Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Öte

Fakültenin ilk yılında, Altan’ın daha sonra üç sene daha tekrar alacağı Kimya dersinde tanışmıştık. Eylem ile Altan birbirine sırılsıklam aşık birer normal insan iken, aralarına bir deliyi de almayı nasıl kabul etmişlerdi. Deli diyorum çünkü Tıp fakültesini akıl sağlığımı koruyarak bitirebilecek bir yeteneğim ve ruh halim bulunmuyordu o sıralar. Başımda kavak yelleri esiyor diyebileceğim durumda da değildim. Aşk, çölün ortasındaki bir vaha gibi uzaklarda bir yerlerdeydi ve ben ona ulaşmaya pek de istekli değildim. Kafamı binlerce sayfalık ders kitaplarına gömmüş, Altan ve Eylem’in hayatlarına girmiş bir kediden hallice yaşıyordum. Güya üniversitede okuyordum ama çocukluğum bir türlü peşimi bırakmamıştı. Ortaokul yıllarımda hayatıma giren ve neden sevdiğimi bile anlayamadığım Tazmanya Canavarı yüzünden Taz figürlü kıyafetler giyip ortalıkta dolaşıyordum. Altan beni bu çocukça sevdadan vazgeçirebilmek için uzun süre uğraşmış fakat başarılı olamayacağını anladıktan sonra Eylem’le birlikte bana “Canavar” lakabını takmıştı. Hatta İzmir’in neresinden bulduğunu bilemediğim bir tekstil atölyesinde üç tane T-Shirt yaptırmışlardı. Her birinde Taz’ın bir resmi ve yanında da ismimiz yazılıydı. Altan, Eylem ve Melek. Üzerimize geçirip babamın üniversiteye giderken bana hediye ettiği fotoğraf makinesiyle çektiğimiz fotoğraflardan birer kopya çıkarıp negatiflerini de güzelce saklayacağına söz verdirdikten sonra Altan’a emanet etmiştik. İki ay sonra yeni evine taşınırken kaybetmişti. Kaybolan negatifler olsun, biz varız ya, yine çekeriz deyip bir daha hiç çekmemiştik aynı fotoğrafı.

Ama düzinelerce başka fotoğraf çektik. Önce başarılarımız süsledi kalın kapaklı fotoğraf albümlerimizi, sonra başarısızlıklarımız. Ve tabi ki en büyük mutluluklarımız, ve sonra en büyük mutsuzluklarımız. Mezun olana kadarki zamanda aşık olma denemelerimin ürünü fotoğraflarda, sağımda solumda belirip kaybolan birkaç erkek haricinde ortak olan tek şey biz üçümüzdük. Kurduğumuz bu üç kişilik dünyada birbirimize öyle bağlanmıştık ki bu artık dostluğun çok ötesine geçmişti. Ben onların gözünde sevimli bir canavardım, onlar ise benim gözümde ilahi bir aşkla birbirlerine tutulmuş dünyanın en güzel iki insanıydı. Bal rengi saçları ve deniz kadar berrak masmavi gözleriyle Eylem, sanki başka bir dünyadan buraya ışınlanmış bir güzellikteydi. Onun yanındayken çıtır çıtır alev almış bir ateşin yanındaki tutuşmaya çalışan ıslak dal parçaları gibi hissederdi insan. Ama Eylem’in o geldiği başka dünyadan, onun genlerine işledikleri bir sıcaklık ve tevazu vardı ki, o içten dostluğunu gözlerinden yayılan sıcak bir yaz rüzgârı gibi yüzünüzde hissederdiniz. Bu muhteşem güzelliğin yanında sivri omuzları, kara kuru bedeni ve simsiyah saçlarıyla Altan’ı gördüğünüzde ise önce bir şaşırırdınız ama sonunda bu kapkara insanın evrenin bir başka diyarından kopup gelmiş başka bir cevher olduğuna hemen kanaat getirirdiniz. Çünkü Altan’ın beyni hepimizin çok ilerisinde bir yetenek ve gizemle çalışırdı. O zamana kadar ve belki hayatım boyunca görüp görebileceğim en zeki insandı o.

Zaman geçtikçe onları daha iyi tanıma fırsatım olmuştu. Artık bir tünelin diğer ucunda görünen siluetler gibi değildiler. Üstü başı rengarenk boyalara bulanmış bir ressamın fırçasından çıkmış gibiydiler. Eylem’in saçlarındaki çiçekleri, Altan’ın yanaklarındaki gamzeleri bile çizmiş bir ressamın tablosu gibi. Biliyordum onları. Tanıyordum. Gözlerimi kapatsam, ressamın elindeki fırçayı kapıp ben de çizebilirdim. Benim de bir parçam olmuşlardı çünkü, bunca zamanın üzerine aksi de beklenemezdi aslında.

Birbirlerine baktıklarında gözlerindeki ışıltı, mezun olup da adım adım yetenekli birer doktor olduklarında da hiç sönmeden devam etmişti. Bedenlerimiz başka evlerde, başka şehirlerde ve hatta başka ülkelerde yaşamaya başladığında bile birbirimizin yanındaydık hep. Onları İzmir’de bırakıp Ankara’ya yerleştiğimde de birlikteydik. Sonra onlar beni Türkiye’de bırakıp dört sene boyunca Almanya’da eğitimlerine devam etmek için gittiklerinde de beraberdik.

Bir yolunu bulup yine yan yana geldiğimizde biri bana ‘Melek’ diye hitap ederken, diğerinin ‘Canavar’ demesi bile içimizde hiç solmayan sıcaklığı yeniden hissetmemize neden olurdu. Tıpkı üniversite yıllarındaki fotoğraf karelerinde paylaştığımız gibi tüm mutluluk ve acılarımızı yan yana gelebildiğimiz sınırlı zamanlarımızda paylaşır olmuştuk. Benim bir türlü üstesinden gelemediğim ilişkilerim, yürümeyen evliliğim, onların çocuk sahibi olma denemeleri, bir türlü bitmek bilmeyen eğitim hayatı.

Ve sonra bir fırtınayla savrulmuş bu üç insan 2017 yılının Haziran ayında yeniden bir araya geldi. Hepimiz birer uzman doktor olarak İstanbul’da buluşmuştuk artık. Aynı hastanelerde olmasak da aynı şehirdeydik en azından. Bir bütünün ayrı parçaları gibi dağınık olmayacaktık artık.

Mutluyduk.

Ta ki o akşam telefonum çalana kadar.

Yaz aylarının sonuna doğru henüz İstanbul şeytansı trafiğe esir olmaya başlamamışken, hastaneden çıkmış evime sadece kırk dakikada ulaşmış olmanın keyfiyle günün yorgunluğunu atmaya çalışıyordum. Masanın üzerinde titreşen telefonumun ekranında Altan’ın yaşlandıkça olgunlaşmış kara suratını görünce yüzümde bir anda bir tebessüm belirmişti. Eylem’le birlikte evlerine ulaşmış ve beni de sohbet etmek ve bir şeyler içmek için çağıracaklarını düşünerek telefona sarıldım. “Selam Altan, ben de bugün beni aramayacağınızı düşünmeye başlamıştım.”

“Merhaba Melek, tabi ki arayacaktık, biraz yoğun bir gün oldu kusura bakma. Eğer müsaitsen atla gel, seninle konuşmak istediğimiz bir konu var.”

Altan’ın sesi o kadar ciddi çıkıyordu ki, içimde acı bir ürperti kabarmıştı. Ayrıca bana uzun zamandır ilk defa ismimle hitap ediyordu. Endişelenmiştim.

Karanlığın henüz bastırmadığı ama İstanbul’un üzerine yavaş yavaş inen bir sis bulutunun tüm cadde ve sokakları kaplamaya yeltendiği sırada üstüme başıma bakmadan fırlayıp çıkmıştım. Hiç alışamasam da içinde bulunmaktan keyif aldığım bu kocaman ve güvensiz şehrin güvensiz bir apartmanının güvensiz otoparkından güvenlik görevlisini selamlayarak yola koyuldum. Yirmi dakika sonra Eylem beni Moda’daki evlerinin kapısında karşıladı. Orta yaşlı olmaya doğru adım atarken bu zarif kadında yılların hiç izine rastlayamazdınız, bugün de tıpkı yıllar önceki gibi aynı güzellikte, masmavi gözleriyle bana bakıyordu. Ama gözlerinin içinde bir endişe, dudaklarının kenarına bir hüzün vardı. Evlerinin her tarafı beyaz ışıklarla aydınlatılmış salonuna geçtiğimizde Altan da beni karşılamak için ayağa kalkmıştı. Dudaklarında aynı hüznü, gözlerinde aynı endişeyi hissedince bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştım.

Konuşmak, içlerindekini dökmek istiyorlardı ama nereden başlayacaklarını bilmiyor gibiydiler. Tanıyordum onları, bana anlatmak istedikleri neyse biran önce öğrenmek istiyordum. Lafı uzatmanın, eveleyip gevelemenin bir yararı yoktu. Karşımda oturan kendimden bile daha iyi tanıdığım bu iki insanın gözlerinin içine bakıp sordum.

“Ne oldu? Nedir sizi bu kadar endişelendiren?”

Sonrası. Sonrası tamamen bir karabasan.

İstanbul’a döndükten bir süre sonra Altan’ın baş ağrıları başlamış ama pek ciddiye almamış. Fakat baş ağrılarının yanında, denge kaybı yaşamaya başladığında bir şeylerin ters gittiğine ikna olmuş. Her ikisi de iç hastalıkları uzmanı olduğu için çalıştıkları hastanedeki nöroloji uzmanı arkadaşlarına danışmışlar. Tabi tetkikler, röntgenler, MR’lar çekilip durum değerlendirilmesi yapılmış.

Bütün bunları bana daha önce neden söylemediklerini düşündükçe öfkeleniyordum.

“Peki, nedir sonuçlar?”

Ben bu soruyu sorduğumda ikisinin de yüzü iyice soldu.

Dünyanın en zeki insanı diye tanımlayacağım kişinin beyninde bir kitle tespit edilmişti. Kitlenin bulunduğu yer ve boyutu itibariyle cerrahi bir müdahalede bulunmanın imkanı gözükmüyordu. Tek çare kemoterapi ve radyoterapi tedavisi gözüküyordu. Ama yıllarını bu tür vakaları inceleyerek geçirmiş doktorlar olarak her ikisi de tetkikleri incelediğinde bu çarenin bir fayda sağlamayacağının farkındaydı. Ve artık beni de bu karanlık kuyuya çekmişlerdi. Daha fazla dayanamayarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştım. Gözlerimden süzülen yaşlar yüzünden buğulu bir şekilde görebildiğim Eylem de kendini tutamamış hıçkırıklara boğulmuştu.

“Neden Altan, neden sen?” diye ağlıyordum. Ama Altan kendini kaybetmemiş, hem beni hem de Eylem’i sakinleştirmeye çalışıyordu.

“Seni buraya başka bir şey için çağırdık Melek.”

“Ne, bundan daha önemli başka ne olabilir ki?”. Ağlamaktan yorulmuş bir şekilde kısık bir sesle sormuştum.

Altan gözlerimin içine bakarak, duymayı hiç istemeyeceğim geleceği ve verdiği kararlarla ilgili konuşmaya başladı. Zekasına hayran olduğum bu insan ölüyordu, hem de beyninin içinde canına kasteden bir tümör yüzünden. Ama Altan kendisini bekleyen ölüme karşı hazırlıklıydı. Tüm tedavilere başlayacak ve bizimle en son anına kadar kalabilmek için mücadele edecekti. Fakat kendi kafasına göre kurduğu bu ‘son anı’ da yine kendisi belirlemek istiyordu. Türkiye’de Ötanazi uygulanabilen bir klinik olmadığından bunu kendisinin yapması gerekiyordu. Yani kendi canına kıymak istiyordu ve benim aklımın almadığı bu kararında Eylem’i de ikna etmiş gözüküyordu. Tek sorun bunu yapmak için ona birisinin yardım etmesinin gerektiğiydi. Beni de bunun için çağırmışlardı. Birbirlerine doyumsuz bir aşkla bağlı bu iki insana yeniden baktığımda böyle bir şeyi Eylem’in Altan’a yapamayacağını görebiliyordum. Altan’ın bunu ondan istemediğinin de farkındaydım.

“Yani benim seni öldürmemi ve gerçek bir ‘canavar’ olmamı istiyorsun öyle mi Altan?”

Altan’ın gözlerinden, görmeye hiç alışık olmadığım bir damla yaş süzüldü. Gülümsemeye çalışarak konuşmaya çabalıyordu.

“Sen zaten bizim sevimli canavarımızsın. Ben senin, benim ölüm meleğim olmanı istiyorum, Melek.”

“Yapamam Altan, benden böyle bir şeyi isteyemezsin. Her ikiniz de benim canımsınız, ne kadar zor olduğunu ve ne kadar acı olacağını biliyorum ama bu yükü bir ömür boyu taşımam gerekecek. Lütfen Altan, lütfen benden bunu isteme!”

Ne gözlerim ne de bedenim artık bu acıyı kaldırabilecek durumda değildi. Her ikisini de orada bırakıp bir solukta kendimi sokağa atmış ve denize doğru inen daracık sokaktan aşağı dengesini kaybetmemeye çalışan bir sarhoş gibi sallana sallana inmiştim. Deniz kıyısına vardığımda bir banka oturup kaldım. Orada ne kadar süre kaldığımı hatırlamıyorum ama gözlerimde yaş kalmadığının farkına varınca kalkıp çaresizce Altan ve Eylem’in yanına geri döndüm.

* * *

Bugün, o gün.

Bir sene boyunca iliklerimize kadar yaşadığımız kederimizin yıl dönümü.

Altan’ı ziyaret etmek için bembeyaz mermerlerle kaplı mezarına geldik. Eylem’le ikimiz yan yana karşısında duruyoruz, üzerimizde yıllar önce Altan’ın yaptırdığı Taz figürlü t-shirtler var. Bizi görebildiğini ümit ediyoruz.

Ağlamayı bırakalı çok olsa da buraya her geldiğimde ağlamamak için kendimi zor tutuyorum.

Ayrılmadan hemen önce Eylem kolumdan tutup masmavi gözlerini bana dikmiş bakıyor. Ağlamaklı.

“Teşekkürler, Melek” dediğinde artık kendimi tutamıyorum.