Öykü

Güneyin Şeytanı

BÖLÜM I

Gök delinmişti. Gri tavanın devasa çatlaklarından dökülen yağmur suya taş etkisi yapıyor, gökyüzünün yağmur seramonisine bir sağa bir sola yatan ağaçlar eşlik ediyordu. Rüzgâr vızırdıyor, Burgaz Gölü kenarındaki bataklık, yüzeyine vuran iri damlalarla çamur dansı yapıyordu. Hava çelik gibi soğuktu. Sırtında çamura bulanmış bir kukuleta ile yüzünü gizlemiş birisi gölün kenarında emin ve sinir bozucu derecede ağır adımlarla ilerliyordu. Metrelerce uzaklıkta bataklığın dibinden fırlamış bir ağaç göle doğru başını eğmişti. Ağacın dibinde, deli gibi yağan yağmuru beline konan bir sinek kadar bile umursamadan önündeki şeyi yiyen, bir buçuk metre boyunda sırtı kambur, gözleri pörtlek, bedeni aşırı sudan çekmiş, derisi çürümüş bir su cadısı duruyordu.

Adam, su cadısına yaklaştıkça yaklaştı. Ölüm kadar sessiz, kaya kadar ağırdı hareketleri. Su cadısı yaklaşan adamı fark etmedi. Usul usul ilerleyen adam ile yaratık arasında on adım vardı sadece. Adamın bir sonraki adımından çamurun içinde kalmış bir dalın hışırtısı duyulunca su cadısı hemen ardını döndü. Adam kendini çamura batmış kukuletasıyla kamufle edip yere çöktü. Çamur çenesine kadar yükseliyordu. Saça benzeyen tuhaf şeylerle gözü kapanmış olan su cadısı dikkat kesildi. Yavaş ve derinden gelen bir hırıltı duyuldu. Cadı suyun içinde nefes alan bir şey fark etti. Kendi lisanında gürültülü bir savaş narası attı. Pençelerini iki yana, ağzını ise neredeyse karnına kadar açtı ve ileri atıldı.

Az evvel mağaravâri açılan ağzın içinden beynine doğru gümüş bir kılıç parıldıyordu şu anda. Deştiği yerden çıkıp fişek gibi bir dönüşle havada süzülen kılıç yaratığın kafasını kesip bedeninden ayırdı. Adam kahvaltıdan sonra masasını toplar gibi sâkin bir şekilde kelleyi yerden alıp kukuletanın altından çıkardığı torbaya tıktı, sonra da kemerindeki kancaya astı, ıslık çalarak gürül gürül yağan yağmura eşlik edip Burgaz Gölü’nü terk etti.

 

“Tanrı aşkına! Bu işi nasıl beceriyorsun?” dedi Balıkçılar Loncasının başkanı. İri, uzun, bıyıklı bir adamdı. “Tam 20 avcı tuttum şu lanet yaratığı yakalasınlar diye! Ama değil yakalayıp deşmek, neye benzediğini bile göremediler.”

“Hayır, başkanım! Ben görmüştüm. Şişman bir kurbağaya benziyordu,” dedi saf bir balıkçı.

“Kes sesini, Redjvik!” diye susturdu adamı lonca başkanı.

“Bir su cadısıydı. Suyun altından sadece sağanak yağmurda ve sağlam bir öğün olduğu zaman çıkarlar. Yağmuru tam bir hafta bekledim ve yağmadan evvel göldeki sığ bir noktaya irice bir levrek bıraktım. Göl, meskeni olabilir ama buralarda o irilikte bir balık bulamaz. Kendini göstermemesi imkânsızdı. Sonrası ise bana kalsın. Meslek sırrıdır,” dedi kukuletalı. Bu adam uzun boyluydu ve gece karası saçları, iblisinkileri andıran yeşil gözleri vardı. Boynunda da tuhaf bir madalyon.

O bir cadı avcısıydı ve asla küçük paralara çalışmazlardı. Göl’de avlanarak geçimini sağlayan balıkçılar, av alanlarına dadanan bu yaratıktan aylardır kurtulamıyorlardı. Balkanlarda adını duyuran bu ünlü avcı Estellalı Hernan İgnachio’dan başkası değildi.

“İşte ödülünüz, efendi avcı!” dedi başkan bir kese altın çıkardı ve Hernan’a elini uzattı. Avcı keseyi alıp kemerine taktı. Ayağıyla kapıyı açıp gecenin karanlığında kayboldu. Başkan pişmiş kelle gibi kızarmış yüzüne zorâki bir gülümseme kondurdu.

“Tatlı adam, yahu!”

* * *

Kara Tepe çok tehlikeli ve yaşlı bir yerdi. Aklı başındaki herhangi biri buralardan gece vakti geçmezdi. Gündüzleri ise işini hemen halledip mümkünse derhâl gitmek isterdi. Eskiden birçok savaşın yapıldığı, toprağı hâlâ kan kokan bir bölgeydi burası.

Haftalardır yolda olan adam tepeyi seri adımlarla aşıyordu. Buralara gelen en çılgın arabacı bile onun evine en fazla 3 saatlik bir noktaya bırakıyordu.

Saatleri deviren yolculuğun sonunda evine ulaşmıştı. Evinin yanında, göğe doğru yükselen kule göze çarpıyordu. Bu kulenin adı Hezar Kulesiydi. Kuleye bakıp gülümsedi. Sonra gözü aralık olan kapıya takıldı. İçerde ne, daha doğrusu kim olduğunu tahmin etse de kılıcını çekip dikkatle eve girdi. İçerde duvar dibinde tahta bir masa üzerinde büyük bir ayna duruyordu, aynanın karşısında saçları beline kadar uzun güzel bir kadın duruyordu. Masanın durduğu duvar avcının Canavar Koleksiyonu’ydu.

“Sergimi nereye kaldırdın?” dedi Hernan bezgin bir şekilde.

“Sana da selam ve hoş geldin Avcı Hernan Estella’dan!” dedi kadın saçlarını tararken.

“Sergim, Brienne!?” aslında şu anda sergisini, antika kılıçlarını ve özel yapım zırhlarını görüyordu. Girişte solda, yatağıyla pencere arasındaki boşluğa yığılmıştı.

“Orada işte…” dedi kadın. Hernan iki elini yana açtı. “Burgaz’da olduğunu ve işinin bayağı uzun süreceğini öngördüm. Biraz erken geldin. Yarın yerlerine alacaktım zaten.”

“Basit bir su cadısı işiydi ancak basit de olsa iyi hazırlık gerek, en kolay canavar için olsa bile…”

Hernan evinde dinlenmek ve içmek için kurduğu minder köşesini toparladı. Sonra kıyafetlerini çıkarıp kılıçlarını dağınık serginin üzerine attı. Kazanı suyla doldurup ateşin üzerine koydu. Su kaynadıktan sonra Brienne’in hediyesi olan pirinç küveti doldurdu. Kaynar suyun içinde pamuk gibi hissetti kendini, duşunu alırken de Brienne ona eşlik etti.

Birkaç gün sonra, Hezar Kulesi’nin üzerinde güneş batmış, gökyüzü kızıla bulanmışken, kahin kadının özel kahvesini yudumladılar.

“Gerçekten güzel bir gün batımı.” Kadın durup avcıya baktı “Hernan, İspanya Krallığı güzel bir krallık ve Estella harika bir şehir. Her sorduğumda geçiştiriyorsun? Neden buralar? Osmanlı’ya bir sempatin mi var?”

“Kâhin değil misin? Bir öngörün yok mu?”

“Aslında seninle olan yakınlığımızdan dolayı öngörüsüz bile bilmem gerekir ancak… Geçmişini ruhunda mühürlemişsin. Zihnini ise okumak neredeyse imkânsız.”

“Oralarda olmamam gerekiyor, Brienne. Bana yapılanlar ve yaptıklarımın doğal neticesi olarak. Osmanlı konusunda ise oradan tanıdığım bir adamın sayesinde, evet, biraz sempatim var. Ama biz avcılar hiçbir krallığın avcısı, sempatizanı ya da askeri olamayız. Biz paraya bakarız. Para olmadıkça kimse için bir sinek bi…”

“…sinek bile öldürmezsiniz evet. Bin kez dediğin şeyler. Neyse…” diye iç geçirdi ve devam etti kadın “Şimdi plan nedir?”

“Plan yok. Bir anlaşmam da. Yarın Hagin Kapısı’na gideceğim. Yeterince ense yaptım.”

 

“Soran kimse olmadı. Tabelaya not asan da. Çevrede herhangi bir yaratık problemi ya da bir yere gidip dönemeyen kimse de yok. Soylulardan da ses çıkmıyor. Uyuyup kalan veya canavara dönüşen bir prenses falan haberi de gelmedi. Belki de ne bileyim…”

“Tamam, Hagin!” diye kesti sözünü avcı, hancı Hagin’in sözünü. “Tamam. İş yok desen yeterdi.”

“Aslında var efendi avcı ama…”

“Aması ne?”

“Sana göre değil sanırım. İstanbul’a gidecek bir paket varmış. Götürene 100 altın verilecek.”

“Taşıma için neden o kadar para veriyorlar?”

“Bilmiyorum. Kadın orada, tuhaf bir Frenkli.”

Hernan işaret edilen köşeye baktı. Avcılar asla kuryelik yapmazdı ama paket, 100 altın, tuhaf Frenk kadını ve tâbii İstanbul ilgisini çekmişti. Kadın pencereden dışarı bakıyordu. Elinde kâğıda sardığı tuhaf kokulu bir tütün ve önünde bir kitap vardı. Kitabın üstünde Tuhaf Türler yazıyordu.

“Selamlar, güzel hanımefendi.”

Kadın kısa boylu, kocaman mavi gözlü, uzun dalgalı ve siyah saçlıydı. Yanağında iki çizik yarası vardı. Hernan’a döndü.

“Ne istiyorsunuz?”

“Ben Estellalı Hernan.”

“İş için mi?” dedi kadının aksanı çok azdı. Başka dilleri konuşmaya çok yatkındı belli ki. “100 altın vereceğim. İstanbul’a gidecek.”

“Neden bir paket için bu kadar para veriyorsun?”

“Ne paketi? Taşınacak şey bir hayvan, güneyden Tasmania Adası’ndan. Özel bir tür. Yakalaması zor, saldırgan bir hayvandır. 6 saatte bir ilaç uygulanması gerekir. O yüzden güçlü, kuvvetli, tuhaf türlerden anlayan biri lazım…”

“Cadı avcısıyım.”

“Duydum. Ayrıca kaçak yollarla Osmanlı’ya gitmen gerek. O hayvanla hudutlardan geçemezsin.”

“Cadı avcısıyım dedim.”

‘Peki. İş senin o zaman.”

 

Kadın iki gün sonra büyükçe bir tahta kafesle geldi. Bir kağıt ve 50 altınla. “Kalanı İstanbul’daki kontak ödeyecek,” dedi “İsimleri burada yazılı.”

“Peki…” dedi Hernan, tam o anda kafesten müthiş bir hırıltı geldi. “Lanet şeytan! Bu neydi böyle?”

“Hayvan sana merhaba dedi. Korkma cadı avcısı, yarım metrelik gür sesli bir hayvan sadece.”

“Korkmadım,” dedi Hernan. Kafesi alıp handan çıktı.

 

Kara Tepe’den İstanbul’a ulaşması 20 gününü aldı. Kafesten dolayı karada sadece geceleri yolculuk edebiliyordu. Lanet hayvan diye düşündü Hernan, ilacı almayınca veyahut karnı acıkınca kulakları sağır eden bir gürültü koparıyordu. Hernan’ın uyuduğu bir vakit o kalın odun kafesinin parmaklarına saldırmış çatlatmış ve neredeyse kırıyormuş. Hernan uyandığında olayı fark edip hemen sağ eliyle sakinleştirme işareti yaptı. Hayvan birkaç saniye durunca elindeki tuhaf enjekte aparatıyla ilacı uyguladı. Hayvanın uyuduğu saatlerde de kafesi tamir edebildi.

Sınırı kontrollerini böyle bir şeyle geçemezdi. Deniz yolu ile devam edecekti ancak kafesle yüzemediğinden gemi kaptanına yolculuk ücretinin üç katı para ödedi. Kaptan onu Rumeli’nde bir gece vakti bıraktı. Gece yol üstü bir handa kaldı. Hayvan yüzünden yine fazladan para vermek zorunda kaldı. İstanbul’a daha evvel gelip para sıkıntı yaşadığı için aldığı birkaç altını Osmanlı parasına ve kuruşa çevirdi. Ertesi gün kağıtta yazan adrese, Bayazıt’ta arka sokaklarda bir eve gitti. Kapıyı tek gözünde koca bir gözlük ile saçı başı dağınık, ince yüzlü, uzun bir adam açtı. Hernan, “Selim Bey?” diye sordu. “Kim arıyor?”

“Madam Floura adına geldim. Minik bir paketiniz var” diyerek kalın bir çuvalla örttüğü kafesi salladı.

“Aaa! Evet. Ben Selim Bey. Alayım onu, beyefendi.”

“Ödemenin yarısı yapıldı bana. 50 altın da sizin vereceğiniz söylendi. Tam ücretimi almadan teslimat yapmam!”

“50 altın mı? Lanet olası, Floura!” diyerek ayağını yere vurdu. Çıkan gürültüden sonra kilolu orta boylu bıyıklı bir adam göründü Selim’in arkasında. Hernan oralı olmadı.

“Ödemem?”dedi.

“Şu an o kadar yok, Efendi…? Neydi adınız?”

“Hernan, Estella’dan.”

“Her neyse. Bakın ben ve sevgili dostum Abdullah Bey, önemli bir çalışma yapıyoruz ve eğer yarınki deneyde başarılı olursak külçe külçe altın kazanacağız. O yüzden hayvanı şimdi verirseniz yarın 100 altın ödeyeceğim size.”

“Güzel teklif… ancak bırakıp gidemem. Buraları iyi bilmiyorum. Gözümün önünde olmanız gerek.”

“Burada kalın,” dedi Abdullah Bey. “Üst katı kullanırsınız. Yarın deneyde gözünüzün önünde oluruz. Ne dersiniz?”

 

Selim ve Abdullah Bey’in üst katları, tozdan ve örümcekten geçilmiyordu. Bir yatak, yanında küçük iki çekmeceli bir dolap ve iki sandalye dışında boş bir odaydı. Hernan çekmeceyi açtı. İçinden tarak, ayna ve küçük tüp içinde bir koku vardı. Anlaşılan bu odada daha önce bir kadın kalmıştı.

İki adamda garip gelen bir şeyler vardı. Abdullah değil ama Selim’in konuşması aksanlıydı. Osmanlıların aksanı gibi kullanmıyordu ortak dili. Diğer yandan kimdi bu adamlar, bilimadamı mı? Araştırmacı mı? Devlet mi? Hernan küçük bir iş ve gezi seyahati hayal ediyordu. Teslimatı hemen yapıp yine Galata’ya çıkmak, Üsküdar’ı gezmek ve ardından her yolculuk gibi evi Kara Tepe’ye dönmek istiyordu. Tüm yol pelerin altında sakladığı kılıcını yatağın başına koyup uyudu.

 

Ertesi gün Eminönü üzerinden Sirkeci denilen bir yerden uzunca bir müddet faytonla devam ettiler. Pazar günü, iğne atsan yere düşmez bir kalabalığın yakınlarından arabadan indiler. Bu Pazar ayda bir kurulan şehrin en büyük pazarıydı. Tezgâhlarda altın, gümüş ve bakır tencere tava satanlar, el işi, örgü ipek ve envâi çeşit kumaş ve elbise satanlar. Süs eşyaları, duvar süsleri, lüks eşyalar, baharatlar, tatlı ve daha birçok şey satılıyordu.

Selim ve Abdullah Bey kafesi tekrar kalın kumaşla örtüp pazarın kalabalığı içinde aheste aheste ilerlediler. Pazar çıkışı iki zaptiye göründü. Abdullah zaptiyeleri birkaç soru ile oyalarken Selim hızlı ve emin adımlarla kafesle beraber ilerledi. Hernan da işleri sarpa sardığı konusunda işkillenmeye başladı. Birkaç yüz metre ilerde uzun beyaz bir duvarın önünde durdu. Burası Osmanlı Padişahının Sarayının uç duvarıydı. Hernan duvara sırtını verdi, neler olduğunu soracaktı ki; Abdullah çıkageldi. “Şimdi!”dedi.

İlaç aparatı bu kez farklı bir sıvı ile doluydu. Sersemlemiş Tasmania Şeytanı üç doz verilen ilacın tesirine hemen girdi. Kulakları sağır eden bir çıngar koptu. Hernan iki eliyle kulaklarını tıkadı. Canavarın davul sesi gibi kalp atışları duyuluyordu. Büyüyordu, şimdiden iki buçuk metreyi aşmıştı. Selim ve Abdullah gülmeye başladılar. Canavardan gelen haykırış Pazar yerindeki insanları sağır etti. Yere yatanlar, bayılanlar, ellerinde ne varsa atıp koşarak oradan uzaklaşan oldu.

Zaptiye memurları ve birkaç nöbetçi sese koştular. Kahkaha atan Selim ve Abdullah da kulaklarını tıkadılar.

“İşte budur, Pierre!” diye güldü şişman adam. “Bu şeytan İstanbul’u ve Sarayı yerle bir edecek!! Planım tuttu!”

“Kesinlikle! İyi iş çıkardınız sen ve şu Madam Floura! Kral bizi zengin edecek!”

Kandırılmıştı. Bu adamlar Osmanlı değildi! Suikast planı! Derhâl bir şey yapmalıydı. Pelerinin arkasıdaki kılıcı çekti. Ne şans ki yanında ne bombası, ne de kuvvet iksirleri vardı. Bu kez düşman tehlikeli ve bilinmezdi dahası; hiç hazırlıklı değildi.

Bir dakika içinde dört metreye ulaşan Şeytan Sarayın beyaz duvarlarını çatlata çatlata ilerliyordu. İki saray nöbetçisini ezip kaburgalarını kırdı. Sarayın giriş kapısına doğru yöneliyordu. Pierre ve Jean ortadan kaybolmuştu. Hernan dev canavarın peşinden koştu.

Sarayın girişinde on yeniçeri bekliyordu. Acil durum çanlarını duyunca muhafaza pozisyonu almışlardı.

Hernan sadece koşuyordu ama bu boyu şu anda beş metreye ulaşan şeytana ne yapabilirdi. Saray girişinde yeniçeriler canavara hücum ettiler. Şeytan kükredi ve kulaklar yine sağır oldu. Bir yeniçeri askeri kılıcıyla canavarın ön ayağını çizdi. Bunun bedelini koca sağ pençe tarafından duvara yapıştırılarak ödedi. Diğer askerler siper aldı. Şeytan acıyla uludu. Arkasını hızla döndü. Hernan canavarın kuyruğunun yarısını tek hamlede kesmişti.

“Gel peşimden, minik!!!” diye bağırdı. Hayvan onu kovalamaya başladı. Hernan olanca hızıyla pazara doğru koştu. Pazarda kalan son birkaç kişi de şeytanı koşarken görünce kaçtılar. Canavar pazardaki birçok şeye takıldı sonra iki kez düşüp kalktı. Hernan saklandığı ipek kumaşıyla birlikte zıpladı. Ne olduğunu anlamayan şeytan, kumaşı yırtarak çıkıp sol arka bacağına saplanan bir kılıç görebildi. Başını göğe kaldırıp haykırdı. Dökülen kanını görünce öfke patlaması yaşadı. Bu patlamayla 10 kilometre içinde ne kadar insan varsa kulaklarında yırtıcı bir ses duydu ve korkudan yerlere kapaklandı. Güçlü çenesiyle Hernan’ın iki kılıcı tutan kollarını hedef aldı. Mağara gibi açılan ağızdan kaçmaya çalışsan Hernan yeterince hızlı değildi. Sol kolunu Şeytana kaptırdı. Acıyla feryat etti. Pazar yerinin ortasında yere yığıldı. Sol kolunun kesiğinden oluk oluk kan akıyordu. Canavar üstüne doğru geldi. Öfkeyle üstünde zıplayacaktı. Avcıyı paramparça edecekti. Ancak…

20 kadar yeniçeri hücum ettiler. Tasmania Adası’ndan getirilen bu canavar üç askeri katletti. Ama ölümden korkmayan Osmanlı askerleri direndiler. Avcının son gördüğü şehrin dışına doğru gerileyen öfkeli canavardı… Ve tuhaf bir koku…

Gözleri ağrı, sızı ve yenilmişliğin burukluğu ile kapandı…

BÖLÜM II

Karanfil tütüyordu, tatlı bir esinti gibi; ama ilaç kokusu onu boğuyor, alt ediyor, genzine değiyordu. Lakin ilaç kokusunun da ötesinde bir ufunet, bir zehir… ciğerlerine doluyor, kendini kırkı çıkmamış bir kabre diri diri gömülmüş gibi hissediyordu.

Uyandı. Bunun o an farkına varabildi. Korkunç bir kabus… Elbette. Başka nasıl olur? Yine de göğsünü daraltan şey kor gibiydi; ölümden öte, ölememek gibi. En korkunç kabuslardan daha beter olan nedir? Biliyordu. Bir şekilde… Başını birazcık eğse görürdü. Başını birazcık eğse o korkunç kabus evrilir, gerçek olurdu. Eğmedi. Onun yerine tavanı izledi. Bu kolaydı; yan yana dizilmiş onlarca tahta; yer yer sinek pislikleriyle sararmış, bazısı çürümüş, bazısı çürümekte.

Derince bir nefes aldı, göğsü sızladı. O anda biri konuştu: “Uyandın.”

Uyandın. “Keşke uyanmasaydım Brienne,” diye inledi Hernan. Başını iki yana salladı; tavanı izlemeyi sürdürüyordu: “Neredeyim?”

“Öyle deme,” dedi Brienne. “Şükür ki hâlâ hayattasın.”

“Hâlâ,” diye yineledi Hernan. “Ama ne kadar? Çürüyorum Birienne. Kokuyu duyuyor musun? Hem yaşasam ne, yaşamasam?.. Şu halime bak.”

Birienne birkaç adımla ona sokuldu. “Bana bak Hernan,” dedi. “Gözlerime bak. Seni yüzüstü bıraktım mı hiç?”

Hernan bakamazdı. Bakarsa görürdü. Bakarsa… Birkaç kez öksürdü. Ciğerleri kopup ağzına gelecek gibiydi. Kan tadı. Kendini zorladı, başını eğdi. Gördü: Sol kolu omzundan kesilmişti; yine de fayda etmemiş, çürük yayılmıştı. Yayılıyordu. Omzundan üstü göğsüne dek mora kesmişti. Hernan yutkunarak gözlerini kadına çevirdi. Kadını ilk kez bu kadar yorgun görüyordu. “Kaç gündür buradasın Brienne?” diye sordu: “Hiç uyudun mu? Nasıl buldun beni?”

“Seni gördüm,” dedi kadın. “Gelebildiğim kadar çabuk geldim. Aptallar uyanmayacağını söylediler. Ama yaşayacağını biliyordum. Görmüştüm.”

“Fark etmez,” dedi Hernan. Her kelimesinde acı vardı: “Güçlerin var diye tanrı da değilsin ya. Ölüyorum Brienne.”

“Biliyorum.” Brienne gözlerini kapayıp başını ayaklarına eğdi. “Tanrıya lüzum yok,” diye fısıldadı: “Seni götüreceğim.”

 

Yarı ölü yarı diri.

Hernan geçen günlerin ardından şimdi, kendinde göz kapaklarını açacak kadar takat bulamıyordu; ama hâlâ koku alabiliyordu: Orman’ın kokusu; genzine dolan toprak kokusu, giliklerin, ladinlerin, çamların, nemli yaprakların kokusu. Çamurun kokusu. Onda olmayan şeyin kokusu: Yaşam. Ve duyuyordu da: Öten serçeleri, böcekleri, bir ağaçkakanın tıkırtılarını…

Brienne ne zamandır ahşap bir kapıyı yumrukluyor, tekmeliyordu. Yalvarışları önce küfürlere sonra yine yalvarışlara evrilmişti. Hernan, gücü olsa Yeter, Brienne, diye çıkışırdı. Götür beni. Bir meşenin altına yatır. Ölmeme müsaade et. Lütfen…

Brienne kapıyı tekmelemeyi sürdürdü: “Eğer açmazsan sikik kulübeni başına yıkarım. Gerekirse ateşe veririm. Sonra da küllerine işerim. Cehennem ol! Seni aşağılık…”

Hernan, Brienne’nin hıçkırıklarını duyabiliyordu. Brienne’i onun kendini sevdiğinin yarısı kadar bile olsa sevebilmeyi isterdi. Onun çabalarını, hıçkırıklarını hak edebilmeyi isterdi. Seni defalarca kez öptüm ama bir kez olsun gerçekten öpebilmeyi isterdim.

Ölememek ama ağlayabilmek; iyiydi… bir nebze de olsa.

Brienne’in sonunda vazgeçip yanına çöktü ve elini avucuna aldı. “Elbet açacak,” diyordu. İnançsız birinin duası gibi. “Açacak. Açmazsa…”

Bir gıcırtı… Brienne, Hernan’ın elini bırakıp doğruldu.

“İçeri gelin,” dedi, genç bir adamın sesi.

Brienne birkaç kelime mırıldandı. Teşekkür mü ediyordu? Küfür mü? Bilmiyordu Hernan. Kadın onu altındaki sedyeyle içeriye sürüklerken hiçbir şey hissetmedi. Ölüyor olmanın iyi tarafı buydu; artık acıyı dahi hissedemez olmuştu.

İçeriye girdiklerinde, “Adınız nedir?” dedi az evvelki ses.

“Brienne.”

“Üstad Aayan geliyor. Hastayı bırakın. Dışarıda bekleyin.”

“Hayır,” dedi Brienne kati bir sesle.

* * *

Argin, Brienne ve ölü adamı odada bırakıp kilere girdi, oradan da merdivenle yer altındaki sığınağa indi. İçerisi normal bir insan için zifiriydi; ama onun için değil. Bucağa dikili tahranın sapından az ötedeki kütüğe doğru uzanan örümcek ağlarını seçebiliyordu. Aayan ve Yaban ileride bir şeyler konuşuyorlar ama Argin dillerinden tek bir kelimeyi dahi anlayamıyordu; zaman içinde çabalamanın da nafile olduğuna karar kılmış ve caymıştı.

Aayan’la arasındaki mesafe on adımdan fazlaydı. Yine de onun dirayetinden yayılan görünmez buğu ciğerlerine doluyor, göğsünü sıkıyor, ruhunu tarifsiz bir buhrana itiyordu. Argin, Aayan’a yaklaşmazdı. Doğrusu onun yanına Yaban’dan ve Yesif’den başka sokulabilen de yoktu.

Argin, Aayan’la arasındaki mesafeyi korudu ve geriden seslendi: “İki kişiler Üstad. Bir kadın ve bir adam. Korkarım adam ölmek üzere.”

“Öyleyse neden kabul ettin?” diye sordu Aayan. Sesi aynı anda iki çatallıydı; biri gürken diğeri yalnızca bir fısıltı. Yer yer biri diğerinin önüne geçiyor, yer yer de üçüncü ve çığlıkvari bir tanesi aralarına giriyordu. Argin zaman içinde alışabileceğini düşünmüştü ama bu imkansızdı.

“Kadın pes edecek gibi görünmüyordu Üstad,” diye yanıtladı Aayan’ın sorusunu; “ve onlarda garip bir şeyler var. Bence en azından bir görmelisiniz.”

Aayan başını sallayıp doğruldu ve Yaban da ardından kalktı. Aayan’ın bedeni her zamanki gibi baştan aşağı siyah çarşafların altında saklıydı. Gözleri dahi görünmüyordu. Yaban’sa bembeyaz teniyle, tek bir tüy dahi bulunmayan suratıyla -öyle ki ne bir tel saçı, ne de kirpikleri vardı- onun yanındaydı. Üzerindeyse yine gelinliğe benzer bir kıyafet. Kımıldadıkça gelinliğin tülleri dondurucu bir günde özgürce salınan sisler gibi dalgalanıyordu. Argin, Yesif’e gizlice sormuştu: “Bu Ana’nın ötelediği şeyleri neden giyiyor?” Yesif, “Yalnızca seviyor,” demişti.

Argin, Aayan ve Yaban’dan önce merdivenleri tırmandı. Brienne’yi ölü adamın başında buldu. Adamın kolunun iki kopuk parçası beyaz bir beze sarılmıştı ve battaniyenin kıyısında duruyordu. Ona, “Aayan geliyor Brienne,” dedi. “Burada kalacaksan da beninle birlikte odanın karşısında beklemelisin.”

Brienne tepki vermedi. Argin duymadığını düşünmeye başlıyordu ama o sırada doğruldu kadın. Odanın en uzak köşesine geçtiler. Aayan ve Yaban içeriye girdiğinde Brienne Argin’in beklediğinin aksine gözlerini doğruca Aayan’a dikti. Aayan da kadına bakıyordu; çarşafın altındaki baş doğruca ona dönmüştü: “Brienne?”

Kadın başını salladı.

“Gelenin sen olduğunu bilmiyordum.”

“Her cümle onu hayattan biraz daha koparıyor,” dedi kadın, Aayan’a ve Yaban’a yaklaşmaksızın: “Eğer yaşayacaksa bunu senden başkası yapamaz. Ona yardım et.”

“Peki yaşayacak mı?” diye sordu Aayan: “Bunu görmüş olman gerekmez miydi?”

“Belki,” dedi kadın. “Babam Görü’nün ulaşamadığı yere kader denir, derdi.”

Aayan başıyla onayladı, sonra çoktan ölmüş gibi görünen adama doğru yürüdü. Yanında durup bir müddet onu izledi. Akabinde üzerine eğildi. Göğsünü saran giysileri yırttı, giysilerin altındaki sargıları çözdü. Görüntü korkunçtu; omuzundan göğsünün yarısına dek çürük yayılmış, yaralar kurtlanmış, her yanı iltihaplanmıştı. İrin akıyordu. Adamdan yayılan kokuyu aradaki bunca mesafeden bile duyuyordu Argin. Ölmek için kötü bir yol.

Aayan adamın yaralarını incelerken Yaban, gelinliğinin eteğini toplayıp diz çöktü. Ölmekte olan adamın yüzünü inceliyordu. Sanki yüzünden öteye, daha derinlere bakıyor, ruhunu görüyordu. Ona baktıkça ifadesinde bir şeyler değişti, kırıldı. Argin’in daha önce karşılaşmadığı türden bir öfke Yaban’ın çehresine yayıldı. Bir anda uzandı ve Aayan’ın kara çarşafın yeninde saklı bileğini kavradı; sonra da kendi dilinde bir şeyler haykırdı. Ağzından dökülen kelimelerdeki hiçbir hece dünyaya ait değildi.

Aayan başını kaldırıp Yaban’a baktı.

Brienne araya girdi: “Neler oluyor?”

Aayan döndü. “Yaşamayı hak etmediğini söylüyor,” dedi: “Ruhunda kan görmüş. Bir avcı, değil mi? Bana onlarca yaratığın vebali eline bulaşmış bir adamı mı getirdin? Öldürdüklerinden bazıları Yaban’ın kanından.”

“Delilik,” dedi Brienne: “Delilik, onun türünde yaygındır. İnsanlara zarar veriyorlardı.”

Aayan başını iki yana salladı: “Onlar zarar veriyordu. Ama avcın katlediyordu.”

“Doğru!” diye haykırdı Brienne. “Bazılarımız yalnızca öldürmek için vardır. Başkalarının öldürmeye gücünün yetmediği şeyleri öldürmek için. Bana aldığı canların hesabını soruyorsun; peki ya kurtardıkları? Onun bu hale nasıl geldiğini sanıyorsun? O yaratık hala hayatta. Belki bu tanrının unuttuğu yerde kulağınıza çalınmamıştır ama şimdiden yüzlerce kişiyi katletti. Hernan onu durdurmaya çalışıyordu.”

“Olanları duyduk,” deme ihtiyacı duydu Argin. “Abartıldığını varsaymıştık.” Omuz silkti: “İnsanlar böyle şeylere meyillidir.”

Brienne kin dolu gözlerini Argin’e çevirdi: “Hernan’a bak ve bana ne gördüğünü söyle! Bu adam sıradan bir avcı değil. O Hernan İgnachio. Onu bu hale getirebilen bir yaratığın sıradan insanlara neler yapabileceğini düşünebiliyor musun?”

Argin başını salladı. Hernan İgnachio. Bu isim çok kez kulağına çalınmıştı. Aayan bu sırada Yaban’a bir şeyler söylüyordu. Yaban konuşmaların akabinde hışımla doğruldu, önce hasta adama ardından da Brienne’e baktı. Bembeyaz, irissiz gözler Brienne’i delip geçiyordu. Sonra odayı terk etti.

Aayan’sa, Brienne’e döndü: “Bu yaratığı nasıl durduracağız?”

“Eğer hayata döndürebilirsen bunu Hernan’a sorarsın,” dedi Brienne.

Aayan başını salladı. Sonra Argin’e baktı. “At sütü,” dedi. “Kelebek otu, sıçan kuyruğu, sarımsak, altın akrep zehri, ve ameliyat malzemelerimi getir. Ocağa da su koy.” İçini çekti. “Yesif’in kanını da getir.”

* * *

Ölümü kabullenmiş hatta çoktan öldüğünü varsaymıştı. Ama bir ameliyat bıçağının kesiklerini ilk hissettiğinde hayata çekilmekte olduğunu anlamıştı. Bu kesiklerin sızısı korkunç acılara dönüştüğünde bile şikayetçi olmadı. Acıya alışkındı; acı onun yakasını bırakmayan sırnaşık bir yosma gibiydi. Ama acılar müthiş bir buhranla birlikte gelmişti; tüm kesiklerin ötesinde, ensesine soğuk nefesini üfleyen bir yaratık. Korkunç kabuslar, ona dehşeti yaşatıyordu; kabuslarında karanlık bir yolda koşuyordu, yolun sonunda bir kadın ağlıyordu; O’ydu ağlayan. Çığlıkları yüreğini parçalıyor, ona yardım edebilmek için bacakları zonklayana, topukları parçalana dek koşuyordu. Ama yol asla son bulmuyor, kadının çığlıkları dinmiyor, karanlık etrafını kara bir kefen gibi sarıyor, bazen kadını göremez oluyor, ama sonra yine görüyor ve koşmaya devam ediyordu. Çığlıklar asla dinmiyor, yol asla bitmiyor, karanlık asla dağılmıyordu ve Hernan sonunda koşamaz oldu. Şimdi yalnızca sürünüyordu; O’na doğru. En nihayetinde sürünecek gücü de kalmadığında kendine sövdü ve çığlıkların arasında sırt üstü uzandı. Ağlayarak dinmez karanlığı izledi. Göremiyor değildi, her nasılsa karanlığı görüyordu. Karanlık dalgalanıyor, hareket ediyor, kasılıyordu. Sonra yukarıdan cesetler yağmaya başladı; ilk başta kardeşinin cesedi… hemen yanına düştü; katledildiği günkü kadar küçüktü, katledildiği günkü kadar masumdu, çehresine o günün dehşeti mıhlanmıştı. Onun ardından babasının bedeni düştü, sonra da kesik başı. Ardına dek açık gözler ona bakıyordu. Gözler sorguluyordu; neden gelmedin? En sonunda da annesinin cesedi düştü ayakucuna. Yanık bedene baktıkça o ana dönüyor, kadın defalarca kez tecavüze uğradıktan sonra bulduğu ilk fırsatta adamların elinden kurtuluyor, koşuyor, koşuyor, koşuyor, sonra kendini yanmakta olan evine atıyordu. Bir düzine adamın kahkahalarının arasında ilk başta saçları alev alıyordu, sonra giysileri, sonra da her yanı. Çığlıklar. Sevdiğinin çığlıkları, annesinin çığlıkları, babasının küfürleri, kardeşinin çığlıkları ve şimdi Hernan’ın çığlıkları. Gırtlağı yırtılana dek bağırıyor, doğrulmaya çabalıyor ama bedenini saran urganlarla yatağa bastırılıyordu. Kabuslar nadiren diniyor, bu nadir zamanlarda uyuyordu. Ama sonra her birini yeniden yaşıyordu; tekrar ve tekrar.

Nihayetinde hepsi dindi ve Hernan yalnızca uyudu; belki aylarca, belki yıllarca. Bilmiyordu. Hayatta olduğunu biliyordu ama; ama buna şükredecek değildi. Tüm bu kabusları yaşayacağına bin kez ölmeyi yeğlerdi. Yine de hayattaydı işte ve kendini bu hale getiren yaratığı bulacaktı. Gücünü bir toplayabilse, tek kolla da olsa onu öldürecekti. Belki başaramazdı. Belki yine kaybederdi ama bu kez kaybederse öldüğünden emin olacaktı.

Gözlerini açtığında yanında Brienne’i buldu. Bir müddet bakıştılar, sonra konuştular. Yalnızca iki haftadır yatakta olduğunu duymak onu şaşırttı. Kopuk kolunun yeniden omuzunda olduğunu, dahası onu kullanabiliyor olduğunu gördüğünde ise dehşete düştü. Hoşnut bir dehşetti bu. Ne zaman ayağa kalkabileceğini sorduğunda Brienne, “İki gün sonra,” dedi. Ne zaman tekrar bir kılıcı tutabileceğini sorduğunda, “Brienne bir hafta sonra,” dedi. Ne zaman yeniden sevişebileceklerini sorduğunda ise Brienne onu öptü ve saatlerce seviştiler.

 

Argin, odaya girdiğinde Brienne ve Hernan bir kuzu güvecini kaşıklıyorlardı. Argin, Aayan’ın bile Hernan’ı iyileştiremeyeceğini düşünmüştü ama yanıldığı ortadaydı. “Selamlar,” dedi: “Artık ceset gibi görünmeyen dostum.”

Hernan verilen selamı başını sallayarak aldı. “Sayenizde kardeşim,” dedi. “Müteşekkirim… Ama, eğer o yaratık yanıma yaklaşacak olursa minnetimi bir kenara bırakmak zorunda kalabilirim.”

“Hangi yaratıktan bahsediyorsun?”

“Bana cehennem azabını tattıran hangisiyse ondan.”

“Ah, Aayan’ı diyorsun,” dedi Argin, gülümsedi: “Bilirim.”

“Bunu neden yaptı?” diye sordu Hernan: “Benimle bir alıp veremediği mi var?”

“Elinde değil, üstüne alınma,” dedi Argin. Çöktü ve minderin üzerine bağdaş kurdu. “İlk karşılaşmamızda onu öldürmeye çalıştığımı anımsıyorum. Aynı hataya senin de senin de düşmeni istemem doğrusu.”

Hernan kahkaha attı: “Beni kendinle bir mi tutuyorsun velet?”

Argin gözlerini devirdi. Sonra Brienne’ye döndü: “Onu ölüyken daha çok seviyordum.”

Brienne, “Boş konuşmayı kesin,” dedi. Hernan’a baktı, “Sen Aayan’a saldırmayacaksın,” Argin’e döndü: “Sen de ukalalığı kes.”

Argin, “Her neyse,” dedi.

Hernan, başını salladı.

Brienne, “Şimdi asıl mevzu,” dedi. “O Tasmania denilen yaratık günlerdir kasabalara saldırıyor, köylülerin sürülerini telef etmiş, yüzlerce insanın da katledildiği söyleniyor. Durdurabilen de çıkmamış.”

Hernan, “Onunla hesabımı düreceğim,” dedi dişlerinin arasından.

Argin sırıttı: “Denediğini anımsıyorum.”

Hernan kaşlarını çattı: “Sesini kesecek misin, yoksa dilini sökeyim mi?”

“Buna biraz espri anlayışı lazım,” dedi Argin, Brienne’e dönerek: “Ona nasıl katlanıyorsun?”

Brienne içini çekti: “Siz birbirinizi deşmeye çalışmadan evvel şu yaratığı öldürseniz nasıl olur?”

Hernan, “Birlikte mi?” dedi anlamamış gibi. “Onunla ben mi? Bu herif ayağıma dolanmaktan öte ne yapar?”

“Bir şeyler yapabildiğini duydum,” dedi Brienne. “İlkinde yalnızdın; hiçbir yardımı reddetme lüksün yok.”

“Ona yardım edeceğimi de kim söylemiş?” dedi Argin.

“Ben söylüyorum.” Brienne burnundan soludu: “Ve Aayan söylüyor. Unuttun mu?”

Argin hatırlıyordu. “Ah…” dedi. Hernan’a baktı, dudaklarını büktü. “Kusura bakma ihtiyar, seninle geliyorum. Ama soru şu: Nereye gideceğiz? Konstantine mi?”

“İstanbul’a!”

 

“Belgrad Ormanı?” diye sordu Hernan adama.

“Evet, beyim. Atlı arabanız varsa bu yol sizi bir saate oraya çıkarır. Aman dikkat eyleyin ha! Kaç zamandır, bir iblis peyda olmuş derler. Orada görmüş bizim veletler. Bazı gece hırıltılar duyarız evde hanımla. Aman ha!” ihtiyar adam son duyduklarından ötürü çok korkmuştu. Hernan ve Argin ise iki gündür bir sürü farklı noktada canavarı aradılar ve Belgrad Ormanı cevabını sıkça duydular. Şimdi şehir dışındaki bu kasabadan da oldukça sağlıklı bilgiler edindiler. Orman yoluna düştüler.

Sık ve yüksek ormana akşam yaklaşırken ulaştılar. Orman bölgesine girdiklerinden bu yana sanki her yanı sarmış olan hırıltılar duydular. Canavar buradaydı. Sesin kuvveti ve Argin’in keskin olduğunu iddia ettiği kulakları ile aradılar onu.

Hernan pis bir koku duydu. Burnuna tanıdık bir koku… Kolunu kaybetmeden önce, gözleri kararmadan önce duyduğu… elini sol koluna attı, aynı omzu titredi.

“Geldik, velet. Hazır ol… beni takip et,” dedi Hernan.

Birkaç dakika sonra devasa girişi olan bir mağaraya geldiler. Koku Hernan’ın gözlerini yaşartacak kadar keskindi. Adımları geri gidiyordu. İçinde eskiden tanıdık bir his… korku… kaybetme korkusu… mağlup olma korkusu… gözleri yere düşen, hor görülen, ezilen olma korkusu yine…

Hayır!

Kaybetmeyecekti. Yanında bu velet varken, o bir parça bile korkmamışken, efsanevi Hernan İgnachio korkamazdı! Adımları hızlandı. Gözleri o beş metrelik öfke yumağını aradı. Aradı ancak kulakları farklı şeyler duyuyordu avcının. İnsan sesleri…

Argin “İhtiyar, canavarın bizden başka misafirleri var sanırım,” dedi, sesi endişeliydi. Hernan başını salladı. Sesler büyüdü ve sinirle, kinle ve nefretle birini tanıdı bu seslerin.

“Kurt Vogel!!” diye tısladı Hernan “Lanet piç!”

Mağarada kıyamet kopuyordu. Öfkeyle haykıran Tasmania Şeytanı’nın ayaklarının dibinde bir düzine asker yatıyordu. Birkaçı dövüşü sürdürüyordu. Canavara arkasından saldıran ve defalarca yaralayan adam, iri yapılı, orta boylu, sarışın ve yakışıklı adamın üstü başı kan içindeydi. Adama dönen şeytan onu çenesiyle ezmeye çalıştı. Adam kaçmayı başardı. Hernan’ın önünde istenmeyen bir sivilce gibi bitiverdi. Batmak üzere olan güneşin huzmeleri mağaraya düşüyor ve karşısındaki adamın biri mavi diğeri kızıl renkli gözlerini ışıtıyordu.

“Hernan! N’aber, eski düşmanım?”

“Vogel…”

“Lütfen Kurt de! Duydum ki bu işi eline yüzüne bulaştırmışsın! Öldü dedilerdi,” diyerek güldü adam “cenazeye katılamadım. Üzgünüm. York’ta bir vampir işi vardı.”

“Bu iş benim. Def ol, Kurt!”

“1000 altını sana bırakacak değilim, Hernan! Avcı Efendi!” Vogel tatar yayını çıkardı. İki el atıp şeytanı vurdu. “Kim öldürürse onundur. Bence sen Kara Tepe’ye dön. İyi görünmüyorsun!”

Argin “Kim bu herif, onu şimdiden sevdim” dedi Argin.

“Vogel, Kurt. Dünyanın en iyi avcısı… sözde.”

“En iyi sen değil misin?”

“Göreceğiz!”

Hernan kılıcını çekip şeytana saldırdı. Şeytan sol bacağındaki derin kesiği, Hernan sol kolundaki sızıyı hatırladı. Canavar ona bakıp haykırdı. Ayakta olan herkes kulaklarını kapadı. Hernan hariç… Canavarın direkt yüzüne yöneldi. Sağ ön pençe havada savruldu, Avcı eğilerek kurtuldu. Kılıcı düz şekilde yere basan bacağa sapladı. Şeytan inlemedi bile, ardından kılıca basarak uzun bıyıklardan tutundu ve kuvvetle çekerek tepesine çıktı yaratığın. Kemerinden küçük bir hançer çıkardı, önce sakinleştirme işareti yaptı. Canavar iki saniye tepinmeyi kesti, hançer de ensesini…

Acıyla feryat eden canavar tepindi. Ayaklarında yaralı ve inleyen veyahut çoktan ölmüş askerleri çiğnedi. Vogel’in tatar yayından seri oklar göğsünü deldi ama nafileydi. Hernan dengesini koruyamadı ve yerdeki cesetlerin üstüne düştü.

Vogel kılıcını çekti. “Tanrıların cezası canavar!!! Haydi, o zaman dans!!” Kurt Vogel atıldı. Kafa kafaya dövüşmeye çalıştı canavarla. Argin parlak kılıcıyla ufak darbeler indiriyordu ancak canavar oralı değildi, sinirlendi.

Vogel ateş büyüsü kullandı. Canavarın pençesinde ne kadar kül varsa yandı. Yanık kola bir yarık daha iliştirdi. Fakat boşta olan pençenin hızını kestiremedi. Bir adım geri atmayı denese de olmayacaktı. Suratı paramparça olacaktı. Ama olmadı. Yerden hızla kalkan Hernan, onu kendine çekti, ikili sırt üstü düştüler. Vogel ona tuhaf tuhaf baktı. Hernan ‘Umarım bu yaptığımdan pişman olmam!!!’ diye içinden geçirdi. Vogel hemen ayağa kalksa da şansı yaver gitmedi olduğu yerde dönen canavarın kuyruğu sırtına yapıştı. Vogel yere serildi. Ensesinden kan dökülen şeytan gözlerini Hernan ve Argin’e dikti.

“Şu numaranı yap artık!”

Argin başını salladı ve baş ve orta parmağını birleştirdi.Gözlerini kapatıp diğer eliyle parmak şıklattı.

Her yer karardı. Hernan ve şeytan kör oldular. Şeytan lanetli bir çığlık attı. Karanlığa gömüldüler.

Ancak Argin, Hernan’ı çekip çıkarttı oradan: “Şimdi, Avcı Efendi!”

Sırtından iki bomba çıkaran Hernan kibrit taşıyla onları tutuşturdu, bombaları alıp çevik bir şekilde, yaratığın bacağına saplı kılıca tekrar basıp körlükten saf saf bakınan canavarın ağzına tıkadı.

Hernan tam bir avcı endamıyla yere indi, koşup yerde yatan Vogel’i sırtına aldığı anda Argin’e:

“KOŞ!”

* * *

Kara Tepe akşamları sert esen rüzgârı ile bilinirdi. Tırmadıkça dikleşirdi yolu. Avcı ağrılar sızılar içindeydi. Tepe’nin başında, avcının evinin önünde sapsarı saçları ile Brienne bekliyordu.

“Geç kaldın. Seni çok bekledim.”

“Ee, İstanbul’dan burası oldukça uzun bir yol.”

Peşinden nefes nefese kalan Argin göründü. “Oh! Siz kavuştunuz güzel de… Ben neden geldim bu Tanrının belası yere??!”

Avcı arkasına döndü ve sargılı kolunu gösterdi. Sonra gülerek:

“Sen olmasan 1000 altını kim taşıyacaktı, Argi??”

Yazarlar: Erdoğan Küçükçelik & Osman Eliuz

Güneyin Şeytanı” için 15 Yorum Var

  1. ozbabur dedi ki: dedi ki:

    merhaba,
    güzel ve keyifli bir öyküydü. öyküdeki Osmanlı atmosferini, diyalogları, betimlemeleri ve aksiyonu sevdim. karakterler biraz fazla geldi ama öykünün çevresini geniş tuttuğunuz için gerekliydi de. öykünün ilk bölümü ile ikinci bölümün başlarında özellikle, anlatım farkı var. iki kalemden çıkan öykülerde böyle olabiliyor ki öykünün bütününe zarar vermediği, akıcılığı sekteye uğratmadığı için güzel bir tat da veriyor okura. zor olanı başarmışsınız, ikinizin de kalemlerine sağlık.

  2. Merhabalar😊
    Uzun; ancak merak uyandıran ve kendini bir çırpıda okutan bir öykü olmuş.
    Daha önce 4 kişi ortak yazılan bir öyküde, 3. Bölümü çok beğenmiştim, Osman’ın kalemi olduğu söylenmişti. Burada ilk bölüm benim için muazzamdı. Kimin bilmiyorum; ama Seçki’de okuduğum en iyi girişlerden biri.
    Heyecan unsuru hiç sönmemiş, sonuna kadar diri tutup, başarıyla işlemişsiniz. Tebrik ediyorum her ikinizi de👌

  3. Aremas dedi ki: dedi ki:

    Öykünün son bölümleri daha dingin, oturaklı ve hayatın ritmine uygun. Bu anlatımı hikayenin geneline yaymanızın yerinde olacağını düşünüyorum. Elinize sağlık.

  4. Aksiyonu bol eğlenceli bir öyküydü. Popüler ve fantastik anlamda çok beğenilen bir şablonu Osmanlı coğrafyasına uyarlamışsınız, ortaya ilgi çekici bir öykü çıkmış.

    Tasvirleri özellikle beğendim. Öykünün girişinde son derece boldular ve güzel bir etki bırakıyorlardı

    İki kişi yazmak gerçekten zor o açıdan da tebrik ediyorum. Gerçi siz beraber çalışmaya alışmış olmalısınız. Özellikle Erdoğan’ın belirttiği Osman’la çalışmak keyifli tespiti önemli; kapris ve egoyla ortaklık yürümüyor çünkü.

    Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle,

  5. Merhaba; güzel heyecanlı ve akıcı bir öyküydü. İkili yazmanın zorluğunu aşıp tadını çıkarmışsınız bu da öyküye yansımış. Brienne ve Hernan karakterleri öyküye güzel yedirilmişti ve göz önüne gelecek kadar kanlı canlıydı ama Aayan Argin ve Yaban konusuna biraz takıldım. Bunlar birden fazla geldi bana, kim hangisi o nasıl bir gücü ne falan derken o bölümde biraz dağıldım. Bu benden kaynaklı da olabilir bilemiyorum. İki kalem de gayet başarılı olduğundan öyküleriniz okumaktan keyif alıyorum.