Öykü

Suat ve Diğerleri

Radyoda gece geç vakit bir haber geçti: “Görgü tanıklarının ifadesine göre, akşam saatlerinde bilinmeyen bir kişiden veya kişilerden kaçan genç bir adam ‘Vampirler!’ diye bağırarak, kendini K. Köprüsü’nden aşağı attı.”

* * *

Suat o gün K. Köprüsü’ne çıkan caddede amaçsızca yürüyordu. Alışverişe çıkarılmış bir çocuk kadar tasasızdı. Figüranlar gibi hızlı adımlarla yanından geçip giden, telefonlarıyla veya kendi kendilerine konuşan ama birbirleriyle tek kelime konuşmayan, birbirlerini görmeden önlerine veya camekânlara bakan kişiliksiz insan sürüsünün arasında farklılığını duyuyordu. Suat’tın yetişecek bir yeri yoktu. Kafasında sorular, beklentiler, hayaller veya umutlar yoktu. Soğuktan pancar gibi kızarmış burnunu yakalarının arasına sakladığı pancar renkli bir paltosu vardı. Paltosunun iç cebinde üşüdükçe bir iki yudum aldığı, koyu renkli bir cam şişe vardı. Elinde deri bir evrak çantası vardı. Rutin bir işi, heyecansız bir hayatı, silik bir geçmişi ve karanlık bir geleceği vardı. Akşam çökerken telaşsız ama acele adımlarla işten eve dönen genç bir aile babasına benzer bir havası vardı Suat’ın, başka da bir şeyi yoktu. Bundan üzüntü duymuyordu, bilakis karanlıkla birlikte evrak çantasıyla evine dönen aile babası imgesi, Suat’ı hayatta en tiksindiren şeylerden biriydi. Hele o evrak çantasını, özellikle de bugün, içindekilerle birlikte fırlatıp suya atmak istiyordu. Evet, belki yolda gördüğü herkesi kıskanacak kadar mutsuzdu Suat, hareket eden her şeyin kendisininkinden mutlu bir yaşama doğru ilerlediğinden emindi ama öfkesi mutsuzluğundan büyüktü. O iki duygudan başka, bir de belki birazcık özlem ve çokça tükenmişlik dışında hiçbir duygu kırıntısı kalmamış ruhunda biraz heyecan uyandırmak için tüm duygularını göreve çağırdı. Tüm duygularını tek bir amaç için bir araya toplamak istiyordu: Yaşadıklarının intikamını almak için. Daha doğrusu yaşayamadıklarının. Hayatının bu hale gelmesine yol açanlarla hemen o akşam hesaplaşacaktı. Suçlulardan birini bile bulsa, yeterdi. Ama bulması için araması gerekiyordu, araması için de gayrete gelmesi. Oysa öfkesi ne kadar kabarırsa kabarsın, içinde başka hiçbir duygu uyanmıyordu. Hırsını bir türlü körükleyemiyordu. Doğayla bütünleşmiş bir tüm tanrıcılık inancı gibi, ayrı ayrı duyguların karakteristiğinden yoksun bir ‘tüm öfkecilik’ hüküm sürüyordu ruh halinde. Oysa Suat yine eskisi gibi bir ‘çok duyguculuk’ müridi olmak istiyordu. Monotonluğun bezginliğine düşmeden önce olduğu gibi, açan bahar çiçeklerini görünce neşelenmek, gözü güzel bir kadına ilişince bir iç kıpırtısı duymak, haksızlığa uğradığını hissedince hırslanmak, sevdiği şeyleri elinden kaçıracakmış gibi hissedince kıskanmak istiyordu. Dahası bir şeyleri sevebilmek, tutku duyabilmek, öfkeyi de ruhuna kazık çakmış, hatta çadır kurmuş bir istilacı gibi değil de mesela yoldan geçen bir araba üstüne çamur sıçratınca duyduğu, anlık bir his olarak duyumsamak istiyordu. Korkuya, utanmaya bile açtı. Feci halde korkacağı veya utançtan yerin dibine geçeceği bir şey yaşasa, bunu bile kar sayacaktı.

İçinde hiç değilse suçlusunu arayan bir dedektifin veya kurbanını arayan bir suçlunun duyacağı türde bir heyecan uyandırmak için, ıslak akşamı aydınlatan lambaların ışığında gözüne kestirdiğinin peşine takılmaya karar verdi. Zanlıyı veya kurbanı sokaklarda gözden kaybedene kadar veya peşine takılacak daha ilginç birini görene kadar, otuz adım geriden takip edecekti. Rastgele bir yerde değildi Suat, doğup büyüdüğü semtteydi. Okuduğu, çalıştığı, ilk kez âşık olduğu, terk edildiği, ihanete uğradığı, ilk dostunu edindiği, ilk kazığını yediği semtteydi. Sürekli hem birbirinin hem de onun ayağını kaydırmak için canını dişine takmış, çalışkan iş arkadaşlarıyla ve kimin ne çıkarına hizmet ede ede yükseldiği belli olmayan, çıkarcı üstleriyle dolu iş yeri bile o semte anca yürüme mesafesindeydi. Rastgele beş kişinin peşine takılsa, içlerinden biri kesin suçlu çıkardı, ondan emindi. O gün ofiste sahnelenen rezil tiyatronun failleriyle karşılaşması için vakit henüz erkendi, onlar muhtemelen üstüne basıp yükselişlerini, Suat’ın hakkı olanı bin bir düzenle elinden alışlarını kutlamaya gitmişlerdi. Ama başka failler bulması işten bile değildi. Ağır topları bulamasa bile, hiç değilse dişiliğini kullanarak ofiste tüm angaryaları ona yaptırmaya çalışan Sinem’i, her karşılaştıklarında onu kolundan tutup bir bara sokan sonra da tüm hesabı üstüne yıkmaya kalkan Ozan’ı bulabilirdi. Oysa umduğundan fazlasını bulacaktı.

Nitekim dördüncü zanlısını bir ara sokakta gözden yitirirken, ince, uzun sırtıyla bej pardösülü bir kadın giriverdi görüş alanına: Taksiden henüz inmiş, bir eli cebinde, öbüründe bir el çantası, kısa topuklu ayakkabılarıyla karşı kaldırımda aksi yöne doğru yaylanarak yürürken, ateş kırmızısı fuları peşi sıra sürüklenen bir kadın. Saçları geniş kenarlı bir şapka ile pardösüsünün dik yakaları arasına gizlenmişti. Yüzünü, hatta kafasının şeklini bile tam göremediği kadının neye benzediğini adı gibi biliyordu Suat. Siyah saçlarının omuzlarından aşağı indiğini, gözlerinin kopkoyu, dudaklarının vişne çürüğü olduğunu, siyah ojeli tırnaklarını, kulaklarından zincirli, zarif küpelerin sarktığını görmese de biliyordu. O kadının Ayla olduğunu bir bakışta anlamıştı. Dile kolay, üç yılını harcamıştı Ayla için. Karşılığında ne almıştı? Apansız bir terk ediliş. Suat beklemişti ama Ayla pişman olup dönmemişti bir türlü, başkasıyla görüştüğünü söylemişlerdi de inanmamıştı. Aniden şiddetlenen rüzgârın peşinde sürüklediği çerçöple birlikte bulduğu her deliği dolması gibi, peşinde bir sürü şeyle birlikte kıskançlık doluverdi Suat’ın içine, öfkesini yelken bezi gibi iyice şişirdi. Şişesinden bir yudum alıp, karşı kaldırıma geçti. Ayla’nın ne işi vardı ki burada? Söylenenler doğru muydu yoksa? D. Bankasının şube müdürü olan Fehmi, şimdi önünden geçtiği parkta eskiden birlikte basket oynadıkları, yazları parkın ilerisindeki sahilde bira içtikleri eski mahalle arkadaşı, kısa bir süre önce şimdi Ayla’nın sapmak üzere olduğu sokağa taşınan Fehmi, Ayla’nın onu terk ettikten sonra, hatta belki de terk etmeden önce, görüşmeye başladığı Fehmi miydi? Kafasında şimşekler çaktı Suat’ın. Duymuş ama konduramamıştı. Çok yakın arkadaş olduklarından değil, bağlantıyı kuramamıştı. Şimdi tüm taşlar yerine oturmuştu işte. Adımlarını hızlandırıp kadının saptığı sokağa doğru yürürken, geçmiş sahneler canlandı gözünde. Yanında Ayla varken, Fehmi’yle karşılaşmaları. Gülüşmeler, Ayla’nın kıkırdamaları, Fehmi’nin kibarlıktan kırılmaları, karşılıklı göz süzmeler, iltifatlar. Ne aptal olduğunu düşündü Suat. Henüz ömrünün ilk yarısına gelmeden ikinci kez aynı tuzağa düşmüştü yine. Kadının peşi sıra sokağa saparken, içinde bir suçlu potansiyeli aradı. Biraz hızlansa, yetişip arkasından yaklaşsa, o kırmızı fularını tutup çekse, boynuna birkaç kat dolasa… Yapabilir miydi? Yapmak ister miydi? Kadın Ayla mıydı ki hem, gerçekten? Ufak tefek fiziksel özellikleri, mesela kalçasının şekli, omuzlarının genişliği farklıydı ama o kalın pardösü ne kadar sır veriyordu ki sanki? Biraz yanına yaklaşsa anlardı, üstüne boca etmeyi pek sevdiği o yasemin kokulu parfümü duyardı hiç değilse. Koşarcasına sokağa daldı ama sokakta kimsecikler yoktu. Apartmanların önünde deli gibi koşturarak havayı kokladı ama is, ıslak taş ve toprak kokusundan başka koku alamadı. Sokağın ortasında döne döne apartmanlara bakarken, hızlı bir gölge gözünün ucuna takıldı; biri soldaki apartmanların birinden çıkmış, Suat’ın az önce geldiği caddeye doğru yürüyordu. Bu sefer bir parfüm kokusu yakaladı; çok tanıdık bir erkek parfümüydü bu. Beyninden vurulmuşa döndü Suat. Bu kadar tesadüf olabilir miydi? Sokağın caddeyle birleştiği yere varınca hızlı adımlarla sağa sapan spor giyimli genç adamın ense tıraşına bakakaldı, omzunda silindir bir spor çantası vardı. Cem’in annesinin de parkın karşısındaki bir sokağa taşındığını duymuştu. Eski evler birer ikişer dönüşüme gidiyor, herkes ev değiştiriyordu. Bu sokakta olabilir miydi Semra Teyze’nin evi? Cem yıllar önce o basket takımına seçilince mahalleden taşınmış, tesisin yakınlarında bir ev tutmuştu. Arada ailesini ziyarete geliyordu ama Suat’la araları bundan çok önce bozulduğundan yıllardır görüşmüyorlardı. Suat’ın içinde farklı bir öfke yandı bu kez. Karşılıklı evlerde büyümüşlerdi Cem’le. Sokakta ilk oyun arkadaşı, ilkokulda ilk sıra arkadaşı, hayatta ilk dostu, baskette ilk rakibi, gerçek hayatta ilk düşmanı olmuştu Cem. Gözünün önünden geçiverdi her şey bir an. Onca yıllık arkadaşları, onca yıl zarfında Cem’den yediği kazıklar ve son ana kadar hiç uyanmayışı. İlk hevesi basket ve ilk aşkı Seda, son nokta olmuştu. O seçmelere bir gün kala yaptıkları antrenmanda Cem’in onu güya yanlışlıkla sakatlayışı, ertesi gün tek başına gittiği seçmelerden zafer haberiyle dönüşü bile yetmezdi aslında Suat’ın uyanmasına. Neyse ki Cem hızını alamamış, takıma transferinin üzerinden bir ay geçmeden Seda’yı da alıvermişti elinden, bir de utanmadan nikah şahitliği teklif etmişti. Suat iyice hırslandığını hissederek, hızlıca Cem’in peşinden seğirtti. Caddeye vardığında Cem’in tam da tahmin ettiği gibi, karşıdaki parka yöneldiğini gördü. Kornalar ve motor uğultusundan başı zonklamaya başlamıştı. Sakinleşmek için şişesinden birkaç yudum alırken, gözlerini kısarak Cem’i bir süre izledi. Saç tıraşı hala aynıydı. Üzerinde de nedense o takıma seçilmeden önce üstünden hiç çıkarmadığı parlak lacivert lise eşofmanı ile kırmızı kolej montu vardı. Omzuna attığı spor çanta bile o eski çantasıydı. Annesinde üstünü değiştirip eskilerini giymek zorunda kalmıştı herhalde. Suat arabaları kollayıp karşıya geçene kadar, Cem çoktan parka girmişti. Lambalardan çoğu sönüktü, yalnızca parkın on beş yirmi metre içerisinde yan yana duran basketbol ve futbol sahalarının ışıkları yanıyordu. Boş sahalar karanlığın göbeğinde ıslak ıslak parlıyordu. Cem bu havada, bu saatte kiminle maç yapmaya gelmişti ki eski mahallesine?

Suat tam parka girecekken, arkasından birinin geçtiğini hissederek, döndü. Tuhaf bir his doğdu içinde, kalbi hafiften çarpmaya başladı. Parkı çevreleyen alçak duvar boyunca köprü yoluna doğru yürüyen adama kilitlendi gözleri. Yaşını tahmin etmek zor olsa da arkadan bakınca yaşıtı gözüken, sade, koyu renk giysiler içinde bir asker nizamı ve bir hovarda rahatlığıyla yürüyen adamı izledi bir süre. Başındaki fötr şapkaya, sırtındaki emektar paltoya baktı. Ayağındaki parlak kösele ayakkabılara, elindeki evrak çantasına baktı. Adamın çantası da onunkiyle aynı fabrikadan çıkmıştı ama Suat’ınki gibi yıpranmış değil, yıllanmıştı. Suat’ınki gibi sünmüş değildi, mağrur bir havası vardı. Suat’ınki gibi pazarlama evraklarını taşımanın ağırlığını değil, çok önemli dava dosyalarını korumanın gururunu yansıtıyordu. Bir avukatın çantasıydı bu. Sıradan bir avukatın da değil, kentin en önemli ceza avukatlarından birinin çantasıydı. Suat biliyordu çünkü adamı tanıyordu. Bu yürüyüşü biliyordu. Fiziki özelliklerde de en ufak bir sapma yoktu bu sefer. Aynı dar ama dik omuzlar, aynı hantal vücut hatları ama çevik adımlar, enerjik kollar. Babasıydı o. Biraz yaklaşsa vişne aromalı pipo tütünü kokusuyla karışık tıraş losyonunu duyacaktı. Kalbi artık küt küt atmaya başlamıştı. Adımlarını hızlandırdı, kokuyu duydu duyacaktı. Burnunun direği sızladı. Az önceki duygu istilasının aksine, bu sefer birbirlerinden rol çalmadan, nezaketle içini sarıveren hislere bırakmak istedi kendini. Önce neye olduğunu tam kestiremediği bir özlem, parmak uçlarına basarcasına giriverdi içine kapıyı aralık bırakarak. Ardından yaşanmışın değil, yaşanamamışların verdiği kronik bir pişmanlığın onulmaz sızısı nazikçe süzüldü aralıktan. Derken yıllar geçtikçe küllenmiş görünse de, her fırsatta eskisinden coşkun çağlamaya hazır bir öfkenin gölgesi beliriverdi kapının eşiğinde. Suat içindeki bu yersiz sükûnetten irkildi. Daha pusuda bekleyen başka hisler de vardı, çok iyi biliyordu bunu Suat. Tecrübelerinden biliyordu. Ağzının kuruluğunu gidermek için şişesinden birkaç yudum daha aldı ama aldıkça daha çok kurudu ağzı. Sakinleşmeye çalıştı. Olacak iş miydi bu? Babası yıllar önce ölmüştü, şimdi önünde yürüyen bu adam nasıl babası olabilirdi ki? Hem de yirmi yıl önceki görüntüsüyle! Suat kendi deliliğine gülmek istedi. Sinirli sinirli gülerek, adamın sağa kıvrılan alçak duvarla birlikte parkın önünden geçip ilerideki köprüye çıkmasını bekledi ama adam köprüye devam edeceğine parkın ana giriş kapısında durup, şiddetini arttırmaya başlayan yağmura karşı taç kapının korunmasına sığınıp çakmağıyla sigarasını yaktı. Suat yağmurdan bulanıklaşmış görüşünü netleştirmek için gözlerini kıstı. Hayır, sigara değildi adamın yaktığı, pipoydu! Nutku tutuldu Suat’ın. Cebindeki şişeye davrandı ama şişe boşalmıştı. Neyse ki çantasında yedeği vardı. Titreyen ellerle şişeyi dudaklarına götürürken, adamın köprüye devam etmek yerine taç kapıda biraz oyalandıktan sonra parka giriverdiğini gördü. Girmesiyle de karanlığa gömülmesi bir oldu. Şaşkınlıktan ne yapacağını şaşıran Suat, birkaç adım gerideki kapıdan girip adamın önünü kesmek için geri dönmeyi düşündü. Ardından fikrini değiştirip, adamın girdiği taç kapıya yöneldi. Kafasında fırtınalar kopmaya başlamıştı. Sahi, ne gusülhanede ne de cenazede, babasının ölüsünü aslında hiç görmemişti. O annesiyle ilgilenirken tüm o işleri ağabeyi halletmişti; Avukat beyin doktor oğlu Sedat! Tabii ya, ağabeyiyle birlikte tezgahlamışlardı demek bu düzeni. Peki ya, görünümü? Ne vardı ki, son yıllarda aldığı kiloları vermişti muhakkak, doktor oğlunun gözetiminde, iş miydi bu? Kelini de şapkası örtüyordu nasılsa. Suat bir yandan da için için saçmaladığına yeminler ediyordu. Böyle bir şey mümkün müydü? Hem ne amaçla ne uğruna böyle bir şey planlayacaktı ki babası? Peki ya şimdi ne yapacaktı Suat, gece vakti elin adamının önünü mü kesecekti? Onu aldatan eski kız arkadaşı değildi ki bu. Öte yandan, ne olurdu ki en kötü? Saati sorardı, ateş isterdi, ne vardı bunda. Zaten görürdü o esnada göreceğini. Suat parkın giriş kapısına varınca, burnuna hafif bir vişne kokusu doldu. Eli ayağı boşaldı. Önündeki üç basamaktan yalpalayarak inip parkın içine daldı. Suat kokunun devamını arıyordu ama lambaları sönük, ıslak park kendi kokusundan fazlasını sunmuyordu. Parkın girişi tamamen karanlıktaydı ama ileride, sahalara gelmeden, tek tük bir iki lamba yanıyordu. Suat ışığa doğru yürürken lambalardan birinin altında bir karartı belirdiğini gördü, az önceki adamın sırtıydı bu, önünden de dumanlar tütüyordu. Lambanın altında durmuş piposunu içiyordu demek ki. Suat adama yaklaşırken kokusunu duymak için havayı iyice içine çekti. Gözleri yaşardı yaşaracaktı. İçinde minicik bir sevgi parçası arandı ama beklediği ağır vişne kokusu sonunda burnuna dolunca ilk andaki zarafetlerinden eser taşımadan, kargaşa halinde içine saldıran, barbarlar gibi ortalığı tarumar eden onca duygu arasında sevginin kırıntısını bile bulamadı. Yağmur şiddetini arttırmıştı, artık çamurlu zeminde adımları balçık gibi uzamaya başlamıştı Suat’ın. Aralarında birkaç metre kalmıştı, birazdan yanına varacak, sırtına dokunacaktı. Adı gibi emindi, adamın önce donmuş bir film karesindeki bir aktör gibi kıpırtısız duracağından, sonra da, otobüste koridor kenarında otururken yandaki yolcuyla yüz yüze gelmeden camdan dışarı bakmak için yapıldığı gibi, başını hafifçe kaldırıp ondan yana çevirerek, o sert ve tok sesiyle “Şimdi olmaz, evlat, sonra,” diyeceğinden. Tam adamın yanına varacakken, aniden dengesini kaybederek, üzerinde yürüdüğü toprağa yapışıverdi Suat. Üstü başı çamur içinde kalmıştı. Toparlanmaya çalışırken, adamın başını hafifçe kaldırıp ondan yana çevirdiğini fark etti. O yüz buydu işte, ta kendisiydi, hem de gerçekten yirmi yıl önceki haliyle! Ama adam ona bakmıyordu, bir başkası vardı orada. Cem ya! Zaten oldu olası severdi babası Cem’i, kendi oğlundan -tabii ki küçük oğlundan söz ediliyor- bile çok severdi belki, hiç değilse daha çok takdir ederdi. Yaklaşınca Cem’i de açık seçik görebildi Suat. Cem de hiç değişmemişti, aynı on yıl önceki gibiydi. Nasıl olurdu? Cem’le babası orada dikilmiş birbirine bakarken, çamurun içinden çıkmaya çalıştıkça iyice debelendiğini fark etti Suat. En sonunda üstünden başından çamurlar aka aka ayağa kalkıp karşılarına dikilmeyi başardığında, aldığı tek karşılık heyecansız heyecansız üzerine çevrilen iki çift göz oldu. İkisi de o kadar genç ve güzeldi, o kadar mağrur ve sağlıklıydı ki, Suat en çok buna şaşırdı. Üstlerine bir yağmur damlası, bir çamur parçası bile değmemişti üstelik. Neler oluyor burada, diye soracak oldu, boğazı iyice kuruduğundan sözcükler yapışıverdi gırtlağına. Tam o sırada bir yasemin kokusu doldu burnuna, kafasını sağa çevirdiği gibi göz göze geldi Ayla’yla, ve yanındaki Fehmi’yle. Heyecansız bakışlar, şeytani gülümsemelerle aydınlandı. Gel Suat, dedi babası. Hesaplaşmak istiyordun, değil mi? dedi Cem. Neden bizden farklı olduğunu merak ediyordun, değil mi? diye sordu Fehmi. Derken parktaki tüm sönük lambalar birer birer yanmaya başladı. Suat aklını yitirmek üzereydi, her lambanın altında birileri duruyordu, hepsi de hesaplaşmak istediklerindendi. Hepsi yavaş yavaş üstüne gelmeye başladı Suat’ın. Nedir bu? Nedir bunlar? Kafasının içinde sorular haykırıp dururken, yaklaştıkça yüzlerin gençleştiğini, güzelleştiğini fark etti. Kıyafetler parlaklaşıyor, alımlar artıyor, duruşlar dikleşiyor, kokular güçleniyordu. Kendisi muhtemelen köpek dışkılarından da nasibini almış çamurların arasında büzüldükçe büzülürken, onlar büyüdükçe büyüyordu. Üstüne gelen yüzlerin dişleri de uzamaya başladı, tırnakları da. Vampirler, diye haykırdı Suat. Bizim gibi olmak istemiyor musun? dedi Ayla. Bizimle olmak istemiyor musun? Gel işte. Tüm yüzler adeta bir dizi diş olmuş, kanını son damlasına kadar emmek için, ruhunu iyice içlerine çekmek için üzerine geliyordu. Kan emicisiniz siz, diye bağırdı son gücüyle. Kaçmaya davrandı ama bacaklarında derman kalmamıştı. Derken sağdaki tüm lambalar birer birer yanarken, karanlıkta kalan sol tarafta tek bir lambanın yandığını gözünün ucuyla sezdi Suat. Yaşadığı dehşete karşın, boş bulunup başını sola çevirdi. Şimdi aydınlanan taş heykelin altında biri duruyordu. Otuz adım kadar ötede, pancar renkli paltosunun yakalarını kaldırmış genç bir adam ona bakıyordu. Elinde ezik büzük bir evrak çantası. Hesaplaşalım o halde, dedi adam, Gel. Suat’a yaklaştıkça adam da gençleşmeye, büyümeye başladı. Çantası bile o ezikliğinden kurtuluverdi. Soldan adam, sağdan diğerleri üzerine atıldı Suat’ın. Suat’ın can havliyle attığı çığlıklara köpek ulumaları karşılık verdi. Kaygan çamurlar sayesinde ellerinden bir şekilde kurtulmayı başarıp taç kapıdan dışarı çıktı ama peşini bırakmayacaklarını biliyordu. Düşünecek halde değildi ama onlar gibi olması söz konusu bile olamazdı. Tek çare, köprüye yöneldi.

* * *

“Hayati tehlikesi olmadığı bildirilen adamın, alkol zehirlenmesi yaşadığı düşünülüyor.” Siyah ojeli bir kadın eli radyoyu kapattı. “Belki bir dahaki sefere,” dedi kadın. “Belki,” diye yanıtladı bir erkek, tok ve sert sesiyle.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for ukant ukant says:

    Tebrik ederim. Gayet güzel bir öykü olmuş.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar