Öykü

Vişneçürüğü

Birkaç saat önce yağan yağmurdan kalma bulutlar dağılmak üzereyken karanlık gökyüzünü aydınlatan ayın ışığı çitin üzerindeki İrina ve Mehmet’in yüzüne vurmuştu. Mehmet İrina’ya sarılmak ister gibi elini İrina’nın beline doğru götürdüğü an, aniden İrina’nın parlayan iri gözleriyle karşılaştı. Elini geri çekerek çekingen bir tavırla konuşmaya başladı.

“Daha önce bu kövde hiç senin gibi bir kız görmemiştim.”

İrina güldü. “Bu köydeki kızlar nasıl ki?”

“Bizim gızlar sen gibi çapar değil. Mesela bizim gara Şerfe var. Böyle sarışın, yeşil gözlü değil. “

İrina önüne dönüp ayaklarını çitte sallandırmaya başladı. Mehmet birden merak ettiği o can alıcı soruyu sordu ona,

“Siz Romanya’dan niye göçüp durdunuz ki bura?”

“Orada geçinemiyorduk. Buraya geldik.” İrina son sözü söylemeden bir süre durdu. “Yaşamak için…”

“Zeree… Tamam da, İstanbul, İzmir, Ankara gibi böyük şeherler varken neden simauvun bu kövü?”

İrina dayanamayıp saldı kahkahayı, “Neden kurt gibi simauvvv diyorsun?”

“Yav, sen benle dalga mı geçip durun? Benim gonuşmam böle ben sana neden Köthaya, neden simauv deyom?”

İrina neden burada oldukları sorusunu kendine de sıkça soruyordu. Bu konuda Mehmet’e birçok açıklama yapabilirdi ama bir süre sessiz kalmayı yeğledi. Düşüncelerini tartıktan sonra ona en doğru açıklamayı yapmaya karar verdi.

“Bak…”

İrina söze başlayamadan arkalarındaki evden bir ses yükseldi.

“Memettt… memettt… ge bure len… sırtlanla dadanmış bure…”

“Hincik yandık. Bak gurt dedin gurtlar dadandı köve”

Mehmet dizine vurup debelenirken çitlerin arkasından Oleg belirdi. Oleg’le göz göze gelen İrina yerinden fırlayıp Oleg’in yanına yaklaşıp parmağıyla Oleg’in dudağını sildi. Oleg hırıltılı sesini toparlamaya çalışarak konuştu.

“Babam bizi çağırıyor. Gitmeliyiz.”

“Memettt… Hanasın len?”

“Hinci sırasıydı. Bubam da beni ünneyo… Gaktırıverin şurdan.”

Mehmet İrina ve Oleg’in arasından sıyrılıverip koşmaya başladı.

“Gelyon buba… Yettim gari…”

Gözlerini arkasına bile bakmadan koşup giden Mehmet’ten Oleg’e çeviren İrina sinirli bir şekilde konuşmaya başladı.

“Dayanamadın değil mi?”

Oleg sırıttı. “Azcık tadına baktım ne var bunda?”

İrina’nın gözleri ateş saçıyordu. Oleg arkasını dönüp çalıların arasında gizlediği koyunları gösterdi.

“Kanları henüz tazeyken bir an önce buradan gidelim. Sevgili babamız Vlad bizi bekler.”

İrina eteğini çekiştirip diğer koyunu da alarak Oleg’in arkasından yürümeye başladı. Köyden uzaklaşıp kırsaldaki villalarına geldiler. Yüzyıllar önce Romanya’da yaşadıkları şatoya hiç benzemiyordu bu villa fakat onları insanlardan uzak tutmaya yetiyordu.

Kapıdan içeri girdiklerinde salonun ortasında yer alan uzun masada oturan anne ve babası onları bekliyordu. Koyunları masaya koymalarıyla saatlerdir açlıktan kıvranan bedenleri taze kanla buluşmuş oldu. Babaları doygunluk hissiyle rahatlamış görünüyordu.

“Teşekkürler çocuklar. Nasıl avlanacağınızı iyi biliyorsunuz.”

Çocuklar başları önde balarına minnetini sundu. Babaları ellerini parmakları arasında kavuşturmuş memnuniyetini gösterirken İrina kafasında ki düşüncelerden sıyrılıp başını kaldırarak ona doğru baktı. Tedirgin bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

“Baba ben artık buna katlanamıyorum.”

“Neye katlanamıyorsun?”

“Bu şekilde yaşamaya…” İrina bir süre durup sözlerinin babasının üzerinde yaratacağı tepkiyi görmek istedi. Babası kenetlenmiş ellerini ayırıp masaya koymuş, tırnaklarıyla tahtayı yavaşça kazıyarak onu dinliyordu. İrina, adeta nefes almayıp ardı ardına cümlelerini sıralayarak konuşmaya devam etti.

“Artık bu şekilde yaşamak istemiyorum. Sürekli insanlardan kaçarak, yer değiştirerek, hiçbir arkadaş edinmeden, aşkın ne olduğunu bilmeden, ben buralıyım bile diyemeden… ve sürekli onların kanını emmeye maruz kalarak…” İrina ellerini sıkıp son cümlesini sarf ederken masaya yumruğunu vurdu.

“Artık normal bir hayatım olsun istiyorum.”

Vlad tırnaklarıyla masada bir yarık açmıştı. Sakin kalmaya çalışarak dişlerinin arasından İrina’ya seslendi.

“Bizim doğamız bu İrina! Bunu inkar edemezsin. Nereye gidersek gidelim bu şekilde yaşamaya devam edeceğiz.”

“Yaşamak için başka çaremiz olmalı hep katlederek nereye varabiliriz?”

“Sadece onların hayvanlarını katlediyoruz ve bunu yaşamak için yapmamız lazım. Doğanın kanunu bu İrina! Daha başka ne yapabiliriz sanıyorsun?”

İrina cevap vermek üzereyken Vlad’ın öfkesi daha da hiddetlendi. Bağırmaktan öte kükreyerek konuştu.

“Şimdi yüz yıllık bir çocuk gibi konuşmayı bırak ve odana çık.”

İrina başka bir şey söylemeden hızla masadan kalkıp merdivenin basamaklarını tırmanmaya başladı. Bir süre sonra Oleg de arkasından seyirtti. Oleg odaya girdiğinde İrina eşyalarını topluyordu.

“İra, napıyorsun?”

“Gidiyorum buradan.”

“Nereye?”

İrina çantasına eşyalarını doldurmayı bıraktı. Aklına Mehmet’in tüm saflığıyla sorduğu soru geldi. Neden büyük şehirlerde yaşamak varken Kütahya?

“İzmir’e… Kalabalık bir şehirde insanların arasına karışıp normal bir hayat yaşamak istiyorum.”

“İrina çıldırdın mı? Geri dönüşü olmayan bir yola giriyorsun. Bu senin sonun olabilir.”

“Hayır, Oleg kararımı verdim. Hemen şimdi gidiyorum. Her ne karar verdiysem bunu yaşayıp kendim göreceğim.”

İrina çantasının fermuarını çekip pencereye doğru yöneldi. Pencereden aşağı atlamadan önce Oleg’e dönüp,

“Babamı yatıştırmak sana düşüyor. Peşimden gelmeye kalkmasın. Sen de merak etme. Seni seviyorum. Tamam mı?”

Oleg, istemsiz bir tavırla “Peki,” diyebildi. İrina pencereden atlayıp karanlıklar arasında kayboldu.

Bir süre sonra Simav otogarındaydı. Gişede duran personelin yanına yaklaşıp, “İzmir’e giden ilk otobüs saat kaçta?” diye sordu.

“Baken, İzmir otbüsü vaa… emme saat 03:00’te kalkıcek.”

“İzmir’e vardığımızda çoktan sabah olmuş olacak. Çok geç. O kadar bekleyemem. Başka otobüs yok mu?”

“Abla başka otbüs yok deyom, dinlemeyon mu sen beni. Otbüsler başka yerden geleyo. Bura geçiş noktası, her saatte otbüs buluman ki bekleycen ya da sabah 11:00 gibi ge bure, öyle daha goley.”

“Başka nereye otobüs var?”

“Abla sen nere gidivercen? Deyom ben sana saat 03:00’de İzmir va deye sorup durun hale…”

“Fark etmez İzmir, İstanbul, Ankara neresi olursa… En yakın hangi otobüs var söyle bana.”

“Acıktan Ankara otbüsü va… Saat 01:00’de, alvicen mi? ”

“Tamam, bir bilet alayım.”

“Kesyon bileti de bekle urda, hincik gelir.”

İrina bileti alıp adamın arkasından ona karşı çok kısık sesle söylediği, “Töbosun, güzel de gız. Böyük şehre gidip napcek, vurdurcek mi kendini?” sözlerini, vampir kulakları sayesinde duymasına rağmen sözlere aldırmayıp adamın gösterdiği perona doğru ilerleyip beklemeye başladı. Biraz sonra gelen Ankara otobüsüne bindi. Bilet kontrolü için yanına gelen muavine,

“Ankara’ya kaçta varırız?”

“Saat 5 gibi AŞTİ’de oluruz.”

“AŞTİ?”

“Yabancı mısınız? Aa… Pardon AŞTİ, Ankara Otogarı yani… Ankara’ya geldiğimizde anonsla herkese bildireceğim. Uykunuz varsa uyuyabilirsiniz.”

İrina “Uyumak mı?” diye içinden geçirdi. Gece onun gündüzüydü. Biletini kontrol ettikten sonra ona kolonya ikram eden muavine teşekkür edip başını cama yasladı. Gözleri karanlıkta ilerleyerek geri dönmemek üzere ayrıldığı villaya uzandı. Gözlerini kırpıp Kütahya’daki ailesine son kez veda etti. Işıkların sönmesiyle otobüsteki yolcuların birçoğunun uykuya daldığı yolculukta İrina keskin gözleriyle karanlığın ardındaki tarlaları izliyordu.

“AŞTİ’de inecekler hazırlansın Ankara’ya geliyoruz.”

Muavinin sesiyle yolcular arsında kıpırdanmalar başladı. Otobüs durduğunda İrina sırt çantasını alıp aşağı indi. Henüz hava aydınlanmamışken bile diğer otogarlara göre ortalığın hınca hınç yolcuyla dolu olması onu şaşırtmıştı. Oldukça büyük bir otogardı.

“Sıcak salep… Var mı sıcak salep içennn…”

İrina önündeki seyrar satıcıdan otogardan nasıl çıkacağını öğrenerek kalabalığın arasından sıyrılıp çıkışa doğru yöneldi. Yürüyen bantları takip edip metro gişelerine ulaştı. Saatine baktı. Biraz sonra hava aydınlanacaktı ve bu onun için hiç iyi değildi. Kızılay yazan tabelayı takip ederek metro merdivenlerinden aşağı inmeye başladı. Bir sonraki metroyu bekleyen insanların arasından geçerek en sonda yer alan tünelin önünde durdu. Ona kimsenin bakıp bakmadığını kolaçan ettikten sonra gizlice tünele girdi. Duvar kenarlarından yürüyerek ilerledi. Burası metronun ilk durağı olduğundan oldukça lokomotiflerin manevra yapmasına imkân tanıyacak geniş alanlarla donatılmıştı. Gündüzü burada geçirerek biraz dinlenme imkânı bulabilirdi. Kendine kuytu bir yer aradı. İlerde park edilmiş kullanılmayan vagonlar dikkatini çekti. Vagonlardan birinin içine girdi. Ayaklarını dörtlü koltuklardan birine uzatıp sırtını da camın kenarına yasladı. Saatini güneşin batma vaktine ayarlayıp, dinlenmek için gözlerini kapadı.

Sesler tam olarak uyumasına imkân vermemişti. Saatler sonra gözlerini açtığında ortalık hâlâ karanlıktı. Saatin çalan alarmına baktığında çoktan akşam olduğunu anladı. Evinden uzakta bir metro tünelinde akşamladığını hatırlayarak durumun farkına vardı. Başının altındaki sırt çantasını alıp kimseye görünmeden tünelden çıktı. İnsanların arasına karışıp gelen metroya bindi. Boş bir koltuğa oturup etrafı incelemeye başladı. Birçok kişi şehir dışından gelip metroya bindiği için yanlarında büyük valiz taşıyordu. Daha sonraki duraklarda işe veya okula giden insanlar binmeye başladı metroya. Boş olan koltuklarda bu sayede doldu. Ayakta giden yolcu sayısı artıkça metronun içi sıkışık bir hal almaya başladı. İnsanlar birbirlerinden gözlerini kaçırıyorlardı. Tanıdık olmadıkça kimse birbiri ile konuşmuyordu. Kiminin elinde gazete, kiminin kulağında kulaklık müzik dinliyor, kimi boş boş etrafa bakıyor, kimi de oturacak yer bulamayıp yere oturmuş elinde kitap okuyordu.

Henüz nereye gideceğini bilmiyordu. Hoparlörden gelen kadın sesinin Kızılay demesiyle herkes kapılara doğru yöneldi. AŞTİ’de ki seyyar satıcının “Abla şurdan metroya bin ordan kızılaya gidersin sonra nereye istersen oraya gidersin. ” sözleri aklına geldi. Anlaşılan Kızılay merkezi bir yerdi. Metro durduğunda inen insanların peşinden o da sürüklendi. Bir yandan içerideki insanlar metrodan dışarı çıkmaya çalışırken dışarıdaki insanlar da içeri girmeye çalışıyordu. Metrodan zorlukla çıkabildiğinde diğerlerinin ardından yürüyen merdivenlere doğru yöneldi. Merdivenler onu geniş bir meydana çıkarmıştı. Burası Kızılay olmalıydı.

Rasgele sokaklarda dolaşmaya başladı. Geldiği yere hiç benzemiyordu burası, oldukça kalabalıktı. İnsanlar hep bir yere yetişmeye çalışıyor gibi aceleyle yürüyordu. Trafik oldukça yoğundu. Braşov’dan ayrıldıklarından beri hiç böylesi kalabalık bir yerde yaşamamıştı. Kont Vlad onları hep sessiz sakin kasaba veya köy gibi yerlere götürmüştü. İnsanlardan yeterince uzak dikkat çekmeden yaşamaya alışmıştı. Şimdi bu keşmekeşin arasında kendini yalnız hissetmeye başladı. Yaptığı şeyin sonuna kadar arkasındaydı ama yine de ilk geceden korkmaya başlamıştı. Adımları onu kalabalıktan uzaklaştırıp sessiz sakin bir sokağa doğru çekmeye başladı. Bir duvarın üzerine oturdu.

“Oh sonunda…”

Bir süre sessizliği dinledi. Yıllarca gözlerden ırak olmaya öyle alışmıştı ki bir anda kalabalığın arasına karışmak ona intihar gibi geldi. Burası ağaçlarla çevrili, dört beş katlı binalardan oluşan kimsenin olmadığı bir sokaktı. Evlerde yanan ışıklardan ve pencerelere yansıyan görüntülerden anladığı kadarıyla iş yerlerinden çok normal insanların oturduğu bir yerdi.

Sokağın başına doğru yürümeye başladı. Sağdaki apartmanın giriş katında perdesiz bir mekân dikkatini çekti. Camın ötesinde insanlar birbirine sarılmış birtakım hareketler yaparak salonun etrafında dönüyordu. Yaklaştıkça kulağına farklı bir müzik sesi gelmeye başladı. Bu müzik babasının orgla çaldığı müziklere hiç benzemiyordu.

Bahçe duvarının üzerinden bir süre içerideki insanları izlemeye ve çalan müzikleri dinlemeye devam etti. Evden ayrıldığından beri ilk defa içinin huzurla dolduğunu fark etti. Bu hissettiği bambaşka bir duyguydu. İçini huzurla doldurduktan sonra tekrar insanların arasına karışmaya karar verdi.

Geldiği yoldan geri dönüp tekrar kalabalığın arasına daldı. Şimdi araçların olmadığı sadece yayaların yürümesine müsaade edilmiş bir yolda yürüyordu. Sağlı sollu yer alan mekânlarda insanlar eğleniyor, birlikte kadeh tokuşturuyorlardı. Başını yukarı doğru kaldırdığında mekânların artarak katlandığını gördü. Sokağın sonuna geldiğinde sokak tabelasında “Sakarya Caddesi” yazdığını fark etti.

Şimdi artık ilk baştaki gibi korkmuyordu. Rasgele mekânlara girip çıkmaya başladı. Aradan saatler geçmesine rağmen insanların eğlencesi bitmiyordu. Burası insanların uyumadan sabahlara kadar içip eğlendiği, şehrin gece hayatının yaşandığı bir yerdi. Onun gibi geceleri ortada dolaşan bir vampir için yaşam mücadelesini sürdürebileceği en ideal yer burası gibi görünüyordu. Hemen bir iş bulması gerektiğine karar verdi. Çevrede yer alan mekânlardan birini gözüne kestirip güvenliği aşarak içeri daldı. Bara doğru yönelip barmene seslendi.

“Heyy, iş arıyorum, bana uygun bir işiniz var mı?”

Barmen ona dönüp şöyle bir baktı. Elemana ihtiyaçları yoktu ama onu geri çevirmek de istemedi. Güzel kızdı. Biraz dalga geçer eğlenirim diye düşündü.

“Ne iş yaparsın?”

İrina daha önce gezdiği mekânlarda da barmenlerin yaptıkları işi gözlemlemişti. Bu Barmen de bir yandan onunla konuşup bir yandan bardaklara bira dolduruyor gelen müşteriye veya garsona uzatıyor, arada masaya dökülen birayı bezle silerek temizliyordu.

“Senin yaptığın işi yapabilirim.” diye yanıt verdi.

Barmen bir kahkaha patlattı. “Bu iş öyle kolay mı sanıyorsun?”

“Ne olacak sanki sen de ilk başladığında her şey kolay mıydı?”

Barmen afallamıştı. Hem güzel hem zeki kızdı. Ayrıca farklı bir havası vardı. İnsanın üzerinde değişik bir etki bırakıyordu. Bu tarz yerlere de müşteri çekmek için böyle eleman lazımdı.

“Sevdim seni ama bu iş öyle hemen olmaz.”

Çekmeceden bir önlük çıkarıp ona doğru fırlattı.

“Giy şunu ve masalardan boş bardakları toplamaya başla sonra da gel ve yeni siparişleri al.”

İrina önlüğü üzerine geçirip barmenin dediğini yapmaya başladı. Dur durak bilmeksizin o masadan bu masaya, bara koşturuyordu. Gecenin sonunda onun yorulmayan bünyesi karşısında barmen şaşkındı.

“Bu gece iyi iş çıkardın. Açıkçası senden böyle bir performans beklemiyordum. Al bakalım. Bu da senin bu geceki yevmiyen…”

İrina barmenin ona fırlattığı tomarı havada tuttu.

“Sağol be… O zaman bana müsaade…”

İrina sırt çantasını almış giderken barmen arkasından seslendi.

“Dur be nereye kaçıyorsun hemen? Çorba içmeye gidiyoruz ekipçe sen de gel.”

Kapıdan çıkmak üzere olan İrina durdu. Önündeki panoya bakıyordu.

“Bu nedir?”

“İlan panosu”

İrina ilan panosundan bir kâğıdı kopardı.

“Benim acil bir işim çıktı. Başka sefere…”

Arkasını dönüp kapıdan çıktı. Hava henüz aydınlanmamıştı fakat çok fazla vakti yoktu. Elindeki kâğıttaki numarayı tekrar gözden geçirdi.

“İnsanları aramak için henüz çok erken… Bugün de malikanemde konaklayacağım sanırım.”

Sakarya metro girişine doğru yürümeye başladı. Basamaklardan inerek dün sabah kaldığı yere geri döndü: AŞTİ metro tünellerine…

Uyandığında saat altıya geliyordu. Henüz işe gitmesine iki saat vardı. Öncelikle bir telefon bulup ilan panosundan aldığı “Kadın Ev Arkadaşı Aranıyor…” yazılı numarayı aramalıydı. Metrodan çıkıp bir telefon kulübesi buldu. Numarayı çevirdi. Telefonu açan kişinin sesi uykulu geliyordu.

“Merhaba, uyuyor muydunuz? Ev arkadaşı ilanınız için aramıştım. Kusura bakmayın, rahatsız ettim.”

“Hayır, hayır… Uyandırdığınız iyi oldu. Uykulu bir şekilde telefonu açtığım için siz kusura bakmayın. Normal insanlar bu saatte uyumaz değil mi ama mesleğimden ötürü bu saatlerde uyuyabiliyorum. Numune hastanesinde çalışıyorum. Hemşireyim ve dün gece nöbetten çıktım. Birazdan da tekrar nöbete gideceğim.”

“Öyle mi? Ortak bir noktamız çıktı. Ben de gece çalışıyorum ve gündüzleri genelde uyurum. Ben de pek normal sayılmam yani.”

“Aa… Süper o zaman uyku konusunda sorun yaşamayız seninle. Hemen detayları anlatıyorum o zaman. Ev iki oda bir salon, kira sekiz yüz, üç yüz falan da faturalar tutuyor. Bir oda da sen kalırsın. Eşyan yoksa almana gerek yok, ev eşyalı zaten. Yeme içme konusunda herkes kendine göre alışveriş yapabilir. Ben biraz seçiciyim o konuda öyle her şeyi yiyemem. Diğer masrafları bölüşürüz. Bir de benim kedim var. Adı mırnav. Çok mırlar o yüzden adını mırnav koydum. Bu arada ben de çok konuşurum kusura bakma. Bu arada söylemeyi unuttum. Adım Büşra. Ev Emek’te. Eğer hemen gelme vaktin varsa evi de görebilirsin.”

“Tanıştığımıza memnun oldum Büşra. Benim adım da İrina. Şartlar benim için uygun görünüyor. Evi hemen görmeyi çok isterim. Ama ben Ankara’nın yabancısıyım. O yüzden Emek nerede bilmiyorum. Tarif edersen gelebilirim. Eğer anlaşabilirsek bir an önce ev arkadaşı olmayı isterim.”

“Aksanından anlamıştım yabancı olduğunu, hep yabancı bir ev arkadaşım olsun istemiştim. Ne güzel. Sen evi beğenirsen oluruz tabi. Hemen tarif ediyorum evin yerini. Metroya binip AŞTİ’de iniyorsun…”

Büşra’nın evi AŞTİ’ye oldukça yakındı. Bu sayede İrina vakit kaybetmeden onunla görüşmeye gitti. Büşra onu evde çok cana yakın karşıladı. Gerçekten de telefonda olduğu gibi Büşra hızlı ve çok fazla kelime sarf ederek konuşuyordu. İrina evi sevmişti. Büşra’yla da çok kısa sürede kaynaşabileceğine emindi. Diğer konularda da hemfikir olduktan sonra İrina Büşra’dan evin yedek anahtarını alarak işe doğru yola koyuldu.

Ailesinden ayrıldığından bu yana her şey yolunda gidiyordu. Artık yeni bir işi ve yeni bir evi vardı. Bar ortamına adapte oldukça işinde de giderek ustalaşmaya başladı. Garsonlar arasında en yüksek bahşişi toplayan hep o oluyordu. Para kazanmaya başladıkça hayatında yeni değişiklikler yapmanın sırası gelmişti. Bir akşam bara saçlarını vişneçürüğüne boyatmış halde geldi. Üzerinde beyaz body, deri ceket, bileğinde bileklikler, altında siyah kot görenlerin yüreğini hoplatıyordu. Bu tarz onu eskisinden de daha fazla dikkat çeker hale getirmişti. Barmene yaklaşıp seslendi.

“Artık köşeye çekilme vakti gelmedi mi moruk?”

Barmen kim bu ukala diye dönüp baktığında neredeyse o bile onu tanıyamamıştı.

“İrina?”

“O gözlerini üzerimden alır mısın lütfen? Yoksa oymak zorunda kalacağım.”

“Şeyy… Affedersin. Sen çok… mmm…”

“Vişneçürüğü gibi mi?”

“Evet, aynen. Buraya mı geçmek istiyorsun?”

“İzin verirsen neden olmasın?”

Barmen elindeki havluyu onun omzuna atıp sırtına eliyle vurdu. “Geç bakalım.”

İrina suratına yayılan gülümsemeyle beraber barın ardına geçti. İşler burada ön taraftan gerçekten de farklı yürüyordu. Daha fazla insanla sohbet eder olmuştu. Kısa sürede bu işe de alışıp rüştünü ispat etti. İrina’nın çekiciliğine kapılıp bara daha fazla insan gelir olmuştu. Eski barmen artık kasada durup rutin işlerle uğraşıyordu.

Günler geçtikçe İrina daha yorgun hissetmeye başladı. Vücudundaki kansızlık giderek onu esir alıyordu. Zamanın nasıl geçtiğinin farkında bile değildi. Akşam vakti evde yatarken telefonun zil sesiyle uyandı. Bulanık gören gözlerle etrafına bakındı. Umarsızca Büşra’ya seslendi. Duvarlardan geri dönen yankılı sesiyle evde yanız olduğunu anladı. Öyle halsiz hissediyordu ki işe gidecek gücü kendinde bulamadı. En iyisi işten izin alıp bu geceyi evde geçirmekti. Belki bu toparlamasına yardımcı olurdu. Eski barmene kısa mesaj yazarak durumu bildirdi. Yataktan kalkıp salona doğru süzüldüğünde mutfak kapısının yanında duran bulanık silueti gözüne kestirdi. Mırnav ona doğru miyavlayıp kapı kolonuna sürünüyordu.

“Aa… Yapma mırnav sen de açsın biliyorum ama ben daha çok açım.”

Mırnav mutfak kapısından ayrılıp ona doğru yaklaştı. Bacakları arasında sürtünerek kokusunu onun üzerine bıraktı.

“Hayır, yapma diyorum sana, benden uzak dur.”

Mırnav kuyruğunu kaldırıp başıyla mutfak kapısını göstererek ona tekrar miyavladı. İrina sağ elini avcunu görebilecek şekilde kendine çevirdi. Parmaklarını avcunun içine bir kez kapatıp tekrar açtı. Damarları geriliyor, tırnakları uzamaya başlıyordu.

“Sana yapma diyorum” diye inledi.

Artık kendini durduramayacak raddeye gelmişti. Korkudan geri çekilen mırnavı gözüne kestirdi. Mutfak penceresinden atlayarak kaçan mırnavın peşine düştü. Mırnav yangın merdivenlerinden sekerek arka sokaktaki alana çıkmıştı. İrina da arkasından balkona çıkarak, merdivenlerden inmeye başladı. Aşağı inip yolun karşısına geçtiğinde mırnavın çöpü karıştıran dört sokak köpeğinin ortasında kaldığını gördü.

“Şimdi sırası değil çocuklar…”

Onu gören köpekler gözlerini mırnavdan ayırıp İrina’ya doğru hırlamaya başladı. Tırnakları iyice belirgin hale gelen İrina köpeklerin üstüne doğru yürümeye başladı. Üzerine atılan ilk köpeği boğazından sıkarak boynuna dişlerini geçirdi. Bunu gören diğer köpekler hızla oradan uzaklaştı. Kan İrina’nın damarlarına yayıldıkça gözleri küçülüyor, normale dönüyordu. Köpeğin kanı son bulunca onu yere bıraktı. Rahatlamıştı. Arkasını dönüp korkuttuğu mırnava bakmak istediğinde, mırnavın dehşet dolu gözlerle onu izleyen Büşra’nın kucağında olduğunu gördü. Büşra’nın ne kadar süredir orada durduğunun farkında bile değildi.

“Her şeyi gördün mü?”

Büşra başını salladı. Adımlarını geriye doğru atarak ondan uzaklaşmaya başladı.

“Dur Büşra, açıklayabilirim.”

“Uzak dur, yaklaşma…”

Büşra koşarak eve doğru yöneldi. İrina ardından onu takip ettiyse de üzerine kapanan kapıyla çaresiz kaldı. Kapının ardından seslendi.

“Lütfen Büşra…”

Kapının ardından kilitlenen kilitlerin sesi geliyordu.

“Gördüklerinin dehşet verici olduğunu biliyorum Büşra ama beni dinlemelisin.”

“Git buradan.”

Kapıya yaslanıp ağlamaya başladı. Gidecek bir yeri veya kimsesi yoktu. Kendini ikinci defa bu şehirde yalnız hissediyordu. Dışarı çıkıp sokaklarda başıboş dolanmaya başladı. Hafiften bir yağmur yerleri ıslatıyordu. Korkuyordu ve aynı zamanda üşüyordu. Metropol sinemasının önüne geldi ve banklardan birine oturup sebepsizce beklemeye başladı. Sinemadan çıkan insanlar birbirlerine filmle ilgili korkunç şakalar yapıyordu. Anlaşılan vizyonda bir korku filmi vardı oysa zaten bir korku filminin içindeydi. Yaşam mücadelesinin sonuna yaklaştığını hissetmeye başladı. Tekrar başladığı yere geri dönmüştü. Tepes ailesinin sonsuz laneti peşini bırakmamıştı. Derken kulağına tekrar o huzur dolu müzik sesi çalınmaya başladı. Arkasını döndüğünde sinemanın yanındaki barın arka kısmında, birbirine sarılarak müzik eşliğinde hareket eden insanları gördü. Ankara’ya ilk geldiğinde gördüğü manzaranın aynısıydı.

Oturduğu yerden kalkıp mekânın içerisine girdi. Dış bahçede oturan müşterilerin arasından geçip müziğin geldiği arka salona doğru yöneldi. Merdivenlerin başında oturan güzel bir kız onu karşıladı. Gülümseyen gözlerle ona “Merhaba” dedi. İrina “Merhaba” diye karşılık verdi fakat gözlerini arkadaki manzaradan ayıramıyordu. “Bu nedir?” diye sordu.

“Tango”

“Tango” diye tekrarladı.

“Bir bilet almak ister misiniz? Bir içki de bedava… İçerden daha rahat izleyebilirsiniz.”

İrina bileti uzatan kıza teşekkür ederek bardan kırmızı şarap alıp içeri girdi. Kenarda duran bar taburelerinden birine oturup tango yapan insanları izlemeye başladı. Sürekli içinden “Tango” diye tekrarlıyordu. Ankara’ya geldiğinden beri ikinci kez kendini bu kadar huzurlu hissediyordu ve sebebi yine tangoydu. Tüm geceyi o taburede oturup dans eden insanları izleyerek geçirdi. Ertesi gün, yeni umutlu bir gün başlayacaktı. Lanetli kaderini değiştireceğine dair kendine söz verdi.

Kendine Esat’ta teraslı bir ev tuttu. Artık hem işe hem de yeni tutkusu tangonun olduğu her yere yürüyerek gidiyordu. Vampir genlerinden kalma kabiliyetle kısa sürede tango yapmayı öğrenmişti. Artık milongaların aranılan tanguerasıydı. İşten izin aldığı günleri, tangoyu keşfettiği ilk mekânda düzenlenen gecelere ayırmıştı. Zamanla tango camiasında yer bulmuş kendine hatırı sayılır bir arkadaş kitlesi edinmişti.

İrina siyah elbisesiyle mekândan içeri girdi. Barmene biletini uzatarak,

“Kırmızı şarap lütfen”

Barmen şarabı kadehe doldururken, “Kırmızıdan hiç vazgeçmiyorsunuz.”

“Haftada en az bir kadeh kırmızı şarap doktorların da tavsiyesi değil mi?”

“Saçlarınızı kastetmiştim aslında”

İrina barmene dudaklarını hafif bükerek barmene gülümsedi. Barmenin elinden aldığı kadehi hafif yukarı kaldırıp,

“Kan yapar. Tavsiye ederim.”

Arkasını dönüp balkonda oturan arkadaşlarının masasına oturdu. Sohbetin kahkahaya dönüştüğü bir sırada karanlıkların ardından onun siluetinin yaklaştığını onlara doğru yaklaştığını gördü. Kadehini masaya bırakarak ayağa fırladı. Karşısındaki adamın boynuna sarılıp,

“Oleg!” diye fısıldadı.

Oleg de İrina’ya sımsıkı sarılıp saçlarını okşamaya başladı.

“Vişneçürüğü sana çok yakışmış kardeşim.”

Oleg İrina’nın kulağına fısıldamaya devam etti.

“Seni aylarca kızı deniz, denizi kız kokan İzmir’de aradım ama kim derdi ki gri Ankara’da bulacağım.”

“Rüzgâr beni buraya savurdu, napayım?”

“Çok değişmişsin. Harika bir ortamın var ama sen hâlâ benim küçük İram gibi kokuyorsun.”

“Ben aynı İrayım merak etme.”

“Hayatta olmana sevindim.”

Masada oturan meraklı kadınlardan biri,

“İrina kim bu yakışıklı? Bizi tanıştırmayacak mısın?”

İrina masadakilere dönerek,

“Tanıştırayım, kardeşim Oleg.”

“Kardeşin demek! Ne kadar yakışıklıymış, güzellik sizin ailenin genlerinde var sanırım.”

Oleg sesin sahibine doğru eğilerek elini uzattı. Kadın önce şaşırdı ama daha sonra toparlayıp elini Oleg’e uzattı. Oleg kadının eline bir buse kondurarak geri çekildi.

“Memnun oldum, hanımefendi.”

“Ayy… Bin sekiz yüzlerden kalma bir zarafet. Böyle erkekler kaldı mı İrinacığım?”

“Hâlâ var demek ki…”

İrina Oleg’le göz göze geldi. Oleg saliseler içinde kadının ten kokusundan kan grubuna, yaşına, hastalıklı olup olmadığına… Kadar tüm bilgilerinin analizini yapmıştı.

“Kardeşim normalde Ankara’da yaşamıyor. Gelmesi benim içinde sürpriz oldu.”

“Ne güzel yapmış. Kardeşinle tanışmak bizim için de gurur verici… Oleg, neden sen de bize katılmıyorsun?”

Oleg masaya oturarak bir anda tüm kadınları etkisi altına almayı başarmıştı. Kadınlar bunun Oleg’in sohbetinden kaynaklandığını düşünse de vampir doğası gereği insanları etkilemek için çok fazla çaba sarf etmesine gerek yoktu. Aynı güç İrina’da da olmasına rağmen şu an Oleg kadar etkisini insanlar üzerine yansıtmıyordu. Kadınlardan biri Oleg’in eline uzanıp onu masadan kaldırmak üzere hareketlendi,

“Hadi Oleg, tango yapalım.”

İrina, “Ama o…”

Oleg, İrina’nın zihnine “İzninle kardeşim” mesajını göndererek, kadınla beraber ayağa kalktı.

Masadaki herkes hayranla pistte onları izlerken tek tedirgin olan İrina’ydı. Gözlerini bir an olsun Oleg’den ayırmıyordu. Oleg tango bilmemesine rağmen kadınla deneyimli bir tanguero gibi dans ediyordu. Kadın Oleg’in yaptığı her figürle birlikte çılgına dönmüştü. İrina kadının hayatının en iyi tandasını yaptığına emindi.

Müzik ağırlaşıp son bulurken, Oleg kadının belini sıkıca kavrayıp ayağını hafif yana açtı. Bitişik sol elleri ayakuçlarına doğru yere eğilirken kadının bakışları da bu yönde hareket ederek ağır ağır kapandı. Oleg, kolları arasında kendinden geçen kadının boynuna doğru dişlerini yaklaştırdı. Büyüyen gözleri avını ısırmak üzereyken İrina Oleg’in elinden tutarak kadından ayırdı.

“Gitmeliyiz Oleg!”

“Nereye?”

“İyi geceler kızlar”

Çantasını masadan alan İrina, Oleg’i peşinden sürüyerek mekândan çıkardı.

“İrina! Ne yaptığının farkında mısın sen?”

“Seni kurtarıyorum. Burada olmaz Oleg!”

“Kurtarmak mı? Açlıktan tükenmek üzereyim. Bırak beni.”

“Oleg sakın!”

İrina işaret parmağını Oleg’in yüzüne doğrultarak onu açıkça tehdit etti.

“Burası benim dünyam ve benim kurallarıma göre oynayacağız. Sakin ol ve bana güven.”

“Peki, öyle olsun. Her ne yapacaksan çabuk ol.”

İrina yoldan bir taksi çevirdi.

“Sıhhiye’ye lütfen.”

Taksi sıhhiye köprüsünün altından geçtikten sonra İrina taksiyi sağdaki bir yola yönlendirdi. Sokağın tam ortasında taksiyi durdurarak indiler. Oleg etrafına bakınıyordu. Oldukça karanlık ve kimsenin olmadığı bir sokaktı burası. Oleg iki elini yana açıp,

“Ee… Neresi burası? Neden bu boş sokağa geldik.”

“Beni takip et.”

İrina soldaki yoldan yukarı doğru çıkmaya başladı. Bir duvarın önüne geldiklerinde durdu. Oleg hâlâ sorgular gözlerle ona bakıyordu. İrina açıklama yapmadan telefonu eline aldı. Tuşlara dokunarak bir numarayı aradı.

“Geldik biz.” diyerek telefonu kapattı.

“Neler oluyor İrina? Neyi bekliyoruz burada?”

Biraz sonra duvarın kenarından yürüyerek onlara yaklaşan bir kadın göründü. Mavi önlüklü kadın iyice yanlarına yaklaştığında, İrina,

“Tanıştırayım Oleg, bu Büşra…”

Büşra kafasını eğerek, “Memnun oldum.” dedi. Önlüğünün altındaki torbayı çıkarıp Oleg’e uzattı. Oleg elindeki torbayı inceledi. İçi oluk oluk kan doluydu. Torbanın tıpasını çıkararak kafasına dikti.

“Hmm… Hem de sıfır rh pozitif…”

“Büşra benim yaşam mucizemdir Oleg. Bu şehre geldiğimde tanıdığım ilk kişi, dostum, düşmanım, sırdaşım… Her şeyimdir. Benim hayatımı kurtardı.”

“Şimdi benim de mi hayatımı kurtardı?”

“Eğer burada kalmaya devam edeceksen Büşra ikimiz içinde gerekli kanı hastaneden yasal yollarla tedarik edecek. Hiçbir canlıyı öldürmek yok. Anlaştık mı?”

“Bu beni bir süre idare eder kardeşim, teşekkür ederim. Ama burada çok uzun süre kalıcı değilim. Sadece senin iyi olduğunu görmeye geldim.”

“Seni buraya babamız, Vlad gönderdi değil mi? Aslında başarıp başaramadığımı görmek istediniz.”

“Açıkçası evet, babam aileye önem verir bilirsin. Vampir de olsak biz de bir aileyiz değil mi? Ama babam aynı zamanda geleneklere de önem verir bilirsin.”

İrina başıyla onayladı.

“O yüzden av başlamadan geri dönmeliyim.”

Oleg arkasını dönüp hareket etti. Büşra telaşla ileri atıldı.

“Nasıl yani…”

İrina onu kolundan çekerek durdurdu. Oleg son kez arkasını dönüp,

“Büşra hemşire İrina sana emanet. Bizi yargılama o bir vişneçürüğü, şehre alışmış ama biz yapamayız. Doğamız bu. Babam hep böyle derdi.”

Oleg gülümseyerek karanlıklar arasında kayboldu.

“Hoşça kalın.”

 

Ümit KANAAT

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba,

    Akıcı, sonunu merak ettiren, uzunluğu anlaşılmayan bir öyküydü. Diyaloglarda hafif bir kitabilik olsa da, kurduğu evren ve poziitf mesajla okunduğu zamana değer kattı.

    Bir iki ayrı -de kullanımı dışında imlasını da başarılı buldum.
    Elinize sağlık.

  2. Avatar for ukant ukant says:

    Değerli yorumunuz ve önerileriniz için teşekkür ederim. Kimse okumadı diye şüpheye düşmüşken yorumunuzu görmek beni sevindirdi. Beğendiğinize memnun oldum.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar