Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Hamdi Kalfa’nın Hikâyesi

Hamdi Kalfa, dükkânının önüne çıktı. Vakti gelmişti o güzel kızın gelmesinin Kapıda fazla bekleyip göze batmak istemiyordu ama görmeden de duramayacağını biliyordu. O nedenle ocağı olduğu gibi bıraktı ve sigarasını yaktı. Dükkânın önünde duran taşa oturdu. Derin bir nefes almıştı ki sigarasından uzaktan göründü, beklediği kız. Kalbi daha hızlı atmaya başlamıştı. Sigarasından derin bir nefes daha çekti. O yana bakmaya utanıyordu ve bu yüzden içeri girdi. Ocağının başına geçti. Neden aklına gelmemişti ki ocakta duran Demir parçasını aldı ve örsün üzerine koydu. Başladı çekiçle dövmeye. İnen her darbe dükkânın içinde yankılanıyordu. Göz göze gelmekten korktuğu için o yana bakamıyordu ama bir yandan da dua ediyordu kız çekiç seslerini duysun, duysunda bu yana baksın diye.

Ayşe kız, Dülger Mahmut’un üç kızından biriydi ve de en büyüğüydü. Güzeldi ve alımlıydı ama öyle dillere destan bir güzelliği yoktu. Boyu biraz kısa gibiydi ve balıketi sayılırdı yine de Çakır gözleri diğer bütün eksiklikleri tamamlıyor hatta fazla bile veriyordu. Aşığın gözü kördür derler Hamdi’ye bu olumsuz yönleri hiç görünmezdi. Terbiyeliydi Ayşe kız, başı önde gelir giderdi her yere. Her öğlen yemek getirdiği babasına başı önünde gelir ve başı önünde dönerdi. O günde saçlarını iki pelit olarak örmüş, başına her zamanki yemenisini bağlamıştı. Şalvarı ve kunduraları yeni gibiydi. Diğer günlerde olduğu gibi babasını yanına geldiğinde göz ucuyla arastaya bakmıştı. Sokakta birkaç usta vardı sadece. Önce babasının derme çatma dükkânının dibindeki masayı temizledi. Yanında getirdiği sofra bezini yaydı. Sefertasından çıkardığı yemekleri masanın üzerine koydu. En son anasının yaptığı ev ekmeğinin dilimlerini koydu ve beklemeye başladı. Bu arada her gün aynı ritüeli yaşayan babanın gözünden kaçsa da kızının bakışları dışarıya daha çok kayıyordu. Her zaman oturduğu bu yerde kıpır kıpırdı. Kısa cümlelerle babasının hatırını sordu. Bütün bunları yaparken de çakır gözlerini sokağa çeviriyor kaçamak bakışlarla sokağı tarıyordu gelen geçen var mı diye.

Askerden gelmişti Hamdi, işi vardı ve yakında bir dükkân hem de kendi dükkânını açmaya hazırlanıyordu. Babasının evinin bahçesinde iki göz oda yapmışlardı. Başlangıç için yeterdi ileride kazancı arttıkça daha iyisini yapardı hatta kasabaya bile göçerlerdi. Anası bir iki bilezik bile hazırlamıştı biricik oğulları için. O zaman kızı istetmek için her şey hazır demekti. Çekiç sallayan kolu sürekli inip kalkarken gözleri sık sık karşı dükkândan çıkacak Çakır Ayşe’yi bekliyordu. Ustası Selim, geldiğinde oda işe soyundu, önlüğünü giydi ve başladılar birlikte demir dövmeye. Çekiçlerin ahenkli sesi artık kulağına dünyanın en güzel müziği gibi geliyordu. Birden bir gölgenin karşı dükkândan çıktığını gördü. Ustası yeterince dövüldüğüne inandığı kızgın tahrayı hemen yanlarındaki su dolu kovaya sokunca “Usta ben bir su dökeyim geleyim” deyip adamın cevabını almadan dükkândan fırladı. Selim Usta neler olduğunu anlamamıştı ama bir şeyler olduğunu sezmiyor da değildi hani.

Uzun zaman hızlı adımlarla yürüdü kızın gittiği yönde. Mahmut ustanın evi köyün bir hayli dışında güzel bir evdi. Her iki yanında bahçeli evlerin olduğu, ağaçların ve çalıların süslediği uzun bir yoldan gidiliyordu. Hızlı adımlarla arayı kapattı. Kız sokağına girmek üzereyken yakaladı. Arkasından seslendiğinde Ayşe Kız bir saniye durdu. Geri dönüp baktığında gözlerinde hayal kırıklığı vardı sanki. “Buyur Hamdi ağabey” dedi aradaki mesafeyi belli etmek ister gibi. İlk darbeyi almıştı Demirci kalfası Hamdi. Şaşkınlıkla ne diyeceğini bilemedi. Öyle konuşkan biri de değildi. Yutkundu aklına ilk gelen cümleyi kurdu.

“Akşam annemgiller gelsin mi seni istemeğe” Böyle damdan düşer gibi olmuştu ama dedik ya Hamdi ne bilsin güzel sözler söylemeyi. Yine de Hamdi bilmese de bilenler vardı.

“Ben seni değil Yusuf’u seviyorum” dedi kız hemen önünde duran ve heyecandan titreyen adama. Yusuf bu hikâyenin önemli kişilerinden biriydi. Köyün yakışıklı delikanlısıydı, boylu posluydu kaşı gözü yerindeydi ten rengiyle saçları uyumluydu, üstelik lise ikinci sınıfa kadar okumuştu. Yani güzel sözler söylemesini biliyordu. Daha önemlisi yakışıklı olduğunun farkındaydı ve elde edemeyeceği kız kadın yoktu. Ne zaman bir kıza göz atsa kız ona yaklaşıyordu. Yusuf yakışıklı olduğu kadar akıllıydı da. İşin namus yönünü düşünmek yerine doğrudan Tanrı vergisi olan avantajlarını kullanıyordu. İşte Çakır Ayşe’nin sözünü ettiği Yusuf böyle biriydi. “Geçen gün evin yakınına kadar geldi ve beni çok sevdiğini söyledi” dedi delikanlıya son darbeyi indirmek için.

“O hinoğlu hin yalan söyler, tanıdığı her kıza bunları söyler” demek istedi ama diyemedi. Kız arkasını dönüp yürümeye başlayınca çaresiz oda dükkâna dönmek zorunda kalmıştı. Öğleden sonra ve ertesi gün Ustası en sevdiği kalfasına neler olduğunu sorsa da cevap vermedi Hamdi, sadece işini yaptı. Demir dövdü, çapa biledi, kaynak yaptı dert ortağı olan ocağının başında.

İl oldukça uzaktaydı. Önce kazaya gidecektiniz oradan ilçeye oradan da trene binip ile varacaktınız. İşte Ayşe’nin babası da İle gitmek zorundaydı. Kızlarını komşulara emanet edip sabah erkenden yola çıktılar. Yanlarına en küçük kızlarını aldılar. Kolay değildi sağlık konularıyla uğraşmak hastanelerde dolanmak ve doktorlarla görüşmek. O nedenle birkaç gün dönemezlerse Ayşe beni merak etme demişti. Kardeşim Gülsüm’e de bakarım kendime de. Ne de olsa kardeşi Kazaya ortaokula gidiyordu. İş bununla bitmiyordu tabii. Yusuf’un iki arkadaşı Sırtlan Kemal ve Balcıların Reco bu durumu anında bildirdiler reislerine. Ne de olsa Yusuf kendilerinin yapamadığı hovardalıkları yapıyordu ve bazen kendileri de sebepleniyordu bu adamın attığı adımlardan. O günün akşamı Dülger Mahmut’un evinde toplandı üç arkadaş.

Güzel sözler ardı ardına geldi havanın alaca karanlığında. Yalvar yakar oldu kapıyı açması ve kendisini içeri alması için. “Hakkımda duyduklarına inanma” dedi kıza penceresinin altında. Kızın hoşuna gitti Yusuf’un söyledikleri. “Evleneceğiz” diyordu, “karım ve de çocuklarımın anası olacaksın. Kocaman bir evde otururuz, gezmelere götürürüm seni istersen İle bile götürürüm” diyordu. “Sadece kapıyı aç ve beni içeri al. Bir minik buse alıp giderim” diyordu. Tatlı dil her kapıyı açacaktı ama Çakır Ayşe’nin kardeşi biliyordu neler olacağını. “Açma abla diyordu erkenden yatalım.” Sonra “Senden cevap almayınca çeker gider” diyordu. Ayşe dayanamadı hakkında söylenilen şirin dillere. Herkes bu sözleri duymak için canını verirdi. ”Zaten enişten olacak” dedi son söz olarak ve kapıyı açtı.

Akşam ezanları okunduktan sonra demirhaneyi kapattı Hamdi. “Ustasının, doğru eve git” sözüne uymak istedi ama yarı yolda fikrini değiştirdi. Canı sıkkındı köyde dolanmaya çıktı. Uzun zaman çevrede dolandıktan sonra baktı ki ayakları kendisini Dülger Mahmut’un evinin sokağına götürmüştü. Çevrede geniş bahçelerin içerisindeki evlerde tek tük lambalar yanıyordu. Ama Mahmut ustanın evin karanlıktı ve hiç ses seda yoktu. Bir kenara oturdu dinledi bir süre. Hakikatten ses seda yoktu. Merak duygusu ağır bastı yaklaştı duyamadı, içeri girdi bahçeden o zaman iniltileri duydu içeriden gelen. İçini bir endişe bir korku kaplamıştı. Duvarın dibine yaklaşınca genç ve tanıdık bir erkek sesinin “Sen söylemezsen kimse bilmez” dediğini duydu ve ardından gelen iğrenç kahkahaları da. Ters giden bir şeyler vardı ama Demirci Hamdi ne yapması gerektiğini bilemedi. İşte o zaman Ayşe’nin hıçkırığını duydu ağlamaların arasında. Cesaretini topladı ve kapıyı çaldı.

Kapının önünde geçen birkaç yıl kadar uzun süren beklemesinde aklına bin türlü sebep geldi; kaza olmuş olabilirdi, Baba Mahmut usta veya anne Nimet abla kızlarının bir kusurunu görmüş olabilirlerdi. Ama duyduğu sesler ne babasına ne de annesine ait değildi. Bir ara yan pencerenin perdesi havalandı. Bir genç erkek yüzü göründü perdenin arasından. Kapı açıldı, kuvvetli bir kol kendisini içeri çekti. İlk yumruğu yediğinde neler olduğunu anlamadı ama Demirci Hamdi her gün demirlerle çekiçlerle güreştiği için kuvvetliydi. Cevabi yumruğunda yere serdi kendisine yumruk atan Sırtlan’ı. Çakır Ayşe yerde yatıyordu aklına gelebilecek en berbat şekilde. Diğer tarafta da kardeşi duruyordu baygın bir şekilde. Kafasını çevirdiğinde Yusuf’u gördü elinde bıçağıyla. Çevik bir hareketle yana çekildi savrulan bıçak darbesinden kurtuldu. Odada olan üçüncü kişi çakısını savurduğunda derin bir çizik yemişti. Döndü sıska Reco’ya da bir yumruk indirdi. Yerde yatan iki kardeş dehşet dolu gözlerle izliyorlardı olanları.

Yırtık yakasını bağrını toplayan Ayşe kız zorlukla ayağa kalktı ve iç odaya gitti ayaklarını sürüyerek. Hamdi, bir yandan Sırtlanla dövüşüyor diğer yandan da Çakır Ayşe’sini merak ediyordu. Kız eğer kaçmak isteseydi dış kapıya yönelirdi, anne babasının yatak odasına gitmezdi. O arada kavga bütün şiddetiyle devam ediyordu. O saniye bir tüfek sesi duyuldu, aklına getirmek istemediği ihtimal gerçekleşmiş olmalıydı. “Ayşe!” dedi tüm gücüyle, az önce kızın girdiği odaya yöneldi, kapıyı açmakta zorlanmadı ve gördüğü manzara karşısında öfke dolu bir çığlık attı. Ayşe Kız babasını tüfeğiyle kendini vurmuştu, tam kızın kanlı bedenine gidecekti ki birden kafasına bir darbe aldı Hamdi sendeledi, geriye dönüp vurana bakmak istediğinde asıl darbe inmişti. En son hatırladığı Yusuf ve Yusuf’un elinde tuttuğu sandalyeydi. Yere yığıldı.

Üç delikanlı ortada ağız dalaşı yapmaya başladılar. Basit bir eğlence ne duruma getirmişti kendilerini. Yusuf kulağını tutuyordu. Recep, “Ne oldu kulağına deyince” ne olacak ısırdı kaltak” dedi öfkeyle. Kanlar sol kulağından boynuna doğru sızıyordu. “Şimdi ne yapacağız” dedi Sırtlan. Ödlekliğinden dolayı sırtlan dediklerini biliyordu ve şimdi gerçekten çok korkuyordu. Köşede baygın yatan Ortanca kız kardeş ayılır gibi olduğunda Yusuf yanına gitti ve elindeki bıçağı göğsüne sapladı. “Kaçalım” dedi Ballıların Recep, “konu komşu gelir şimdi.” Yusuf deli gibi ortalıkta dolanıyordu. Reco, “Hani bir buse alıp gidecektin” dediğinde Sırtlan Kemal, “Aç biri için sofradan bir lokma alıp kalkmak kolay mı?” dedi pis pis sırıtarak. Basit bir eğlence adeta katliama dönüşmüştü. “Yakalım” dedi dolanmaktan bir ara durunca. Çevresine aceleyle bakınca sobayı gördü, bir tekmede devirdi saç sobayı, sönmeye dönen közler yutacak yeni malzemeler görünce alevlendiler. Sağdan soldan buldu çaputları ve içi saman dolu yastıkları közlerin üzerine attı.

Sırtlan, duvarda asılı gaz lambasını kaptı ve Çakır Ayşe’nin yattığı odaya gitti. Tüm öfkesiyle kızın kanlı bedeninin olduğu yatağa çaldı. Lambanın deposundaki gaz yağı bir anda yayıldı yorganın üzerine. Bir yandan devrilen soba diğer yandan yatak odasındaki gaz kokusu yaklaşan felaketin habercisiydi. Yerde yanan ve sinsi yılan gibi tüm ahşap döşemeye yayılan alevlerin içinden bir dal aldı ve yatak odasına savurdu. Arka bahçeye açılan pencerelerin birinde dışarı çıktılar. Bahçenin sınırına vardıklarında alevlerin kızıllığı tüm evi kaplamaya başladılar. O gece köyün tarihinde acı bir anı olarak kalacaktı.

Hamdi, çevresinde hissettiği sıcaklığını etkisiyle kendine geldiğinde kızıl diller her yanını sarmıştı. Dizlerinin üzerinde doğrulmaya çalıştı ama başı kanlar içerisindeydi. Zorlukla ayaklarının üzerinde durduğunda, içinde olduğun cehennemin farkına vardı. Hemen karşısında karyolanın üzerinde yatan çakır Ayşe’si alevler içindeydi. Geriye bir adım attı Sofa daha beter durumdaydı ama içgüdüsel olarak dışarı çıkması gerektiğini biliyordu. Ana kapıya yöneldiğinde tavan tutuşmuştu. O anda henüz alevlerin ulaşamadığı tahta divanda yatan kızı gördü. Onu içeride bırakamazdı omzuna alıp güç bela kapıdan çıktığında yere yatırdı. O zaman kızın böğründeki bıçağı gördü. Yavaşça çekip aldığında kız derin bir nefes verdi bu dünyaya verebileceği son nefesti. İşte o zaman çevresinde olan komşuları fark etti.

İçerinden bir “Yakalayın katili dedi öfke dolu bir sesle. Birkaç kişi üzerine yürüyünce delikanlı gayri ihtiyari “Geri çekilin” dedi az önce kızın üzerinde olan bıçakla” Sonra aklına geldi ve “Ben yapmadım” dedi. “Yusuf ve arkadaşları yaptı.” Çevresine bakınınca üçünün de orada olmadığı gerçeği yüzüne bir tokat gibi çarptı. Birkaç adım geri çekildi. “Yusuf, Sırtlan ve Reco yaktı bu evi demeye kalmadı kalabalık üzerine yürümeye başladı. Ne yapacağını bilemedi, geriye ağaçların arasına doğru koştu.

Bir süre sonra kendisini güvende hissedince yanıklarının acısını duydu. Yüzü kolları alev alevdi. Aklına Kara dere geldi. O yöne yürüdü tam olarak nasıl gideceğini ne yöne gideceğini bilmiyordu. Ayakları ağırlaştı, acılar içindeydi, köyden uzağa gidecekti, kendisini insanların bulamayacağı yerlere. Karanlık ağaçların arasında gitti bir süre ne kadar yürüdüğü belli değildi. Birden uzakta zayıf bir ışık gördü. Kimdi neydi düşünmeden ışığa doğru yürüdü.

Her zaman olduğu gibi arabasıyla o köyden o köye gezen biriydi Sebahat Kadın, Yaşlı katırının çektiği tenteli arabanın taşıyabildiği bohçalarını yükler, gittiği köyde patiskalar, çarşaflar, danteller oyalar satardı köyün kadınlarına, gelinlik kızlarına. Genellikle ilçeden aldığı malları uygun fiyata verirdi. Biz karnımızı doyuralım yeter derdi ucuza verdiğini söyleyenlere. O gece gittiği köyde oyalanmış biraz geç kalmıştı. Buralarda yırtıcı hayvan olmadığını az çok biliyordu. Birazda içinde olan tevekkül nedeniyle olsa gerek saatin kaç olduğuna aldırmadan gidiyordu. Birden bir ses duydu. Bir iniltiydi sanki atını durdurdu, çevreyi dinledi. İlk birkaç saniye yanıldığını düşünüyordu ki sesi tekrar duydu Başını çevirince de sallana sallana kendisine yaklaşan gölgeyi gördü. “A be Allah Kulu ne vardı bu kadar içecek” dediğinde gölge yere düştü ve kıpırdamadı. O zaman yaşından beklenmeyecek çeviklikle arabasından atladı ve gölgenin yanına vardı. Bir insan, bir delikanlı olduğunu anladı. Ve yüzükoyun yatan bedeni zorlukla çevirmeye çalışınca eline ıslaklık bulaştığını hissetti. Işığa doğru kaldırıp baktığında karanlığa rağmen kan olduğunu anlamıştı. Arabasını getirdi ve biraz genç adamla konuşup gayrete getirerek, çokça kendi gayretiyle arabaya boylu boyunca uzattı ve yönünün değiştirdi. Artık nereye gideceğini biliyordu.

Uzun zaman gittiler karanlıkta, toprak yolda. Arabanın her sarsılmasında inliyordu acı içerisinde Demirci Hamdi. Saat gece yarısını geçerken uzakta kazanın ışıkları göründü. Ama Sebahat Kadın kazaya yaklaştıklarında yolunu değiştirdi ve araba taşlıklı yoldan hafif bir rampa çıkmaya başladı. Arabayı çeken katır, nereye gideceğini biliyordu sanki. Beş on dakika sonra da taş duvarların çevrelediği bir evin kapısını çalıyordu.

Kapıyı yaşlıca biri açtı. “Yekta Bey evde mi?” diye sordu Sebahat kadın. Adam çık” dedi ve ekledi “Olsaydı bile bu saatte rahatsız etmezdim bi Çingen karısı için” Şaka mı yapıyordu yoksa kadına nefretini mi kusuyordu belli değildi.

“Arabada yaralı bir genç var, kan kaybediyor” dediğinde adamın umursamazlığı devam ediyordu. “Ben sana ne yapman gerektiğini söylüyorum, Beyi çağırmak veya çağırmamak senin bileceğin bir iş” dedi kadın sesine umursamazlık katarak. Eğer bu delikanlı senin yüzünden ölürse benden günah gider” dediğinde de Kâhya istemeye istemeye geniş bahçe kapısını açtı. Sebahat Kadın arabayı içeri alırken Kâhya da atına atlamış karanlığa karışmıştı.

Tanrı bilir kaç gün geçmişti o gecenin üzerinden İlçeden gelen adam yaralının yarasını tımar etmiş yanıklarına kendi hazırladığı merhemlerden sürmüştü. Yusuf’un savurduğu bıçak darbesi derine gitmediği için yarası çabuk iyileşti. Kan kaybının verdiği zayıflıkta iyi beslenmeyle sona ermişti. Bir sabah hava daha aydınlanmadan Demirci Hamdi, “Bana müsaade, gideyim artık” dedi ve ekledi “size de yük oldum”. Mutfakta, yer sofrasında yapıyorlardı kahvaltıyı. Evin bekçisi Mustafa ve hanımı delikanlının yüzüne baktılar “Ne yükü a oğul” dedi adam. Gecenin bir yarısında yaralı bir halde geldiğinde biraz soğuk davransa da genç adamın becerikliliği hoşlarına gitmişti. Birkaç gün yattıktan sonra evin işlerine yardım etmeye başlamıştı. Uzun zamandır kırık olan pencereleri kapıları onarmıştı bir güzel. Odunları taşımalarına yardım etmiş ahırda hayvanların sağılmasına koşmuştu.

“Seni aradıklarını biliyorsun” değil mi? Dediğinde “İşte ben de tam bu yüzden gitmek istiyorum ya” cevabını vermişti. “Evin yanmasını, küçük kızın ölmesini ve hatta büyük kıza yapılan tecavüzü de sana bağlıyorlar” dedi kadın.

“Tanrı hakkı için bütün bunlar o Yusuf denilen hergelenin başının altından çıktı” dedi öfkeyle siniye vurarak. Yusuf’un ve iki avenesinin ellerinde onların kanı var” Sonra gözleri doldu “Ben O kızı Çakır Ayşe’yi çok sevmiştim” dediğinden göz pınarlarındaki yaşlar yanaklarından süzülmeye başlamıştı. Yerinden doğruldu “Ben kendimi akladıktan ve O masum kızların öcünü aldıktan sonra gelip sizlerle tekrar helalleşeceğim” dedi ve karanlıkta kayboldu.

Köyün meydanındaki kahvede her zamanki sessizlik vardı. Yaşlılar erkenden gelip yerlerini almışlar Çok partili rejime nasıl geçileceğini, Yapılan seçimlere nasıl hile karıştığını, İsmet Paşanın sözlerini konuşuyorlardı. İşi olanlar işlerine tarlalarına gitmeye başlamışlardı. Ama mevsim gereği köylünün çoğu evlerinde oturuyorlardı. Sabah çorbasını içenler birer ikişer kahveye gelmeye başlamışlardı. O ara köyden yukarı, ormana giden yolun ilerisinde biri geliyordu. Üzerinde kalın bir asker kabanı vardı. Başında kulaklarına kadar inen bir yün başlık kendini soğuk havadan koruyordu. Ayağındaki potinler her adımında geldiği belli ediyordu. Biraz daha yaklaşınca omzunda asılı tüfeği gördüler. Belli ki ormana giden avcılardan biriydi. Köy meydanına geldiğinde durdu ve bağırdı.

“Kemal, kahveden çık” Kahvede oturan yaşlılar ve oradan geçmekte olanlar başlarını sesin geldiği yöne çevirdi. Bir anlık sessizlik ardından bir kere daha bağırdı gelen genç

“Ulan Sırtlan, bir kere erkek ol da karşıma geç” Kahveden orta yaşlı, pos bıyıklı bir adam çıktı. Bu kahveci Hüseyin’di.

“Ne len” dedi “Erkekliği iki kız çocuğunu öldüren adamdan mı öğreneceğiz. Ne yüzle geldin buralara katil, ne istiyorsun benim oğlumdan” dedi çocuğun yüzüne.

“Ben katil değilim, hele kundakçı hiç değilim.” Genç adam sırtındaki tüfeği eline aldı. “Gerçek katil O Yusuf denilen it. Senin oğlunda, Recep hayvanı da Onun yardakçıları.” Bir an durdu, çevresine göz attı. Yaşlılar kendi aralarındaki sohbeti bırakmış, can kulağıyla dinliyorlardı. Sabah namazını kıldırdıktan sonra camisini temizleyen köyün imamı Ömer Hoca oğlanın yanına birkaç adım attıktan sonra sakin bir sesle,

“Teslim ol oğlum, hepimiz senin kim olduğunu nasıl iyi biri olduğunu biliyoruz.” Hemen karşıdan başka bir yaşlı “Cuma namazlarını aksatmayan, çalışkan ve dürüst bir esnafsın, herkes öfkesine yenilebilir” dedi. Meydanda dikilen genç,

“Ben öfkem yenilmedim, ben Ayşe’yi yıllardır seviyorum yapmam öyle bir şey” dedi. O ara Kemal babasının arkasına yaklaştı “Baba, def et bu haydudu” dediğinde babası,

“Bak Hamdi Usta var git teslim ol” dedi “Devlet seni affeder”

“Ben suçlu değilim ki devlet beni affetsin. Asıl suçlu Ayşe Kıza tecavüz tasallut eden Yusuf hayvanında.” Tecavüz sözü meydanı dolduranların irkilmesine neden oluyordu. “Bilmiyordunuz değil mi? Çakır Ayşe’ye Yusuf tecavüz etti Ayşe de dayanamadı canına kıydı” Meydan olanları duyup gelenlerle kalabalıklaşmıştı. Birden bire yan sokaklardan gelen bir kadın ileriye çıktı

“Benim kızıma, benim açılmamış goncama nasıl iftira atarsın” dedi.

“Bu söylediklerim hakikat, en sonunda da hiçbir iz kalmasın diye yaktılar evinizi. Köyün gençlerinden bir kaçı yavaşça yaklaşmaya başlamıştı Hamdi’nin yanına. Bir pundunu getirip alaşağı etmeyi düşünüyorlardı. O zaman işin sarpa sardığını anlayan Hamdi tekrar köyün imamına dönerek

“Ömer Hocam, Allah şahittir ki ben suçsuzum” dedi ve aralık bulduğu yerde caminin içerisine daldı. Arkasından birkaç el ateş edildi ama Hamdi zeytin ağaçlarının arasında kayboldu. Ve o gece Dülger Mahmut’un tüm köylü tarafından elbirlik yapılan evinin kapısı çalındı, Ömer hoca ve hanımı tarafından. Hocanın hanımı ağlayarak anlattı Ayşe Kızın naaşını yıkarken gördüklerini. Kadın bir kere daha yıkıldı ama ne çare, İlendi durdu yapanlara ve sebep olanlara.

Ne kadar sürdüğü bilinmeyen bir süreç başlamıştı, kimine göre altı ay kimine göre iki sene dağlarda gezdi Hamdi. Eşkıyalık yaptı tek başına. Nerede kaldığını ne yiyip içtiğini kimseler bilmiyordu. Yakalanmamak için sürekli yer değiştiriyordu. Başparmak dağından Murat Baba dağlarına kadar tüm dağlar, tepeler onun yurdu olmuştu. Bazen dağlarda dolananların önüne çıkıyor ceplerini boşaltmalarını istiyordu. Bazen de köyün birine iniyor faizci zenginlerden birinin mutfağını ve tabii ki kesesini boşaltıyordu.

Ve korkulan oldu bir gece köyüne döndü Eşkıya Hamdi. Sessizce köy kahvesinin camından girmişti içeriye girdi, bekledi sabırla kahvenin açılmasını. Her zaman olduğu gibi baba ve oğul birlikte geldiler kahveyi açmaya. Ocağı yaktılar, kazanı doldurdular, masaları sildiler. “Ben namaza gidiyorum dedi Kahveci Hüseyin. Sırtlan Kemal, tedirgindi ama korktuğunu da belli etmek istemiyordu. Babasının arkasından kapıyı kapattı ve hatta sürmeledi. Ama Azrail’inin içeride olduğunu bilmiyordu. Öyle kırma dökme olmadı, bağırış çığırışta duyulmadı dışarıdan. Birde itirafname yazdırdı Sırtlana olan biteni anlatan. Hüseyin gelince gördü oğlunun cesedini masaların üzerinde. Kimin yaptığını gören olmamıştı ama herkes biliyordu Demirci Ustasının marifeti olduğunu.

İlden geldi jandarmalar Eşkıya avına. Bütün köyler arandı, bütün mağaralar oyuklara bakıldı. Kuyulara bile inildi ne olur ne olmaz diye Ama ne bir iz ne de işaret bulamadılar Eşkıya Hamdi’ye ait. O zaman bir suç ortağı olabilir diye köylüler sorgulandı. Özellikle de Hamdi’nin anne ve babası ve ustası. Hiçbiri yardımcı olacak bir şey söylemedi, bir şey bilmeyen söyleyemezdi de. Yalnızca ustası olaydan önce dalgın olduğunu ve sevdaya tutulmuş olabileceğini söylemekle yetindi. Bütün çabalar nafileydi. O zamanlar Hamdi’nin çok uzaklarda olduğunu, avının peşinde olduğunu bilemezlerdi tabii.

Zihni Efendi, kovanları olan biriydi. Baharın köyünde kurardı tezgâhını salardı arılarını çayıra bayıra, yazında doğuya yüksek yaylara giderdi. Kışa doğru hasadını yapar öyle dönerdi köye. İşte Zihni Efendi biricik oğlu, dört kızdan sonra bulduğu soyunun devamını bu uzak memleketlerden birine göndermişti. Balcılardan Recebin gittiği yerin adını yerini kimseler bilmiyordu. Taa ki ne zaman ölüm haberi geldi, o zaman Erzurum Aşkale adını öğrendiler. Tabii bütün bunları duyan Yusuf’un babası Emrah Ağa bir gecede evini boşalttı ve taşındı. Tarlalarını ve Mallarını yok pahasına sattığını sonradan öğrenmişlerdi.

Bir gece, dağda bayırda karanlık yollarda bir yolcu yürüyordu. Önce toprak yoldan çıktı yamaçlara, ardından patikalara sardı dikleşen yokuşları aşmak için. Ve son olarak sanki eliyle koymuş gibi buldu mağarayı. İçeri girdiğinde delikanlı dipte bir yaygının üzerinde uyuyordu. Kapıdaki gölgeyi görür görmez elini silahına attı. “Ben Kâhya Suat, dostunum sana yardıma geldim” dedi fısıldar gibi. Delikanlının yanına oturdu. Hamdi adamı görür görmez tanımıştı. Bu hasta yattığında kendisinin tedavisini, bakımını yapan, karnını doyuran adamdı.

“Yekta Bey’in selamını getirdim” dedi söze başlarken. Kendisi ‘Demirciye söyle, sabah gidip jandarmaya gidip teslim olsun, dedi’ Yekta bey kendisini kırmayacağını biliyor. Sesi ricacıydı ama otoriterdi. Ardından genç adamın konuşmasına fırsat vermeden devam etti sözlerine “Ben Ona en iyi avukatları tutacağım ve en az ceza almanı sağlayacağım” dediğini ekledi. Delikanlının itiraz etmesine fırsat vermeden “Evlat, sen iyi birisin, Yekta Beyim seni sevdiyse bir bildiği vardır. Üstelik yapabileceğin bir şey de kalmadı” Sözlerini tamamlayınca dışarı çıktı ve geldiği gibi sessizce gitti. O gece yattığı taş üzerinde uzun süre düşündü genç adam ve bu işin sonunun olmadığına karar verdi. Sabah daha gün ışımadan İlçenin yolunu tutmuştu teslim olmak için.

İlçede hatta ilde günlerce konuşuldu bu konu. İki kişinin dışında başka birine zarar vermeyen Demirci Hamdi, kimine göre bir eşkıyaydı ama aynı zamanda nesli tükenen bir kahramandı. Bazıları da O’nu asılması gereken bir şaki olarak görüyordu. Yekta Beyin söylediği gibi İlin en önemli avukatlarından biri davaya müdahil oldu. Hamdi’nin, Mahmut ustanın evinin yanmasıyla ilgisinin olmadığını savundu. Aslında evde olan iki kızı kurtarmaya çalıştığını ekledi. Asıl zanlının ortadan kaybolduğunu, diğerlerinden birinin bir itirafname hazırladığını eklemeyi de unutmadı. Böylece Demirci Hamdi, hafifletici nedenler göz önüne alınarak verilebilecek en az cezayı aldı. Cezasını çekmek için de mahpus damına girdi. Peki, Yusuf ne oldu diye sorabilirsiniz, oda başka bir hikâye.

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.