Öykü

Çürük Et Kokusu

“Öldüm mü?” dedi cılız bir ses, karşısındaki solucanlarla kaplı bedene. Dürüst olmak gerekirse, sorusuna cevap almamayı umuyordu. “Öldün mü?” dedi beden. Sesi genizden geliyordu. Yankı yapıyordu sanki, buğuluydu. Bir o kadar da keskindi. Konuşurken boş göz çukurundan birkaç minik böcek çıktı. “Sen söyle.”

Başını olanlara anlam veremeden iki yana salladı. Hatırlayamıyordu. “En son evimdeydim. Yemek hazırlıyordum.” Karşısındaki beden, insan demeye dili varmıyordu, gülmeye benzer bir ses çıkardı. “Eh, artık yemeğe ihtiyacın yok.” Bedenin tersi yöne koştu. Etrafına bakındı. Mezarlık gibi bir yerdeydi sanki, ama mezarlık değildi. Üzerleri aşınmış mezar taşları, yanlarında solmuş çiçekler, eşelenmiş toprak… Oysa hiçbiri gördüğü şey değildi. Bildikleri ve gördükleri birbirine girmiş, beyni bu alışılagelmemiş durumu idrak etmeyi kabullenmemiş halde, yine de alışkanlıktan olsa gerek, mezar taşı saymadığı çalıştığı yerlere, ölüye saygıdan belki de durumun ürperticiliğinden yanaşmayarak koşmaya devam etti. Koşarken yerdeki şekilsiz bir taşa takıldı. Yere düşmek üzereyken biri kollarından yakaladı, ayakları üzerine kaldırdı. “Dikkat etsene çocuğa,” diye bağırdı yardımsever. Dönüp baktığında taşa benzeyen çocuğun ya da çocuğa benzeyen taşın ayaklandığını, bedenindeki yosunları kaşıyarak söylendiğini fark etti. Yardımseverin bir kez daha yakalamasına fırsat vermeden yere kapandı.

Bu bir şakaydı. Kötü ama inandırıcı bir şaka. Kalitesiz bir eşek şakası. Omzu dürtüldüğünde ürperdi. “Ölü müsün?” dedi taş çocuk. Başını hayal kırıklığıyla kaldırdı. “Ya sen?” dedi alacağı bariz cevabın bilincinde. Çocuk, kurumuş, yer yer dökülen yüzünü heyecanla salladı. “Evet, çok güzel değil mi?” Yardımsever kendisini yerden kaldırmaya yeltendi. İğrenerek geri çekildi. Kusmak istiyordu. Yardımseverin yarılmış göğüs kafesine, yapışmış parmaklarına ve kangrenden renk değiştirmiş ayağına kusmak istiyordu. “Beyaz ışık nerede? Ölmeyi mi yaşamayı mı istediğimi soracak ölü akrabam nerede?” Kandırılmış olmanın hayal kırıklığıyla yeri yumrukladı. Öfkeliydi. Korkmuştu. Yardımsever bu ikna edilemez insana kızıp yoluna devam etti. Çocuk yere, kendisinden uzak bir yere çömeldi, dizlerini kendisine çekip taş görüntüsünü aldı yeniden. Belli ki bu aptal insandan hoşlanmamıştı. Yeri yumruklamaktan vazgeçti.

Mezar taşına benzeyen ama mezar taşı olmadığına inat ettiği şeyleri takip ederek, küçük bir anıta ulaştı. İçeri girmeliydi. İçgüdüsü içeri girmesi gerektiğini söylüyordu. İçeri girdi. Ortada geniş, yatağa benzeyen bir taş vardı. Yanları oymalıydı. Üzerinde, diğerlerine nazaran daha güvenilir duran, bir ölü ne kadar güvenilir olabilirse işte, kokuşmuş bir beden uzanıyordu. Yerinden kalkıp kendisine döndüğünde irkilmedi bile. İçgüdüleri bu karanlık odayı sahiplenmişti. Olması gereken yerde olduğundan emindi. “Seni bekliyordum,” dedi beden. Mantıksız biçimde rahatlamıştı. “Öldüm mü?” dedi yeniden, bu sefer cevap alacağının bilincinde. “Bu seçim, sana kalmış evladım. Senden başka kimse bunu adlandıramaz.” Kendinden kararlı bir şekilde ölmediğini söyledi. “Ölmek istemiyorum.” Beden, koyu yeşil parmaklarıyla kendisine dokunmak istercesine uzandı. Yanına gelmesini işaret etti. Kendini zorlayarak, kurtulması gerektiği için katlanması gereken şeyler olduğunu düşünerek, soğuk taşta bedenin yanına oturdu. Oturmadan önce, taşın başka bir çocuk olmadığından emin olmak için, bedene çaktırmamaya çalışarak taşı hafifçe tekmeledi.

“İyi düşün,” dedi beden. Düşünmeye ihtiyacı yoktu. “Yaşamak istiyorum,” diye yineledi. Beden, yılların getirdiği mutlak tecrübeyle başını salladı: “O halde yaşayacaksın.” Mutlu olmaktan öte, rahatladı. Üzerinden kalkan yükün ardından omuzlarını dikleştirdi. Hâlâ beyaz ışığı, uzun koridoru bekliyordu. “Beni öpmen gerek,” dedi beden. Sesinin o güven verici tonu bir tık azalmıştı sanki. “İçindeki ölü kısımları alabilmem, ruhunu temizleyebilmem için beni öpmen gerek. Sonra bu kapıdan çıkacaksın. Sakın korkma,” Daha önce fark etmediği tahta kapıyı işaret etti. İçinde kalan insani duygular harekete geçti. Kusma dürtüsü kendini yeniden göstermişti. Yaşam öpücüğü. Evine, hayatına geri dönmek için ölü öpmek düşününce o kadar da korkunç sayılmazdı. Ölü bedene eğildi. Yanağındaki deliği görmemeye çalıştı. Öpücüğü kuruydu. Ağaç öpmek gibiydi. Sonra, ağzının üzerinde bir hareketlenme hissetti. Böcekler, dedi içinden çığlık çığlığa. Çürük, böcek dolu bir ağacı öpmek gibiydi. Deneyimleyeceğini hiç düşünmediği bir şey. Gözlerini sımsıkı kapattı. Ölü geri çekilene kadar kendini çekmedi. Yapacağı saygısızlığın sonuçlarını göze alamazdı. Sonunda bittiğinde, ölünün dudakları kıvrıldı. “Git. Güzel bir hayat yaşa,” dedi yanaklarını okşayarak. Minnetle teşekkür etti. Kapının önüne geçti. Tahtaydı, biraz hasarlıydı. Önemi yoktu. Yaşayacaktı. Sözünü tutacak, güzel bir hayat sürecekti. Kötü biri saymazdı kendini ama insanlara daha çok yardım etmeye karar verdi. Gönüllü çalışabileceği birkaç yer biliyordu. Çevreyle de daha çok ilgilenmesi gerekirdi. Dünyasının böylesi çürük bir harabeye dönmesini istemezdi. Bu sırada mutlu da olacaktı. Kendine daha iyi davranmaya, hayatın zevkini daha çok çıkarmaya, daha işe yarar bir insan olmaya kararlı bir şekilde, biraz da hikayelere yaraşır abartılı bir melankoliyle gözlerini kapattı. Kapıyı sertçe ittirdi, büyük bir adım attı. Düşüşü beklenmedikti.

Kolları incinmiş, dizinden bir miktar deri soyulmuştu. Ayaklarına dolanan ısrarcı sarmaşıktan kurtulmaya çalıştı. Kapı arkasından sertçe kapandı. Bir el, çürük görünmeyen, gerçek bir el kendisine uzandı. Acısını unutarak, mutlulukla ele tutundu. Yırtılmaya benzer sese tiz bir çığlık eşlik etti. Elinde kalan kolu kendinden uzağa fırlattı. Önündeki beden aceleyle kola koştu, nazikçe yerden aldı. Kopuk dirseğini tutturmaya çalışırken arada kalan böcekler ezildi, sıvıları birbirine karışarak yapışkan görevi gördü. “Çok utandım,” dedi beden mahcubiyete benzer bir şekilde. Ölüler mahcubiyet duyar mıydı? “Kandırıldınız demek. Yenisiniz muhakkak.” Tahta kapının ardına bağırdı. “Hep böyle yapar işte, çocuk gibi.” Gülerek başını salladı, Birkaç tutam saçı döküldü. Sağlam koluyla kendisine uzandı. Sesini alçalttı. “Anlarsınız ya, burada zamandan bol şey yok, eğlenmenin bir yolunu bulmalı.” Ölü zarafetiyle devam etti. “Hoş görün ne olur. Eminim siz de alışacaksınız.”

Öne Çıkan Yorumlar

  1. ‘‘Eminim siz de alışacaksınız.’’ Böylesine bir öykü en güzel ancak bu şekilde bitirilebilirdi. Gerçekten çok beğendim. Öyküye başlarken fantastik ve uçuk bir öykü okuyacağımı düşünmüştüm. Devam ettikçe o gerçekçiliğin içinde yoğrulmaya başladım. Karakterin hissettikleri, gördükleri o kadar güzel betimlenmiş ki üslubun akıcılığıyla da hikâyenin içinde buldum kendimi. Ölüm ile yaşam kavramlarının iç içe oluşunun ürpertici bir öyküsü. Yine de içten içe biraz daha uzun olmasını istemedim değil :slight_smile:.

    Bir de bu öykü aklıma Ray Bradbury’nin ‘Öldükten Sonra Doğmak’ adlı öyküsünü getirdi. ‘Wristcutters: A Love Story’ diye bir film var, onu da çağrıştırdı. Tabii bu öyküden biraz farklı kendisi :smiley:.

    Bu güzel öyküyü bizimle paylaştığınız için teşekkürler. Kaleminize, yüreğinize sağlık :slight_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar