Öykü

Paşa, Voyvoda ve Cadı

 (1785, Rumeli Eyaleti, Deliorman, hadiseden üç gün sonra)

-1-

Şumnu’nun kuzeyinde, Beyaz Ambar’ın dibinde ambarı ve şehri tepeden gören ahşap, iki katlı bir kır kulesinin girişinin önündeki peykede, dardağan usülü sarıklar sarmış, kuşakları yatağanlı ve piştovlu dört yeniçeri fısıltılarla söyleşip çubuklarını tüttürüyordu. İki keçe külahlı yeniçeri de kucaklarında tüfekleriyle, kır kulesinin dibinden kıvrıla kıvrıla geçen toprak yolun üzerinde alıcı kuş yuvası misali dikilmiş bir yamacın tepesinde yolu gözlüyorlardı. Bu toprak yolu hiçbir yana sapmaksızın kuzey batı istikametinde takip eden birisi önce Hezargrad’a –Bulgar ahali Razgrad da derdi-, ardından da Torlak üzerinden Tuna yalısındaki Rusçuk’a kadar –Deliorman eşkıyalarına çatmadığı sürece- gidebilirdi. Gecenin ayazı bir yana, bahar vakitlerinde bile insanı ürperten Balkan serinliği askerlerin üzerlerindeki yamçılara, keçe abalara daha da sıkı sarılmaya sevk ediyordu. İçlerinden en gediklisi burma sarı bıyıklı yeniçeri çavuşu, sanki kendilerini ay ışığının sebep olduğu gölgelerin arasından seyreden biri varmışçasına rahatsız olup gözlerini meşe, gürgen ve kızılcık ağaçlarının üzerinde gezdirdi. Dalların, yaprakların örttüğü zifiri karanlıkta kimseleri göremedi. Şehri çepeçevre saran ormanları, koruları teşkil eden ağaç tepeleri, gökte parıldayan yıldızlardan daha çoktu ve kuytularında kaç kaçağın, kaç eşkıyanın, haydukun saklandığı meçhuldü. Kulenin tepesinde dikilip uykusuzluğu ağa kamçısına yeğleyen bir yeniçeri, gözleri kapanmasın diye usul usul bir türkü mırıldanıyordu: “Ak güvercin olaydım, pencerene konaydım… Penceren de pek yüksek a gülüm, yâr dizine konaydım…”

Dolunayın gündüz gibi aydınlattığı yolda bazı kıpırtılar sezinleyen gözcü yeniçeri, mahmurluktan sıyrılıp gözlerini kısarak yola baktı. Türküsünün sözleri ağır ağır soldu ağzında. Aşağıdakilerin duyabileceği bir şekilde: “Ağam! On, on beş ka atli Hezargrad yolundan geliyeri!” diye seslendi. Peykenin en başında oturan dazlak kafalı, sararmış burma bıyıklı kol çavuşu, kafasını yukarı kaldırıp: “Asker midır, yolcu mu more?” diye sordu. Gözcü tekrar gözlerini kısarak yola bakmayı bırakmadan cevapladı: “Meçhul. Talikayla yük taşıyeriler… Lakin etrafındakiler silahlı… Kılıklarına bakarsan Kırcalılara, dağlı eşkıyasına benziyeriler mare…”

Bin yüz seksen bir ile bin yüz seksen altı seneleri arasında ki kefere takvimiyle bin yedi yüz altmış sekiz ile bin yedi yüz yetmiş dörte tekabül ederdi, altı yıl süren son Osmanlı-Rus Savaşı’nın akabinde Rumeli topraklarının mühim bir kısmında “Kırcalılar” denilen pür silah gezen çeteler türemişti. Harp bitince tıpkı Celaliler devrinin kapusuz leventleri, sarıca sekbanları gibi başıboş kalan bu müsellah ve kalabalık çeteciler, kâh sancağı altına girdikleri âyân veya o dönemki adıyla kâhyaların sancağı altında kâh sahipsiz kalmışlarsa azgın kurt sürüleri misali köyleri, kasaba yollarını tehdit ederlerdi.

Arnavut aksanlı çavuş çubuğunu bir köşeye bırakıp kenara dayadığı tüfeğine davranırken yolun tepesinde bekleyenlere seslendi: “İnın kesın yoli more! Anlayalım gelen hayır midır şer midır? İktiza ederse yagdırıriz kurşuni tepelerina…” İki keçe külahlı yeniçeri tepeden hızlı adımlarla sıçraya sıçraya yola inerlerken, diğer dört yeniçeri yola tepeden bakan yamacın üzerindeki çalıların dibine pustular. Kulenin tepesinde gözcü yeniçeri de icap ederse ambarı muhafaza eden ayakdaşlarını imdada çağırmak üzere eşkıya çetelerinin kullandığı cinsten boynuzdan mamul borusunu hazırda tutuyordu.

Çalıların arasında gizlenen yeniçeriler, kambur, küçümen bir adamın kullandığı sanduka yüklü bir talikanın etrafında at sırtında on beş tüfekli tırıs vaziyette ilerliyorlardı. Gedikli ay ışığında seçebildiği kadarıyla adamları tarif ediyordu ayakdaşlarının duyabileceği bir sesle: “İkı tanesi benzer Tatar’a, ikı tanesinde Arnavut keleşasıyla ötekı ikı tanesinde Arnavut sarıgi var. İkisinın gösterişli camadanlari ve suretleri benzer Boşnağa. İkısı koyun kalpaklariyla buranin Bulgarlarından. Tiplerine baksan hayduk dersın lakin üzerlerinde gürmemışım o çarmıhli gümüşli nazarlıklarından, hem alametlerinden. Gece olsun, ister gündüz bunların nazarlıklari gelin görümlüği gibi parıldar te uzaktan uzaktan. Kalanlari da görünmez buranın yabancısi. Bir yagiz at var geceye benzer doni, boşta talikaya bağli. Belinde yok kılıç olmayan. Üzerlerinde 3-4’ten aşağı yok piştov. Vardir uzun tüfeklerı. Silahlari nizami ama kılıklari uymaz birbirine. Tiplerine baksan Kırcali. Ama gecenın köründe kuru sandukayi neçın taşısınlar, kimden korusunlar? Belki tuzaktır. Uyanık olun more, aman vermeyın!”

Talika ve önde giden atlılar yollarını kesen yeniçerileri görünce hiç ses etmeksizin duraksadılar. Diğer Kırcalıların mahzun yüzlerini kendi yiğitliklerinden menkul sanan yoldaki acemi yeniçeriler kurumlanarak onlara doğru yürüdüler. İçlerinden biri hayduk misali tüfeğini omzuna atıp bir elini kuşağının üzerindeki silahlığın arasına sıkıştırarak kendinden emin bir ifadeyle sordu: “Geceniz hayrolsun bre ağalar! Nereden gelir nereye gidersiniz?” Talikayı süren, gösterişsiz ama köy kethüdaları misali çizmesi ve nakışlı siyah giysileriyle göze çarpan adam, sırtındaki yamçının kukuletasını çıkarınca adamın meşhur Karagöz tasvirlerinden Beberuhi’yi andıran çirkin yüzü karşısında iki yeniçeri de duraksadı. Çarpık çurpuk dişlerini sergileyerek sırıtan adam çatallaşan bir sesle şehirlilerin ağzıyla: “Ben Kâhya Fatin. Bu yiğitler de hizmetkârlarımızdır. Hezargrad’dan gelir, Şumnu’ya varmayı murad ederiz.” diye karşılık verdi. Yeniçerilerden önde olan, şehirli ağzıyla konuşanı cesaretini toplayıp küçümsemeyle: “Hangi kâhya böyle talika tepesinde arabacılık eder ağa?” sorusunu savurdu. Hem taşıdığı sanduka hem de bu tuhaf görünüşlü adam öyle ürkütücü bir sahne arz ediyorlardı ki Kambur, kısa boylu adamın sanki gözleri parıldadı: “Âyândan kâhya değil, paşamızın kâhyasıyım. Abdülharis Paşa hazretlerinin.” dedi.

Tam bu esnada yola bakan yamacın kenarında pusmuş yeniçerilerin arkasından, yolda ve kır kulesinin o tarafta işitilen gür bir ses yankılandı: “Istrancalar Voyvodası devletlû Abdülharis Paşa!” Çalıların ardına saklanmış yeniçeriler böylesine sessizce diplerine sokulabilen birinin varlığını bu sesle fark edince hemen ayağa fırlayıp geriye döndüler ama elleri parmakları korkudan kımıldamaz olmuştu. Karşılarında uzun, siyah bir aba geçirmiş ancak altında nakışlı işlemeleriyle yine siyah şalvar, gösterişli camadan ve al kuşağıyla derebeylerini andıran bir adam dikiliyordu. Kırklarında görünen, hafif ince yapılı ama sırım gibi denebilecek cüssede, ortadan biraz uzun boylu, vakur duruşlu, hayduklar gibi omuzlarına dek inen uzun saçlı, kemerli burnu, pala bıyığı ve soğuk bakışlarıyla insana ürküntü veriyordu. Başındaki dardağan tipi sarığı, belindeki karabela tipi kılıcı ve elindeki altın savatlı kamçısıyla heybetle dikilip duran adam koynundan çıkardığı Sultan Mustafa Han (3. Mustafa) tuğralı paşalık beratını yeniçerilere doğru uzatmıştı.

Arnavut gedikli çavuş, yutkunarak ancak konuşabildi: “Bunlar bilmezler ama ben tanirım sizı paşa hazretlerı. Bilemedık affiniza sığınirız devletlu paşam. Hanlarda, meyhanelerde eşkıya Ezrail’i Istrancalı Abdülharis Paşa’nın türküleri okunur halen. Emrınıze amadeyız hepimız.” Abdülharis Paşa beratı öpüp başına koyduktan sonra yeniden koynuna soktu. Kamçısını şehre uzatarak sordu: “Maiyetimle Şumnu’da birini görmemiz iktiza eder. Vampirci Rüstem Ağa’yı ararız. Cadıcı da derlermiş.” Bu soru üzerine hem yoldaki yeniçeriler hem paşanın önündekiler, kâh korkudan yutkunarak kâh mahzun bir ifadeyle bir Istrancalar Voyvodası’na bir de talikadaki sandukaya baktılar. Binbir zalimliklerine dair türkülerin, hikâyelerin yayılmasına birkaç yıl olan o azılı Kırcalılar bile çaresiz gözlerle sanki imdat ister gibi bakıyorlardı yeniçerilere. O esnada Kırcalıların sırasının en arkasında duran iki Deliorman köylüsü Türk, kafa kafaya vermiş fısıldaşıyorlardı korkuyla. Biri ötekine: “Bu adamın parası da malı da batsın mare. Geceler boyu te bu musibetle yan yana gideyriz…” diye söylenince öteki arkadaşının kolunu sıkıp ikaz etti: “Tövbe de mare duyacak! Bize ilişmeyri üstüne para veriyeri. Değil hortlak deccal olsa takılırım ardına!”

Gedikli çavuş, belli belirsiz fark edilen, kırk beş sene önce Tutıcızâde Hacı Ömer’in yaptırdığı saat kulesi ile Şerif Halil Paşa yâdigarı Tombul Camisi’nin minaresini gösterdi: “Geçesin Tombul Camii’ni hem Boklucadere’yı. Saat kulesinin hemen karşısında Kurşunlu Çeşme’nın öte yaninda iki katli beyaz boyali evde ikamettedır paşam.” Istrancalı hiçbir şey söylemeksizin mağrur adımlarla adamlarının yanına doğru yürürken çavuş yoldaki acemilere seslendi: “Lülebergosli! İstanbulli! More ahmaklar size deyım! Paşa hazretlerine gösteresinız Vampirci Rüstem’ın evıni!” Yeniçeriler Şumnu’ya İstanbul tarafından geleli ancak birkaç ay olmuştu. Birbirlerine sorar gibi bakıp çavuşlarına: “Deli Rüstem mi?” diye sorunca Arnavut gürledi: “Ha delı ha vampirci! Paşa hazretlerının yanında sövdürmeyesınız beni. Hayde! Saat kulesinın dibindeki beyaz boyali iki katlı ev. Yol gösteresınız paşamıza. Sonra da sağda solda sallanmayin tez gelın!”

Paşa talikaya bağlı atına bir hamlede sıçrayıp adamlarının başında acemi yeniçerilerin rehberliğinde usul usul Beyaz Ambar’ın yanından kıvrılıp Şumnu’ya ilerlerken gözcü en tepeden seslendi: “Ağam tam duyamayrim buradan, Abdülharis Paşa mı?” Gedikli ayakdaşlarıyla kır kulesine doğru yürürlerken: “Hem kulagin sagir hem gözün kör mendebur! Görmedın mi koca adam dibımıze ka nasil sokuldu? Gerçı görmemişsındır. Eşkıyadan beterdır derler. Çok çeteyi düşürmüş pusuya.” Yeniçerilerden biri: “Demek o türkülerdeki Istrancalı Abdülharis Paşa dedikleri zalim bu ha?” deyince gedikli sedirdeki köşesine kurulup çubuğunu yeniden yakmaya koyuldu: “Te şimdı anlaşıldi neçın bu ka sessiz Deliorman. Eşkıya Ezraili geçerimış. Babasi hem dedesı bu lakapla çağrılırmış more. Istranca Daglarinda eşkıya kısmi korkmazimış ne kurttan ayidan ne sultan askerinden te bu kana susamiş paşadan korktugi ka. Elinden kurtulamazimış ne uçan ne kaçan. Vampirci sordugina bakılırsa vardır elbet bir hayırsız işı.”

Yeniçeriler talikayla uzakta kaybolan Kırcalıların ardından bakakalırken, acemiler gedikli çavuşun bu denli korkuya kapılmasından mülhem gıklarını bile çıkarmadan paşanın maiyetinin en önünde saat kulesine kadar yürüdüler. Sandukayı yüklenmiş bu acayip alayın en önünde, kafileden biraz uzakta seğirten yeniçeriler, at sırtındaki azametli paşanın gözlerini âdeta enselerinde hissediyorlardı. Lülebergoslu (Lüleburgaz), İstanbullu’ya usul usul fısıldadı: “Ben paşayı tanımam da sülalesinin namını duydum. Kırkkilise’nin yukarılarında, Istrancalarda Karakasır diye bir köyleri var. Cinli derler bunlara. Vallahi yalan demem sana be kadam! Raametli dedem anlatıyüdü. Bu Istranca’nın paşasını bir sefer eşkıya takibinde görmüş, doksan küsur yaşındaymış ama hiç yaşlı görünmezmiş. Kırcalıları çarpıp efsunlamış belli, arabadaki de kesin cin!” İstanbullu’nun inanası gelmese de bu sözler karşısında elinde olmadan ürpermişti.

Boklucadere’yi geçip kulenin ay ışığındaki gölgesinin vurduğu evin kapısının önüne geldiklerinde talika da kapıya kadar ilerledi. Yeni yetme askerler kapının sol yanına geçerek el pençe divan beklemeye koyuldular. Paşa’yı tanımasalar da onun heybeti ve delici bakışları karşısında öylesine korkuya kapılmışlardı ki unvanını bilmeseler bile her emrini sorgusuz sualsiz yerine getirirlerdi. Paşa kapının önüne kadar gelip yumruklayacağı sırada Lüleburgazlı yeniçeriye dönüp sordu: “Belki elli senesi var, belki daha eski. Senin Lülebergos’da Keskinli Çiftliği’ndeki Gerayların, Tatar Hanzadelerinin kâhyalığını yapmış Cambaz Mümin Ağa’yla akrabalığın var mıdır?” Askerin o an sararmaya başlayan beti benzi, karanlığa rağmen oradakilerin dikkatinden kaçmamıştı. Kekeleyerek: “De… dedemdi paşa azretleri.” diyebildi. Abdülharis’in gözlerinde ay ışığından mı bilinmez tuhaf bir ışıltı peyda olmuştu. “Çocukken dedemle ziyaret etmiştik. Gençliklerinde eşkıya takibi olduğunda onlara iştirak edermiş. Gözlerini ve burnunu ondan almışsın!” dedikten sonra köprüyü gösterdi: “Hadi bakayım, vazifenizden kalmayın!” Yeniçeriler hızlı adımlarla talikanın olabildiğince uzaktan geçip köprüyü aştıktan sonra arkalarına bile bakmadan Beyaz Ambar istikametine koşmaya başladılar.

Abdülharis pencerelerin ve kapının besmele çekilerek kapatıldıklarını yani mühürlendiklerini fark edince yüzü asıldı. Kırcalılara dönüp: “İçinizden biri gelip yumruklasın şu kapıyı!” diye gürledi. En yakındaki Kırcalı atının dizginlerini yanındakine verdikten sonra bir sıçrayışta atlayıp kapıya koştu. Pehlivan mukallidi kocaman sağ elini yumruk yapıp kapıya ardı sıra indirip paşanın gerisine çekildi. Ahşap merdivenlerin sokağa dek taşan gıcırdamasının akabinde kapının ardından zayıf bir ses duyuldu: “Hu! Hayır ola! Kimdir bu vakitte gelen?” Paşa: “Vampirci Rıza burada mı meskûndur?” diye sorunca bir süre sessizlik oldu. Kapının ardındaki: “Benim efendi. Lakin evvela ben sordum, kimsin?” deyince Abdülharis: “Istrancalar Voyvodası Abdülharis Paşa!” diye gürledi kapıya doğru. Usul usul eski tip kilidi çevirip kapıyı açan ellilerinin sonlarındaki esmer, orta boylu bir adam Abdülharis’le birlikte pür silah ve atlı Kırcalıları karşısında görünce kaşlarını çattı. Tam: “Paşa mı? Paşa kısmının ne işi olur benim kapımda?” diye söylenecekken Abdülharis’le göz göze geldi ve karşısındakinin ne olduğunu anında anladı. Balkan memleketlerinde mezarından kalkıp dolaşan hortlaklarının saldırısına uğrayan hamile kadınların yöresine göre “dampir”, “krusnik”, “lampijeroviç”, “vampijeroviç”, “vampirci”, “vampirdzhija”, “vampirdzia”, “vapirdzija” ve “vapirdzii” adlı hortlak öldürenlere dönüştüklerine inanırlardı. “Cadıcı” veya “cadı üstadı” da dedikleri bu kimseler artık “ocaklı” sayılırlar, onların soyundan gelenler de hortlakları defedebilmeye haiz olurlardı. Böyleleri vampirler kadar kuvvetli olurlardı ki pek cüsseli olmamasına karşın evin merdivenlerinin ıstırap çekercesine gıcırdaması bundandı. Gün ışığında yürürler, itikat sahibi kimseler olurlardı ki Abdülharis evinin besmeleyle kapatılmış pencere ve kapısından geçememişti. Vampirin vampiri hissetmesi gibi, vampirci de ister mezarlıkta saklansın ister kalabalık içinde hortlağı hissedebilirdi.

Deli Rıza: “İstersen ol sadrazam! Senin gibi musibet ne arıyeri benim kapımda?” Abdülharis kenara çekilip hiçbir şey söylemeden talikanın içindeki sandukayı gösterdi. Rıza, sandukanın içindeki habisliği, karşısındaki hortlaktan daha azametli bir dehşetin yattığını yüreğini sıkıp duran görünmez bir pençe varmışçasına hissetti. Paşa, cadıcının evini işaret ederek sakince konuştu: “Mühürleri kaldır. Beni hanene kabul et. Sana zarar verecek olsam Kırcalılara bir emrime bakar. Sen bana yardım edeceksin, ben sana dokunmadan çekip gideceğim. Karşılığını da alacaksın. Cadıcı usulünce. Sen beni bir daha görmeyeceksin. Ben de benim gibilerin senin yerini bellemesini sağlayacağım.” Rıza birkaç adım geri çekilip: “Haneme buyurasın paşa…” dedi fısıldar gibi. Abdülharis cadısının arkasındaki duvarı göstererek buyurgan bir sesle: “Odadaki Mushaf’ı ve hat levhalarını başka odaya kaldır. Karanlıkta görebildiğiniz söylenir lakin kâfi gelmezse kandil yak, cadu def’ine yarar alâtını al getir.” diye emretti. Mushafı asılı olduğu duvardan indirip öpüp başına koyduktan ve hat levhalarını da alıp yukarıya çıkarken Kırcalıların paşanın kamçısını içeriye doğru uzatmasıyla sandukayı içeriye taşıdığını gördü.

Kör ışık saçan eski bir kandil ve ağzı dört, beş boğum düğümlü deriden çıkınıyla aşağıya indiğinde Abdülharis’in çizmelerini çıkarmış vaziyette başköşedeki peykeye kurulduğunu gördü. Hortlak elini odanın ortasındaki sandukaya doğru sallayınca sanki görünmez eller değmişçesine açılıp içinde boylu boyuna uzanmış yatan genç kız göründü. Paşa elini kapıya doğru savurunca kapı da kendiliğinden kapanıverdi. Cadıcı hafif müstehzi bir ifadeyle, “Böyle maharetliysen sandukayı da uçursaydın ya burayı!” deyince Abdülharis dışarıyı işaret etti: “Adamlar kaç gündür yanımda zor duruyor. Bir de o dediğini yapsam dağılır giderler. Bu Rumeli ahalisi batıl itikatlardan ziyadece çekiniyor malum.”

Cadıcı kandili sandukaya doğru uzattı. Tuna boylarının bey, ağa kızları, gelinleri misali çiçek nakışlı mavi şalvarıyla, sırma nakışlı kadife cepkeniyle, toz toprağa bulanmış olmasına rağmen bembeyaz içliğiyle, omzundan sarkan sakız rengi yazmasıyla, topukları çizik içinde toprakla lekelenmiş çıplak ayakları, uzun siyah tırnaklı eğri büğrü parmakları, solgun teni ve dudaklarından taşan iki sivri köpek dişiyle korkunç bir tezat içerisindeydi. Cadıcı böylesini daha önce görmemişti. Kızın hayattaki halinden geriye kalan yegane insani hassası, örgü örgü gece karası saçlarıydı. Rıza kızın yanına diz çökerek çıkınını açarken Abdülharis Paşa ile arasında kısa bir konuşma geçti:

“Kim bu kızcağız?”

“Rusçuk âyanı diyorlarmış eskiden, Rusçuk kâhyası Tirsiniklioğlu İsmail Ağa’nın silahşorlarından Kırcaalili Veli Ağa’nın kızı Gülsüm. Diyeceksin neden öldürmek için bana getirdin de kölen kılmadın? Benden önce biri davrandı. Benden, bizden daha azim bir hortlak… Strigoy… Eflak ormanlarından bir strigoy… Bugün üçüncü gece. Sabah ezanları okunup, horozlar ötmeden öldürülmesi iktiza eder. Öncekini güç bela hakladık, bu kaldı. Adamlarım arasında takdir edersin ki cadı üstadı tutmuyorum. Rusçuk’ta Cadıcı Ramazan’a gösterdim, o da senin ismini verdi, namını bilirmiş.”

“Allah raamet eylesin. Evval kalbi canibine ardıçtan kazık… Sonra kafayı kesip bırakiyersin iki ayağı arasına. Ben hususi dualarını da okuyerim. Ama en son gözden ırak bir yerde yakmak iktiza edeyri. Bu zavallıyı bu hale koyanı öldüreyirsin de te bu nasıl kaldı?”

“Uzun hikâye cadıcı. Sen işine koyul da ben anlatayım. Rusçuk Kâhyası Tirsiniklioğlu namımı duymuş balkanların, ormanların ötesinden. Haber salmış, Rusçuk’a davet etmiş. Sofrasına, hanesine buyur etmiş. Eh, davet söz konusuysa aksini ısrar etmem ne mümkün? Adamlarım Istrancaları beklerken kâhyamla Yanbolu’dan kapıdaki Kırcalıları kiraladım. Esaslı adamlarmış, hazineye boğsam yeğ. Eflak yakasında gördükleri o şeyden sonra hâlâbenimle at sürerler. Bu paşaların kapılarında Kırcalı tutmaya başlamalarına şaşmamalı! Yanbolu, İslimye üzerinden taban tepip Tırnova’ya vasıl olduk. Sonra geldik Rusçuk’a. İsmail Ağa bizi iyi ağırladı. Gece mülaki olduk. Mafsal ağrılarımı bahane edip köşkünün mahzenini hazırlattım. Adamlarım da oraya döşek serdi. Silahşorlarından Kırcaalili Veli Ağa’nın kızını, burada yatan hanımı yani, karşıki köşkün bahçesinde gördüm gece. Mükellef bir sofra kurduran İsmail Ağa’yı ve çevresindekileri geceye doğru uyuttuktan sonra benim ziyafetim başladı. Köşke süzüldüm. Dadısı kapıyı pencereyi sürgülemiş besmeleyle. Dışarıya çağırmayı denedim ama bir ağır uykudaydı sanki kalkmadı. Ağaların yanına dönüp sızmışız zannetsinler diye onları uyandırdıktan sonra sandukama döndüm. Uzun zaman sonra gün ışığı yere değmeksizin benim de üzerime bir uyku hali çökmüş gibiydi. En son yaşarken başıma gelmişti, bir dehşetli kâbusun, karabasanın eline düştüm. Ne ara sızıp kaldım da o musibetin pençesinden kurtuldum bilmiyorum. Ertesi akşam uyanıp da Gülsüm’ün sırra kadem bastığını öğrenir öğrenmez anladım. Benden daha yaşlısı gelip almıştı. Şaki izi bulurum bahanesiyle kızın odasına çıkıp kokusunu aldım. Ta Yergöğü tarafına, Tuna’nın karşı geçesine kaçırmıştı. Adamlarımı yanıma aldım, “Ben şakiyi bulurum!” diyerek yola koyuldum. Şaykalarla geçtik karşıya. İki adamım taşıdı beni, malum akarsudan geçemeyiz ya. İsmail Ağa da beş adamıyla birlikte kılavuzluk etsin diye Alemdar Mustafa nam bir dilaver şehbazı yanıma vermişti. Yeniçeri taifesindenmiş, son Moskof Harbi’nde nam salmış. Kâhyanın maiyetindeki mal mülk sahibi silahşorlardan. Zaten o olmasa hakkından gelemezdik o şeyin.”

“Abe paşa senden yaşlı olanı mı deyiyersin?”

“Yok. İkimizden de yaşlı olan varmış hesaba katmamışız cadıcı…”

-2-

(Hadise gecesi, Yergöğü ile Teleorman arasında bir koru, Eflak)

Başında serdengeçtilere benzer dardağan sarığı, meşin silahlığında çifte piştovu ve yatağanı, ibrişim kuşakla omzundan sarkan kılıcı, barutluğu ve kuburluğu her adım atışında şıkırdayan, tüfeği her daim hazır, otuzlarının başında bir adam karanlığa aldırmaksızın önden önden çalıların içinden yürüyordu. Bir an duraksayıp birkaç adım gerisindeki Kırcalılara ve Istrancalar Voyvodasına seslendi: “Paşam! İstemeyrim sana hadsizlik edeyim. Lakin bu cenahta görünmez bir iz ne insan ne ayvan…” Arada bir dolunay kara kara bulutların arasından çıkıp, tüfekli, kılıçlı, dardağan sarıklı, sarıklı, kalpaklı, keleşalı, kıyıcı oldukları yüz adım öteden belli adamların gölgelerini uzatacak denli aydınlatıyorsa da zifiri karanlık çok geçmeden ortalığı yeniden karanlığa boğuyordu.

Abdülharis zihninden sadece hususi kâhyası Fatin’in duyabileceği şekilde konuştu: “Hem kör karanlıkta alıcı kuş misali iz sürer hem de ottan çalıdan gider de aldırış etmez. Yaşı var ama ömür bu, sonrası belli olmaz. Bu Alemdar Mustafa ileride eşkıya olmazsa benim gibi bir azametli paşa olur çıkar, demiştin dersin Fatin!” Fatin de ecinnilere has bu yetiyle aynı şekilde paşaya sordu: “Paşa hazretleri, hemen ilerimizdeki manastır harabesinde dolananı ben bile hissederim. Hissederim de bizim ecinni gözüyle gördüğümüzü bu dilavere, yanındakilere, yanımızdakilere nasıl demeli?” Abdülharis Paşa hem Alemdar Mustafa’ya hem de diğer adamlara doğru sertçe gürledi: “Baba yiğitler! Ben paşa olmazdan evvel senelerce dağda eşkıyalık ettim, haramilerle dolaştım. Siz göremeseniz de ben görürüm! İşte karşıdaki yıkık manastır! Orada saklanırlar!”

Çok tanımamalarına karşın Istrancalar Voyvodası’nın namını az çok duymuşlardı. Az sayıda adamıyla eşkıya çetesi gibi gezdiği, daha kalabalık çeteleri pusuya düşürüp imha ettiği hem hanlarda hem eşkıya yatağı mağaralarda, dağ köylerinde anlatılırdı. Babasının da dedesinin de bu yollu hareket ettiği için “Sülalesi eşkıya Ezraili” diye meşhur olmuştu. Manastır harabesine yaklaştıkları esnada Istrancalı on yıllar sonra ilk kez ensesindeki tüylerin diken diken olduğunu, içinde dehşetengiz bir endişenin peyda olduğunu hissetti. Elini kaldırıp yine gürledi: “Alemdar ve takımı, benim Kırcalılar! Açıklığın dibinde bekleyin. Fatin’le ben önden sokulacağız!” Alemdar bir an geri dönüp itiraz edecek gibi olsa da paşanın hırsla yanıp tutuşan gözleri karşısında aciz kalıp sustu. Abdülharis, Fatin ile usul usul yürürlerken yine zihninden konuştu: “Burada dehşetli bir heyula bizi bekler Fatin. Beç önünden, Budin’den kaçarken ne hissediyorsam yine öyle hissediyorum.”

İkisi harabenin kapısına iyice yaklaştıklarında içeride kutsiyetini çoktan yitirerek göze görünmezlere mesken olmuş bu manastırın eskiliğini daha da seçer oldular. Zira tepesindeki kupola yani manastırın yuvarlak kubbeli büyük çatısı asırlar önce çöktüğü için arada bir ay ışığı insanların bile göreceği şekilde aydınlatıyordu içerisini. Veli Ağa’nın kızını manastırın zeminine boylu boyunca uzanmış vaziyette de görmüşlerdi ki Abdülharis kokusunun hayli yoğun olduğunu fark etmişti.

Bir anda manastırın sağından ve solundan fırlayıp gelen yirmi kadar kurt önlerini kesip hırlamaya başlayınca duraksadılar. Abdülharis ile Fatin’in zihninde bütünüyle yabancı oldukları başka bir ses çınladı. “Daha fazla sokulmayın!” Türkçe konuşuyordu ancak Abülharis’e de Fatin’e de hayli yabancı gelen bir aksanı vardı. Sanki başka bir dil konuşurken Saraylıların konuştuğu şekildeki Türkçeyi öğrenmişti. Girişin kemerli geçidinin gölgeleri arasından uzun boylu, sarındığı simsiyah pelerinden ötürü daha da uzun gibi görünen, uzun kır saçlı, sert yüzü, kemerli burnu, üst dudağını örten kır rengi pala bıyıkları, uçları sivrileşen kulakları ve manastırın karanlığında kömür korları misali kıpkızıl görünen gözleriyle bir adam çıkageldi. Sanki manastırda yokken bir anda orada zuhur etmişti.

Abülharis, kendisinden daha yaşlı olduğunu hissedebildiği bu hortlağa karşılık verdi: “Ben Istrancalar Voyvodası devletlû Abdülharis Paşa’yım. Hangi kabrin hortlağıysan, senin tehdidin bana kâr etmez!” Pelerinli adam birkaç adımda Abdülharis’in burnunun dibine dikiliverdi: “Senin paşalığın Osmanlı mülkündedir. Burası benim topraklarım. Eskiden bana aitti. Şimdi de ben dolaşıyorum. Burayı terk edin! Yoksa Türkler Vlad Dragula ismini unuttu mu?”

Paşa bir an duraksadı. Aklı ta çocukluğuna, gençliğine gitti. Babasının hem silah talimi, hem de İstanbul adabını öğrenmesi için mütekait olduktan sonra Pınarhisar civarında kendisine tevcih edilen çiftliğe yerleşen, sabık yeniçeri Kankızıl Osman Beşe’nin hanesinde okuduğu tarih kitaplarını hatırladı. Hoca Sadeddin Efendi’nin “Tâcü’t-Tevârih”i, “Oruç Beg Tarihi”ni, Tursun Beg’in “Târîh-i Ebü’l-Feth”inden okuduğu satırlar sanki dünmüşçesine korkuyla çalkalanan zihninde bir anda şavkıdı: “Kazıklı Beg! Voyvoda Dragula! Demek toprak seni de tükürmüş. Gerçi şaşmamalı yaptıklarından sonra. Daha azını insancıklara reva gördüğüm için ben bu haldeysem… Kızı kaçıran, beni de derin bir uykuya gark eden sendin demek!” Dragula gülümseyince sivri dişleri meydana çıktı: “Evet ama ne yazık ki kendim için değil. Onu başka birisi gözüne kestirdi. Bana da hükmeden birisi. Benim dengim olmadığın gibi onun da dengi değilsiniz. Orduyla bile gelseniz başa çıkamayacağınız bir şeytan geliyor bu yana, içeride yatan için. Ben sadece emrini yerine getirip onu buraya taşıdım.”

Aralarında tuhaf bir gerilim vardı, ikisi de gecenin dehşetli yaratıklarındandı. Ama yine de bir şekilde belki öte âleme ait birer hortlak olmalarından, belki de kamçı ve kılıçla insanlara hükmetmiş olmalarından ileri gelen bir acayip anlaşma, irtibat da sezinleniyordu. İkisi de farklı zamanların, başka olmakla yakın coğrafyaların yükünü taşıyan iki ayrı asilzadesiydi. İki ayrı dağın, en azametli kurtları karşı karşıya gelmişler, diş göstermeksizin kâh hırlaşıyor kâh birbirlerini dinliyorlardı sanki.

“Senden de mi yaşlı?” diye sordu Abdülharis. Dragula’nın sırıtması sönüverdi: “İkimizden de. Burada tarlalar ormanları bölmezden evvel, belki ta Romalılar zamanından kalma bir kötülük. Bir strigoy. Nehrin ötesinde şıtriga derler. Baykuş suretinde gezen bir cadı. Dan oğullarıyla, Eflak tahtını ele geçirmek isteyenlerle savaşımda Türk atlıları da Dan oğullarına yardıma gelmişti. Yanımda beni andıran bir muhafızımın kafasını kesip götürdü Türkler. Ben yaralı vaziyette ormana kaçtım. Sonra o buldu beni. Babamdan duymuştum, dedem Yaşlı Mircea Eflak ormanlarında avlanırken azametli bir orman perisinin elinden kurtulmuş. Ahali asırlardır onu öyle tanıyor. Orman perisi. Müslümanlar bile peri diyor. Onu koruyucu sananlar var. Ancak o azametli bir strigoy. Ölmemek için kölesi olmayı kabul ettim.” Abdülharis Paşa çocukluğundan bir başka sahife hatırladı: “Hoca Sadeddin tarihinde senden bahsederken ‘kötülük baykuşu onun başına tünedi’ gibisinden bir ifade zikrediyordu. Ştriga yahut strigoy dediğinde… O baykuş suretli cadıdan bahsettiğinde hatırladım. Ne garip bir benzetme…” Dragula sağ elini hafifçe uzatıp altından, üzerinde kuyruğunu ısıran bir ejderha, taç ve Latin yazısıyla keferelerin tumturaklı üslubuyla, Almanların Schwabacher yani Siyah Yazı, Latin keferesinin de Gotik diye tesmiye ettiği bir şekilde nakşedilmiş “D” harfi olan yüzüğünü gösterdi: “Asırlarca o cadının kölesi olarak zelil bir vaziyette topraklarımın üzerinde yürüsem de ben hâlâ ailemin, soyumun adını taşıyorum. Kıyamete kadar taşıyacağım. O cadı yok edilene… Kalbine gül ağacından kazık saplanana kadar…”

Abdülharis’in zihni durmuştu. Bu dehşetin karşısında dikilmeye devam mı etmeliydi yoksa savuşmalı mıydı? Kızı burada bırakıp gidemezdi zira arkasındakiler de manastır içinde yatan kızı ve adamı görmüşlerdi, emir verse bile Alemdar ya burada ya gittiği yerde sorun çıkartabilirdi. Buradakileri öldürüp kendi sağ dönse şüphe çekebilirdi. Bir yandan da Rumeli’nin diğer beyleri, paşaları karşısında acizliğini gösterebilecek herhangi bir hareket içini kemiriyordu. Hızlıca zihninde daima dolaşıp duran kırk tilkinin ardında hem kızı hem kendisini kurtaracak bir çare aradı. Bir anda aklına eşkıyalık senelerinde aç kalıp da domuz avlamak zorunda kaldıkları sert bir kış mevsimi düştü. O korkulu av esnasında bir koca domuzu kandırıp kendi kazdıkları tuzak çukuruna çekmelerini ve kendileri hayatta kalırken canavarlara denk yaban domuzunun çukurda kazıkların üstüne düşerek can vermesini hatırladı.

Geçmişinin bu kanlı av sahifesini yeniden anımsar anımsamaz Paşa’nın gözleri parıldadı,“Eflaklı ihtiyar!” diye seslendi zihninden: “Biz al topuklu, ak gerdanlı, kâh sırma kâh kuzguni saçlı peri suret ve ateşîn dilberler uğruna harpten de darptan da kaçmadık Eflaklı ihtiyar. Seni bu şıtriganın elinden kurtarırsak, kızı bize bırakıp gitmemize izin verir misin? Doğrudan üzerimize gelmesi kâfi. Hortlak hortlağı öldüremez efendisi olmadıkça. Ancak elimizde yeter sayıda insan var.” Dragula, efendisinin iradesine karşı koyamasa da ancak başını sallayarak onaylayabildi. Elini kaldırınca kurtlar yeniden ağaçlıkların arasına girip kayboldu. Kâh konuşma seslerinin işitilmemesi, kâh bu vaziyet arkada, açıklığın ağzında bekleyen adamları ürkütse de paşadan cesaret bularak kaçmayı kendilerine yediremediler. Paşa geriye dönüp seslendi: “Alemdar, birazdan azim bir yaban domuzu varacak üzerimize. Piştov işlemezmiş. Şuradaki kurumuş gül ağacından bir uzun dal kesip ucunu yontup kazık edin!”

Abdülharis o anda köle olsa da bu yaşlı vampirin hayli kudretli olduğunu bir kere daha anladı. Eflak ormanlarına musallat olan o meçhul cadı kendisi için olabilecek en korkunç köleyi seçmişti. Dragula, “Peki olacakları adamlarına nasıl açıklayacaksın?” diye sorduğunda paşa ağaca doğru koşturarak uzunca bir dalı koparmaya çalışan Kırcalıları gösterdi hafif bir baş hareketiyle: “Ey koca voyvoda! Sanki Balkan ahalisini tanımazsın. Görmeseler de inanırlar, garipsemezler. Hem bunlar insandan kul taifesi. Ne emredersem onu yapar yalnız biat ederler!” Bulutların uzaklaşmasıyla dolunayın ışığında adamlar kuşaklarından çıkardıkları nacaklarla daha bir hırsla girişmeye başladılar kurumuş gül ağacına.

O esnada korunun uzaklarından dehşetli bir çığlık işitildi. Sanki yüzlerce puhu aynı anda uğursuz uğursuz ötmeye başlamıştı. Meşelerin ve kayınların ötelerinden öyle bir hışırtı koptu ki salt bir yandan gelmesi ve çırpılan devasa kanatların sesini andırmasıyla rüzgâr olmadığı aşikârdı. Dragula tok bir sesle yarı Eflak dilinde yarı Türkçe haykırdı: “Ea a venit! Ea a venit! Şıtriga! Strigoy! Cazu! Cazu geldi!” Kırcalılar ve Rusçuklular kopardıkları mızrakvâri dalla birlikte paşanın bir el hareketiyle yeniden ağaçların altına koşturdular. Paşa Fatin’e ve adamlara seslendi: “Fatin başlarında dur. Tez vakitte ucunu sivriltip yerde tutsunlar, ben kaldır dediğim zaman kaldırırsınız. Üzerinize domuz varacakmış gibi tamam mı aslanlarım? Zinhar bırakıp kaçmayın zira benden evvel üzerimize gelen sağ bırakma…”

Abdülharis’in sesi bir anda kesiliverdi. Eli sanki eski baskın günlerindeymişçesine o zamanlarının alışkanlığıyla –zira hortlayalı beri pençelerini ve dişlerini ziyadece kullanırdı- karabela dedikleri kılıcının kabzasına gittiğinde, bulutlar dağılmış ve dolunay meydana çıkmışken, bir kere daha manastırın üzerinde bir karaltı tekinsiz kanat çırpma sesleri eşliğinde çöktü. Puhudan, azim akbabalarla kartallardan daha büyük, kanatlı bir şekil harap manastırın çatısına tüneyip ateş kızılı gözleri ve sivri dişleri ta tepeden fark edilen ihtiyar kocakarı suretiyle aşağıdakilere baktı. Belden aşağısı koca pençeleriyle ve kanatlarıyla kuşu, belden yukarısı da neredeyse pençelerine dek sarkan memeleri, ihtiyar ancak sağlam bedeni ve örüklerine toz toprak kemik dolmuş, yerleri süpüren uzun kara saçlarıyla, iki yangın yeri koca gözleri ve dikenli dalalrı andıran siyah siyah sivri dişleriyle çöreklenmiş ejderha misali tepeye tüneyen heyula bir çığlık kopardı. Yüz puhunun, baykuşun ötüşüne bedel tekinsiz çığlıkla cadının sureti karşısında Kırcalılar ile Rusçuklular itikatlarınca dua etmeye mecal bulamadılar.

Shtriga korkunç gözlerini aşağıda endişeyle bekleyen insanlara iştahla bir süre diktikten sonra tekrar lanetli kanatlarını çırpıp havaya sıçradı. Kırcalılar üzerlerine doğru hamle eden cadının yaklaştığını görünce eşkıyalık zanaatına aşina olduklarından –kendilerinden güçlü veya kalabalık çetelere çatarlarsa vuruşarak savuşurlardı- önce ağaçlara daha da sokulup diz çökerek cadıya beyhude yere kurşun attılar. Ancak Rusçuk kâhyası Tirsiniklioğlu’nun adamları uzun zamandır ağa kapısına postu serdiklerinden mehabet ve gösterişe düşkünlerdi, bu yüzden korkularına karşın ihsan ve taltif göreceklerini düşünerek hiç kıpırdamadan tüfek ve piştovlarını havaya çevirip üzerlerine gelen dehşete endaht ettiler. İçlerinden bir tek Alemdar Mustafa yana doğru sıçrayıp yuvarlana yuvarlana ağaçların altına doğru çekilebildi. Bedenine ve kanatlarına çarpan mermilerin kâr etmediği cadı, Rusçuk kâhyasının adamlarının beşini birden kaçmalarına aldırmaksızın yakalayıp yakalayıp çığlıkları ormanlarda yankılanırken boğazlarını parçaladı. Bir lahza duraksayıp boğazını parçaladığı adamın kanını içip somurduktan sonra kafasını dişleriyle tamamen kopardığı cesedi yere savuruyor, koca koca adımlarla bir diğerinin yanına varıp kanatlarının ucundaki uzun kara tırnaklı elleriyle yakalayıp onunla da besleniyordu.

Böyle böyle beş adamı kısa sürede öldürdükten sonra Istrancalı Abdülharis Paşa’nın kılıcını savura savura üzerine koştuğunu görünce ona döndü. Kanlı ağzı ve bedeniyle ay ışığı altında Istrancalı’yı küçümseyen bakışlarla süzdükten sonra hem Kırcalıların endaht edilen kurşunlarını hem de paşayı önemsemediğini gösterircesine yeniden havalandı.

Cadı manastırın çatısına konup birkaç adım atarak çökmüş kubbenin etrafında dolaşırken, Abdülharis yerinde put gibi dikilip kalan Dragula’ya baktı. Onun kıpırtısızlığı dikkatini çekmişti zira hınçla yumruğunu sıkmış, öfkeli gözlerle cadıya bakıyor ama kıpırdayamıyordu. Zaman içerisinde Dragula’nın artan yaşı ve kudretiyle birlikte aralarındaki bağın alelade bir vampir köleyle efendi arasındakinden çok, bir tür telkin veya göz yanılgısına dayanan, aslı olmayan zayıf bir hizmet bağı olduğunu o an fark edebilmişti Paşa. Eflaklı ihtiyar onu öldürmek istiyor ama efendisi gibi düşündüğü için yapamıyordu, cüret etmesi kâfiydi.

Shtriganın manastır kapısında dikilen Dragula’nın varlığından mülhem bir sıçrayışta içeriye inip kızın yanına konduğunu görünce paşanın zihninde bir şimşek çaktı. “Cadı onu hâlâ kölesi olarak görüyor zira öyle sanıyor. Öyleyse onun melikesi değil. Cadının elinden kızı kapıp bize çekebilir! Ben gidersem bırakmaz ama Dragula’yı tehdit görmüyor!” diye düşündü kendi kendine. Shtriga, Gülsüm’ü yerden kucaklayıp kaldırıp boynundan kan içerken, cadıya değen mermilerden akan kanlar da kızın hep yüzüne aktı. Abdülharis bunun anlamını biliyordu, bir an önce müdahale etmeliydi. Zihninden Dragula’ya seslendi: “Eflaklı ihtiyar! Cadı sana hâkim değil. Seni kölesi sanıyor ama idare edemiyor. Kızı kucağından kapıp üstümüze getir!” Dragula kımıldamayınca bu sefer sesli bir şekilde gürledi: “Koca Voyvoda Dragula, bir avuç Türk’ün önünde şu orman cadısından mı korkup siniyor?”

Dragula bu sözü paşanın da hesap ettiği üzere kaldıramadı. Hınçla birkaç adım attıktan sonra manastırın içine doğru bir anda sıçrayıp Gülsüm’ü shtriganın pençelerinden kopardıktan sonra dışarıya, Abdülharis’le açıklığın ağzında bekleyen adamlarının üzerine doğru koşmaya başladı. Paşa, Fatin’le birlikte geriye koşturup: “Mızrak! Gülden mızrak! Koşun” diye bağırınca Alemdar Mustafa yanlarına koşup yerdeki ucu sivriltilmiş ağaç parçasını kaldırıp öteki ucunu ayağıyla toprağa sabitledi. Fatin’in cüssesine bakmadan kazığı havada tutmaya çalışması Kırcalıları da cuşa getirince yanlarına koşup üzerlerine domuz varacakmış gibi ağaç parçasını tutup havaya doğrulttular. Abülharis hortlak olduğundan bir başka kan emiciyi öldürebilmesi kabilse de tıpkı Dragula gibi hortlaklıktan mülhem göze görünmez bir endişeyle çepeçevre sarılmıştı. Cadının vampirler üzerindeki tesiri insanlardan daha fazlaydı. Bir kenara atılıp Dragula’ya doğru baktığında acayip bir temaşa peyda oldu.

Eflaklı ihtiyar kazığa yaklaştıkları esnada kızın cesede dönmüş bedenini bir yana bırakıp yerden sıçrayarak sırt tarafından göbeğinden kazığa geçiverdi. Shtriga ise onun kadar talihli değildi zira kazık kalbi canibine saplandığında kendini durduramamıştı o hızla. Dragula shtrigayı omuzlarından pençeye dönüşmüş elleriyle kavrayıp kendine doğru çekerek boğazını dişledi. Shtriga elleri kolları titremekteyken tüm gücüyle havaya kanat çırpıp kazıktan kurtulsa da Dragula da onun boğazına yapışık vaziyette göğe yükseldi. Oradaki herkesin gözü önünde gökyüzünde korkunç bir vampirler cengi vuku buldu. Hortlakların korkunç çığlıkları Teleorman’ın o korusunda, harap manastırın duvarlarında yankılanıyordu. Shtriganın kanatları solup giderken Dragula’nın sırtında yarasa ile akbaba arasında korkunç kanatlar belirdi. Tepeye yükselmişlerken Dragula bir anda zayıf, çelimsiz bir bedene döndüğü ta aşağıdan seçilebilen cadının bedenini kendinden uzaklaştırıp Tuna tarafına doğru fırlattı. Shtriga uzaktaki ağaçların arasına savrulup gözden kaybolurken Dragula kanat çırparak Abülharis ve adamlarının tepesinde süzüldü. Savuşup gitmeden önce zihninden Abdülharis’e seslendi: “Kızı ısırdı. Başındaki tüfek kurşunlarının yaraları da kızın ağzına aktı. Shtriganın lanetini taşıyacak. Sen de gördün, biliyorsun Türk. Öldür onu! Bir daha da topraklarıma ayak basma!” Ardından hafif bir baş selamı verdikten sonra kuzey batıya, oradan görünmeyen ancak o tarafta olduğunu seyyahlardan, tüccarlardan duydukları, Eflak ahalisinin ve Sırp ahalinin de Karpatlar dediği Eflak Dağlarına doğru uçarak gözden kayboldu. Aşağıdakiler arkasından seyre durdular.

Alemdar Mustafa’nın sesi hepsini kendine getirdi: “Veli Ağa’nın kerimesi ölmüş!” Genç kızın cesedinin yanına diz çökmüş Mustafa, Paşa’ya ve adamlarına böyle söylemişti. Paşa hem ona hem adamlarına bakarak ağır ağır konuştu: “Şimdilik. O bize saldıran azim hortlak, şıtriga yahut strigoy… Onu hem ısırdı hem kızın ağzına hortlağın kanı değdi. Üç gün sonra bu da o şey gibi kalkıp dolaşmaya başlayacak. Bir hortlak kabrinden çıkınca nereye gider ilk? Akrabalarının yanına Rusçuk’ta cinayetler olacak. Katilini bulamayacaksınız. Bir cadıcı veya vampirci çağırmayı akıl edene kadar devam edecek. Şimdi cesedini yaksak kazıklasak bile kâr etmez. Üç gün sonra hortlağa tam dönüştüğünde yapılmalı. Ne var ki bunlar benim meddah kısmından duyduklarım, ben cadıcı değilim. Eğer üç gün bekleyip bu şıtriga yine öteki gibi öldürebiliriz derseniz bırakayım. Karşıya geçelim Rusçuk’a girmeden. Adamlarımın bir kısmı kızın başında beklerken ben de kızı bulamadık diye hem de seyahat bahanesiyle toparlanıp şehrin çıkışına gelirim. Kızı benim hususi eşyalarımı koyduğum sandukada saklayarak işinin ehli bir cadı üstadına götürür hallederim. Mustafa! Kızı bulamadığımızı ve adamlarının beşinin de Tuna bataklıklarında boğulduğunu söyleriz.”

Alemdar Mustafa sordu: “Paşam emriniz başım üstüne. Ama Tirsiniklioğlu Ağa’ma götürsek, doğrusunu desek neden olmayri?” Abdülharis başını salladı: “Veli Ağa hissi hareket edecek. Kızının bu hale geldiğini kabullenemeyecek. İzin de vermeyecek. Rumeli’de başıboş bir şıtriganın dolaşması sizin kadar benim de zararıma olur. Üstelik bu âlelade bir soyu da değil gördüğüm kadarıyla. Orman cinlerini, perilerini bile emzirmişliği muhakkaktır. Benim dediğim gibi yapacağız.” Alemdar kararlı bir ifadeyle karşılık verdi: “Emrettiğiniz gibi paşam. Zaten desem te burada olanları kim inansın bana…” Paşa, Fatin’e dönüp: “Kuşağından bir kese altın çıkar da şu şahbaza ihsanımız olsun Fatin Kâhya!” diye seslendi. Fatin hızla onun yanına gidip bir kese altını ona doğru uzattı. Mustafa sorgusuz sualsiz keseyi alıp kuşağına sıkıştırdıktan sonra Abdülharis kılıcını kınına soktu: “Sen akıllı adama benzersin Alemdar Mustafa. Aklının yolunu tut. Bakarsın talih seni âyanlığa, paşalığa kadar savurur!”

Alemdar tüfeğini omzuna dayadı: “Âyanlığı Osmanlı kaldırdı dediler paşam. Şimdi hepsi kâhya oldu. Bizim Tirsiniklioğlu Ağa da!” Abdülharis, Gülsüm’ün cesedini kolları arasına alıp taşıyarak Tuna tarafına doğru yürürken karşılık verdi: “Osmanlı’nın yasağı üç gündür Âlemdar Mustafa. Bir fermana bakar. Bir hüküm gelir, bir hüküm gider…”

-3-

Şumnu Gölü’nün yakınlarında gecenin kör saatinde tuhaf bir hareketlilik söz konusuydu. Bir yanda açıklık bir alanda genişçe bir ateş yakılmış, kütüklerin üzerinde kesilmiş başı ve kazık saplanmış bedeniyle bir ceset ağır ağır yanıyordu. Diğer yanda da bir talika üzerinde birkaç pür silah talikacı, ahşap bir sanduka üzerindeki kan izlerini kuşaklarından kestikleri ve gölde ıslattıkları kumaş parçalarıyla siliyorlardı. Adamlardan kambur olanı haricinde –ki Kırcalı kılığı olmayan yegâne kişiydi içlerinde- hepsinin yüzünde “Daha hangi acayipliklere şahit olacağız?” pişmanlığı ve korkusu okunuyordu.

Yanmakta olan vampir cesedini uzaktan uzağa Vampirci Rıza ile Istrancalı Abdülharis Paşa seyretmekteydi. Cadı üstadı ile paşa söyleşmektelerdi:

“Raametli dedem anlateyridi. Onun dedesi de cadıcı imiş Nalbur Şaban. Tuna boylarında Eflak ormanlarında bir azim cadı gezer derdi rametli. Demek bu şıtriganın canı sonunda cehenneme ısmarlandı…”

“Öyle vampirci. Sonra Alemdar benim adamlarımla gidip eşyalarımı talikayı alıp geldi. Cesedi sandukaya kapadık. Koyun koyuna yattım bu dehşetle üç gün! Hortlayacak korkusuna güzelliğini doyasıya seyredemedim bile! Rusçuk’ta Cadıcı Ramazan var, şehrin şark tarafında Tutrakan yolunda. Ona gösterdim, ‘Ben şıtriga bilemem, bilse bilse Şumnulu Vampirci Deli Rıza bilir!’ dedi. Tanımazmış ama namını bilirmiş. Dinlene oyalana geldik tek günde geleceğimiz yolu, adamlarımı yormadım. Dedim belki üçüncü gün olmazsa şıtrigayı öldürmeye razı gelmezsin, mecbur kalasın diye.”

“Abe paşa olur mu öyle şey? Duası ve öldürmesi başka oluyeri te bu şıtrigada, herkes bilmez ama ben de bunu sağ bırakacak değilim elbet. Hem 3 günü burada geçirip de hemşerilerimin kanlarını içmediğin iyi olmuş.”

“Ben ardımda ölü bırakmam gerekmedikçe. Tasalanma.”

“Peki, paşa söyle bana. Bir vampirciye, cadı üstadına nasıl itimat ediyersin?

“Sen bir hortlağa nasıl itimat ediyorsun?”

“Ben insanım ama sen canavarsın!”

“Bana göre de ben insanım, sen de benim kandaşlarımın canavarısın. Nereden göreceğiz? Şu uzaktaki Şumnu’nun evlerinden biri bizi seyretse tanıyacak mı? Cin de sanır, peri de sanır. Bak şu adamlara, Dağlılarıma. Dağda belde görsen eşkıya dersin belki. Ama sırmalı ipekli kaftanlar giyip bir de “paşa” sanı verdin mi benden ne farkları kalır ki?”

“Güzel lakırtı ediyersin ama… Bir de şu ismini söylemediğin, Eflaklı ihtiyar dediğin senden yaşlı hortlak… Onu bıraktın mı?”

“Aslında hazır seni tutmuşken onun peşine düşmeli ama uğraşılacak melanet değildir. Belasını kimden bulursa bulsun!”

Tam bu esnada uzaktan uzağa horoz ötüşleri işitilmeye başladı. Şumnu camilerinin minarelerinden müezzinlerin okuduğu ezanlar yükselirken Abdülharis bir kese altını Rıza’ya uzattı. Rıza keseyi alıp içindeki altındakilere baktı hafiften bir dua mırıldanarak. Paşa kızar gibi oldu: “Benim izzetim itibarım yok mu ki ecinniler gibi sana soğan kabuğu ihsan edeyim? Her ne ise cadıcı. Ne sen beni gördün, ne ben seni. Evli evine, köylü köyüne…”

Istrancalı gün mavi mavi ışırken talikaya yürüdü. “Temizlediniz mi bir güzel?” diye sorduktan sonra bir sıçrayışta talikaya bindi. Uzanıp üstünü de kapatmadan önce cadıcıya dönüp sırtararak baktı bir anlığına. Fatin’in araba beygirlerini meşin kırbaçla kamçılamasının akabinde at sırtındaki Kırcalıların nezaretinde talika güney batıya, İslimye istikametine doğru ağır ağır ilerlemeye başladı. Talikanın yanında at süren Kırcalılar bir an önce İslimye’ye varmak ve anlaştıkları üzere paralarını alıp sonsuza dek Istrancalı’nın hizmetinden ayrılmak için can atıyorlardı. Rıza gün doğana ve ateş küllenene dek bekledi, ormanların koruların arasında kaybolana dek talikayı izledi. Ahali sabah namazı için hareketlenirken o da evinin yolunu tuttu.

Vampirci Rıza’nın evladı olmadığından el verip ocağını sürdürecek kimsesi olmadı. Vakadan yirmi beş sene sonra, altmışlı yaşlarının başlarındayken gönüllülerle birlikte Rusların, Şumnu’yu kuşatması esnasında harp ederken ömrü solup gitti. Istrancalı’nın Kırcalılarının ömürleri neredeyse onunki kadar bile sürmedi. Dağlı İsyanları senelerinde şu âyanın kapısında, bu eşkıyanın çetesinde vuruştular, vurdular, vurdular. Büyük bir kısmı –çoğu Kırcalı gibi- yatağında ölmedi. Çok azı çocuk, torun sahibi olabildi, onlar da kış gecelerinde dedelerinin anlattıkları vampir bir paşanın hikâyesini ibretle dinlediler. Korktular ama inanmadılar. Onca harbin, kaçgöçün, muhaceretin, devrilen on yılların hengâmesinde bu acayip cengin söylencesi hiçbir folklor kaydına, derlemeye geçecek kadar yaşamadı. Abdülharis ise…

-4-

(Hadise gecesi-cengin olduğu gece-, Yergöğü ile Teleorman arasındaki koruda, Eflak)

Rusçuk havalisindeki Mezarhisar mevkiinin kâhyası yani âyanı Rüstem Beşe’nin yegâne eğlencesi, babasından gördüğü usulle eskiler gibi ok ile yay ile avlara, süreklere çıkmaktı. Babası gibi yeniçeri olan, zorbazlığı ve kemankeşliği de ondan gören Rüstem Beşe, o devirde kemankeşlik edenler hayli azalmışsa da, ava çıktığında keman germeyi tercih ederdi. Bazen ağırladığı misafirlerini ava götürüp işret sofrası kurar, bazen birkaç adamını ardına takıp Deliorman taraflarına veya Tuna bataklıklarına ava giderdi. Bu pehlivan yapılı, esmer, bıyığını balta kesmez bu yeniçeri zorbasına, akranlarını sindirip ayakdaşları arasında sivrildiğinden ta Tirsiniklioğlu İsmail Ağa’nın kardeşi, Osmanlı idam ettirene dek Rusçuk âyanı olan Ömer Ağa zamanında Mezarhisar âyanlığı bırakılmıştı. Tirsiniklioğlu’nun daha çok al vur işleri için çağırttığı kıyıcı adamlardandı ki birine fenalık edemediği vakitlerde, zamanlı zamansız ava çıkardı. Çocukluğunda akranlarının başını yardığı bir gün babası Zülküf Beşe’nin tokadını yiyip de kanlı bir sokak kavgasına girdiği günden beri zorbaca yaşamış, balta olduğu Mezarhisar’ın asayişi sağlarken etinden sütünden faydalanmayı ihmal etmemişti. Büyük bir kısmı çökmüş eski bir ileri karakol metrisiyken zamanla kasaba misali büyüyen, adını buradaki eski metrisin dibindeki eski mezarlıktan alan Mezarhisar’ın başında oğlu Kasım ile birlikte vurucu kırıcı çift başlı ejderhaydı.

O gece de aklına estiğinden beş adamıyla birlikte Mezarhisar’ın karşısına Eflak tarafına geçmiş, vurdukları sülünlerle ziyafet çektikten sonra Tuna bataklıklarının böğründe bir ulu meşenin duldasında yaktıkları ateşin etrafına hayduklar çobanlar misali serilip kalmışlardı. Dört adamı da ateşin karşısında gevşeyip inceden uyuklarken, Rüstem Beşe epey gerisinden sert ve ani bir hışırtı duyunca yerinden fırlayıp karanlıkla örtülü Teleorman’ın ağaç ve çalı öbeklerine göz gezdirdi. Sanki büyükçe bir hayvan ağaç dallarına çarpa çarpa yere düşmüştü yahut koşarak çalı öbeklerinden birinin arasında düşmüştü ancak anlam veremedi. Ne bir böğürtü, ne toprakta kayan toynak sesleri ne de çırpınan kanat sesleri işitmişti. Ulu meşenin gerisindeki çalılara bağlı atları da huzursuzca oldukları yerde toprağı eşeleyip kafalarını sallayarak hafif hafif kişneyince Rüstem Beşe hayvanların huzursuzluğunu fark etti. Koruyu seyrederken uzaklarındaki birkaç ağaç tepesinin sallandığını görünce, ayı olabileceğini düşünerek sedef nakışlarla süslü hususi tüfeğini deri mahfazasından çıkardıktan sonra çıt ses etmeden o tarafa seğirtti. Adamlarını uyandırırsa çıkan seslerden ötürü oradaki hayvanın –belki de kurt idi- kaçıp gitmesini istemiyordu.

Rüstem Beşe koruda ilerledikçe adamlarıyla arası gittikçe açılmış, yaktıkları ateş dahi görünmez olmuş, çıtırtıları ormanın sessizliğince yutulur olmuştu. Tepedeki dolunay bulutlarca kapatılmasa bile sık ağaç dalları yüzünden korunun içinde daimi bir karanlık vardı. Kulağı en ufak çıtırtı sesinde, tüfeğini hazırda tutarak yürüyen Rüstem Beşe, geldiği mıntıkayı kaybetmemek için sağa sola sapmaksızın dosdoğru ilerliyordu. Ay ışığının az çok ulaşabildiği küçük bir açıklığın dibinde yerde yatan yarı çıplak bir kadın görünce duraksadı. Yorgunluktan hayal gördüğünü yahut ateş başında uyuyup düşte olduğunu sanarak gözlerini birkaç kere yumup açan Rüstem Beşe bıyıklarını çekiştirdi. Ay ışığı altında parıldayan gümüş teniyle, yine ışıltıyı aksettiren simsiyah saçlarıyla, orman zemininde nazenin yatışıyla ormanda eğleşir peri kızlarından birine denk geldiğini düşündü. Genç kadın bir anda yattığı yerden doğrulup Rüstem Beşe’ye kara gözlerini dikince, koca zorbazın eli ayağına dolaştı. “Kimsin? Kimlerdensin? Koi si ti?” diye yarı Türkçe yarı Bulgarca seslendi kadına. Kadın sağ elini uzatıp onu kendine doğru çağırırken susmaya ve soğuk soğuk bakmaya devam ediyordu. Rüstem Beşe tüfeğini bir ağaç gövdesine dayayıp kadının yanına koşturdu. Kadın, Rüstem’in elini tuttuğunda, teninin soğukluğu karşısında ürperdi. En son Rus Harbi esnasında Bükreş tarafında Rusların taarruzu karşısında arkadaşlarının cesetlerinin arasında yatıp ölü taklidi yaparak kurtulduğu hatırası aklına geldi. Oradaki cesetler misali soğuktu kadının teni ancak yaşıyordu. Benzinin solgunluğu ölüyü andırsa da gözleri ışıl ışıldı.

Kadın bir anda yattığı yerden kalkıp, Rüstem’in ellerinden de güç alarak üzerine doğru fırladı. Kollarını yılan gibi boynuna sardıktan sonra başını boynunun altına gömdü. Kadının ağırlığı altında devrilen Rüstem, boynunda soğuk dudaklarını hissedince hayli keyiflendi ancak boğazına saplanıveren iki çuvaldız misali dişlerin acısı tüm zevk hissini alıp götürdü. Bağırmak istediği esnada kadın pençeli elleriyle ağzını kapattı. Rüstem olanca gücüyle kadınla boğuşurken vücuduna yayılan soğuk bir sıvıyla bir kere daha şaşırdı. Savaşta kendi kanını hatta kendi idrarını çokça hissetmişti ancak böyle soğuk değildi. Ay ışığı altında kadının gövdesine baktığı zaman kanatlı kollarını, canavarvâri bedenini, göz ucuyla da olsa kocakarı suretini görebildi. Pazularının kuvvetiyle kene misali boynuna yapışan kadını kendisinden uzaklaştırdığında, kocaman bir delik açılmış göğsünden akan simsiyah kanları ve sivri dişlerinin arasından kendi kırmızı kanının döküleyazdığı boynunu, kor kızılı gözlerini ayan beyan gördü. Cesaret bulabilmek için bir nara patlatıp sol eliyle cadıyı göğsünden ittirmeye çalışırken sağ eliyle kuşağındaki yatağanın kabzasına uzandı. Narası çığlığa dönüştüğü esnada kınından çıkardığı yatağanı canavarın boynuna sertçe indiriverdi. Cadının kafası kopup kenara devrilirken gövdesi olduğu gibi Rüstem’in üzerine yıkıldı. Rüstem kesik boğazdan dökülen kara renkli kan ağzına dolarken yutmasına da engel olamadı. Cadının gövdesini yana devirdiğinde ancak rahat bir nefes alabildi ancak midesi hâlâ bulanıyordu. Ağalarının çığlığı ile uyanıp ormanda kendisini arayan yoldaşlarının seslerini duyunca onları yanına çağırıp güç bela ayağa kalktı. Rumeli itikatlarıyla büyüdüklerinden Rüstem Beşe ile birlikte cadının kesik başını ve gövdesini de yanlarında taşıyıp, yaktıkları ateşte bu baş ile gövdeyi yaktılar. Alelacele toparlanıp gün doğmadan Rüstem Beşe’yi Mezarhisar’daki köşk taklidi evine taşıdılar.

Rüstem Beşe’nın av esnasında hastalanıp yataklara düşmesine kimse bir anlam veremedi. Adamları ormanda bir cadının saldırısına uğradıklarını söyleseler de Rüstem’in oğlu Kasım, babasının güçten kuvvetten düştüğünün duyulmaması yahut onun da öldürülmemesi için bu yollu lakırtıları yasakladı. Rüstem Beşe bir süre sonra gündüz gözüyle hiç dışarıda görünmezken oğlu Kasım da babasına benzemeye başladı. Mezarhisar geceleri kaybolup ölenlerin hikâyeleri yüzünden gittikçe boşalıp köye dönmeye başladı. Seneler içerisinde Rüstem Beşe ölüp âyanlık yahut kahyalık oğlu Kasım’a kalınca, söylentiler bire bin katılarak anlatılmayı sürdürdü. Güya Kasım Bey’i Rüstem Beşe, Eflak ormanlarında ava gittiği esnada oynaştığı bir peri kızından peydahlamıştı. Onların sülalesinin cinlenmiş olduğu, ayak bastıkları yerde kan içen cinlerin eksik olmadığı –kısmen yanlış olsa da- kulaktan kulağa dilden dile anlatıldı durdu. Nihayetinde Kasım’ın lakabı “Perioğlu” olup çıktı. Gerçek farklı olsa da ahalinin rivayetlerinde yarı eksik yarı tamam böyle bilindi, böyle zannedildi. İleride Kasım’ın soyundan gelenlere Hunaşamzade diyeceklerdi. On yıllar sonra 93 Harbi denilen Osmanlı-Rus savaşında, bazı Rus askerlerinin “upir” korkusuyla Mezarhisar’ı baştan başa yakmalarının akabinde bu aile Edirne’ye göç edecekti…


 

Yazarın Notu: İthaki Yayınları’ndan 2019’da çıkan “Istrancalı Abdülharis Paşa” adlı romanımın iki karakterinin -Istrancalı Abdülharis Paşa ve Elif Hunaşamzade- geçmişinden bir macera.

Mehmet Berk Yaltırık

Tarihçiyim ve yazarım. Tarihi korku hikâyeleri yazıyorum. Çeşitli internet sitesi ve fanzinlerde, çeşitli inceleme yazıları ve hikâyelerim yayınlandı. “Anadolu Korku Öyküleri-2”, “Gio Ödülleri 2013 Seçilmiş Öyküler”, “Güçoburlar” ve “Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikâyeleri-1” çalışmalarında yer aldım. “Türk Kültüründe Hortlak-Cadı İnanışları“ adlı bir akademik makalem de mevcut.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for Sametay Sametay says:

    Genelde şiveli konuşan kitap karekterleri okuyamasamda, ilk defa bu tarzdaki bir öyküyü beğenerek okudum. Paragraflar akıcıydı.
    Yeniçeri ve vampirlerin olduğu bir Diablo öyküsünü seçkiye yazmıştım. Usta bir yazardan ise balkanlarda geçen vampir, cadı, hortlak gibi korku yaratıklarının birleştirilerek aktarılması etkileyiciydi

  2. Kitabınızı geçen sene okumuştum. Keşke filmini çekseler bu kitabın dedim bir süre. Doyamamıştım kitaba. Şimdi bu öykünüz ilaç gibi geldi gerçekten. Kalemizine sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar