Öykü

Sülük

“212. Bir sonraki ara öğününüzü mutlaka atlayın. Geçmiş olsun.”

Elindeki küçükçe bir ekranı olan, düğmesiz ve oldukça basit görünümlü cihazı; pamuk ve sayısız minik iğnenin doldurduğu ufak tedavi küvetine attığı gibi odadan ayrıldı. Yedili kan şekeri bakmak günün geri kalanına bakınca en can sıkıcı şey değildi. Sonuçta ufak bir iğne batması, parmağın sıvazlanmasıyla minik bir damla kan ve evraka… Oysa tüm haftası acınası bir zulüm ve işkence seansı gibi geçmişti. Şimdiye kadar dört nöbet tutmuş, üç tane “ex” vermişti. Görünüşe göre, bir o kadarı daha sırada bekliyordu. Zaten tüm o bitmek bilmeyen nöbet geceleri öbür tarafın kapısın çalmaya hazırlananları diri tutmaya çabalamakla geçmişti. Nöbet günlerinde kaç saat uyuyabildiğini hatırlayamıyordu. Belki de uyuyamadığı için hafızası zayıflıyordu; çünkü her şeyi karıştırmaya başlamıştı.

Aslında onkoloji sevisinde yoğun vardiyada çalışmaya gönüllü olan azınlıktaki hekimlerden biriydi. Çile çekecektiniz elbette, bu kesindi; ama ödülü de ona göreydi. Sıradan bir doktorun maaşının iki katını kazanabiliyordunuz. Tabii, kazandıklarınızı harcayacak zamanınız olur da, bu durumun bir anlamı kalırsa…

Günün en ıstıraplı anı ise hastaların rutin tetkikleri için kan almaktı. Hastalar henüz gençken iş kolaydı; kanları taze, damarları heyecan ve hayat doluydu. Turnikenin altında her atımda şişen damarları rahatlıkla gözlemleyebilirdiniz. Enjektörün sivri ucu ciltle buluştuğunda parmaklarınızın altındaki haznede kanın sıcaklığı bir güven bırakırdı içinize, rahatlardınız. Çünkü bitmişti işiniz o an, tetkik gönderilebilirdi.

Ne yazık ki, Doktor Serkan için durum bunun yanına bile yaklaşamazdı. Servisindeki 13 hastanın hepsi de 65 yaş üstündeydi. Bazısı vücudundaki asi tümörleri defedebilmek için sayısız kür kemoterapi almıştı; diğerlerinin ise verilen onca tedavinin ardından damarları kurumuştu. Kaç sefer denerseniz deneyin, iğneniz hep kuru olarak dönerdi. Elde kalansa sayısız başarısız denemenin bıraktığı hayal kırıklığı ve, elbette, hastaların çektiği acı ve cefaydı.

İşte şimdi yine her zamanki hazırlığını yapıyordu Serkan. Kan şekerlerini ölçtüğü tedavi küvetini işlem odasına bıraktı. Tüm bu işkencede yol arkadaşı ve aynı zamanda düşmanı olan enjektörlerini; tüm bu eza ve cefa seansını biraz olsun yumuşatacağına dair yalan bir güven veren pamuk demetini ve işin ciddiyetini haber veren turnikesini koydu küvetine. Emin adımlarla ilk hastasına yollanırken garip bir his içini kaplamaya başladı. Maskesinin altında nefes alıp vermekten midir bilinmez, ağzı oldukça kurumuştu. O kadar hazırlık yapıp da, gerisingeri odasına su içmek için dönmek öyle bir külfetli görünmüştü ki; bir an önce başa geleni çekip işlerini bitirmeyi daha münasip gördü ve odaya girdi.

İlk odada hayatta iyi ve kötü olan ne varsa her şeyi görmüş geçirmiş gibi görünen, felçli bir adam yatıyordu. Eskiden yakınlarına oldukça kan kusturmuş olmalı ki; geçmişte onları üzüp üzüp, ellerini kollarını bağlı bıraktığı gibi, şimdi de refakatçileri adam yarım aklıyla kimseye zarar veremesin diye ellerini kollarını yatağa bağlamıştı. Adam ifadesiz gözlerle tavanı seyrediyordu, burnundan ise beslenmesi için uzana tüp Serkan’a Gargamel’i anımsatıyordu.

“Amca, iyi akşamlar. Günlük kanını almaya geldim.” diye seslendi Serkan.

Amcanın kolları, bilekleri ve el sırtı daha önceki defalarca kan alma denemeleri nedeniyle delik deşik ve mosmordu. Bu yüzden Serkan iki seferdir sol ayağından alıyordu kanlarını. Bu sefer sağ tarafta şansını denemeye karar verdi. Bir dini ritüeli yerine getiriyor gibiydi, elleri adeta kendi kendine hareket ediyordu. Turnikeyi ayak bileğine bağladı, görmeyi umduğu damarların yerlerini alkollü pamukla iyice sildi ve boşta kalan eliyle ayağı kavrayıp cildini gerdirirken, diğeriyle enjektörünü ayarladı.

Tam o anda, amca ayağını mümkün olduğunca hızlı bir şekilde geri çekmeye çabaladı. Bacağından yatağa bağlı olduğundan çekebileceği mesafe sınırlıydı; ancak delicesine çırpınması kurtulmasına yetiyordu. Serkan ritüelinin böylesine beklenmedik şekilde bozulmasına şaşırdı ve sinirlendi.

“Amcam, sakin ol. Hemen kanını alıp çıkacağım.”

Ancak amcanın durmaya pek niyeti yoktu. Aslında adamın bakışları tavandan Serkan’ın gözlerinin ta içine çevrilmişti, gözleri korkudan fal taşı gibi açılmıştı ve beti benzi atmıştı. Serkan pek çok kez amcanın kanlarını almıştı; doğru, birkaç kez damarı tutturamadığından canını yakmıştı. Ama bu derece korkmasına yol açacağını sanmıyordu.

“Amca, bir sakinleş! Mecbur alınacak bu kan; ister dur, ister durma!”

Serkan ayağı sabit tutup amcayı ne kadar sakinleştirmeye çalıştıysa, felçli adam bir o kadar deli gücüyle karşı koyuyordu. Serkan hem stresten kan ter içinde kalmıştı; hem de zaman ve efor harcadığı için iyice öfkelenmişti. İçinden bir dürtü enjektörü adamın boynuna saplayıp şah damarından o kanı söküp almasını salık veriyordu.

“Amca… Madem böyle yapacaksın; sana güzel bir ders vereyim.” dediği gibi adamın yanı başına yürüdü ve sağ kasığını sıyırdı. El yordamıyla hızlıca nabız yokladıktan sonra enjektörü dik bir şekilde kasığına sapladı ve atardamarın o güçlü atışıyla birlikte kan enjektörüne doldu. O, kanını almanın zafer sarhoşluğuyla odadan ayrılırken; amcanın daha ne kadar ömrü kaldığını hesaplamaya çalışıyordu. Günleri sayılı, diye düşündü. O yüzden kasığındaki ufak kanamayı durdurmaya zahmet etmeye değmezdi. İçinde inanılmaz bir kin ve enerji hissediyordu ikinci odaya doğru ilerlerken. Ölüm döşeğindeki acınası hastalar… Yeterince işi ve derdi yokmuş gibi, bir de naz ve kaprisleriyle uğraşmak istemiyordu.

İkinci hasta oldukça tatlı görünümlü, tombul bir kadındı. Yanakları öyle kızarıktı ki, büzüşük ağzının iki yanına kocaman iki elmayı koyduğunu düşünebilirdiniz. Kadın, Serkan’ın odaya girmesiyle birlikte hemen söylenmeye başladı:

“Her gün gelip duruyorsunuz. Kan kalmadı artık. Sömürdünüz hepsini.”

Bunları duyunca Serkan, yarı yolda afalladı. Duraksadı; zira sözler zihninin derinliklerindeki geçmiş bir hatırayı canlandırmıştı. Henüz tıp fakültesinde 1.sınıf öğrencisiyken katıldığı kongrede yapılan bir sunumu anımsadı. Tıp biliminde kullanılan türlü sözcüklerin etimolojik kökenleriyle ilgiliydi. Hekim sözcüğü yabancı dillerde günümüzdeki halini alana kadar epey değişime uğramıştı. Bazı memleketlerde “büyücü” anlamında kullanılmıştı. Başka yerlerde ise…

“Sülük gibi…” Sözcükler ağzından dökülüvermişti. “Kan emen sülükler…”

“Evet ya. Ne bu her gün kan ala ala… Biraz ara verin!” Kadın bir kurtulma yolu bulduğunu düşünerek meselenin üstüne gitti.

Serkan’ın beyninde bazı şalterlerin yeri değişti sanki. Enjektörü tutan elini yumruk yapmıştı, sıkıyordu. İğrenç, pis bir sülük yerine konulmak canına tak etmişti. Hastalar için kanlarının alınmasını merhametsizlik olarak görüyordu. Halbuki kanlar onların iyiliği için yapılan tedaviler adına gerekliydi. Merhamet adına yapılanlar merhametsizlikle itham edilince Serkan’ın ağırına gitmişti. O’nun sadece kana ihtiyacı vardı, merhamete değil. Madem beyazlar içinde bir sülükten ibaretti…

Odadan odaya girip çıkması birkaç saniyesini alıyordu. İğneleri acımasızca batırıyor, sıcak anlar ellerine ve üzerine bulaşırken O, kan tüplerini doldurmanın hazzıyla umursamadan işini bir an önce bitirmenin icabına bakıyordu. En son kanı alıp tüpleri pnömotik vasatla hastane laboratuvarına gönderdiğinde, tir tir titriyordu. Sanki hummaya tutulmuş gibiydi. Soğuk soğuk terliyordu. Damağı artık kurumaktan acımaya başlamıştı. Duvarlar üzerine üzerine geliyor gibiydi, formasının yakası boynunu acıtıyordu sanki, kalbi göğüs duvarını delmek istercesine hızlı atıyordu.

Doktor odasına doğru hızlı adımlarla giderken sırtında korkunç bir ürperti hissetti. Hasta odalarının önünden geçerken feryatları, ağlamaları ve bağırışları duyuyordu. Beş numaradaki amca galiz küfürler sarf ediyordu. Üç numara ise suspustu, belki boyun damarlarından hunharca kanını tüplerine boşalttığı için. Bir an önce odasına kapanmak istiyordu. Kulaklarını tıkayıp adımlarını sıklaştırdı. Bir ıstırap, bir güç, bir şey sürekli onu takip ediyor gibiydi. Vicdan mı yapmıştı? Hayır. İçinde bir öfke ve kararlılık vardı. Fakat içindeki bu yürek delici kuşku ve endişeyi atamıyordu bir türlü. Yanlış bir şeyler vardı. Sanki kendinde değildi, başka bir Serkan gelmişti de tüm bu öfke patlamasını yaşatıp ardından tüm o enerjisiyle yitip gitmişti.

Banyoya gidip yüzünü yıkamak istedi. Sıcak suyu yüzüne çarpmak ferahlık vermiyordu, hâlâ zangır zangır titriyordu ve üşüyordu. Neden yapmıştı tüm o vahşeti? Ne olmuştu da içinden bir canavar çıkmış gibiydi öyle? Öfkesi neden onu acizliğe terk etmişti?

Aynada kendine baktı. Yüzü ifadesizdi. Gözleri kızarmıştı, aynadaki görüntüsünden deliye döndüğü düşünülebilirdi. Kendiyle yüzleşmek niyetindeydi; ama sadece saf bir korkuyla aynayı inceliyordu. Aynada kendisini doğrulurken gördü. Oysa ki elleri soğuk tezgahı kavramıştı, kendini lavaboya eğilirken hissediyordu. Aynadaki Serkan gözlerini lavaboya doğru çevirdiğinde dehşetle gözleri açıldı. Keskin bir acı boynunu delip geçmişti, içine kaynar suların hücum ettiğini düşündü. Fakat aynı zamanda içi daha çok üşümeye başladı. Gözleri kararmaya başlarken, kanının vücudunu terk edişini damla damla hissetti. Dudakları susuzluktan çatladı, bakışları kaydı ve dizlerindeki son derman da yok olunca bütün dünyası karanlığa boğuldu.

Kendine geldiğinde hâlâ aynanın karşısında ayaktaydı. Ağzından akan sıcacık damlalar çenesini ıslatırken, susuzluğunu giderdiğine pek memnundu. Bugün kanlarını kolaylıkla almıştı, kendiyle gurur duyuyordu. Kendisi için uzun süren gece nöbeti henüz yeni başlıyor gibiydi; ayakları dibinde kanlar için yere yığılmış doktor içinse her şey bambaşka…

Mustafa Semih Elitok

1992 Ankara doğumludur. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamlamasının ardından, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 2017 yılında mezun olmuştur. Çeşitli sağlık kuruluşlarında hekimlik hizmetini yerine getirirken, bir diğer tutkusu olan okumak ve yazmaktan bir an olsun vazgeçmemiştir. Akademik olarak genetik mühendisliği ve sentetik biyoloji konularına eğildiği gibi; edebi yönden de fantastik ve bilimkurgu edebiyatına özel bir ilgisi bulunmaktadır. Yerli Bilimkurgu Yükseliyor dergisinin düzenlediği 7. Kısa Öykü Yarışması’nda katıldığı öyküyle ikinciliğe layık görülmüştür.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Sürükleyici ve gerilimi yüksek bir öykü olmuş. Serkan doktorun değişimini izlemek heyecan vericiydi. Felçli hastanın kan vermemek için direnmesi onun içindeki kötünün uyanmasına neden oluyor, üzerine susuz ve uykusuz geçirdiği zorlu çalışma koşulları da eklenince, sonunda içindeki kötü Serkan’ı yok etmeyi başarıyor. Metafor olarak kötü koşullarda çalışan iyi niyetli doktorların kendini kaybetmesi, masumiyetin bozulması gibi konuları içeriyor öykünüz. Ve bunu etkileyici biçimde hikayeleştirmişsiniz. Önce ne oluyor bu Serkan’a diyoruz, sondaki sürpriz her şeyi açıklıyor. Artık Serkan yok, o yerde kanlar içinde cansız yatıyor. Yerine bambaşka biri geldi.
    Ufak tefek imla hataları dışında yazımınız oldukça akıcı ve ifadeleriniz açık. Seçkiye göndermeden önce defalarca kontrol etmeme rağmen bende de muhakkak birkaç imla hatası oluyor  Bunun dışında iki konu, ayrıca dikkatimi çekti. Birincisi, hastanelerde kanı hemşireler almaz mı diye sordum kendime. Belki bu konuyu öyküde bir cümle ile açıklarsanız bu soruyu sormaz okur. Bir de felçli hasta nasıl oluyor da bacağını kolunu sallayabiliyor diye sordum. Onun dışında her şey açık ve güzeldi. Elinize sağlık…

  2. Avatar for ukant ukant says:

    Şimdiye kadar okuduğum seçki öyküleri arasında en iyisiydi. Kaleminize sağlık. Konusundan mesleğinizi tahmin etmiştim. Yazarlar için uzman olduğu konularda yazmak güzel bir şey. Bu hikayeyi daha da derin kılıyor. Vampirler aynada yansımalarını göremez diye biliyorum orada bir mantık hatası gördüm. Yanlışsam düzeltin. Bir de Serkan dönüştü mü, başka bir vampir mi vardı? Bana başkaymış gibi geldi doğru mu algılamışım?

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.

Yorum Yapanlar