da koştuk sancagi altina. Sonrasi ver elini İstanbul. Edirne’den can attik geri buralara. Harb-i Umumi patırtısına aldılar bizı silah altina, ta Basra’ya kadar gittık. Sonra Anadolu’ya can attık. Sonra… Sonrasi işte bu…”

Nedim ölen atının başında dikilip dururken arkasından gelen tetik tıkırtıları üzerine hızla sırtında asılı tüfeği çıkarıp geriye döndü. Hilmiye’nin çifte tabancasıyla yüz yüze gelince tüfeğinden tehditkâr bir tıkırtı işitildi. Kadın yüzünde pervasız bir ifadeyle, “Ben de seni sonradan hatırladım İdamlık Nedim. Hem İstanbul’dan hem Ankara’da fermanlı kanlı eşkıya…” diyerek namlulardan birini adamın kafasına, diğerini karnına doğrulttu. Nedim’in gözleri kıpırtısızdı, “Çulsuz eşkıyaların artıklarıyla doyurursun karnını. Ya sen nesın more? Avcı mısın kılavuz mu? Padişahın valisi 2000 kuruş koydu başıma. Eh… Kuvvacılar da bir o kadar verır derım. Sen kime götüreceksın? Ölü mi lazımım sana yoksa diri mı?” diye sordu sakince. Hilmiye kafasını iki yana sallayıp, “Ben karnımı doyurup yaşamaya bakıyorum. Senin gibi milletin ocağını söndürmedim!” dedi aşağılayan bakışlarla eşkıyayı süzmeyi sürdürerek. Nedim gözleriyle bir anlığına uzakları işaret edip, “Böyle tek başına dolaşmana bakılır isa uyuşamamışsındır kimseyla more! Var git yoluna!”

Tam o esnada Soğucak Yaylasına bakan taraftan birbiri ardına silah patırtıları işitilmeye başlayınca ikisi de duraksadı. Geyve’nin epey uzağında, yaylaların dibinde böylesine bir çatışmaya denk gelmek garipti. Bazı naralar ve şiddetli bağırtılar yaklaşmaya başlayıp şedit nal sesleri de eşlik edince Nedim heybelerin ve çaputların durduğu ağaç altını işaret etti, “Yoldan uzağa ne araba gelir ne at more! Bunların gelişı hayır değil savuşalım!” diyerek. Gözlerini birbirlerinin üzerinden ayırmaksızın ağaç diplerine sinip şaki ölüleriyle at ölüsünün olduğu mıntıkaya doğru çevirdiler silahlarını. Adaleti kendi namlularıyla ve kamalarıyla kişinin kendisinin tesis ettiği bir darboğazdan geçtiklerinden gelenler alelade şakiler de olabilirdi, herhangi bir komitenin çeteleri yahut milisleri de. Bu yüzden hiç konuşmaksızın geçici bir akit peyda olmuştu aralarında. Sürücüsü olmayan, iki yaralı atın çılgıncasına çektiği bir fayton vızıldayıp tepeye doğru tırmanarak önlerinden geçti. Hemen gerisinden üç atlı tabancalarıyla faytonu kurşun yağmuruna tutmaktaydı. En son atlardan biri tökezlenip yıkılınca fayton yavaşlar gibi oldu adamlar uzaktan hem faytona hem iki ata ateş ederek hareketlerine mani olduktan sonra denk geldikleri yerdeki üç cesede ve bir at ölüsünü fark ederek etraflarında dört döndüler. Dal fesler ve kır gezintisine çıkmış şehirli seyyah kılıkları olan bu üç atlı buralılara hiç benzemiyordu. İçlerinden biri hayli düzgün bir İstanbul Türkçesi ile, “Burada yakın vakitte müsademe vuku bulmuş. Başkaları da Kesik Ali’nin peşinde olabilir, teyakkuzda olalım!” diye gürledi. O esnada Nedim yan bakışlarla Hilmiye’yi kolluyordu. Onun gelenlere bakıp dalgınlaştığı bir anda beklenmedik bir çeviklikle atılıp tüfeğinin kabzasını kadının boynunun arkasına indiriverdi. Hilmiye yarı baygın yere yıkılırken tüfeğini gelenlere doğru tutup alıştığı usulde ağaç gövdelerini siper ederek ateş etmeye başladı. Adamlardan biri kanlar içinde “Yandım aman!” diyerek atından düşerken ötekiler de korkuya kapılan hayvanlarını zapt etmeye çabaladılar. Güçlükle nişan almaya çalışırlarken Nedim diğer ikisini de kolayca haklayıp boşta kalan atlardan birine koşturdu. Dizgininden yakaladığı kır atı sakinleştirmeye çalışırken vurduğu adamların mermilerini, silahlarını kontrol etmeye, ceplerindeki saatlerine ve paralarına bakındı. Kır at sakinleştiği ve öteki at da durulduğu sırada faytondan gelen iniltilere kulak kabarttı.

“Su… Su verin… Bir kasa İngiliz altını… Su!” diyen iniltinin akabinde faytona koşturdu. Atın dizginlerini tekerlerden birine dikkatlice bağladıktan sonra faytonun kendi bulunduğu taraftaki kapısını temkinle açtı. Açar açmaz üzerinde sinekler uçuşan, tepeden tırnağa Kafkas kıyafetlerine bürünmüş silahlı bir adam son anda kenara kaçmasa üzerine yıkılacaktı. Yerdeki ve arabadaki üç cesede bakıp üzerlerinde nizami şekilde Kafkas giysileri görünce bunların Kuva-i İnzibatiye neferleri olduğunu anladı. Arabanın içinde nefes almakta olan beşinci kişide ise tıpkı demin öldürdükleri gibi şehirli tüccar kılığı vardı. Adam güç bela nefes alıp elini Nedim’e uzattı, “Bir kasa İngiliz altını, hepsi senin olacak. Bana su getir!” diyerek. Adamın yakasına yapışıp kendine çeken Nedim, “Ne altıni more?” diye sordu. Adam, “Kesik Ali’yim ben… Anzavur’un emir erlerinden… Karasulu’nun amca çocukları yayla yolunda saldırdı… Aman vermedik, aman vermediler… İngilizlerin Anzavur’a verdiği bir kasa dolusu altın… Hepsi benim… Karasulu öğrenemeyecek. Altınları sakladım. Su! Allah rızası için su…” Nedim, “Altınin yerıni diyesın bana… Önce söyle, sonra vereyım su!” dedi acımasız bir ifadeyle. “Yalınkavak yolundaki çeşmenin duldasında…” dedi Kesik Ali güçlükle. Adam suskunlaşınca Nedim yakasından sarsarak sertçe, “Hangi çeşme? Ne tarafındaki çeşme more?” diye bağırmaya başladı. Kesik Ali öksürüklerle karşılık verince, “Sakın ölmeyesın!” diyerek onu sertçe geri itip vurduğu iyi giyimli atlıların cesedinin yanına döndü, bir tanesinin beline asılı matara gördüğüne emindi. İlk vurduğu adamın üzerindeki matara kayışını fark edince bedeni çevirip mataraya asıldı. Kayışlar engel olunca hançerini çekip kayışlardan birini kesti. Mataranın su dolu olduğunu fark edince heyecanla faytona koşturmak üzere geri döndüğü sırada Kesik Ali’nin bedeninin yanından mağrur bir ifadeyle kollarını kavuşturmuş bekleyen Fedai Hilmiye’yle göz göze geldi. Tüfeğini kadına doğrultunca Hilmiye, “Hepsini demin atlılara boşalttın. Hoş, dolu olsa da ateş etmek istemezsin. İngiliz altınlarının yerini benden başka bilen yok artık. Tabi aç, gariban ölüp gitmek istiyorsan o başka…” dedi sinir bozan bir sükûnetle. Nedim, işlemeli tüfeğini sırtına asıp Kesik Ali’nin yanına koşturduğunda adamın öldüğüne inanmıyordu. Ceset faytondan dışarı doğru yıkılınca matarayı yere atıp hançerini çekerek Hilmiye’ye döndü. Kadın kıpırdamaksızın kapıya sırtına dayamış bekliyordu. “İkimizin de o altınlara ihtiyacı var. Sen hangi tarafta olduğunu biliyorsun ben ise çeşme ismini.” Deyince Nedim faytonu işaret etti, “Şu diğer atı da tutup benimkiyle birlikte faytona koşup bir an önce yola düşelim o halde…”

* * *

“Karşıdan gelenler var!” dedi Hilmiye, sağ elini gözlerine siper edip korular, ormanlar arasından kıvrılan toprak patikaya bakarak. Nedim ile yan yana faytonun sürücü kısmında oturuyorlardı, arabadaki cesetlerden kurtulmuşlardı. Nedim dizginleri Hilmiye’ye bırakarak, kadının omzuna dayanarak güç bela doğruldu. Sağ elini gözlerine siper edip kısık gözleriyle patikadaki toz yığınına baktı. “Elliyı aşkın süvari more… Ellısı de kalpakli. Anzavur’un Çerkeslerı bunlar. Renk vermez isak geçer giderler yanimizdan. Bana ayak uydurasin!” diyerek faytonu bir kenara çekti. Atlılar kendilerine doğru yaklaşırken Nedim bağırmaya başladı, “Yaşa more Anzavur! Padişahım çok yaşa! İpe çekın asilerın alayıni! Padişahım çok yaşa!”

Atlılar faytonun dibine yaklaşınca bir an duraksayıp tehditkâr ifadelerle Nedim’i ve Hilmiye’yi göz hapsine aldılar. Atlıların başında olduğu anlaşılan sert bakışlı, eski subay üniformalı adam başındaki kalpağı çıkarıp üstündeki tozları silkelemeye başladı. Atlılardan birkaçı da aynısını yaptığı zaman kalpaklarındaki ay yıldızlar görünmeye başladı. Hilmiye, “Kalpaklarından belli Anzavurun Kafkasyalıları bunlar demiştin…” deyince, Nedim gözlerini adamlardan ayırmaksızın, “Kuvvacıların kalpaklarıyla karıştırmışım more, insanlık hali!” diyebildi. Atlıların başındaki faytonu işaret edip, “Bu Anzavur köpeğinin adamlarını tutun, Kara Fatma’ya götürelim!” diye gürleyince silahlarını çıkarıp yaklaşan askerlere bıraktıktan sonra ellerine, ayaklarına urganlar dolandı. Nedim can havliyle, “Biz sizi Anzavurcu sandık more ne bilelim? Kırca Yaylasi tarafında Anzavur’un adamlarından Kesik Ali’yle köpeklerini haklayıp aldık bu faytoni. Bize inanmaz isenız gidelim kendi gözlerinızla görün!”

O an kalabalığın arkasından sert bir sesin, “Kesik Ali mi? Durun!” diye gürlediği işitildi. Atlıların yol vermesiyle Kafkas kıyafetli, kamalı, şaşkalı, kısık gözlü bir adam faytonun yanına çıkageldi. Milislerin komutanına dönüp, “Ben bunları tanıyorum başçavuş. Bunlar emin kişilerdir. Bırakın yollarına devam etsinler.” Adama tereddütle selam veren başçavuş, “Emredersiniz kumandanım.” diyerek bağların çözülüp silahların geri teslim edilmesini emretti. Nedim ile Hilmiye silahlarını kuşanırken, onları serbest bıraktıran kumandan atlılara haykırarak, “Yola devam!” deyince kalabalık faytonun yanından ayrılıp gitti. Nedim ile Hilmiye, faytonun tepesine çıkıp yeniden yolu takiben atlıların tam aksi yönünde ilerlediler. Nedim, “Tanir misın o kumandani?” diye sordu. Hilmiye kafasını “Hayır” anlamında sallayınca Nedim keleşasını çıkarıp başını kaşıdı, “Ya bizı başkası ile karıştırdi. Ya başka bir iş var…” Onlar epey uzaklaşınca başçavuşun yanında at sürmekte olan kısık gözlü zabit faytonu şöyle bir uzaktan seyrettikten sonra başçavuşa dönüp, “Ben de onlarla gideyim, eski ahbaplarımdır. Bizimkilere rastlarsan Mülazım Rıdvan gönderdi dersin. Benim Fatma Seher Hanım’ın çetesine yeni iltihak ettiğimi bilmeyebilirler.” dedi. Başçavuş, “Emredersiniz!” diye gürleyerek atlıların başında hız kesmeksizin yola devam etti. Kamalı Rıdvan onlardan ayrılıp ağaçların, koruların arasına girerek faytonu uzaktan takip etmeye başladı. Bir yandan da kendi kendine söyleniyordu, “Kesik Ali’yi gökte ararken yerde bulduk iyi mi? Kesin o faytonun içinde saklanıyor… Beni de İngiliz altınlarına götürecek!”

* * *

Günün ilk ışıklarıyla hayli büyük bir kavak ağacının dibindeki eski bir çeşmeye doğru usul usul ilerleyen toza toprağa bulanmış bir fayton göründü. Gece boyu durmaksızın yolculuk etmişlerdi. Hilmiye faytonu durdurup yere atlar atlamaz gözünü Nedim’den ayırmaksızın çeşmeyi gösterdi, “Yalınkavak çeşmesi… Çeşmenin duldası dediği yer de na şu gölge altı!” Nedim de yere atlayıp çeşmeye doğru yürüdü. “Birbirimize nasıl itimat edecegız more?” diye sordu. Hilmiye ağzını açacak iken faytonun kenarından işittiği bir gümlemeyle duraksadı. Kafalarını çevirdiklerii esnada Kamalı Rıdvan’ın Karadağ tabancasının namlusunu bir öbürüne bir ötekine doğrulttuğunu gördüler. Nedim tüfeğini ona doğrultarak yere tükürdü, “Bizi salan kumandan değıl misın sen? Kimsın?” diyerek. Fedai Hilmiye de çifte lugerini çoktan çekmişti. Rıdvan ifadesini bozmaksızın, “Kamalı Rıdvan derler” deyiverdi. “Kesik Ali’nin peşinde köy köy, mağara mağara dolaştım. Kara Fatma’nın çetesine mülazım olup iltihak ettim! Dün siz uyuklarken çıktım faytonun tepesine, ruhunuz duymadı. Kafanızı dağıtmadan silahlarınızı çıkarıp bana verin!” diye devam ettirdi konuşmasını. Üçü çeşmenin duldasında elleri silahlarında bir üçgen olacak şekilde dizilmişlerdi. Hilmiye hayli soğuk ve hırıltılı bir sesle, “Ben ikinizin de canını alabilirim!” deyince Nedim namluyu bir ona, bir Rıdvan’a çevirmeye başladı. Rıdvan horozu kaldırarak, “Kim sağ kalırsa altını o alır!” dedi daha soğuk bir ifadeyle.

Kâh milis kâh kendi yollarının yolcusu olmuş üç şaki birbirlerine bakarak silahlarını patlatmaya hazırladılar. Sinek vızıltısı dahi işitilmeyen bu gergin sessizliği, nehrin öte tarafından gelen birkaç top gümbürtüsü bozdu. Ne olduğunu hiçbiri anlayamadan üçünün arasında patlayan sahra toplarının attığı mermiler patlayarak üçünün bedenini tozun toprağın arasına gömdü. O esnada çeşmenin bir kısmı da yıkılıverdi. Epey uzaktan sahra toplarının başındaki başı sarıklı, muhacir kılıklı bir adam dürbünüyle çeşmenin olduğu yere bakıp adamlarından birine döndü, “Anzavur Paşa’mıza söyle, çeşmenin orada üç Kuvvacıyı toplarla hakladık. Buraya takviye göndersinler, Geyve Boğazı’na tekrar yürümeni sırasıdır. Kolcuları haber veremez artık!”

* * *

(Yerel bir gazeteden, üçüncü sayfa haberi)

“TARİHİ ÇEŞMENİN YAKININDA İSKELETLER VE HAZİNE BULUNDU!

…. ilçemize bağlı …. Köyü yakınlarındaki harap durumdaki tarihi Yalınkavak Çeşmesi yakınında hazine bulundu. İlçe jandarmasının gelen bir ihbar üzerine bölgede kaçak kazı yapan definecileri yakalamasının akabinde yapılan incelemelerde, çeşmenin yakınında bir kasa dolusu 1910’lara tarihlenen “Büyük Britanya İmparatorluğu”na ait çok sayıda altın, çürümüş bir tahta kasa içerisinde ele geçirildi. Kasanın hemen yakınında bazı silah buluntuları ve üç iskelet daha çıkartıldı. Kurtuluş Savaşı döneminde, milis kuvvetlerinin önemli çarpışmalara girdiği bilinen ilçemizde, iskeletler, silahlar ve altınlar incelenip kayıt altına alınmak üzere müzeye kaldırılırken, bazı bölge sakinleri bulunanların eşkıya altını olabileceğini savundu…”

Mehmet Berk Yaltırık

Tarihçiyim ve yazarım. Tarihi korku hikâyeleri yazıyorum. Çeşitli internet sitesi ve fanzinlerde, çeşitli inceleme yazıları ve hikâyelerim yayınlandı. “Anadolu Korku Öyküleri-2”, “Gio Ödülleri 2013 Seçilmiş Öyküler”, “Güçoburlar” ve “Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikâyeleri-1” çalışmalarında yer aldım. “Türk Kültüründe Hortlak-Cadı İnanışları“ adlı bir akademik makalem de mevcut.