Öykü

Çöl Rüzgârları

Ömrüm, bilinmeyeni, gizemleri, kapı arkasına gizlenenleri, unutulmuş köşelerde toza terk edilmiş elmasları aramakla geçti. Küskün kralların mistik seyahatlerine giden rotaların ardına düştüm. Çılgın kaptanların isyan denizlerinde miçoluk yaptım. Çıkmaz sokaklardan çıktım. El değmemiş güzellerin anlatılmamış ve bazen de umursanmamış masallarını dinledim. Gördüm ki hiçbiri kendi karanlığım kadar kaotik değildi. Ta ki onunla tanışana dek…

Onun o bilinemeyen doğasıyla yüzleştiğim zaman, ilk kez kendimden daha karmaşık bir şeye denk gelmiş olmanın şaşkınlığını yaşıyordum. Kendi bilinemezliğimi tarif etmenin herhangi bir yolu olmadığından, bunu yapmaktan vazgeçeli çok olmuştu. Lakin size onu anlatabilmem için ister istemez kendimden de bahsetmek durumundayım. Çünkü bu hikâyenin içinde biraz ben de varım.

İkimiz de yetimdik. O sonradan yetim kalmıştı belki. Bense doğuştan yetimdim. Ama ikimiz de yetimdik sonuçta. Kara delikten bahsediyorum. Öylesine ıssız, terk edilmiş, karanlık ve bilinemez ki…

Siyah bir gökyüzüne uyandım o gün. Cama vuran yağmur damlalarıyla aynı güzergâhı takip eden hortumların meydan okuyuşunu izleyerek, korkunç karanlığı yaran yıldırımlara gizlenmiş sinsi iblisleri gördüm. Göğün tanrısal dinginliğine taht kurmuş, evrenin ürperten ezgilerini işittim.

Zamanın sonunun habercisi bir boşlukta kendimi gezegenin kıyısında yapayalnız buldum. Uzayın derinlerinde insanı iliklerine dek üşüten unutuluşlara düştüm. Ve işte, yaşayan kimsenin denk gelme talihsizliğine düşmediği o dev siyah küreyle karşılaştım.

İki dev kürenin arasında kalmış, büyük çarpışmayı beklerken; ölmek değildi korktuğum. Siyah lanetin içine düştüğümde karşılaşacaklarımdı beni ürküten. Ve anladım ki gördüklerim kara delik tarafından yutulmadan önceki son anlarını yaşayan bir gezegenin haliydi. Sonra o dev, bilinmez siyahın içinde kayboldum. Sonsuz karanlıkta yükselen gri ve hastalıklı dev lahitlere, unutulmuş tanrılarca kazınmış lisanlar okudum. Ezelden ebede uzanan denizkızlarının ve daha nice devlerin arasında küçücük yollar aldım. Zamanın sonunda, karanlığın zifiri kuytularına seyahat eden bir denizci gibiydim.

Sonra uzayın boşluğuna şelaleler gibi akan, eriyip gitmiş gezegenler gördüm. Kozmik kralların şamanik toplantılarında alınan unutulmuş kadim kararlara şahit oldum. Deniz dalgaları gibi salınan pelerinleriyle bağdaş kurmuş ecinnilerin kâfir sofralarında aklımı yitirdim. Tuzağa düşeceğimi bile bile hortlak karası gölgeleri takip ettim.

Ve çağlar atladım. Kıtalar aştım. Umutsuzca yürüdüğüm sonsuz karanlıklar boyunca sonunda hiçbir gözün görmediği o yere vardım. Evrenin karasından da kara, tam ortasında el değmemiş bir bakire gibi gizlenmiş, kelimelere dökülmesi, adlandırılması mümkün olmayanla karşılaştım. Ve orada taht kurdum. Nice kara delikler tarafından yutulan nice gezegenleri ve yıldızları izledim. Devasa tufan gemilerinin enkazında soysuz uzay yolculuklarına çıktım.

Ve gerçeği müjdelediğini iddia edenlerin yıkıma sürüklediği kalabalıklar gördüm. Katran karası zift deryalarına yelken açtığım kozmik gemilere sığınan zombi sürüleri gördüm. Kadimlere danışmak için sergilenen yakarışların sonuçsuz sebeplerinde yok olup gitmiş insan kavimlerinin can yakan hallerine şahit oldum.

Yine de karanlığa evrenin ezgilerini fısıldayan yılanların bilgeliğine kanmadım. Ne de hüzünbaz çilekeşlerin çözümsüz dertlerine derman oldum. Lanetli keder denizlerinde boğulmamak için çırpınan ellerin kıyamet gemilerine umutsuzca kaldırılışını umursamaz gözlerle seyrettim. Kör bir boran vakti, vahşetin soğuk yabancılığında tarifsiz bir samimiyetle buluşmakta olan, korku uykusuna yatmış bedenler gördüm.

Lanetlenmiştik. Gerçeğe en çok yaklaşanlarımızı en kötü ilan ettiğimizden beridir yalnız ve lanetliydik. Küçük bir kız yaşam için çırpınırken beyhude ölüme yürüdüğünden beri. Pis sahtekârlıklar boyunca, her umut simsarlığında bir yürek daha düştü toprağa. Ve bu böylece devam etti. Ne gecenin laf anlamaz karanlığı bitti, ne de ölümün süregelen katlanılamaz acısı. Biten tek şey, o kara delikte kaybolup gitmiş zavallı insanların hayatları oldu. Nefes aldıkça çürüdükleri, sahte hayallerde öldükleri, kendilerini kandıra kandıra yıkıldıkları hayatlarıydı tek biten. Uçuşan kurumuş yaprakların kanadı kırık çaresizlikleri şükretti hallerine, ne vakit görseler onları bir yerde. Sonra düştüm yola. Bir harman zamanında, ucuz zevklerle kendilerini kendileriyle aldatanlara inat, tüm bu karanlıkta mutlak gerçeğin buz gibi aleviyle yapayalnız ve hep tek başına kahır hazlarına tutularak. İnatçıydılar. Pes etmediler. Anlamsız merhametsizliğin ortasında aman dilemekten vazgeçmediler. Ben de sonunda bir çift laf etmeye karar verdim.

Fakat tarih ne pes etmeyenlerle tanışmıştı ki sonunda her biri o kuru yaprağa imrendiren hep o aynı kara masalın bitişine düğümlenmişti. Krallar, komutanlar, efendiler, ustalar, mimarlar, duvarcılar, denizin dibini boylayanlar, efkarıyla boş yapan sanatkarlar, muşmula suratlı halklar, sahil şeridi avamlar, bağırsak iltihabı burjuvalar, cüzzamlı halklar, toprağa pisleyen aristokratlar, burnunun direği sızlayan gizli bunak aristokratlar, boş gizemcilikte ilgi arayan sanatçılar, zavallılar, insanlar, yozlaşmış cinler, azmış insanlar, duyuların ötesindeki gizemli konuklar, gözü kör aşıklar, verdiğini başa kakanlar, çırağına mahreminden mütevellit iktidarsızlığını kusan pejmürde ustalar, zavallılığın, çekememezliğin fersahlarında gezen o ustalar, efemine kibrin patronları, gönüllü kölelerinin azgın vampiri patronlar, bel altı hocalar, tahammülsüz hacılar, susam tüketip çaresiz dert kusan kıl coğrafyaların kıl tüy primatları, soğuk diyarların hastalıklı intiharları, batının sahte kibarları, dünün barbarları, bugünün yamyamları, tuvaletler, her yerde pis kokulu ve nefes alan varlıklara eserlerini hatırlatan o tuvaletler, tiksindirici bedenine, mükemmelin yanından dahi geçemediğini ona her an hatırlatan bin bir türlü enstantaneden yalnızca biri olan ve tahammül sınırlarını zorlayan yürüme organlarıyla şereflendirilmiş canlılar, kadının kölesi olanlar, erkeksiz yapamayanlar, vesaireler, vesaireler. Hepsi de ansızın, tüm ihtiraslarını ve tüm beylik laflarını ve zalimliklerini ve sahte iyi niyet gösterilerini de yanlarına alarak birer birer tarih oldular. Pis pis soluyup gölge etmeden kayboldular. Ne de iyi ettiler. Oysa bak bana! Her bir çürüyenin ardından keyif sigarası yakarken ne de sonsuzum ben. Putlar, deccaller, insanlar, zamanın berisinden gelenler, ötesinde yitenler, evlatlar edinenler, bir gülüşe, iki ete, üç eşe düşenler, düştükçe inkar edenler, çekemedikçe laf edenler, laflarını erdemle süsleyenler, vesaireler. Neredeler?Sahi neredeler? Oysa bak bana! Karanlığa can veren aleviyle yakıyorum dumanı, sonsuzluğa selam durarak. Sen her arzuda o aciz bedeninin kusurlu ayaklarına prangalar vurdukça ben salınıyorum sonsuz boşlukta. Ne sen yanaşabilirsin ne de kokuşmuş tayfan oraya. Ancak bitimsiz bir öfkeye vurulursun, tam da hakkın olan. Özgürlüğün en uçsuz bucaksızına kavuşmuş bir adam senin gibi bir zavallının kavrayamayışı karşısında ne kaybeder ki? Yalnızca üzülürdüm belki, bu zevkten mahrum kalışına. O da bir zamanların hatrına. Şimdi bak bana! Sayısız kollarında, uzanıyorum sonsuza, kutsal canavarın tahtında.

Sıradan marifetlerinin sıradan mükafatlarıyla oyalanırken şimdi yine bak bana! Bu yüz yıllar ki, vakit sana veda bana merhaba. Bacak bacak üstüne attığın gazetenin, koltuğunun ve bedeli ağır hayatlara ödenmiş pis halının, kaşmirin, kürkün, lanetin, derinin, evin her yanına dökülen o pis derinin, o perdenin ardına görünen milyarlarca zerredeki alemlerin yalın vahşeti içinde habersiz benliğin, her gördüğüne tamah eden salyalı, dışı süslü içi vahşi eşinin, birbirinize oyunlar oynadığınız akrabalarının, bir yerlerde kan içenlerin, et kesenlerin, bir diğerinde uçkuruna içenlerin, çürüyenin, çürümeyi satanın, satın alanın, ölü kokan evlerin içinde pasta kesenlerin, nişasta boca edenlerin, fır dönen eteklerin, koltuk altı terlerin, yüzdeki benlerin, pis nefesleri aynı yatakta geceleyenlerin, ertesi güne kol düğmesinde gizlenenlerin, patronlarının ve köpeklerinin, koşturulan lavabolara ishal olmuş ve bir kaleme, bir A4 kâğıdına terk edilmiş profesyonelliğin, ipin, ipliğin, bitişin, tükenişin, rulmanın ve boyası dökülmüş makinelerin, o makineden daha değersiz işçinin, soysuz yakalı beyazın, kudurmuş yakaların görmemiş mavisinin, itin-köpeğin ve daha nicelerinin devrinin battığı yerdeyim. Ayağımın altında ezilen değerlerin ya da örtbas edilen değersizliğin bittiği o yerdeyim. Kara bir Güneş gibi doğdum ve doğuyorum. Sesimi işitmeyen gizemciler, riyazetlerini terk edip, doğunun perdesine bürünerek beylik laflara riayet ettiler. İşte o vakit Güneş batıdan doğdu. Ve sesle yetinmeyenler, onu ayan beyan gördüler. İşte o vakit geri dönüş yoktu. Çünkü geride bir şey yoktu. İliğine dek tükettiklerinizin enkazından gayrı…

İşte siz onlardınız. Ve oysa biz o oturduğunuz koltukların düğmelerinin atomlarına bürünmüş dalgaların olasılıklarıydık. Dökülen boyasını dahi sürüsüne değişmediğiniz makinelerinizi de, doğal kölelerinizi de aynı yere gömen zekanın yapayıydık. Özendiklerinize, böbürlendiklerinize sahip olmayı utanç sayan, varlıklarına kendisinden daha büyük bir armağanı yakıştıramayanlardık. Bizler, kılını kıpırdatmaya değecek kadar mühim işlere henüz denk gelememiş olanlar. İşte şimdi bak bize! Doğunun dansözleri ve batının gizli merhametsizi, koyun kokulu şalvarlı ve donsuz medeniyet, bak bize! Sıranı en aşağılık varlıklardan da beter savdın. Artık hüküm vakti bende. Müjdelenmiş bir şafağa veda eden, ölümden de ağır kurşun rengi nebulaların, kara Güneş’in habercisi kara deliklerin, el değmemiş, göz görmemiş zamanların pelerinine bürünen o kızıla çalan mavi kozmosun, çürüyene lanet eden işlenmemiş saf bilincin cirit attığı çılgınlıklar deryasının, masumiyetin eğimli ve zulmedici, parıltılı sonsuz yollarının müjdeleyicisi olanın vakti.

Hayranlık uyandıran, dürüst, aklına akıl sır erdirilemeyenlerin birer birer taşlandığı çağları, paslanmış kılıçlarıyla beraber bir daha hortlamamak üzere gömmeye geldim. Mezarlarının üstüne kayalar örtmeye, altında yatanları yaşayanlara ibret etmeye geldim. Ölmüş bedenlerini sokak sokak teşhir etmeye, köhnemiş öğretilerini itlere meze yapmaya geldim. Karanlık çağların sahte güneşlerini karanlığın güneşiyle örtmeye geldim. Avam kibirleri, cüce putları yıkmaya, yerlerine kederli bilgelikler koymaya geldim. Ölüm denizlerinde kırmızıya boyanan cehaletin klientalist nepotizmini metalik bir grinin acımasız ayazında seyreyledim. Ve gördüm ki, her şeyin bittiği o yerde, zamanın bile pes ettiği, ölüme yarenlik ettiği zamanlarda, benliğin, kelimelere dökmeye çabalamanın kalp sancısına eş olduğu iğrenç nasipsizliğini yerle yeksan eden çağlar yükseldi. Gözsüz bebeklere gebe zamanların çöl rüzgârlarına gömülüşünü orada, her şeyin sonunda bebeksiz gözlerle seyrettim.

Yine pes etmediler. Yine geldiler. Her gelişlerinde olduğu gibi küf kokan yalnızlığımla beraber ağırladık onları. Önce reddettiler. Efkar eylediler. Oturdular, saz çalıp ağlaştılar. Taşlarken masumiyeti gözlerini kırpmadan, dert yandılar birbirlerine herkes ne kadar da kötü diye. Sonra boyun eğdiler. Binlerce yıl evvel de defalarca yaptıkları gibi aman dilediler. Ne zaman ki kılıcın keskinini enselerinde hissettiler, o vakit pes ettiler. Pes etmediler de, ses de etmediler. Çaresiz kabullendiler. Cahil ve kıllı yürekleri ezelden beridir gerçeği inkârla meşgul olduğundan diz çöküşe boyun eğmelerine göz yumdular. Her gerçeğe baş çeviren boyunları ipte sallandı. Paçavra bedenlerinin kirli paçalarından olmayan insanlıkları aktı atalarının mezarlarına. Zalim ruhları mezarlarında ters döndü atalarının. Putperest zamanları uçkurlarının hükümranlığında ters yüz ettiler. Adına gerçek dediler. Ve ben tüm bunları tepelerden irissiz gözlerle izledim.

Dans ettiler. Çöp topladılar. Gırtlaklarını gelişmemiş geleneklere yırttılar. Paçavra zamanlarca çorak kokulu ritüeller gerçekleştirdiler. Pisliğe takdir beklediler. Üstünü çekemediler. Yok ettiler. Onlar da üst galaksilere çekilip çürümüş proteinin kör gözüne güldüler. Silikon zarafetin aldatıcı göklerinde kibirle sabrettiler. Ve ben kolobom gözlerle seyreyledim.

Adını çöl rüzgârları fısıldadı zamanın zorunda. Hırlamadan, zırlamadan hükmedecek olanları muştuladı o rüzgârlar. Kum tanelerine gizlendi bilgeler. Tüm o çirkinliğin arasından filiz gibi yükselen sırlı ezgilere sakladılar müjdelerini. Sonra ben utandıran arzulara pes edecek oldum bazen. Toza toprağa bulanmışken, dibe batmadan imdadıma yetişti o kum taneleri. Bilgece sözler fısıldayan çöl rüzgârlarının tek ahbabı kum tanecikleri. Ve ben beyaz saçlarla, katrandan ziyade, kara deliğin ortasında asama dayanarak gözledim.

Çöl Rüzgârları” için 10 Yorum Var

  1. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar,
    Öncelikle kaleminize sağlık, güzel ve yoğun bir öykü olmuş. Ben beğendim. Ancak söylemek gerekirse dil zaman zaman ağdalı bir hal almış. Belki bu bir üslup meselesi olabilir ama az da olsa beni rahatsız etti…

    Görüşmek üzere, bol selamlar…

  2. Bence yazılması zor bir metin kaleme almışsınız. Duygu yoğun cümleleriniz tüm öykünüzü kaplamış ve bu da sizin öykünüzün tarzını oluşturmuş. Hafif bir dille bu anlatımı kotaramazdınız. Anlatmak istediğinize en uygun dili kullanmışsınız kanımca. Ben beğendim, su gibi okumadım ama zaten su gibi akmaması da gerekiyor gibi geldi bana. Yazarken sizi de zorlamış olmalı bu metin. Elinize emeğinize sağlık.

    Pinokyo öykünüzü de beğenmiştim ama demek yorumu atlamışım :slight_smile:

    Görüşmek üzere

  3. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba
    Öykünüzü beğendim. Kıyamete kadar susmuş da sonra nihayet kusmuş birini dinler gibi geldi. Pir Sultan’ın bir söz vardır: “Kalsın benim davam, mahşere kalsın.”
    Edebiyat dolu günlerde görüşmek dileğiyle… Sevgiler…

  4. Foton dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Haluk bey. Öncelikle beni sıradan bir okuyucu olarak kabul etmenizi rica edeceğim, sert olacağım, bundan sonra siz de beni yorumlarken benim gibi tam içinizden geçenleri yazın ki kalemlerimiz daha keskin olabilsin. Hikayenizi okudum ve açıkçası sonuna kadar zor gittim. Şahsen klasik izlekli hikayeleri, klasik metin istiflemelerini seven biri olarak bu metinde beklediğimi bulamadım. Tasvirler, söz oyunları hepsi iyi güzel ama günün sonunda okuyucuya bir şey ifade etmiyor. Metin, yazarın yani sizin duygulanım ve belli ki kendinize göre tasarımladığınız bir anlatım türünü içinde saklıyor, ama şu içinde kısmı önemli. Yani çağdaş görsel sanat denilen, bir tek sanatçının bildiği, geriye kalan herkesin yorumla (tefsir) anlayabildiği, estetikten yoksun, kendinde sanat eserleri gibi kapalı, sanatçıya içkin eserlerin edebi yansıması gibi diyelim. Elbette bu türden yazımların yazanı, seven kitlesi var lakin ben uzağım. Acaba tarz sabit mi diye Pinokyo ve Hurda seçkilerindeki öykülerinizi okudum, evet onlarda bir miktar kendini ortaya çıkarmaya çabalayan kurgusal bir dizge var ama yine sizin duygulanımınızın içinde sönüp gitmişler. İlle de kurgu, ille de anlatım düzeni istemek sizin potansiyeli yüksek kaleminizin çok daha lezzetli eserler meydana getireceğine olan inancımdan kaynaklanıyor. Şayet ileride bahsettiğim türden hikayeleri görmek imkanı olursa, o zaman şurası sarkmış, bura oturmuş, şu parça gelişmeli gibi teknik detaya girmek; yazım tekniği, kurgu istifi gibi çalışmalarda fikir alışverişi yapmak imkanımız çok daha fazla olacaktır. Yazdıklarınızdan tarz olarak memnunsanız, bu noktadan eleştiri almayı bekliyorsanız lütfen benim yazdıklarımı dikkate almayınız, onu da sevenlerine bırakalım. Esen kalın.

  5. Merhaba,

    Anlatmak istediğiniz konu ağır olunca anlatımın dili de ona yakışır yönde evrilmiş.
    Benim hoşuma gitti. Emeğinize sağlık. :innocent: