Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Dışarıdaki İlk Gün

“İnsan evriminin bir sonraki basamağına merhaba de!”

Bakışlarım o günün sabahında tanıştığım Hara’nın gösterdiği yere kaydı. Çürümeye yüz tutmuş bina molozları arasında hareket eden bir şey vardı. İlk önce bir hayvan olduğunu düşündüm. Fakat akşam güneşinin yorgun ışıkları canlının teninde parladığında bir kürkü olmadığını fark ettim. Nefesimi tuttum. Birden kalbime daha önce tatmadığım bir korku işleyiverdi. Hara gerildiğimi fark etmişti. Gösterdiği varlığın ne olduğunu çok iyi biliyordu. Ne olduğu hakkında konuşmak için sorumu bekliyordu. Onu daha fazla bekletmedim. Ürkütücü tahminlerimin gerçeklerle bir an önce kesişmesi için titreyen bir sesle Hara’nın beklediği soruyu sordum: “O nedir?”

Hara elinde tuttuğu uzun namlulu tüfeğini daha güçlü kavradı. “Onlara Tazmanya canavarı diyoruz,” dedi. “Anladığım kadarıyla doğu bölgelerinde görülmüyorlar.” Başımı hayır anlamında salladım. Aslında doğu bölgelerinde var olup olmadıkları konusunda bir fikrim yoktu. Bu tarafa gelmeden önce Dereköy adlı korunaklı bir kasabada yaşıyordum. O an evimin güvenli duvarlı içinde birçok tehlikeden uzakta yaşadığımı anladım. İdealist ahmaklıklarımın sonucunda sürüldüğüm için artık bu tehlikeler ile yüz yüzeydim. Hara’ya bilmecesinin sonunu getirmesi için bir soru daha sordum: “Tazmanya canavarı mı?”

Genç kadın kaslı kollarıyla bir bebek gibi kavradığı ağır tüfeği bana uzattı. Elime aldığım ilk gerçek silahtı ve bu aletle ne yapacağımı bilmez bir şekilde silahın sahibine bakıyordum. Hara dürbünü işaret etti. Açıkçası silahın üstünde bir de dürbün olduğunu o an fark ettim. Sağ gözümü kapatıp sol gözümü dürbüne dayadım. Tazmanya canavarını bir an burnumun dibinde görmek beni ürküttü fakat kendimi toparlayıp onu incelemeye koyuldum. Böylelikle içimde filizlenen ürpertici tahminler gerçeğe dönüştü. Korkuyla gözümü dürbünden çektim. “Ama… O bir…” diye kekeliyordum. Hara oldukça sakindi. “Evet, o bir insan. Daha doğrusu insandı.”

Tüfeği sahibine geri verdim. Yanıt arayan gözlerle Hara’ya bakmaya devam ettim. Akşam güneşi ufukta iyice küçülmüştü. Karanlığa birkaç adım daha yaklaşmıştık. Hara’nın güneş yanığı cildi şimdi daha koyu gözüküyordu.

“Yıkımdan sonra her yer ölü kaynıyordu. İnsan ve hayvan ölüleri. Hayatta kalanlar yenilebilir ne varsa tükettiklerinde ve açlıktan ölmeye yaklaştıklarında etraftaki bu leşleri yemeye başladılar. Kiminin bünyesi bunu kaldırmadı. Öldüler. Fakat ölmeyenler de vardı. Bedenleri bu dönüşüme ayak uydurdu. Sanırım evrimimizin bir sonraki basamağı bu oluyor.”

Hara’nın ısrarla aynı şeyi söylemesi sinirlerimi bozdu. “Bizden daha gelişmiş olduklarını düşünmüyorum. Çürümüş et yiyebiliyor olmak gelişmek mi?” dedim kendimi tutamayarak. “Öyle mi dersin?” diye cevap verdi Hara. Dediklerimi küçümsediği belliydi. Başını arkaya çevirip yaşadığı mağaraya baktı. Kardeşi içeride hasta yatıyordu. Zavallıyı görmüştüm fakat o beni fark edemeyecek kadar kötü durumdaydı.

“Farkında değil misin? Kıçı açık geziyor. Sen öyle gezebilir misin?” dedi Hara. Cevap veremedim ama haklıydı. Tazmanya canavarının üstünde hiçbir şey yoktu. Vücut ısısı gibi bir kaygısının olmadığı anlaşılıyordu.

“Peki iletişim kuruyorlar mı?” diye sordum konuyu değiştirerek. “Kendi aralarında evet ama bizimle iletişim kurduklarına şahit olmadım,” diye cevap verdi Hara. “Lemi bir kez kendi aralarında nasıl konuştuklarını görmüş. Küçük çocuklar gibi birkaç kelime ile anlaşıyorlarmış.”

Anladığımı belli etmek amacıyla başımı sallasam da gözlerimi Tazmanya canavarından ayıramıyordum. Yıkım’dan önce soyunun tükenmesine neden olduğumuz bir canlının adını kendi türümüzün başkalaşmış bir şekline veriyorduk. Kaderin acı cilvesiydi bu. “Şu an bir insan eli kemiriyor,” dedi Hara. Uzaktan ne yaptığını iyi seçemesem de gözümün önüne getirdiğim sahne midemin kalkmasına yetmişti. Ama kendimi tuttum. Bu genç ve güçlü kadının yanında zayıf gözükmek istemiyordum.

“Lemi?!” Hara’nın sesine doğru döndüğümde onun da arkasına dönmüş olduğunu gördüm. Kardeşi Lemi karşımızda duruyordu. Akşamın gri karanlığında yüzü seçilmese de halinde farklı bir şeyler olduğunu anlamıştım. Ben anladığıma göre Hara hayli hayli anlamış olmalıydı.

Hara kardeşine tekrar seslendi fakat onu duyup anladığına dair Lemi’den herhangi bir tepki görmüyorduk. Bize birkaç adım daha yaklaştığında istemsiz bir şekilde Hara’ya sokuldum. Açıkçası korkuyordum. Benim vücudum titremesine rağmen Hara soğukkanlılığını koruyordu. “Oturduğumuz yerde bir gaz feneri var. Arka cebimden kibriti al ve onu yak,” dedi Hara. Sözlerinin muhatabı olduğumu “sana diyorum,” dediğinde anlayabildim. Hemen gittim ve gaz lambasını aldım. Kibriti almak için kadının arka cebine elimi soktuğumda Haranın sıkı kalçalarını hissettim. Elim tereddüt ederek durdu fakat Hara’nın sert duruşu karşısında çabuk hareket etmem gerektiğini düşündüm ve kibriti alıp gaz lambasını yaktım.

Lamba yandığında etrafımız aydınlandı ve Lemi’nin neye dönüştüğünü açık seçik görmüş olduk. Hara’nın acı bir şekilde iç çektiğini duydum. Lemi genç bir delikanlıydı. On beşinde ya vardı ya yoktu. Ablası gibi atletik bir vücudu vardı. Gözleri… Gözleri hakkında bir şey söylemem mümkün değildi. Çünkü Lemi’nin gözleri matlaşmış, gri bir saydamlığa sahip olmuştu. Bu gözler zavallı çocuğun gözleri değildi.

“Ona ne olmuş? Yardım etmeliyiz,” deyip biraz safça harekete geçmeye çalıştım. “Yerinde kal,” dedi Hara. “Karın… Aç…” dedi Lemi. Ağzından salyalar akmaya başlamıştı. Tereddütle Hara’ya baktım. Yüzü bir çelik kadar sert olsa da genç kadın ağlamak üzereydi. Kardeşi bir Tazmanya canavarına dönüşmüştü. “Ona yardım edemeyiz,” dedi ve silahının namlusuna mermi sürdü ve namluyu kardeşine doğrulttu. “Dur!” diye bağırdım. “Bırakalım gitsin. Onlarla yaşasın. Ölmek zorunda değil!”

Hara bana tiksinerek baktı. “Benim kardeşim o kadar onursuz değildi. O da ölmek isterdi,” dedi ve kardeşine ateş etti. Lemi kafasına yediği tek kurşun ile yere yığılmıştı. Yerimden kıpırdayamıyordum. Hara’nın gelip beni sarsmasıyla kendime geldim. “Çabuk git mağaradan odun getir. Tazmanya canavarları cesedin kokusunu almadan onu yakmalıyız.”

Dediklerini yapmak için harekete geçsem de kendimde değildim. Zavallı Lemi’yi tanımasam da onun için üzülmüştüm. Ablasının elinde can vermişti. Eminim ikisi de birbirini çok seviyordu. Ama dışarıda hayatta kalmanın yollarını çok iyi bilen bu genç kadın tereddüt etmeden kardeşini öldürmüştü ve şimdi cesedinden kurtulmaya çalışıyordu. Bu benim dışarıdaki ilk günümdü.