Öykü

Derdi Kendinden Büyük

“Hayır!”

Ülkenin en sık ormanlarından biri. O sık ormanların arasında, dört bir yana dağılmış, irili ufaklı yerleşkeler bulunur. Bazısı on evdir. Bazısı kış kadar yalnızdır, tüm çınarlara tek başına göğüs gerer. İşte, o koca çınarlara göğüs geren yalnız yapılardan birisi yıkılmış. Etrafa kıymıkları saçılmış, kocamış tahtaları orada burada. O karışıklığın içinde, bir kadın ağlıyor. Ellerinde, kapkara bir katranla kaplanmış eşini tutuyor. Bu sahneye, sırtında tüfeğiyle bir genç dâhil oluyor.

Koşuyor, koşuyor, düşüyor ve kalkıyor, sonunda annesinin yanına çöküyor. Gözlerinde ölümün sessizliği titriyor, annesinin gözleri çığlık çığlığa. Ağzı da öyle. Küçükken ona masallar anlatan narin dudaklardan, gencin daha önce karşılaşmadığı bir karanlık ortaya çıkıyor. Bu manzara karşısında adeta dili tutulan genç, acısını içine atmayı yeğliyor. Sağlam durmalı, annesine sahip çıkmalı.

“Anne, bir dur gözünü seveyim,” diyebiliyor sadece. Babasından tarafa bakmıyor. Bir zamanlar amcası vardı babasının yerinde. Aynı katran, aynı sahne. Başına geleceğini bile bile hep aklından uzaklaştırmıştı bu olasılığı. Yumruklarını sıkıyor, silahını ıslak toprağa bırakıyor, yere tükürüyor. Annesi sonunda biraz olsun duruluyor.

“İnanmadın bana, inanmadın ona, olacağı buydu!” Çocuğun kollarından kurtarıyor kendini, yerdeki silaha uzanıyor. Genç henüz kendine gelememişken bir de o büyük patlamayla bir kulağı duyma yetisini kaybediyor, kulağından süzülen kanlar gibi annesi de süzülüyor, düşüyor.

Hepsi bu. Bu kadar basit. Annesinde saçmalar, babasında katran. Arkadaşına da aynısı oldu. Ne hikmetse o hâlâ yaşıyor.

“HAYDAROF!” diyerek bütün ormanı inletiyor, tavşanlar kaçışıyor, uzakta yavru bir baykuş ölüyor. Olsun, en sonunda ünlü kargamız peydah oluyor. Haydarof’tur adı, tüm kuşların babası. Gencin gözleri önünde beliren siyah bir perdeden gagasını uzatıyor. Daha sonra kuş tüyünden şapkası geliyor, ince, insansı bacakları en son çıkıyor. Üzerinde yerlere kadar inen siyah bir ceket var.

“Tamam, söyle, ne verecen bana?” Alaycı bit tını, gence varıyor.

“Haydarof, söyle o piç balinaya, onu gebertmek için geliyorum!” Tırnaklarını koparırcasına toprağı tırmalıyor, dilinin ısırarak parçalıyor. “Ruhumu al da başına çal.”

“Benimkiler emrindedir.” Cebinden çıkardığı bir dal parçasını ağzına atıyor.

“Sonunda.”

Haydarof insan ve kuş sesi karışık bir şeyler geveliyor, sonra yüksek sesle saçmalıyor, yere pisliyor. Gencin her yerini tutan kuşlar ortaya çıkıyor.

“Unutmadan,” diyor Haydarof “şu katrana ağla da ağladığın yerden bir tutam al. Benim de sonum yakın. Balina gebertecek beni.”

“AH ULAN!” diyerek kalkıyor, kırılıp yere düşmüş tahtalardan birine koşuyor ve tüm gücüyle yumruk atıyor genç. Sağ eli kırılıyor. Dayanılmaz bir acı içinde katranla kaplanmış cesede geri dönüyor ve dilediğince ağlıyor. Sol eliyle bir tutam alıyor bulamaçtan. Hafifleşiyor, hafifleşiyor, mendil gibi uçtuğunu fark ediyor.

“Merak etme, ölüp de şu Poneks midir nedir onunla karşılaşırsam eğer benim gibi olmanı dileyeceğim. İsmine sonra karar veririz. Görüşmek üzere,” diyor Haydarof, perdesinin arkasına dönerken havada gittikçe uzaklaşan gence.

Gökyüzünde senelerce yol alıyor ya da öyle hissediyor. Uzaklardan dalga dalga gelen bir kanat çırpışı duyana kadar gözleri kapalı uçuyor. Göz kapakları aralanınca görüyor onu: Koca, şerefsiz balina. Usul usul süzülüyor. Kocaman gözlerinden siyah siyah yaşlar akıyor, zor duyulsa da yere çarpma sesleri kulağa geliyor. Gen kuşlara onun gözlerine yakın uçurmalarını talep ediyor, kuşlar boyun eğiyor. Seneler sonra varmak istediği yerde genç.

“Söylesene,” diyor balina, gök yarılıyor, şimşekler çakıyor, gencin üzerinden bir iki kuş ölüp onu yüz üstü bırakıyor. “annem ve babam öldü benim, neden inanmıyorsun?”

“Canisin, inanmıyorum sana, geber kör olasıca!” sol elinde taşıdığı bulamacı balinaya fırlatıyor. Hiçbir şey olmuyor. Boşuna öldüler. Hepsi boşunaydı. Haydarof. İsmine karar veririz.

Kendini bir anda balinanın başında buluyor. Kıpırdamaya çalışsa da olmuyor. Her çaba boşa. Kuşlar yok. Haydarof yok. Poneks yok.

“Öyle düşünme. Şimdi herkesin katledilişini izleyeceksin.” Balina konuşuyor, katranlar yağıyor, katliam yeniden başlıyor. Genç, herkese katliamı götürüyor.

Bugünlerde başınızı yukarı kaldırıp dikkatlice bakarsanız çok uzaklardan gelen ağlamaları ve inlemeleri duyabilirsiniz. Kimin ağladığı belli değildir.

Vector

Vektör. Neden mi? Bir yanım durmadan öne giderken bir yanım hep arkada kaldığından. Unutmak için okuyorum ve yazıyorum. Özellikle de şiir yazmaktan hoşlanırım. Eğer günün birinde bir eser yayınlama şansını elde edersem ilki muhtemelen alçakgönüllü bir şiir kitabı olur. Ayrıca şiirden arta kalan zamanımda fantastik dünyalar kurgulamakla uğraşıyorum. Neden Rimbaud peki? Emin değilim. Bu tip şeyleri hissedersiniz. Cahit Sıtkı’yı en sevdiğim şair yapan da işte bu histir.

Derdi Kendinden Büyük” için 10 Yorum Var

  1. milenya dedi ki: dedi ki:

    Normalde yaptığım detaylı yorumlardan yapmayacağım ama deneysel bir öykü olduğu ilk üç dört cümlede kendini belli ediyor. Benim gözlemim bu öyküde üslubunuz taklit, olay örgüsü spontane olmuş. Yaşar Kemal’in kalemiyle bir leviathan öyküsü yazılmış. Taklit hissiyatı üçüncü cümlede başladı yer yer zayıfladı son cümlede üçüncüden daha güçlü bir şekilde kuvvetlendi.

    Ben okurken bundan çok keyif aldım çok ilginçti ve her ne kadar bunu istemeden bile yapmış olsanız bence olan bu ve deneysel işleri görmekten keyif alıyorum. :star_struck: Eğer bu yazdıklarımın farkında bile olmadan öyküyü yazdıysanız lütfen bir Yaşar Kemal kitabı elinize alın ve üslup kıyası yapın, aldığım keyfin on katını yaşarsınız tahminimce.

    Öyküyü çok beğenmedim yalan yok ama yaptığınız harika: Siz farkında olsanız da olmasanız da gelişmenin kilometre taşlarından biri bu ve bundan sonraki öykülerinize ufak ufak göz atmadan duramayacağım.

    Kaleminize sağlık.

  2. Vector dedi ki: dedi ki:

    Yorumunuz için teşekkür ederim. Yaşar Kemal okuma listemin içinde olmasına rağmen henüz okumadım kendisini, tek bir paragrafını bile. Siz dedikten sonra merakım iyice arttı.

    Olay örgüsünün spontane olması kısmen doğrudur. Çoğu zaman iç hesaplaşmalarımdan, ruhsal “bunalımlarımdan”, rüyalarımdan yola çıkıyorum. “Rastgelelik” hissiyatı ondandır muhtemelen. Fakat bu kavramı tamamen reddetmiyorum tabii ki, yazdıklarımın büyük bir kısmı bundan besleniyor.

    Deneysel uğraşlarımı dikkate almanız heyecanlandırdı beni, teşekkür ederim tekrardan. Yeniyetme bir yazar olarak altyapımı geliştirmeye odaklansam da “serbest çağrışım” olayı benim için büyük zevk. Haliyle yeni anlatımlara da açılmış oluyorum. Şu anlık “yazmak ve yazmak” benim için ilk sırada, elbette yazdıklarım kusurlarla dolu olacaktır.

    Yeni okuyuculara her zaman ihtiyacım vardır. Pişman olur musunuz, olmaz mısınız bilmem ama ben yazmaya devam edeceğim elimden geldiğince :slight_smile:.

  3. Merhaba, öykünüzü okudum. Öykünün ihtiyacı olandan vakti ona vermemişsiniz. Gereğinden önce bitirilmiş ve üzerinde biraz daha çalışılabilecek bir öykü olduğunu düşünüyorum. Acele edilmeden, öyküye hak ettiği alan verildiğinde ortaya çok daha iyi bir öykü çıkacaktır.

    Giriş paragrafı güzel. Ancak anlatmak istediğiniz noktaya bir an önce varmak ister gibi bir haliniz var. Bu nedenle keyifle okunabilecek iki üç cümle daha yer verebilecekken bir an önce o noktaya gidiyorsunuz.

    Bu cümle daha iyi ifade edilebilir. Bir manzara tasvir ediyorsunuz ancak bu kısım, fazlasıyla yazar müdahalesini çağrıştırdığından manzaranın doğallığını zedeliyor.

    Bu cümleye itiraz edilmeli mi, emin değilim. Öncesinde karakterin nasıl bir ruh hali içinde olduğunu, bu cümleyi kurmadaki saikini söylüyorsunuz. Öykünün devamında da karakterin karşılaştığı olaylara, diğer karakterlere aşina olduğunu gösteriyorsunuz. Ancak cümle yine de havada kalıyor. Bunun sebebi, aşinalığın okura tam olarak yansıtılamaması olabilir. Öykünün en iyi kısmı olan Haydarof ile muhabbet bölümü, belki biraz daha uzun ve açıklayıcı olsa bu cümle, okurda istenen etkiyi uyandırabilir. Ancak bütün okumalarımda, tepkinin doğallığı açısından da ilginçliği açısından da pek etkilenemedim.

    Buradan itibaren devam eden kısım çok başarılı. Öykünün gidişatını tamamen değiştiriyor ve öyküye bir kimlik kazandırıyor. Kısa süresine rağmen Haydarof, öyküyü bir noktadan finale taşıma görevini başarıyla yerine getiriyor.

    Bunu yazmadan, Haydarof’un hareketlerini betimleyerek verebilirsiniz.

    Öyküdeki temel problem zaman. Bu cümleyi sabit bir nokta kabul edip öncesi ve sonrasına bakalım. Öncesinde karakterimiz Haydarof ile öykünün neredeyse yarısını oluşturan bir konuşma gerçekleştiriyor. Burada zaman doğal akışında. Atlamalar, kesmeler görmüyoruz. Ancak bu cümleden sonra bir anda zamanın daha hızlı geçmesine karar veriyorsunuz. Karakterimiz bir anda geri dönüp bulamaçtan bir tutam alıyor, sonra kuşlar ile uçuyor, balinanın yanına varıyor, bulamacı atıyor, bulamaç bir işe yaramıyor, balina ile konuşuyor ve ona esir düşerek katliamları görüyor. Olaylar birbirinin peşi sıra sıralanmış, ancak sahip oldukları zaman açısından farklılıkları bulunmuyor. Halbuki gerilimi artırmak için zamanın kullanımını ayarlayabilirdiniz. Bunu yapmak için de öykünün biraz daha uzatılabileceğini düşünüyorum.

    Fikir olarak geliştirilmeye son derece açık bir fikir. Okurken göze batan bir imla, noktalama yanlışı da yok. Üzerinde biraz daha çalışılınca daha tam bir öykü olacaktır. Tebrik ederim.

  4. Selam,

    Kendi kabuğundan sıyrılmaya çalıştığın öykülerden biri. Tuhaf, şiirsel ama anlam sarsıntısı yaşatıyor. Kalemine sağlık.

    Kurgusal açıdan pek çözemedim metni. O yüzden teknik konulardan ve anlamdan bahsedeyim.
    Öyküde bir virgül bolluğu var. Virgüllerin yarısı atılsa öykü prangalarından kurtarılıp serbest kalacak sanki. Bu kadar kısa metin için bir tık yavaşlatmış öyküyü. Onun dışında zaman mekan olguları çok zayıf. Bir süre sonra öykü koşuyor, daha sonra merdivenlerden yuvarlanıyor. Aslında cümleler birbirini güzel takip ediyor. Şiirsel bir dil kullanmak istemişsin, başarılı da olmuşsun. Ama bazı cümleler anlamsal açıdan sıkıntılı. Özellikle öykünün en önemli cümlelerinden biri olan:

    Bu bilinçli bir durum gibi görünse de bakmak ile duymanın anlamsal bağı eğreti durmamış mı? Neden duymak için bakmak zorundayız ki? Senin dünyanda işler böyle işliyor olabilir, eğer bu bir masalsa kabul edilebilir.

    Son olarak bize ne anlattı bu öykü sorusunun cevabı yok. Bu öykünün neden yazıldığı anlaşılmıyor. Üzerinde çok daha fazla düşünülebilirdi. Bütününde bir mantık göremedim ben.

    Kendimi alıntılayayım: Kıvranıyorsun, çırpınıyorsun, doğum sancıları çekiyorsun, kendini bulmaya çalışıyorsun. Kendi sesini bir gün mutlaka bulacaksın, onun denemeleri, çırpınmaları bunlar. Seçki’deki yazarlardan çok ilham aldığını görüyorum. Benim tavsiyem Seçki’yi takip ederken bir yandan da daha çok kitap okuman olacak. Ve çok daha fazla düşünmen, düşünmen, düşünmen…

  5. Merhaba Vektor

    Öykünü ve yukarıdaki yorumları da okudum. Bazılarına katıldım, bazılarına katılmadım. Kendimden yola çıkarak yaparsam yorumumu, anlatımını çok başarılı buldum. Eksikler, geliştirilmesi gereken yerler vs vs var, evet ama bence tüm bunlara çok yakınsın. Deneysel öyküleri seviyorum. Çalışmanda etkileyici cümleler var. “ Annesinin gözleri çığlık çığlığa” gibi çok şey anlatan cümleler.

    Sondaki şu diyaloglar metnin şiirselliği içinde hafif kalmış gibi geldi bana, eğer tekrar düzenleyeceksen belki düşünmek istersin.

    “annem ve babam öldü benim, neden inanmıyorsun?” “Canisin, inanmıyorum sana,”

    Kalemine sağlık, bence gittiğin yol iyi bir yol