Öykü

Czarina Catherina

Ragıp, Yasin ve Tuncay uzun zamandan beridir birbirlerini tanıyan arkadaşlardı. Aynı sokağın olmasa da aynı muhitin çocuklarıydı. Yasin ve Tuncay birbirlerini erken yaşta tanımışlardı. Yasin lise sona kadar devam etmiş ama Tuncay ortaokuldan sonra bırakmıştı. Babası bir zaman sonra kendisini sanayiye çırak olarak verince de Ragıp’la arkadaş olmuşlardı. Ve bu arkadaşlık devam ediyordu. Bir ortak özellikleri daha vardı, yaşları otuzlara yaklaşsa da evlenmemişlerdi. Sözler yanlış anlaşılmasın evlenmemişler değil evlenememişlerdi. Anneleri kendilerine değişik zamanlarda kızlar bulmuş olsa da olmamıştı. Askerden önce bazı kırıkları vardı ama işleri evliliğe götürecek kadar değildi. Özellikle de Tuncay bir kıza tutulmuş onu unutamamıştı.

O akşam, mevsimin yavaş yavaş yaza dönmeye başladığı nisan akşamında, Ragıp’ın eline nereden geçtiyse biraz para geçmişti. Arkadaşları “Oğlum nereden buldun parayı?” deyince sırıtarak cevap vermişti.

“Hani Remzi Ağadan alacağım bir para vardı ya,” arkadaşlarının anlamadığını görünce, “Geçen yıl yaptığım bir daire tesisatı vardı onun parasının birazını aldım.” dedi. Hazırlıklarını yapmışlar komşu kasabanın ıssız bir sahiline gitmişler orada küçük ve derin bir koyun kenarında ağaçların altında demlenmişlerdi. Etler, tavuklar bitmiş nevaleyle birlikte yanlarında getirdikleri kiloluk rakının dibini görmüşlerdi. Ardından Yasin’in zulada sakladığı şaraba geçmişlerdi. Muhabbet ilerledikçe şarap şişesi de boşalmıştı.

Buraya bu kuytu koya ilk defa gelmedikleri için ateş yakma konusunda zorlanmamışlardı. Etrafta çalı çırpı çoktu. Önce yanlarında getirdikleri mangal kömürünü ocak gibi kullandıkları iki taşın arasında yakmışlardı. Karınları doyduktan sonra ateş yanmaya devam etmişti. Ne de olsa aylardan Nisandı ama hâlâ geceler soğuk oluyordu. Yasin, bu işi üzerine almıştı adeta. Diğerlerinden az konuştuğu için ara sıra ateşin başından kalkıyor çevrede dolanıp bir kucak dallar kökle geliyordu.

Manastır koyu, herkesin bildiği bir yer değildi. İstiklal savaşından önce burada okul havasında bir manastır vardı. Rivayete göre kendi halinde bir ibadet yeri gibi görünse de içinde milis yetiştiriliyormuş. Sonra, yani bağımsızlık elde edildikten sonra bu fesat yuvası topa tutulmuş yerle yeksan edilmişti. Şimdileri yarım duvarları çökmüş tavanlarıyla virane durumdaydı. Sonuçta düzgün bir yolu olmadığı için koy bakir kalabilmişti. Ancak arabasına güvenenler ya da arabasının altı vuracak diye bir endişesi olmayanlar buraya gelebiliyordu. Dar bir kumsalı da olması da burayı cazip hale getirmeyen etkenler arasındaydı. Kaçamak yapmak isteyenler geliyordu buraya. Bir şeylerden kaçıp kafa dinlemek isteyenler, tıpkı bu üç arkadaş gibi.

Keyifli bir akşam olmuştu. Zaman gelmiş ağlamışlar zaman gelmiş kahkahalar atmışlardı. En çok da talihsizliklerine yanmışlar işte o zaman daha da çok kadeh kaldırmışlardı. En çok dertlenende seyrek sakalları yüzünde uzamış çiçek bozuğu yüzünü daha kötü gösteren Ragıp’tı. “Ben doğduğumda kaybetmeye başlamışım,” diyordu yaşadığı her olumsuzluğun ardından. Sonra başlıyordu her zamanki Bülent Ersoy şarkısına “Yağmurlu bir günden doğdum anamdan, gökler ağlıyordu ben doğdum diye” Allahtan sesi fena değildi de katlanması daha kolay oluyordu.

Geldiklerinde batıya yakın olan yarım ay, ufkun ardında kaybolmuştu. Gece iyice sessiz ve karanlık bir hale gelmiş yakınlarında oldukları denizin dalgaları duyuluyordu sadece. Deniz yönünden hafif bir esinti başlamıştı gecenin soğuğunu arttıran. “Yeter gari dönelim” dedi Yasin. “Baksanıza sabah olacak neredeyse.” Başı önde hafif hafif uyuklayan Ragıp kafasını kaldırdı, “Etrafı toparlayın o zaman,” Yaşı büyüktü ya emir verme hakkı buluyordu kendisinde.

“Sen kendini dükkânda sanıyorsun Ragıp Usta,” dedi Yasin gülerek, bir yandan da ayaklarıyla köze dönmeye başlayan ateşin üzerine toprak atıyordu. Mevsim soğuk, toprak nemli de olsa yangın ihtimalini göz ardı edemezlerdi. Tuncay, uzandığı yerden yavaşça doğruldu. Biraz ötede duran Beyaz Şahin’e baktı. Hayattaki en büyük başarısıydı bu beyaz araba. Kendi durumunda olan her gencin hayal ettiği bir arabaya sahipti. Ürperdi, çiğ yağıyor olmalıydı. İlk geldiklerinde bagajdan indirdiği küçük kilim parçasını silkelemeye çalıştı. Bu parça çok işine yarıyordu böyle durumlarda. Ayakta duramadığı belli oluyordu. Yasin endişeliydi, Tuncay bu halde arabasını nasıl kullanacaktı. Bakışlarını Ragıp’a çevirdi oda Tuncay’dan farklı değildi. Yasin böyle işret âlemlerinde birinin ayık kalmasının gerektiğini bilecek olgunluktaydı. Bitirdikleri şişeleri biraz ötelerindeki delicenin kenarına bıraktı. Tam arabaya dönecekti ki denizde beliren karaltıyı gördü. Birkaç saniye öylece kalakaldı. Arkadaşlarının bakışlarının sabitlendiğini gören diğerleri de aynı yöne bakınca durumu garipsediler. Bu mevsimde olacak şey değildi.

Batı rüzgârlarına açık Manastır koyunun güneyi sarp diyebileceğimiz kayalarla kesilmişti. İşte o kayaların olduğu yönden bir gölge süzülmüştü. İki direkli büyük bir yelkenli denizin hafif çırpıntıları arasında salınıyordu. Teknede hiçbir ışık yoktu. Ne iskelesinde ne de sancak tarafında olması gereken ışıklar yoktu. Aralarındaki onca mesafeye rağmen söylediği duyulacakmış gibi fısıldayarak “Bu ne iş lan?” dedi. Yazın hareketli günlerinde tek tük de olsa buraya bu ıssız koydan geçen yelkenliler oluyordu ama hâlâ kış sayılabilecek bu havada oldukça şaşırtıcıydı.

Üç çift göz, meraklı bakışlarını bir müddet karanlığın içerisindeki gölgenin üzerinde tuttular. Gözleri alıştıkça tekneyi daha çok seçmeye detayları yakalamaya başlamışlardı. Yelkenleri açık olmadığı için iki direği açıkça belli oluyordu. Gövde koyu duruyordu, rengi bordo veya lacivert olmalıydı. Biraz eski moda bir tekneydi. Önce Yasin başladı söze, “Bu bir Çok güzel bir tekne.” Kelimeler fısıltıyla dudaklarından dökülse de gecenin karanlığında haykırma sesi gibi yankılanmıştı. “Buralara hatta bu zamanlara ait değilmiş gibi duruyor.”

“Nereden gelmiş acaba” direklerde hiç bayrak görünmüyordu. Tuncay, birkaç adım yaklaştı sahile doğru. “Herifler yaşamayı, gezmeyi seviyorlar. Bir sabahtan akşama kadar çalışalım onlar sürekli gezsinler” sesi normal tondaydı fısıltıyla konuşmayı bırakmışlardı. Ragıp, kollarını iki arkadaşının omuzlarına attı, onları çömelmeye zorladı. “Kim olduklarını bilmiyoruz ya onlarda bizi gözetliyorlarsa” Sonra tekneyi ilk gördüğü anda aklına gelen fikri söyledi. “Hadi bir ziyaret edelim”

“İşte ağzındaki baklayı çıkardın”, dedi Yasin kelimeler dudaklarından sertçe dökülmüştü. İşte çevrelerindeki herkesin bildiği ama kimsenin aleni bir şekilde konuşmadığı gerçek ortaya çıkmaya başlamıştı.

“Hani tövbe etmiştin sen?”

“Tövbe ettim ve tövbem devam ediyor ama siz hiç merak etmiyor musunuz kim bunlar nereden gelip nereden giderler?” Arkadaşlarını iyi tanıyordu, onları nasıl etkileyeceğini iyi biliyordu. Üstelik biz kötü bir şey yapmayacağız. Bu adamlar zenginliklerini birazda bize borçlu değil mi? O zaman biz de bize ait olanı geri almış olacağız” Durdu. Onay bekledi. Hiç ses çıkmayınca sözlerinin kabul gördüğünü düşündü. Ne de olsa sükût ikrardan gelirdi.

“Tamam, aga sen haklı olabilirsin. O zaman söyle bakalım bu soğukta oraya nasıl ulaşacağız” Yasin “yüzerek” dedi, pis pis sırıtıyordu. “Buna cesaret edemezsiniz değil mi?” Kendi gülüyordu ama iki arkadaşı gülmüyorlardı. “Ciddi olamazsınız” İçinden bir kere daha bu geceden sonra bu iki hırsızı görmeyeceğine dair yemin etti. Adamlar ufaktan soyunmaya başlayınca “Siz elbiselerinizi çıkarırsınız bir küçük ziyaret yaparsınız ben burada erkete de kalırım.

“Bu oyunbozanlık olur ama” dedi Tuncay” riski biz alalım işi biz yapalım sen paya ortak ol”

“Ben sizden pay falan istemiyorum, sadece size göz kulak olacağım.” Birden aklına gelmiş gibi ekledi, “Hem burada ateşi harlarım gelince bir güzel ısınırsınız.” Evet, bu ısınma fikri daha çok hoşlarına gitti. “Tamam,” dedi gayri ihtiyari ikisi birden. Ragıp ve Tuncay soyunurken Yasin de az önce örttüğü ateşin üzerini açtı. Kızıl korlar hava ile temas edince kıpkırmızı canlandılar. Etrafta dolanmaya başladı yakacak bir şeyler bulmak için.

Ragıp önden Tuncay biraz arkadan denize yaklaştılar. Önce fikir kendisinden çıktığı için Ragıp ileri atıldı. Ayakları buz gibi suya değince vücudundaki tüm tüyler dikildi. Arkadaşına belli etmemeye çalışarak hızla suya girdi. Çıkardığı sesten kendisi de ürkmüş olmalıydı ki olabildiğince sessizce suda hareket etti ısınmak için. Tuncay hafif bir çığlık attı ama askerliğini doğuda yapmış biri olarak soğuğa alışkın sayıyordu kendisini. Yavaş yavaş yüzerek ilerlediler. Tekneye yaklaştıklarında o ana kadar akıllarına gelmeye bir durumla karşılaştılar, yukarı nasıl çıkacaklardı.

“Lan oğlum dondum bir an önce çıkalım bu sudan,” dedi yüzdükleri mesafe yüz metre bile değildi ki yolun bir kısmını ayakları yere değerek yürümüşlerdi yüzmek yerine. Tuncay’ın sözlerine bir cevap vermedi Ragıp ellerini uzattıklarında bile değemedikleri güverteye nasıl çıkacaklarını araştırıyordu. Yavaşça teknenin arkasına dolandı, Tuncay’da hemen yanındaydı, teknenin üzerine işlenmiş kabartılı yazılara gözü takıldı.

“Cza… ri.. na Cat.he..ri..na” Biraz karanlıktan birazda bilmediği bir dilde olduğu için okumakta zorlanmıştı kabartma harfleri.

“Bu ne oğlum ilkokul birinci sınıf öğrencileri gibi.” Birden gözlerinin içi parladı. Kotranın arkasında bir ip merdiven davetkâr bir şekilde duruyordu. Arkadaşını dürttü, hızla tırmandı ve arkadan gelen arkadaşının çıkmasına da yardım etti.

Bir süre titreyip durdular ve ses gelip gelmediğini dinlediler. Sadece bordaya vuran dalga sesleri vardı. Önlerinde duran kapıyı açmak için fazla zorlanmadılar ve bir yılan gibi içeri süzüldüler. Üzerlerinden akan tuzlu suyun izlerini bile düşünmüyorlardı.

“Bu nasıl bir tekne?” dedi Tuncay. Sanki yüz yıl öncesinden gelmiş gibi.”

“Şeytan üçgeni diyorsun yani,” neredeyse kahkaha atacaktı arkadaşının sözleri üzerine. Neredeyse düşecekleri bir basamaktan sonra kısa bir koridor vardı önlerinde ve koridorun sonunda da oymalı bir kapı. Ay batmıştı ve gecenin hükmü dışarıda sürüyordu. Yine de içerisi nereden geldiği belli olmayan bir ışıkla aydınlanıyordu. Yumuşak kırmızıya çalan ışık gözlerini yormuyor sadece çevrelerini görecek kadar loşluk sağlıyordu. Bir an kapının önünde durdular. Ragıp’ın arkasındaki Tuncay arkadaşının kulağına “Rago, tırstım, geri dönelim, hatta kaçalım hemen,” dedi.

“Beni Zühal’ime kavuşturacak altınlar burada hissediyorum,” dedi. Ve zorlanmadan iç kapıyı açtı.

Burası bir tekneye göre oldukça geniş bir salondu. Çevrelerinde lombozlar vardı. Ön kısımda ve tam ortada da klasik bir dümen duruyordu hafifçe salınarak. Tuncay sahipsiz gibi duran kocaman tekerleğe dokunmak için dayanılmaz bir istek duydu. Arkadaşının fısıltısı kendisini durdurdu.

“İşte ödülümüz!” Ortada duran sehpanın üzerinde geniş bir çanak vardı. Metaldi ve karanlıkta ışıldayan beyaz rengi ben gümüşüm diye bağırıyordu. İkisi de aç kedilerin yemek çanağına uzandıkları gibi sehpanın önünde diz çöktüler. Sarı sarı liralar önlerindeydi.” Alalım ve kaçalım” dedi Tuncay.

“Deli misin be oğlum?” dedi Ragıp. Masada kazanmaya başlamış kumarbazların hırsı gözlerinde okunuyordu. “Ortada bu altınlar varsa dolaplarda neler olabileceğini hiç düşündün mü?”

Oldu geldi hırslıydı Ragıp, elindekilerle yetinmeyi bilmezdi. Tam ya herru ya merru adamıydı. Arkadaşının vazgeçmediğini gören Tuncay, her suç ortağının yapması gerekeni yaptı, kabullenmek zorunda kaldı. Çevredeki dolap olduklarını düşündükleri kapakları açıp kapamaya başladılar. Bir iki dakika sonra hayal kırıklığı yaşıyorlardı. Dolaplarda ve çekmecelerde bir evin salonunda veya odasında neler olabilecekse onlar vardı. Çekmecelerin birinden buldukları torba benzeri bir şeye doldurdular gümüş çanakta bulduklarını. Tabi çanağı da zorlayarak da olsa aynı torbaya kattılar. Geri dönmek için az önce geçtikleri koridora çıktıklarında salona girdikleri kapının hemen solundaki dar kapağı fark ettiler. Hafif bir zorlamayla kapak açıldı. Birkaç basamak önlerinde uzanıyordu. Ragıp, sırıtmaya başladı. “Asıl depoyu bulduk,” dedi.

Böyle bir teknede hiç kimsenin olmaması seni rahatsız etmiyor mu? Soru Tuncay’dan gelmişti ama karanlık basamaklara adımlarını atan arkadaşı duymadı bile. Dört beş basamaktan sonra yukarıdaki salonun hemen altındaki beredeyse aynı boyuttaki bir başka salona girmişlerdi bile. Yukarıda kendilerine çevreyi görebilecekleri kadar yayılan ışık burada biraz daha fazlaydı. En azından ortada duran kocaman sandığı aydınlatacak kadardı. Tuncay biraz daha dikkatli bakınca ışığın yerden diz boyu yükseklikte duran kocaman sandığın altından yayıldığını fark etti.

“Ama bu… Bu bir.” Arkadaşının tam ortada duran ince uzun neredeyse bir insan boyutuna sahip ceviz kasaya yaklaştığını gördü.

“Yapma,” demeye kalmadan Ragıp ortada duran sandığı açmıştı. Açmasıyla birlikte onlarca belki de yüzlerce kanatlı şeytan içeriyi doldurdu. Karmakarışıklığın düzeni diyebileceğimiz bir şekilde birbirlerine çarpmadan salonda dolanıp durdular. İki arkadaş donup kalmıştı. Ragıp, başlarına ne geldiğini anlamaya çalışıyordu ki sandıktan uzanan el bileğini kavradı ve beti benzi kaçmış bedeni kendine çekti. Kimden geldiği belli olmayan çığlık basık salonun duvarlarını aştı tüm gecede yankılandı.

Yasin, nereden geldiğini anlamadığı sesle irkildi. Buralarda vahşi hayvan olmazdı ama biraz ilerideki küçük ormanda yaşayan çakallardan gelmiş olabileceğine hükmetti. O an tekneden denize bir şeyin düştüğünü ya da atladığını gördü. Ve sayısız karaltı bacadan çıkan kara dumanlar gibi havaya yükseldi. Yerinden doğruldu olan biteni çözmeye çalışıyordu. Yelkenlide ne vardı ve arkadaşlarının başına ne gelmişti. Biraz dikkatli bakınca karaltılardan oluşan kocaman lekenin kendisine doğru geldiğini görünce aklı başından gitti. Kaçsa kaçamazdı biraz ileride duran Şahin aklına geldi. Koşarak arabaya doğru gitmeye başladı. Kapıyı açmasıyla içeri girmesi bir olmuştu ve küçük, kanatlı yaratıklar beyaz arabanın çevresinde dönmeye başladılar. Genç adamın dudakları gayri ihtiyari kıpırdıyor rahmetli nenesinin kendisine öğrettiği dualardan aklında kalanları okuyordu. Birden bir gürültü koptu ve kaportası yer yer çürümeye başlayan araç sarsıldı. Tavanda iki büyük iz oluşmuştu.

Ceplerini aradı ama anahtar yoktu. O zaman uzun boylu bir gölgenin önce kaputa ardından da yere zıpladığını gördü. Kendini bir an bir korku öyküsünün veya bir vampir filminin kurbanı gibi hissetti. Şimdi uzaktan korkutucu adımlarla yaklaşacak ve bir darbeyle aracın camını kırıp kurbanı yakalayacaktı. Aracın içerisinde büzüldü, gözlerini kapadı. Hayatının böyle bitmesini istemiyordu. Zayıf uzun boylu adam bir adım attı kendisine doğru sonra bir adım daha. Çevresinde dolanan yarasalar efendisine saygı gösteren uşaklar gibiydi. Vampir arabanın içerisindeki avının korkusuyla iştahını arttırıyor gibiydi. Bembeyaz yüzü ve uzun kırmızı pelerini daha da korkutucu bir hava veriyordu. Korkunç bir kahkaha attı. Kanlı uzun dişleri iğrençti. Birden bir ıslık sesi duyuldu. Yaratık sendeledi. Etrafında dönen karanlık kanatlar çığlıklar içerisindeydi. Vampir geri döndü. İşte o zaman Yasin beş on metre uzaktaki diğer kişiyi gördü.

Üzerinde koyu renk bir takım elbise vardı. Ayakkabıları rugandı. Sanki düğününü bırakıp gelmiş damat gibiydi. Vampir, sırtını arabaya dönünce iki küreğinin arasına saplanan uzun bir değnek gördü. Yaratık, kendisini bırakmış rakibine dönmüştü. O anla hiç uyuşmayacak şekilde sessiz bir kahkaha attı Yasin. Bu bir tür sinir boşalmasıydı. Yeni gelen adam biraz geriledi. Vampir bir şey olmamış gibi kendisine meydan okuyana doğru yürüyordu. Kırmızı pelerinini savurdu, Tuncay ne olduğunu anlamadan vampirin göğüs kafesinden içeriye bir kazık daha girdi. Bu defa sendeledi kanlı vahşi. Diğer adamın yanına yaklaşınca okkalı bir darbeyle rakibinin ayaklarını yerden kesti. Eğildi yerde yatan yabancıyı ceketinin yakasından kavradı ve ayağa kaldırdı. Bir an göz göze geldiler. Yeni gelen adamın başı yana kaymıştı ya bayılmıştı veya ölmüştü. Yasin ise arabada donup kalmıştı. Birden baygın duran adam kıpırdandı ve elinde duran ucu sivriltilmiş üçüncü kazığı tüm gücüyle vampire sapladı. Canhıraş bir çığlık koptu, çevrede dolanan yarasalar da yere dökülmeye başladı. Zayıf uzun beden yere yığıldı. Diğeri bir adım geri çekildi. Rakibinin üzerine eğildi ve az önce yarım kalan işini tamamlamak için sapladığı kazığa bir daha abandı. Aralık dudakların arasında son nefes havaya karıştığında kıyı sessizliğine tekrar kavuşmuştu.

Yasin, hâlâ olanları anlamaya çalışıyordu. Gelen yabancı bir karanlığa karıştı birkaç dakika sonrasında elinde bir bidonla dönmüştü. Yerde yatan bedene döktü bidondaki sıvıyı. Cebinden çıkardığı eski bir muhtar çakmağı alevlendi. Çakmağı yanar halde yere atınca bir alev denizi harladı. Arabadaki adam kurtarıcısına bakıyordu. Bu adamı bir yerlerden tanıyacaktı ama nereden. Yabancı arkasını döndü ve ağır adımlarla hiçbir şey olmamış gibi karanlığın içerisine doğru yürüdü. Tam o anda arabanın penceresine bir el dokundu. Küçük bir çığlığın ardından arkadaşı Tuncay’ı gördü. Dışarı çıktığında bir yandan alevlerin sönmeye başlayan etkisi vardı bir yandan da denizden esen seher yelinin serinliği “Ragıp,” dediğinde ikisinin de bakışları koya döndü. O zaman şaşkınlıkları bir kere daha arttı. Sahilden uzaklaşan yelkenlinin kıç güvertesinde arkadaşları kendisine el sallıyordu. Korkunç bir kahkaha duyuldu sanki hemen yanlarındaymış gibi. Bir iki dakika izlediler ufukta kaybolan tekneyi. Bakışlarını yere çevirdiklerinde alevlerden geriye de bir kürek kül bile kalmamıştı.

Araçla koydan uzaklaşırlarken Tuncay kısık bir sesle sordu. “O yabancı Yekta Bey miydi?” dediğinde arkadaşı, O olduğunu bilmesine rağmen “Yok daha neler, söylentilere göre O adam bir Osmanlı Paşasıydı ve uzun yıllar önce ölmüş olmalıydı.” dedi. Arabayı çalıştırdılar hafif yokuşu tırmanmaya başladıklarında Yasin, “İnsanlara ne diyeceğiz?” dedi. Bir zaman sessizlik oldu.

“Birisi Ragıp’ı arar mı sence?” Tuncay’ın söylediği yerindeydi. Ragıp gibi birinin merak edilmesi uzak ihtimaldi ama merak eden birileri çıkacaktı elbet. Sözlerine devam etti, “Ne sen gördün Ragıp’ı ne de ben.” dedi. Yine bir sessizlik oldu. Sadece Beyaz Şahin’in gittiği her yerde fark edilmesini sağlayan güçlü egzoz sesi duyuluyordu.

“Yaşadıklarımız gerçek miydi? Yoksa ikimizde aynı kâbusu mu gördük?”

“Tabii ki gerçek, az önce Kont Drakula’yla savaştım,” dedi Arkadan gelen sesi duyunca ikisi de panikledi. Arka koltukta kasabanın ileri gelenlerinde Yekta Paşa oturuyor şaşkınlıklarına gülümsüyordu. Yasin, “Yekta Bey Amca,” dedi titrek sesiyle. Bir hortlak görmüş gibiydiler.

“Ama öldüremedim zındığı gene” dedi. Gençlerin anlamadığını görünce “Bu kefereyle kapanmayan eski bir hesabımız vardı. Anlaşılan o ki hâlâ kapatamadık. Hortlaklar birini ısırırlarsa kendilerine köle yaparlar ve başlarına kötü bir iş geldiğinde ölmeden önce kölesinin bedenine taşıyabilirler ruhlarını.” Adamların anlamadığını görünce “Reenkarnasyon” dedi yine karşılığını görmemiş olacaktı ki, “Tenasüh, Ruh Göçü,” Yasin, arkadaşının yüzüne baktı.

“O zaman uzaktan bize kahkaha atan Ragıp değil de bu zebani miydi? Arka koltuktaki adam kafasını sallamakla yetindi. “Bedeni arkadaşınızdı ama içine yerleşen Kont’un ta kendisiydi.”

“Ya yelkenli O neydi”

“Çariçe Katerina, O, Drakula’nın uskunasıydı.” Konuşması bitince, “Müsait bir yerde durun gençler,” dedi. O an yerleşim merkezine geldiklerini fark etmişlerdi. Adam, arabadan inerken de

“iyisi mi siz kimseye bir şey söylemeyin.” Doğuda siyah gökyüzü laciverte dönmeye başlamıştı. Yekta Paşa karanlıkta kayboldu. Tuncay, dikiz aynasından baktığında kimseyi göremedi. Aklına belli etmeden oturduğu koltuğun altına attığı ve tekneden getirdikleri ıslak kese vardı. Elini attı, aradı, kese yerinde yoktu. Kapıyı açtı, takım elbiseli adam birkaç metre gerideydi ve elindeki bez torbayı gülerek gösteriyordu.

“Kese,” dedi ama az önce arabadan inen adam, “Kese ve içindekiler senin değildi.” dedi ve arkasını döndü yürümeye devam etti.

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Bir Vampir öyküsüne yakışır ürkütücülükteydi. İşin içine Kont Drakula’nın girmesi hikayeyi daha heyecanlı yapmış. Bence de Türkiye’de bir Drakula vakası ancak böyle olurdu. Çok beğendim.

  2. Beğendiğinize ve özellikle ürkütücü bulmanıza çok sevindim. Teşekkür ederim.

  3. Avatar for Razhoul Razhoul says:

    Cevdet hocam, ya da Aziz Hayri hocam artık hangisini kullanıyorsanız :slight_smile: , öncelikle ellerinize sağlık, öykünüz oldukça keyifli ve okuduğum en uzun öykünüzdü :smiley: Yorumum öykünüzden çok tüm öykülerinize dair olacak. Prenses Penzye öykünüzdeki yorumda “…Okunmadıklarını düşünüp kendimi kötü hissetsem de…” demişsiniz. Böyle düşünmeyin, severek yaptığınızı hissettiğim yazma tutkunuzdan vaz geçmeyin. Seçkiye son iki aydır katılıyorum ve sizi Müşkül Cevap öykünüzle tanıdım. Öykü o kadar hoşuma gitti ki bir çırpıda diğer öykülerinizde buldum kendimi. Öykülerinizde kullandığınız nostaljik havayı yansıtmada çok başarılısınız, seçtiğiniz konular ve yer yer verdiğiniz mesajlarda duruma göre oldukça vurucu olabiliyor. Hepimiz yaşamın ve geçinmenin zor olduğu ülkemizde yazmaya bile zar zor fırsat bulabilirken bazen öykülerini okuduğumuz kimselerin öykülerine bile iyi kötü yorum yazacak zamanı bulamayabiliyoruz. Bu yüzden yorum almasanız da veya yapamasanız da kendinizi kötü hissetmeyin. Yazmaya devam edin (Bu söylediklerim buraya öykü gönderen bir çok kişi için geçerli aslında). Şahsen (şu yorumdan bile belli :D) kısa yazmak konusunda sorunları olan bana kısa öykü yazma konusunda belli başlı yardımlarınız dokundu. Neyse zaten geç oldu burayı fazla işgal etmeden ayrılayım ben. :smiley: Şahsen bu yorumu daha önce yazacaktım ama ekran kartı sorunumdan ötürü bir aydır bilgisayarımdan mahrumdum ama bugün kavuştum ve ilk iş olarak da içimde kalan bu yorumu yazmak istedim. Aynı sebepten bu ay öykü gönderememiş olsam da sonraki seçkilerde sizinle buluşmayı, beraber kalem oynatmayı dört gözle bekliyorum. İyi geceler, kalın sağlıcakla.

  4. Sabah saatlerinde böyle bir olumlu yazı okumak, gerçekten çok iyi geldi, teşekkür ederim. Okumak ve eleştiri yapmak konusunda da size katılıyorum. “bazen öykülerini okuduğumuz kimselerin öykülerine bile iyi kötü yorum yazacak zamanı bulamayabiliyoruz” Kesinlikle size katılıyorum. Bir iki aydır -o da şartları ve zaman darlığını zorlayarak- seçkideki diğer öyküleri okumaya bir kaç kelimeyle de olsa cevap vermeye çalışıyorum. Yorumlarınız için tekrar teşekkür ederim.
    Bu arada Aziz Hayri’yi tercih etmeye çalışıyorum. Öykü göndermek için gerçek isim şartı olunca kendi adımı da yazmak zorunda kaldım.

  5. Vampir ortaya çıkana kadarki kısımları son derece beğendim. Tasvirler, atmosfer, sosyal gerçeklik, arka plandaki hikaye güzeldi gerçekten.

    Vampirden sonra biraz standart vampir külliyatına döndü. Aksiyon iyi yazılmıştı ama belirsizlik sürseydi çok daha güçlü olabilirmiş bence öykü.

    Dilin kullanımı da iyiydi. Bir, iki editle çözülecek ufak tefek şeyler vardı, o kadar.

    Elinize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

3 cevap daha var.

Yorum Yapanlar