Öykü

Burası Serbest Şehir, Bırakınız Gelsinler

Not: Materyal ve evrenle ilgilenirseniz bu öyküyü de okuyabilirsiniz.

“Fang! Fang… Veri transferini kapatma. Lanet olası 888”

Bembeyaz teni çamura sıvanmış, çivit mavisi gözleri kısılmış Snow, bulunduğu ağaçlıkta gökyüzünden korunmaya çalışsa da kaçamadığı dolunayın ışığı ile parıl parıl parlarken, bir kompanyonken nasıl olup da Belarus’a geldiğini düşünüyordu veya düşünmesi gerekirdi… Bir organik olsaydı!.. Ama değildi.

Güzel olduğunun farkındaydı Snow, ama o kadardı. Sadece yaşamak istediğini biliyordu. Ve yaşamak için serbest şehirlerden birine ulaşmak zorunda olduğunu. En yakın iki serbest şehir ise Yeni Budapeşte ve Emperyal’di. Yeni Budapeşte daha yakındı ama şehirle aralarında Batı Ordusunun Tuna Ordular Grubu vardı. Güneylerindeki Emperyal daha uzaktı ama Ukrayna’da birbirini yakaladıkları yerde öldüren organikler ve sentetikler dışında görece daha güvenli bir rota sayılırdı. Ayrıca Doğu Ordusu Ordusu bir gölge gibi Ukrayna’ya yansıyordu. Düzlük bölgeyi işgal etmiyorlar, ancak belli bir boyutun üzerindeki askeri kuvvetleri acımasız bir verimlilikle yok ediyorlardı.

Verim, isabetten geliyordu, isabet de kalibrasyondan. E4-888 kesinliğindendi kısaca. Ancak Snow adı üzerinde bir kompanyondu. Üstelik F3-552’idi. Prosesörü daha yavaş, kasları daha seyrek ve kalibrasyon uyumu daha düşüktü. Aslında belki de bu sebepten kaçıyordu.

Verim diye düşündü tekrar; verim, bir doğu ordusu askeri olarak onlardan yana olmalıydı. Ama değildi. On beş yıldır ilk kez, neredeyse angajman hattı bile değişmeyen bu savaşı bitirmek isteyen birileri çıkmıştı. Bir cephe efsanesiydi belki bütün bunlar; ama vampirlerle, androidleri bir masaya oturtacak kadar da etkiliydi. “Birilerinin” bir kadın olduğu söyleniyordu. “Avrupa Latini” diyorlardı ona. Kadın, Emperyaldeydi…

“Pppö!.”

“Tanrım!!” “Ne yapıyorsun Fang, beynim yanıyordu…”

“Senin beyninin olmaması daha iyi değil mi Stepford?” dedi, tıpkı aramaya gittikleri kadın gibi, bir latin olarak tasarlanmış Fang. Snow’un gözlerini devirmesinin üzerine de devam etti; “Kapris simulasyonunu bir tarafa bırak…” bunları söylerken aynı anda çizmesindeki suyu boşaltıyordu. “Buranın da sular altında kalmadığına emin miyiz? Neyse… Ukrayna sınırı her zamanki gibi; bölük pörçük. Yine de bir jammer kurulmuş.”

“O yüzden mi?”

“Evet Stepford… O yüzden veri transferi kapalı.”

“Sorun değil. Birlikteyken bir önemi yok. Sadece saçma sapan kahramanlık simulasyonları ile kaybolma yeter.”

“Daha, eğlencelisini söylemedim!..”

“Kötüsünü demek istiyorsun sanırım.”

Fang gülümsedi, bembeyaz dişleri ten rengi ile tezat oluşturuyordu. “Yattığında tavanı değil gökyüzünü seyretmekten rahatsızsın biliyorum Stepford ama dışarıda hayat ne kadar riskli ise o kadar eğlencelidir…”

“Öyle mi Yulia?” diye başladı Snow ama devamını getiremeden Fang araya girdi.

“Brynnerova…”

Kendi esprisine çılgınca gülen Fang’in aksine Snow, kaldığı yerden devam etti. “Yeti?”

“Hayır.”

“Vampir?”

“Vampirler eğlenceli değil. Yine de ilk vampir dememene şaşırdım. Vampir romansı senin olayındır sanıyordum.”

“Etik simülasyonun anlamsız Fang ama tehlike faklı bir kategori.”

“Vampirler tehlikeli değil… Evet? Bir tahmin daha yap.”

Snow bir kez daha gözlerini devirdi ancak bu sefer nasıl oluyordu ise daha gerçek bir mimikti bu, “Hayır…” dedi, “Olamaz.”

“Evet,” diye cevapladı sırıtan Fang “olur.”

“Hayır, hayır…” diye ikiledi bu sefer Snow.

“Evetttt” diyerek ela gözlerini zevkle parlattı Fang.

Çivit mavisi gözlerini açan Snow, kaderini bir kez daha reddetmek için tam ağzını açmıştı ki, 180 desibel şiddetindeki bir ses onu susturdu. Ses o kadar yüksekti ki, her ikisi de sensörlerini kapatmak zorunda kaldılar. Normalde bir ejderha bu kadar yüksek bir desibel kullanmazdı.

Snow’un jammer tarafından bozulan veri akışı, Fang’in alıcılarında dekripte edildiğinde, bir kelime, en yüksek olasılıkla mesaj olarak ortaya çıkmıştı.

“Yalnız…”

Ejderha çığlığı sona erdiğinde, titreşim sensörlerinden aldığı komutu vokal sistemlerini açmak için kullanan Fang cevap verdi, “Benzerini ona geri gönder…”

“Sen?”

“Ejderhâlâr sıcaktır değil mi?”

Fang sırtından indirdiği eski bir Stinger ile uzaklaşırken, Snow başını sağa sola sallıyor ve Fang’in kahraman simülasyonuna olgunca olsa da, aslında bir başkası ile cevap veriyordu.

Sonra birden yüzü ifadesiz bir hal aldı. Ayakları çamura bata çıka, bulunduğu ağaçlık siperden önündeki küçük açıklığa çıktı. Ejderhanın kanatları ay ışığında altın gibi parlıyor, genetik canavar sınır boyunca gökyüzünde daireler çiziyordu.

Ejderha gökyüzünde son dairesini çizip yüzünü, kendisinin bulunduğu açıklığa çevirince, Snow sistemlerini kastı ve kendisine bir kelime seçerek, 180 desibellik çığlığını geceye gönderdi;

“Toooooooooooooooooorrrrrrrrrrrrrrrrrch…”

Ses dalgası ejderhaya çarptığında, ejderha süzülmeyi bırakıp kanatlarını açarak bir fren yaptı. Ama dalgalar onu aşıp gittiğinde artık süzülmüyor pike yapıyordu. Avı ile aralarındaki mesafenin üçte birini almıştı ki, kısa bir alev püskürttü. Sonra kendi alevinin içinden geçip hızını iyice arttırdı, bir çığlık daha attı ve damarlarındaki napalma son alevini verdi. Ağzında kızıl köpüklerle dalan yapay canavar, son darbesi için ağzını açmıştı artık.

Snow, ay ışığında parlayan altın rengi canavarın ağzına doğru süzülen küçücük bir kıvılcım gördüğünü düşündü. Gözünü kapattı. Görmek istememişti, ejderha güzeldi… Sadece bir patlama, boğuk ve anında kesilen bir çığlık ve rüzgârda yalpalayan sarmal bir ses dalgası duydu. Dalga, üzerinden bir hortum gibi geçti ve arkasındaki ağaçların dallarını paramparça ederek sessizliğe dönüştü.

Sonrasında duyduğu şeyi, tıpkı kıvılcımın bir füze olduğunu bildiği gibi önceden biliyordu.

“Dragon inn… Bull’s…”

“Eye!.. Biliyorum Fang. Ağzından vurdun onu.”

“İnan bana beyazken daha güzelsin canım,” dedi Fang, “Esmerlik benim işim…” Sonra ciddileşti, “Eh, hadi Emperyal’e o zaman…”

“Tuşpa’ları da zıpkınlarız ha Fang, ne dersin?”

“Nasıl istersen Stepford…”

“Şu lez fantazilerini vampirlere saklasan olmaz mı?”

Fang müstehzi bir sırıtış ile sordu, “Neden?”

“Onlar yerler…”

“Bak Stepford, seni uyarmam gereken bir şey var. Serbest bir şehre gidiyoruz. Orada bu tarz stereotip söylemlere yer yok. Vampirlere seks objesi muamelesi yapamazsın. Anlıyor musun beni?..”

“Stepford…”

“Söz veriyorum Emperyal’de bunu yapmayacağım.”

“Bu arada…”

“Evet, fabrikada öğrendim bunları.”

“Tahmin etmiştim. La Paz Bolivar’da öğrenecek değildin…”

“Knez Moskva’dan daha küçük evet.”

“Emperyal iyi bir sentez gibi.”

“Kesinlikle”

Sonraki üç gün boyunca hiç konuşmadan, sadece gerekli anlarda veri transferi ile iletişim kurmuşlardı. Üç gün boyunca sadece bir amaca ulaşmak için intikal eden iki androidlerdi…

* * *

“Hey sentetikler!”

Fang ve Snow’un, Emperyal’de duydukları ilk şey bu olmuştu. İkili, gerçekten de bir Tuşpa’nın saldırısına uğramış, botları batınca Emperyal’in Karadeniz sahiline kadar yüzmüşlerdi. Gelmeleri gereken yerdelerdi ama gelmeleri gereken zamanı altı saat elli üç dakika otuz dört saniye geçmişlerdi. Bu yüzden, duydukları bu cümleye verdikleri ilk tepki ikisinin de silahına davranması oldu.

Güneş yeni doğarken fark etmişlerdi ki, onlara seslenen adam, neredeyse Snow kadar beyazdı ve daha da açık tonda gözlere sahipti. İkili, serbest bir şehre yabancı olabilirdi ama düşmanlarına yabancı değildiler.

“Bize mi seslendin Sibirya Kurdu?”

“Burada başka sentetik var mı?”

“Bizi karşılamak için bir…”

“Uzatma sentetik, gün ışığında burada boş konuşmak istemiyorum. Gece gelmeliydiniz.”

“Tuş…” diye başlayan Snow, pazarlıktaki Fang tarafından kesildi…

“Bunu şehir efsanesi sanıyordum.”

Vampir, ikinci sentetiğin de konuşabildiğini görünce, dikkatini ona vermek istemiş olmalıydı ki, Snow’u cevapladı.

“Tuşpa’lar kimseyi kaçırmazlar. Bu yüzden hâlâ buradayım. Ve sana gelince Carmen, konu güneşin bana zarar vermesi değil, drone’ların bizi rahatlıkla görebilecek olması. Şimdi… Hadi mi?”

“Let’s go…” cevap bu sefer geri çekilmeyen Snow’dan gelmişti.

“Shall we… İyi yakaladın.” diye döndü ona vampir, sonra da büyük bir hızla Snow’un yanında bitti. Snow tepki vermemişti, buna karşın Fang silahının kabzasına %8 daha fazla basınç uygulamıştı. Bu bir refleksti.

“Neşter,” dedi elini uzatarak vampir.

“Fang, ama maalesef ben hemşire değilim.”

“Klasik bir 888’sin,” dedi vampir “adın bile bir zeka gösterisi.”

Snow, ismini söylememişti, kuzguni saçları boynuna yapışmış, gözleri masmavi parlarken, genetiğin hormonlarına yenik düşmesini istiyordu. Ama karşısında bir insan yoktu; bir kas seğirmesi, yutkunma, göz bebeklerinde bir değişim… Hayır, kendisi ne kadar hayattan yoksun görünüyorsa, karşısındaki “Neşter” de öyle görünüyordu. Ama birden!..

“Ve sen pamuk prenses?”

İzleyemediği bir hormonal tepkimenin beklenen sonucu, bir kompanyon olan Snow’u mutlu etmişti. “Snow, adım Snow. Nerden bildin?”

“Zilyon kadarsınız, ondandır.”

“552’ler?”

“Hayır. 552’ler değil. Beyaz kadın androidler. Ama güneş iyice yükseliyor. Gidelim artık.” dedi vampir ve ikilinin yanına geldiği hızla, onlardan uzaklaşmaya başladı. Bu, Fang için bile hızlıydı. Laf yetiştiremedi.

* * *

Bir hafta sonra, Snow yatakta sırt üstü tavanı seyrederken, ve Neşter genetik de olsa her organik gibi boş konuşurken, Fang’ın o kadar da haksız olmadığını düşünüyordu. Gökyüzü ve olasılıkların çokluğu onu yoruyordu, tavan ve sınırlar ise güvende olduğunu analitik olarak kanıtlıyordu. Fang bunu, bir zeka gösterisi içinde standart bir iletişim aracı olması için söylüyor ve hakaret görünümü içinde bir tür karşılıklı ilişki kurmaya çalışıyordu –ki bu organiklerin arkadaşlık dediği şeydi- elbette, ama bir açıdan doğruydu da söylediği.

“Anladın mı?”

“Evet.”

“Dalmış gibi görünüyordun, ne söylediğimi gerçekten anladın mı?”

“Evet.”

“Sana inanmıyorum, kesinlikle burada değildin.” Neşter arkasını Snow’a dönüp, komodinin üzerindeki bir poşete pipetini sokarken, Snow bakışlarını ona çevirdi.

“Söylediklerini senin sesinle tekrar edersem, biraz önce yaşadıklarımızın sahteliği daha görünür olacaktır Neşter.”

Neşter gülümsedi önce, sonra poşeti eline alıp, içindeki sentetik sıvıyı göz yuvarları görünür halde, keyifle çekmeye başladı ve bir kovboy ambiansı ile cevapladı onu. “Bu…” dedi, “Dinlemek değil. Burada olmak hiç değil.”

“Emperyalin üç imparatorluğa başkentlik yapmasından hareketle bu ismi aldığını söyledin.” diye cevapladı Snow onu kendi sesiyle.

“Benim sesimle de söyleyebilirdin” dedi bu sefer Neşter, “Bu ses de bir program.”

“Ben bir makineyim.”

“İşte bu yüzden bir makinesin.”

“Hayır, bir makine olduğum için böyleyim.”

Neşter pipetini, poşetin dibinde hüpürdeterek dolaştırdıktan sonra ancak normal konuşmaya dönebilen sesi ile açıkladı fikrini, “Hayır!” dedi vurgulayarak, “Sen de öylesin. Sen de bir tank bredsin demediğin için bir makinesin sen.”

Bu cümleden sonra bir sessizlik oldu. Snow, analitik bir değerlendirmede, bu çok doğru saptamaya karşı söylenecek bir şey olmadığına karar vermişti. Ama çok derinlerde bir yerlerden bir şey ele geçirdi onu. Belki de istem dışı olarak.

“Yaşamak istiyorum.” dedi. “Güvenli, uzun ve deneyimlerle dolu bir süre, çok uzun bir süre, hatta hep var olmak istiyorum.”

Neşter samimi bir neşe ile gülümsedi. “Deneyimlerle dolu ve güvenli yaşam pek yan yana gelecek tamlamalar değil Snow. Öyle olsaydı savaştan buraya görevli olarak gelmek için gönüllü olmazdın.”

“Doğru.” dedi Snow, kontrolünü tekrar eline alarak. “Ve görev bu gece tamamlanacak.”

Neşter, eliyle göbeği arasına sıkıştırdığı poşeti ani bir hareketle Fransız balkonu kapatan tüle fırlattı ve ayağa kalktı.

“Biliyor musun,” dedi “Electra’ya ulaşmak için bir hafta yeterli bir süre değil.”

Ona ulaştıklarını bilen Snow cevap vermedi. Sadece Avrupa Latini’nin adının Electra olduğunu öğrenmesi gerektiğini anlamıştı. Neşter devam etti.

“Bu gece yanında bir polis olacak. Sanırım eski bir arkadaşı. Bir şekilde, köle sahiplerine komplo kurduğumuzu fark etme tehlikesi var. İşini bitirecekler.”

“İşini biz mi bitireceğiz?”

“Akıllı kız… Evet, bu son sınavınız. Orada iki sentetik, iki vampir ve iki de yeti de olacak.”

“Polisin formu ne?”

“Bir vampir.”

“Bir vampir için fazlasıyla kalabalık bir grup.”

Neşter üstünü, özel bir çabayla yavaşça giyinerek dudak büktü. “Bizi o kadar hafife alma Pamuk Prenses. Ama merak ediyorsan, konu bu değil, bu bir mesaj. Cephede veya şehirde, tüm genetikler ve sentetikler, sisteme savaş açıyor. İlk kurbanları da bu işbirlikçi olacak.”

“Vampirin, isyan ile ilgili bazı bilgilere ulaşma ihtimali olduğundan bahsetmiştin.”

Neşter parmağını şıklatıp, boşa çıkan işaret parmağı ile Snow’u gösterdi. “552’lerin prosesörlerini küçümsememek gerektiğinin gerçek bir örneğisin. İşte tam da bu yüzden bu bir mesaj… Gerçek sebep bilinmesin diye.”

Sonra da sağ elini davetkar bir biçimde Snow’a uzatarak bitirdi sözlerini “Shall we?”

F3-552 o anda, karşısındaki vampirin vücudundan bir işaret alamamasından rahatsızdı. Cevap vermedi…

* * *

“Siyah deri pantolonu ve üzerindeki kısa ceketi içine beyaz fırfırlı bir gömlek giyen kıvırcık saçlı vampirin, iğne topuklu çizmeleri mi, kan tutmayan beyaz tenini tamamlayan kırmızı allığı mı, yoksa o buz mavisi gözlerindeki küstah ama aynı zamanda davetkar gülümseme miydi sebebi bilinemezdi ama, tüm gece kulübü ona aitti. Genetik ya da insan tüm organikler için bir protein bombası gibiyken, sentetikler için bir yunan heykelinden farksızdı Electra…

Ara sıra kalktığı masada yine onun kadar beyaz tenli ve bir kası bile oynamıyor olmasına eşlik eden bir gariplik olarak, çıkartmadığı vizörü ile oturan adam da bahsi geçen polis olmalıydı. Bu iki heykelin yanında gözlerinden zeka fışkıran uzak doğulu bir insan kızı vardı. 1.50’ye zor ulaşan boyu ve 35 kiloluk cüssesine rağmen sürekli bir şeyler yiyen bu kızın bir GEH olduğu şüphe götürmezdi. Beyin, yakacağı enerjiyi bedenden bağımsız olarak yakacaktı. İnsanlar sadece genetik ve sentetikler üretmemiş, bazı türdaşlarını da genetik olarak “enhance” etmişlerdi. Bu zeka küpünün neden burada olduğu ise bir muammaydı.

“Kadın olağanüstü…” dedi Fang. “Ben bu kadar hayat dolu bir Sibirya kurdu görmemiştim. Şu bukleleri savuruşuna bak. Tüm dünyayı reprodüktive edebilir bu yaratık…” Sonra dans eden kadından çevirdiği gözlerini, masadaki polise çevirdi. “Bir de şu kütüğe bak. Yaşam bunu terk etmiş. Cephede karşılaşsaydık keşke…”

“Simulakr ve…”

“Kes Snow! Bir ayaklanmadayız, türümüzün gittiği yönde romantizme yer var. Biraz alıcı ol. Ve bana sakın vampirlerin üreyemeyeceğinden de bahsetme…”

Kadının, kendisine yaklaşan hemen hemen tüm kulüp bıçkınlarına, türü fark etmeden kur yapsa da, bir sınırı vardı. Sırtını yasladığı erkekleri, bukleleri ile kırbaçlasa da, kendine uzanan bacakları, bacaklarının arasına alıp yılan gibi kıvrılsa da, bir süre sonra, bir yerde ve bir anda, hepsine bir hayalet gibi ama net bir mesaj veriyordu; Git başımdan!

Bütün bunlar olurken masadaki “kütük” neredeyse hiç onun tarafına bakmıyor, zeka fışkıran gözleri ile onu pür dikkat izleyen küçük Uzakdoğuluyu da ya fark etmiyor ya da umursamıyordu.

Fakat bir an… Sıradan insan algısının çok altında kalan bir hafiflikle birisi ısrar etti. O birisi de çok kısa zamanda birkaç kişi oldu. Snow, Fang, Neşter ve küçük Uzakdoğuluyu alarme eden o anda ise istifini bozmayan tek kişi vardı. Kütük, bütün bu olup bitenler sırasında stop motion bir film karakteriymişçesine etrafına kısa bakışlar atmayı sürdürüyor ve vizörü ile bir organik veya genetikten ziyade sentetiği andırıyordu.

Gülümseyen yüzü değişmeyen Electra, her ne kadar o ısrarın gerginliğini bir enstantane olsun yaşasa da ve kütüğün masasına bir hayalet bakış fırlatsa da, sonrasında ısrarcıya kendini teslim etti. Ve hemen ardından daha az gülen, daha çok davet eden ve kesinlikle meydan okuyan bir ritme kavuştu.

“Lanet olası vampirler, hepsi seks canlısı…” diye lanet okuyan Fang, olayları bir ders gibi izleyen Snow veya bakışlarındaki merakın yerini şaşkınlık alan küçük Uzakdoğulu, masadaki izleyenlerin tanımına göre; kütük, polis veya adam için bir şey ifade etmemişti. Vampir kadın kısa süre sonra masaya döndü, çantasını aldı ve masadaki eski ekürilerine gülümser ama ciddi bir edayla veda ederek mekândan ayrıldı. Snow, Neşter ve Fang aynı anda, adamın dudaklarından, kadının ertesi saat dokuzda polis merkezine uğraması gerektiğini okudular. Kadının arkası dönük olduğu için, onun cevabını duyamasalar da adamın en ufak bir işaret vermeden sadece bir kez kafasını öne eğişinden, bunun bir randevu olduğuna da kanaat getirdiler.

Uzakdoğulu ufak kız, sektirmeden belki bir dakika boyunca adama baksa da, adam renk vermedi. Hatta o kadar ki, beş dakika sonra ayağa kalktıklarında, ısrarcının dört kadar vampir koruması önünü kesmeye çalıştığında da istifini bozmadı adam.

Vampirlerden biri “Biraz daha oturmak isteyebilirsin.” dedi ona.

“Hayır gidiyoruz.”

“Gitmiyorsun!..” diyen vampir dişlerini göstermişti.

“Gidiyoruz.” dedi vizörünün hislerini sakladığı adam, ya da belki hiçbir şey hissetmeyen o yaratık. Kızın elini tuttu ve ekledi. “Genç bayan yoruldu. Onu eve götürmem gerekiyor. İzninizle…”

Bunun üzerine, o ana kadar sadece gülümsemekle yetinen bir diğer vampir Adamın kulağına yaklaştı ve Neşter’i gülümseten, Fang ve Snow’u ise dikkat kesen bir şey fısıldadı. “Beş dakikalarla dolu bir gece olacak bu gece ve sen bunu bozamayacaksın.”

İşte o an, “kütük” ilk kez gerçek bir tepki verdi; gülümsedi ve asistanını aktive edip holografik polis rozetini gece kulübünün ortasında görünür kıldı. Sonra tekrar ifadesiz suratını takındı ve “İyi geceler.” Dedi, yolunu açan ama sert bakışlarını koruyan adamlara. Korumalar bir şeyler daha duyup gerilmeyi bekliyorlardı ama adam bir şey demeden hâlâ elinden tuttuğu genç bayanla aralarından geçip çıkışa yöneldi.

* * *

Polis, gerçekten de Uzakdoğulu kızı evine bırakmış ve kendi evinin yolunu tutmuştu. Aracını bu süre içinde sürekli olarak yerde tutmuş ve evinin otoparkına da iniş yapmamış, aksine tekerlekleri üzerinde giriş yapmıştı. Bu hareketler hiç havalı değildi ve tam da bu yüzden türdaşları için alışılmadıktı.

Fang ve Snow, Neşter’den işaret beklerlerken ve Fang son derece ciddiyken, aracından indi vizörlü polis. Kapısını kilitlediği aracından bir adım uzaklaşmıştı ki, durdu. Fang aynı anda Neşter’e baktı. Neşter kafasını olumsuzca sağa sola salladı.

Olan da o anda oldu!.. Kılıçlı bir vampir olağanüstü bir hızla polisin üzerine atıldı ama polis o kadar hızlıydı ki, aracın tavanını kesip kapıyı ikiye bölen hamleyi neredeyse bir saniye önce savuşturmuştu bile. Vampirin yüzünde şaşkınlık vardı. Bir ikincisi, bir elinde muşta, diğerinde kelebek ile karşısına dikildiğinde polis,

“Ben polisim…” dedi.

Boş bir çabaydı. İkinci vampir de atıldı. O atılırken, ilk vampir de kılıcını araçtan çekmeyi başardı. Polis bu sefer daha atak bir duruş sergiledi ve kendisine atılan vampiri bir aikido hareketi ile kafasından beri aracın camını kırarak içeri soktu. İlk vampir, kılıcını tekrar saldırı pozisyonuna getirdiğinde ise artık yeter demiş olmalıydı ki, silahını çekti.

“Yirmi ikinci yüzyıldayız,” dedi. “şimdi o kılıcı bırak ve ellerini başının üstüne koyup yere yat.”

“Bence sen silahını bırak ve ellerini başının üzerine koyup yere yat Sibirya kurdu!..” dedi boşluktan bir ses. Polis hareket etmedi. Silahlı iki E4-888, gölgelerden çıktıklarında üçe karşı bir kalmıştı. Yine de bu tepkisiz adamın ne düşündüğü kestirilebilir değildi. Cevap vermemiş, hareket etmemiş, hatta başını bile gelen sentetiklere çevirmemişti.

Ama onun da dikkatini çeken bir şeyin olabileceği o anda ortaya çıktı. Üçer metre boyunda yarım tonluk iki yeti otoparka girdiklerinde, polis bir an bile duraksamadan namlusunu onlara çevirmiş yetiler ise sadece gülmüştü.

Neşter de tam o anda Fang ve Snow’a işaret verdi. “Silahlarınızı çekin!” demeyi ihmal etmeden…

Fang ve Snow, otoparka girdiklerinde, sentetik yapay zekalar kısa bir durum değerlendirmesi yaptılar. Çok kısa bir değerlendirme. İki silahlı sentetik, avları ile aralarına girmişti. Tüm olasılıklar değişmişti ve tekrar lehlerine dönmeliydi. Ancak karşılarında da iki yapay zeka sentetik vardı. Biri belki bir kompanyondu ama diğeri… On beş yıldır cephede olan birinci sınıf bir cephe askeriydi.

Silahlar patladığında, Fang da Snow da, sentetik yapay zekaların bir tanesi de yerdeydi. Fark şuydu ki; Snow ve üzerine kapanan Fang hâlâ “online”, nano sıvısını otoparka saçan sentetik ise offline durumundaydılar.

Ve böylece saniyeler süren bir fırtına başladı. Polis, silahını etrafındaki herkesten hızlı bir şekilde önce yetilerden birinin kalbine üç el, sonra kendisine tekrar hamle yapan vampirin kafasına bir el olarak sıktı. Fang, sentetiklerin ikincisini yere yıktığında, altında yatan Snow’u kaldırmaya çalıştı. Ancak prosesörünün belki de bilinç düzeyinden önce kavradığı bir bilgiyle hemen bundan vazgeçti.

Polis gözlerini, yerde olup kendisine yardıma gelen yapay zeka ve ona doğru koşan yetiye dikti, nişan aldı ve silahını ateşledi. Ama biraz önce araca soktuğu vampiri fark edememişti. Vampir kilitlenen elinde sımsıkı tuttuğu kelebeği can havliyle polisin bileğini sokmuş, ateşlenen silahın da böylece önce dengesi bozulmuş, sonra da polisin elinden düşmüştü. Vampir bu sefer de acısını bastırmaya çalışan polisin yüzüne bir kroşe çıkardı. Ama vampir polis hâlâ çok hızlıydı. Tam olarak olmasa da kendini geriye çekmeyi başardı, vampirin yumruğu da böylelikle onu yıkabilecek ivmeyi kaybetti. Ama yine de yumruk vizörünün sapını parçalayıp, şakağını yukarıdan burnuna doğru yarayı başarmıştı.

İşte o zaman, polisin buz mavisi gözleri ortaya çıktı. Mavi ama yanan gözlerdi bunlar. Bir an o gözler, yetiden kaçmaya çalışan sentetiğe takıldı ve sonra bütün nefreti ile saldırgan vampire döndü. Öfkeden gözü dönen polis, önce vampirin kelebek tutan sağ elini, sol eliyle havada yakaladı, sonra da sağ eliyle adamın çenesini ezerek kavradı. Vampir kesik bir çığlık attı ama acısı kısa sürdü. Çünkü polis tarafından hışımla yakalanan çenesini, yine polis tarafından dişleri geçirilen boğazı izledi…

Akları görünen gözler ve bembeyaz teni ile artık bir canavara dönen polis, hasmının şah damarını sökerek onun boğazından ayrıldığında gözleri ancak geri gelmişti. Ancak yüzündeki tek renk, geri gelen o gözlerin mavi alevi değildi. Dudaklarına ve tüm çenesine yayılan kanın kırmızısı çok daha baskındı.

“Hey!” diye bağırdı, sentetik yapay zekayı bir darbede otopark duvarına vuran yetiye. “Buraya bak koca oğlan.”

Yeti tekrar gülümsedi, “Efendim ufaklık,” dedi, “beni tutuklayacak mısın?”

“Hayır.” Diye cevapladı onu polis sakince, “Seni öldüreceğim.”

Yeti bir kahkaha attı ve hemen ardından ağzını açtı. Yeti ağzını konuşmak için açmıştı, ancak bu bir şaşkınlığın tezahürüne dönüştü. Polis doğaüstü, hatta vampir doğasının çok üzerinde bir hızla yanında bitmiş, yine vampir doğasının çok üstünde bir güçle ön dişlerini ağzına döken bir yumruk atmıştı ona çünkü. Yeti karşılık vermek için bir pençe salladığında, bu sefer pençesi havada yakalanmış, kemikleri ezilerek diz çöktürülmüştü. Yeti, korku ve hayretle ve şu andaki en baskın duygusu olan dehşetle haykırdı, son beyanı olduğunu biliyordu…

“NASIL?”

Cevabı, polisin pençesini kürkünü yok sayarak şah damarına sokması ve onu kana bulayarak sökmesi olarak aldı.

Her şey, iki dakikadan kısa bir süre içinde olup bitmişti. Polis gözünü, muhtemelen sistemlerini kontrol eden müttefik yapay zeka tarafına çevirdi. Onun ayağa kalkabileceğini hissedince, yerde yatıp korumaya çalıştığı diğer yapay zeka sentetiğe seğirtti. Sentetiğin bir gözü delinmiş, dışarı sentetik sıvı akmıştı. Boncuk mavisi bir göz, şaşılacak biçimde bu beyaz sıvının ortasında zarar görmemiş halde duruyordu, tıpkı oyuncak bir bebek gibiydi, ama tamiri mümkün olmayan bir bebekti bu…

Kalktı ve kendisi gibi ayağa kalkan sentetiğe dönerek “Offline olmuş.” dedi, “Siz iyi misiniz?”

“Sistemlerim online.” diye cevapladı onu sentetik. “Sen,” dedi sonra, “normal şartlarda, normal bir vampirden %34 daha hızlı ve %22 daha güçlüsün. Organik kan transferinden sonra oranlar sırasıyla %121 ve %67 oldu.”

“Şanslıydım,” dedi polis. “Vampir, insan içmiş.”

“Ama bu bir anomali. Yeni bir model misin?”

Polis gülümsedi ama ciddi bir gülümsemeydi bu, “Bilakis,” dedi, “Belki gereğinden de eskiyim. Siz kimsiniz peki?”

“Adım Soothing,” dedi Fang. “Artık Soothing.” Sonra yerdeki üniteyi gösterdi. “Snow’dan sonra… Kandırıldık.”

“Bir yapay zekadan duyunca garip geliyor bu.” polis, bunu söyledikten sonra bir süre konuşmadı, neden sonra gülümseyerek tamamladı sözlerini “Emperyal’e hoş geldin Soothing!.. Benimle merkeze gelmeni rica edeceğim. Ve şu an saldırılmak için en kötü zamanımdayım…”

“Saldıracağım kişi sen değilsin.” dedi kararlılığını belli etmeyen bir donuklukla Fang, “Ama önce ben de senin adını öğrenebilir miyim?”

“Seni çok kötü kandırmışlar öyle değil mi?.. Adım Fizyokrat. Bırakınız gelsinler, bırakınız cinayete teşebbüs etsinler…”

Fang cevap vermedi. Fizyokrat da başka bir şey söylemedi. Beraber polis merkezine doğru yürümeye başladılar. Bütün olan bitenden bağımsız olarak, meltemli, güzel bir geceydi.

Murat Barış Sarı

Selam, ben Murat Barış Sarı. Evli ve bir çocuk sahibiyim. Sade bir kalemim olduğunu sanıyorum. Genel olarak bilinç akışı anlatımını ve bilimkurgu fantastik edebiyat alanında cyberpunk alt türünü seviyorum. Diyaloglarım fena değildir, tasvirlerim fena. Farklı tarzlarda bir antoloji oluşturmaya çalışıyorum. Daha eskilerden; kısa filmlerim ve iki arkadaşımla yürüttüğümüz bir internet sitemiz de vardı. Tarihten de ayrıca hoşlandığımı belirtmeliyim, birinci şahıs anlatıcıyı daha çok sevdiğimi de… Kendimi şöyle tanımlıyorum: “Jack of all trades, master of none!..”

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for ebuka ebuka says:

    Murat selamlar;

    Daha önce de söylemiş olabilirim ancak senin bazı öykülerini okurken bilimkurgu filmi izlemiş hissine kapılıyorum. Bol diyaloglarla güçlendirilmiş, akıcı ve sürükleyici. Umarım ileride film olarak da izleriz.
    Ancak evrenin öncesini bilmeyenler için türlerin çeşitliliği kafa karıştırıcı olabilir. Acaba öncesi olan bu öykülerin başında, evreni açıklayan kısa bir özet mi olsa? Sadece öneri, gerisi yazarın bileceği iş. :slightly_smiling_face:

    Murat keyifle okudum bu emek ürünü güzel öykünü. Kalemin daim olsun…

  2. Selam Murat

    Ben de @ebuka` ya katılıyorum. Film gibi yazmışsın :slight_smile:

    Yine seyahate çıktım öykünle. Kafanın içinde nasıl dünyalar var arkadaş :slight_smile:

    Sevgiler
    Müge

  3. Şu evrende geçen bir oyun çıksa enfes olurdu diye düşünüyorum.

  4. Avatar for ukant ukant says:

    Öykünüz oldukça akıcı, üzerinde uğraşıldığı belli oluyor. Ufak tefek hatalar var ama onlar da çok sıkı dokumaktan gözden kaçmış olsa gerek. İlk defa okuyan biri için öykünün içine girmek oldukça zor geldi bana. Yorumları okuyunca bunun tahmin ettiğim gibi süregelen bir hikayenin devamını sondan okuyan bir okuyucu olduğumdan kaynaklandığını anladım. Eminim geçmişini okusak bu hisse kapılmayız ama tek atımlık okuyucuyu zorlar öykünüz. Bazı kavramlar bana yabancı geldi fakat dediğiniz gibi üzerinde çalıştığınız kitabı okuduğumuzda bunların hepsi açıklayıcı olacaktır. Fırsat buldukça geçmiş serilerini okuyup özünü anlamaya çalışacağım. Elinize sağlık, film tadında güzel bir öykü.

  5. Avatar for ukant ukant says:

    Olabilir tabi… Ben de Vişneçürüğünü yazarken bırakın son iki günü seçkiye yetiştirebilmek için saatlerle yarıştım diyebilirim :slight_smile: Yazarken baya ince düşünüp günlerce karalamalar yapmama rağmen yayına girdikten sonra okuduğumda kendi yazdığımı beğenmedim :slight_smile: Biraz daha üzerinden geçecek vaktim olsaydı bir nebze daha tatmin olurdum belki. (Yine bir hata bulurdum gerçi kendim de. Tamam oldu demeyip hatalardan ders çıkarmaya devam.) Yine de okuyup değerlendirdiğiniz için teşekkürler.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

7 cevap daha var.

Yorum Yapanlar