Öykü

Göçer Konar Halkın Gizil Soyu

Hey Doru Hân’ım, ülküsü, utkusu Hânlanmışım hey! Selametler olsun sana ve boyuna! Hayır sana sen hayıra doyasın, doyurasın! Aklında bileğin gibi kudretli, emelin vicdanın, adaletin merhemin olsun diyarlarına. Ululanma ki ululanasın, neferi olasın halkının.

Bilirsin, kimi deli der kimi veli ben Korkud için. Yeni oturdun tahtına, taht yüksektir, aşağıya bakınca aldanma küçük görünenlerin boyutuna. Bana öyle derler demesine ama alınmam ben. Alınmam, çünkü asıl mesele anlatan değildi hiç, asırlardır değişmeyen hikâyelerin ihtiyacı olan vaktinde, yeterince soylanmasıydı. Arz ettiğim, edeceğim bendedir ama sahibi her zaman kavmimdir. Senden önce nasıl imlenmişse, senden sonra da imlenecek, saklanacak, zamanı yeri gelince açık edilecektir. İşte bu elimde gördüğün tomar o dur ki düşmanın eline düşmesi kadar bilip yanlışa varacak halkımızdan da korunup mühürlenecek bir emanettir.

Kalemin yazdığıdır sonuçta ama yalan, masal, oyun değildir dinleyeceklerin. Dersen “Kulağın duyduğuna mı yoksa gözün gördüğüne mi inanılmalıdır?”, haklısın. Bunu, Göçer Konar Halklar’ın ataları atalarında soyladı, her gelen değiştirmeden bir sonrakine boyladı; tüm Hân’lar gerçeği duydu, çünkü yöneteceklerse gücün nereden geldiğini de ne olduğunu da bilmeliydi, zorundaydı. Bu yüzden bir tek sen; ömrünü halkına dayayıp tahta çıkacak, onlar için kazağı giyip terleyecek, onlar için soyunup üstündeki zırhları atıp üşüyecek olan sen Doru Hân’a nasiptir öğrenmek, öğrendiğince hükmetmek bilesin. Zirveler büyük kanatlar gerektirir, rüzgâr serttir ama uçurumlarda süzülenleri ise bir başka keyif. Unutma Doru Hân’ım, canın gibi sevdiklerine bile söylemeyesin. Elden ele geçer ama dile düşmez, bu tomarın ipini ancak hak eden, kavmini bir eden, bu mertebelerin eri olanlar çözer. Sorarım sana Doru Hân’ım; o sen misin?

İmledin madem sensin yükü yüklenen, madem sensin Oğuz ellerinin üzerine titreyen o halde kırılsın mühür, tomar açılsın, dili döndüğünce anlatsın, gökyüzü, yer ve arasında ne varsa kalpleri ile duysun, zihni ile süzsün. Kulakları, dilleri, gözleri haris bakanlardan uzak olsun!

Ey Kem! Ey Küm! Vakit ola ozan şarkısını söyleye. Gök Tengri, Muhammed Mustafa hayrını üzerimizden eksik etmeye. Hatam olur, dilim sürçerse af eyle! Ben Dedem Korkud’un bile dili kurur, aklı bozkıra döner, bir garip rüzgârın, şimdi soylayacağım Balbane Kız’ın rüzgârı vurur yüzüme. Oğuzlar’da tuhaf bir hadisenin kaydıdır tez zamanda duyacakların Hân’ım.

Oğuz töresidir evvelden beri; erkek neye koşarsa kadın da becerir aynısını, yay kuşanır, ok saçar, o da atla yaşar, derman bilmez savurur kılıcını, aman dilemez, aman ettirir. Bir fazlası vardır, aynı anda direğidir erinin. Doğurur, erkeğin dayanamayacağı acılardan ev, yöre, kavim eyler. Erkek öyle mi ya? Zoru sever elbet, el gerek, döl gerek, sevda gerek.

Gezer Konar Halkın Gizil Soyu’dur tek olan bu tomarın adı. Sözken biriktiren, yazıp çoğaltan, soy soy anlatıp mesel sunan atalarımın en kutsal sırrıdır şüphesiz. Mührü mühürlenmişlerdendir. Çok zaman önceden başlar, değişmeden gelir, buradan da öteye gidecektir. O günleri bilenlerin kemikleri bile erimiş kum olmuş, o kumlar da nice kayaya dönüşmüştür. Erkek kendini över bu zamanda, kadını yerer, tövbe el kaldırmamıştır henüz ama nafile, o kıyametli günler de gelir. Gizli bir halktı dağların arasında yaşayan soy, öyleydi ama onların içinde soyun gizil soyu da vardı.

Dün neysek bugün o olamaz mıyız dersin Doru Hân’ım? Milleti milletten, vatanı vatandan yozlayan, tarumar eden yalan değil midir? Beraber yaşamayı bilen o olsun bu olsun kardaş değil midir? Onlara ok kılıç işler mi? Peki ya bir halk yalanı gerçek eylemişse ne olur hali? Demir Dağlar, Telmin Hanım rüyası, yol gösteren Asena kurdu ne çabuk unuttuk? Bilen bilir sır değildir; Telmin Hanım varken Asena yoktu, ne zaman Asena’ya ihtiyaç vardı, o gelirdi ama bu sefer Telmin Hanım yoktu. Bir kadının, dönüştüğü dişi kurdun yüreğinden doğduk biz. Bugün destana masal demekteyiz.

İşte böyleydi Gök Tengri’nin altında kadın ve erkek. Dağları oyup çıktılar el ele, “Oğuz” dendiğinde dişi de eril de birdi. Birdi ya, adına Börük Bey derlerdi, adı kuruyasıca bir Hân unuttu geldiği yeri, sert hükmetti dolaşan halka. Bilirsin elbet, duymuşsundur ama bu isim anıldığında kararan gözleri, yere düşen yüzleri hatırlarsın. Yazıtı olsa ismi silinir, adı kavmimiz için bir ibretten ibarettir. Kamları eledi, Şamanları dinlemez, tırmandıkları ağaçlara itimat etmez oldu. Onu da geçelim kadın ve erkeği ayırdı, erkeği savaşlarında helak etti, kadının yüzünü yere düşürdü. Uğursuz saydı onunla yürümeyi. Oysa tüm dinler bir yana Atalar Dini’dir bizimki, geleni ezberlemeyiş, her ne kadar huyu güzel peygamberimiz Muhammed Mustafa olsa bile önce söyleyene bakar sonra zihnimize, kalbimize mücevher eyleriz. Kadın erkeğe, erkek kadına emanettir her hak, adil cümlede.

Mesel bu ya bir kurultay kurmuştu Börük Bey zamanında, bağlı beylerini de yanına çağırmıştı. Bir oğul vermişti kadını ona, çocuğun adı Sine’ydi. Allah’ın gücüne gitmesinden korkmamış oğlu olana ak otak, kızı olana kızıl otak, çocuğu olmayana kara otak kurdurmuş. Demiş ki “Allah hor görmüştür oğlu olmayanı! Ben de görürüm!”

Kavser Bey vardı zamanın sınır illerinde cenk eden. Cenkten esirgemezdi ne yüreğini ne elini ne de ince boynunu. Çoğu Bey bilirdi; o olmasa yurt akına uğrar, onun sayesinde iç beyler rahat ve iyidir. Tek kusuru var görürlerdi, evladı yoktu. İşte Börük Bey çağrınca çıkıp gelmişti o da selama ve sefaya. Ancak Börük Bey ne görsün; oğlu olana ak otak, kızı olana kızıl otak, çocuğu olmayana kara otak! Hayıflanmış elbet, aşağılayan bakışlar düşmandan beter yaralamış. Döşekler iğnelemiş, aklı bulutlanmış. Sonunda kalkmış bir hışımla, kimseye de ah etmemiş, Kavser Bey boşuna “Bey” olmamış, atlamış “Yel” dediği dişil atına tozu dumana katıp yurduna varmış. Börük Bey’e iletmişler olanı biteni, gülmüş geçmiş, misafirlerinden daha çok eğlenmiş. Bilememiş Er’lere hükmedecekse en önce onun Er olması gerekirmiş.

Kavser Bey’in yüreği yerinden oynamış bir kere, yol boyunca çok sevdiği karısına bile evlatsızlık yüzünden kızar olmuş. Atı Yel’e vurmuş kırbacı uzun yol gitmiş sonra bir an atı şaha kalkmış. Bir bakmış ki yoldaşı, atının kalçası kırbaçtan kan revan içinde. Atmış kendini aşağıya, yüzü yağmur gibi yaş dolmuş, kuru toprak akan suyu ile çamura dönmüş. Ruhu sert bozkır rüzgârları ile gümbürdemiş. Perişan otururken yerde bir bakmış atı onu dürtüklemiş. Gözlerine bakmış Yel’in, gözlerine bakmış ve utanmış. Kan içindeymiş dişi at ama yoldaşının kederi onu daha fazla üzermiş. O karanlık vadide onu taşımak için hazırmış. O an yumuşamış yüreği, “Ben kadınıma haksızlık ettim,” demiş, kendini unutmuş. Eline almış “Yel”in başını, hem kendi için, hem Yel için hem de karısı için şükredip ovalamış yelesini. Almış eline kırbacı, kırmış atmış sopayı. “Ben sevdiklerime bununla hükmetmiyorum,” diye mırıldanmış. Tekrar binmiş sırtına dostunun. Varmış uzak iline.

Otağının dışında karşılamış onu yangını, kadının rahmi boş olsa da, kendi dölü yetersiz kalsa da obasının güçlü direği. Yaralarına alışıkmış beyinin, en iyi merhemleri bilirmiş. Ama bakmış ki bu sefer adamının gözleri kıpkırmızı, gözlerinin akı kan çanağı. “Eyvah!” diye feryat etmiş. Bilirmiş insanların en büyük yarası dışarıda olan değil içindekilermiş. Hangi merhemle ovacak o yarayı? Hangi el dokunacakta yatıştıracak acısını? Kavser Bey gözlerinin içine bakmış karısının, gariptir içinde bir yerlere dokunmuş. “Kadınım!” demiş. “Bana bir hal oldu, senin hakkına girdim Allah dokundu. Bir şey öğretti acı yoldan ki o acı bile baldır öğrettiği için. Bil ki sen benim direğimsin!” Kadın, Yura Hanım şaşırmış evvel, bilirmiş kocası yiğittir cenkte de evde de, soylamış bakalım ne soylamış; “Bey’im, tente varsa direk olurum, yaran varsa merhem olurum, istersin soğuk gecede yanarım, odunun olurum. Yiğitsin bana karşı, toprağına karşı, düşmanına karşı; bilirim sen bana kurbansın ben de sana olurum!” Sarılmışlar birbirlerine. Kara Otak’ı anlatmış, yolda yaşadıklarından bahsetmemiş Kavser Bey Yura Hanım’a. Karısı hissetmiş ama zorlamamış kocasını, koca hissetmiş karısı fark ediyor bir şeyleri o da üstelememiş “çocuk meselesini” açmamış üzülür tentesinin direği diye. Hikâye buraya kadar meseldir, gerisi Oğuz elleri için kederdir Hân’ım. O’na Tengri derler, O’na Allah derler, o’na ne derlerse desinler; isim nicedir, kendi yücedir! Halkını, tebaasını gizli açık aşağılayanı öyle bir tepetaklak eder ki doğrulamaz belleri. Gizli olsun, açık olsun samimi vicdanıyla, geniş aklıyla hayatı oya gibi işleyen Bey’leri, Hân’ları ise yüceleyendir.

Hamile kalmış Yura Hanım. Evlada hasret kurumuş topraklara serin yağmurlar yollamış Mevla. Bey şaşırmış şaşırmasına ama Yura Hanım değişmeye, sararıp solmaya yüz tutmuş. Kavser Bey dayanamamış sonunda, sormuş kadınına; “Yura, neyin var Allah Muhammed aşkına? Sensiz ne tentem ne yüreğim dayanır.” Yura demiş ki “Evladımız erkek olsun isterim, onurların en büyüğünü vermeyi arzu ederim sana.” Birden bire secdeye durmuş Bey, sonrada kalkıp çekmiş kılıcını otağının ortasındaki kalın direği hırpalamaya başlamış. Kadın yetişmiş bu delişmen halini görünce Bey’inin. “Dur,” demiş, “Ne yaparsın? Otağını mı yıkacaksın?” Kavser Bey durmuş, soylamış, bakalım ne soylamış; “Bu kılıç benim, bu direkte sen,” ve eklemiş, “Allah’ın izniyle beni sınarsın herhalde, kız – erkek fark etse ne farkım kalır Börük Bey’den? Sevgim buna göre midir?” Allah bu çocuğu bize bunun için mi verir?” Yura Hanım kapaklanmış yere, Kavser Bey koşup kaldırmış ay yüzlüsünü “Senin başın gökyüzüne layık,” diyerek düştüğü yerden. Kavser Bey sesi titremiş “Üzülmedin ya?” diye sormuş tedirgin, Yura Hanım gözlerini yiğidine dikmiş “Üzülmedim, sevdim,” demiş.

Yıllar geçmiş, uzun, kimi zaman yerle yeksan perişan kimi zaman ulu dağlarda rüzgâr gibi heybetli yıllar. Kavser Bey sınır illerdeki düşmana korku, Oğuz eline huzur olmuş. Olmuş olmasına ama yurt refahı kendinden, Börük Bey’in hükmünden bilirmiş. Kavser Bey o uzun yıllar boyunca yaşadığı o aşağılanmayı unutmamış, nicedir davetlere gitmezmiş, ne kimse ondan haber almış ne de onların çağrıları sınıra uçmuş. Durum böyle iken Börük Bey otağında diğer beylerle soylarken bir konuşma vuku bulmuş. Sınır eller ve düşmandan dil vurulunca mevzu Kavser Bey’e kadar gelmiş. Sınırdaki başarılarını konuşmak şöyle dursun uzun yılların sonunda kendi gibi haris adamlara yer, otağı açan kulakları, dilleri, gözleri yalanı gerçek saymış. Kötülemişler Kavser Bey’i, “Güçleniyor” demişler. Fitneyi aklına sokuvermişler. Kadının dedikodusuna kötü derler Hân’ım ama erkek arkadan kötü soylarsa püsküllü bela yakındır. O gün kurulmuş düzen, özellikle çağrılmasını istemiş Börük Bey, “Gelsin, bana biat versin,” demiş. Demiş ama herkesten saklamış kafasındaki işi.

Kavser Bey alınca daveti Börük Bey’i tanıdığı için işkillenmiş. Diğer taraftan “davete icap etmek töredir,” deyip yollara düşüvermiş. Vardığında otağa alınmış, Börük Bey haricinde bir Bey daha varmış ama tanıdık değilmiş. Hali hallerine benzemez, yüzünü özellikle gizlermiş. Börük Bey konuşmuş “Artık sınırda savaşa hacet yok Kavsar Bey! Bir barış yaptık, artık yurdu tutmana gerek yok, onlar istediler ben verdim, barış için seni ona getirdim,” demiş. Şaşırmış Kavsar Bey, bir bakmış ki o garip adam karşısında yıllardır savaştığı düşman. “Düşmandır, tuzak kurar adam keser, yol vermez, kendi insanına bizimkine eziyet eder! Bu nasıl amel Börük Bey? Yoksa bilirsin Oğuz elleri için boynum kıldan incedir!” demiş. Demiş ama dinleyen kim. Etrafını sarmış yabancının askerleri, eline ayağına zincir vurup kilimlere sarmışlar ağzını bağladıkları Kavsar Bey’i. Sadece bir kişi şahit olmuş yaptığına Börük Bey’in; büyümüş, civan mert olmuş Börük’ün tek oğlu Sine’ymiş bu adem. Yay gerer kılıç sallar kargı atarmış. Ata mahir biner, nam kovalar, isim peşinde sınırlara varırmış. Varırmış varmasına ama babası Börük Bey’den saklarmış yolculuklarının çoğunu. İşte o gün şans eseri sınırlarda çok methini duyduğu, için için örnek aldığı, obalarına hiç uğramayan Kavsar Bey’i görmüş Börük Bey’in otağına girerken. Aman vermez delikanlının eli ayağı titremiş. “O amansız adam bu muydu?” demiş. Daha yakından göreyim derken hayatında ilk defa gizliden kulak kabartmış içerde konuşulanlara. “Ölseydim de görmeyeydim ihaneti!” diye bağrı yanmış. Gök yer birbirine girmiş, adından, obasından, otağından utanmış. Babası düşmanın eline vermiş Kavsar Bey’i. Bir çıkış çıkmış obasından, aklı bir yere yüreği başka yere dağılmış. Dayanamamış atmış uzun kargısını, ağırlar ağırı gürzünü, üstündeki kementle başındaki tolgasını. Atına takılı zırhı, yani keçimi yere serivermiş, örülü uzun saçını başını toprağa bulamış. Uzaklarda bir dişi kurt, Asena ulumuş o an. Börük Bey’in kendine verdiği kılıcı da yayı da kırıp kenara atmış. Anasının elini öpmeyi akıl edebilmiş tek, ağlaya ağlaya gitmiş Kavsar Bey’in atı Yel’i “bari buna kötülük etmesinler,” diyerek almış. Anasına “Ben yabana gidiyorum kanım, etim. Büyük bir günah işlendi burada. Bari doru ata leke sürdürmeyeyim. Yıkasın beni dağlar, yesin bu bedeni yabanlar!” diye soylamış. Ardına bakmamış, uzaklara doğru koşturmuş atı.

O günden sonra sınır ellere haber gitmiş; “Börük Bey Kavsar Bey’e bir görev verdi, er adam orada düştü, şehitlik şerbetinden içti,” denmiş. Yangın yeri olmuş yuvası. Kadını ve evladı karalar bağlamış. Karısı Yura yiğidinin bedenini bulmak, gömmek istemiş. Huzura ersin diye diye perişan, evinin eşiğinde, gözü yolda hasta olmuş. Tek bir kişi varmış sözünü dinlediği, erinden arda kalan evladı, alımsız, zayıf, sessiz Balbane Kız’mış bu. Kavsar Bey’in ve Yura’nın yıllar sonra kavuştukları sevdalarının tohumu, üzerine titredikleri çekingen, yılgın kızları. Karalarla dolaşırmış nicedir, babasının bedenini bulup, yoğup, başını Kabe’ye verip gömmeden yüzünü hiçbir erkeğe göstermemeye ant içmiş. Cılızmış cılız olmasına ama kimseler bilmezmiş dövüş ettiğini, yay gerip, ok salıp, at üstünde kılıç savurduğunu. Kavsar Bey istememiş böyle olmasını ama annesi Yura’dan dinlemiş o eski öyküyü “Babamı onurlandıracağım!” diye tutturmuş küçük yaştan itibaren biricik kızları. Yüreği annesi gibi gürmüş, babası gibi yiğitmiş aklı. Ne kadar yakın olsalar da ne o ne de ailesi bilirmiş Gezer Konar Halkın Gizil Soyu ne demektir. Bu mesele sonra geleceğiz. İşte babasını kaybedince için için daha da hırçınlaşmış Balbane Kız. Terleye terleye uykulardan uyanır olmuş. Alevler görmüş, yanan vadiler, kaleler. Her seferinde kalkmış yataktan, tek başına geceleri düşmana pusu atar, yol keser, bu arada da haber sorar, babasının bedenini arar olmuş. Cengavermiş, mertmiş her Oğuz kadını gibi ama çeviklik, gözünün tuttuğunu yere çalmak, vurduğu yerden ses almak, yaralansa bile acıya karşı koymak başka türlü meziyetleriymiş. Dişliymiş, dövüşe doymazmış. Bir gün, kuzeybatı illerinde bir benzerine rastlamış. Önce birbirlerini anlamamış çarpışmışlar. Ulu bir rakip edinmiş. Sağ göğsü yokmuş kadının. Vuruşmuşlar ama Oğuz elinde eskiden söylendiği gibi düşmanın hayırlısı büyük kavga kadar büyük dostluk, kardeşlik getirirmiş. Çok yorulmuşlar, birbirlerini tepeleyecek olmuşlar ama o sınırda ikisi de durmuşlar. Kadın anlatmış sağ göğsünün olmama nedenini, “Daha iyi kılıç sallamak, daha iyi kargı atmak için,” demiş. Hediyeler verip ayrılmışlar, isim sorup kardaş olmuşlar. Bir an düşünmüş Balbane Kız, erkek eli değmemiş bedenine ilk dokunanı soğuk kama eylemiş. İkisini birden kesip atmış ama içindeki acı solmamış. Yarasına dağlamış dağlamasına, Hazar derler bir iç denizin tuzunu basmış yarasına ama günlerce acı çekmiş, hakkın yoluna yürüyecek olmuş. Kadın erkekten güçlüdür dediydim Doru Hân’ım, doğurur üstüne erkeği ve evlatlarını bir ömür taşır. Balbane Kız’ın ıssız geceleri inlemelerle dolmuş. Unutmuş kaç günün devrilip tekrar ayaklandığını. Küçük çadırının perdesine yaban hayvanların gölgesi düşmüş. Ölüm ile gök ile yer arasında dansa tutuşmuş. Yaşamak istiyormuş ama babasına kavuşacaksa ölmeyi de göze almış. Ama ölüm her geldi dediğinde bir uluma duyulurmuş dört yandan. Uyanmış uyanmasına ama bir bakmış ki başında üzerinden kemikler sarkan çirkin bir kadın. Keala demiş adına. “Neredensin? Nasıl buldun beni,” diye sormuş ama kadın gülümsemekten başka bir şey yapmamış. Günler günleri takip ederken Balbane Kız kendine gelmiş. Yaralarının üstünde sert, bir türlü azalmayan kabuklar var olmuş. Kaela Hazar’ın kıyılarında balıklarla sohbet edip kuşların yolunu gözlermiş. Böceklere fısıldar rüzgârla dans edermiş. Nasıl oluyorsa bu garip topraklarda ne aşları ne suları bitmemiş. O zamanlardan birinde Kaela’yı takip etmiş kız. Bir bakmış ki etrafı kurtlarla çevrili. Tam onu korumak için saldıracak fark etmiş ki her birinin ağzında yaban tavşanı, yılan, yenir birer mahlukat var. Ulumuş kurtlar, kadın ulumuş, uludukça küçülmüş, küçülmüş bir insana göre ama dönüştüğü ak kurt için büyükmüş. Gözleri kızıl kurda, anlatılan türden bir Asena’ya dönüşmüş. Balbane Kız telaşa kapılmış, onu yemeye hazırlandıklarını düşünmüş. Cenk eder, ok salar, kılıç kullanır dedik ama aklı hâlâ toy ne de olsa.

Koşuş o koşuş, çadırına yaklaşmış ama bir bakmış ki Keala yine Hazar’ın kıyısında oturup ufka doğru bakarak mırıldanmakta. İşte o zaman aklına gelmiş babası Kavsar Bey’in anlattığı meseller. Demir Dağlar düşmüş aklına, kavmine yol olsun diye kendini feda eden, o dağların kızı Telmin Hanım, rüyası ve dönüştüğü kurdu hatırlamış. Yol gösteren Asena kurdunu nasıl unuturmuş? Telmin Hanım varken Asena yokmuş, Asena’ya ihtiyaç olduğunda ve o geldiğinde bu sefer de Telmin Hanım yokmuş. O zaman anlamışlar ki kadın dişi kurda dönüşür, ormanın her canı, doğanın her şeyiyle konuşur olurmuş. Babasının o son cümlesi gelmiş aklına; “Masal değildir kızım, kadın denilen mucize bu ulusun kanıdır. Kanını bozarsa erkek, kavim hastalanır.” Yaklaşmış kadının yanına, saygıyla “Asena” demiş. Kadın çizgilerle dolu başını çevirip yine sadece gülümsemiş. Oturmuş yanına kız oğlan kız. Kaela Balbüne’ye “Aslında her kadının altı memesi vardır,” diye başlamış anlatmaya; “Ama erkekler bir gördüklerini bir dokunduklarını bilir, emdiklerini unuturlar. Derimizin altında daha çok meme vardır bizim. Asena gibiyim ama değilim, Telmin’den bana ne geçtiyse O’yum. Dağı oyduk, feraha çıktık dedik ama kapağı açılan, doğan her şey bozulurmuş, bilemedik. Çift Boynuzlu’nun yürüyüşünde vardık. Taşları düşmüş Viran Duvar’dan geçen ölülerin yürüyüşünü izledik. Çevik Kuş’un uçuşuna eşlik ettik, turna, keklik, kaz derken kurdun mübarek yüzü; “Kurt Baba”, Kurtların Evliyasına yarenlik ettik. Taştan kuma, kumdan taşa dönüşen insanların, serçelerin yendiği orduların şahidi tutulduk. Bilge Balık’ın tüylerini yolduk, Yoksul Adam’ın Krallığı’nda çok şey öğrendik, Şam-ı Kam’ın merdiveninden bir indik bir çıktık, Buz Kesen Oğlu Har Bey ile Yalım Alev Oğlu Buz Bey’in atışmasını, ejderhanlarının dansını izledik, kanadı kırık rüzgârların evlatlığı Kam Salkım Saçak Biçe Kız’ın altın elmalarını ısırdık, yılgın tilki, gözü dönmüş tavşan, sığ uçurum, derin dağda sadece yabanın lisanı ile terennüm ettik,” diyerek soylamış. “Ama en kötüsü nedir biliyor musun biçare kızım?” diye devam etmiş. Ne diyecek sizce Doru Hân’ım? Ne desin o ömrü belirsiz Kaela’ya daha bir kaç yıl yaşamış sübyan Balbüne? Ne diyecek; “Bilmem,” demiş elbette. “Unutmak!” demiş kadın dili çatallanmışcasına. “Kim olduğunu, nereden geldiğini unutmak,” diye de eklemiş kızın gözlerine değil adeta içine bakarak. Korkmuş sabi, korkmuş ama ruhunun saklı köşelerinde iki kırmızı göz açılmış. Düşman gelmiş aklına. Sınırdan geçip rüyalarındaki gibi yakmak istemiş ormanları. Yüreği alev almış Balbüne’nin. Durduramamış kendini. Kuşak tutmaz olmuş belini, yaşmak dediğin rüzgâra kapılıp gitmiş, börkleri kalmış geriye. Yükselmiş, genişllemiş, baştan beri kaşınan o garip kabuklu yara yayılmış bedenine. Kaela arkasından bakmış kızın; “Gezer Konar Halkın Gizil Soyu,” diye söylenmiş. “Uç benim ateş nefesli soydaşım!” diye kükremiş.

Derler ama nasıl oldu bilmezler. Kel vadi derler bugün, bilirsiniz Hân’ım. Artık kervan geçmez insan uğramaz bir çöllüktür. Ormansızdır, artık Oğuz elinin toprağıdır toprağı olmasına ama ekin bitmez, su durmaz. O zamanlar yamacında bir kale, vadinin içinde ise büyük bir orman yaşarmış. Düşman babasını esir alan düşman olsa bile Oğuz’un kılıcı hak edene hak ettiği şekilde kalkarmış. Bir gölge sökün etmiş vadinin uzak ucundan. Ağaçların dalları üstlerinden her ne geçiyorsa heyulanın önünde secdeye kapanmış. O yörenin insanı bir hırıltı duymuş sadece sonrası derilerini yalayan ateşin yakıcı nefesi olmuş. Dağ taş saatlerce inlemiş. Derler ki gümbürtüler ve feryatlar nice uzaktaki ellerde yankılanmış. Koca orman bir fırtınanın önüne kattığı harlı ateşe tutulmuşçasına direk köze dönmüş. Ne halkı kurtulmuş, ne bir canlı, ne taş direnebilmiş ne zırh. Ters yüz etmiş dağı derinlerine kadar. Toprak katman katman yanmış, yıllarca ürün vermeyecek hale gelmiş. Kale dediğinden geriye külden bir tepe kalmış. O gün Balbüne yokmuş, ismi size kadar gelmiştir Hân’ım; mesellerin büyük kanatlısı Çatal Dilli Ejderhan Kalasir varmış.

Hân’ım? Şaşırmayın… Bu duyduklarınız hakikatin tecellisidir, inanın. Bilin ki Oğuz da olsan, Oğuz’un hangi boyuna da varsan üç şey önemlidir; kim olduğun, nereden gelip nereye gittiğin. Yolunu böyle bulur Gezer Konar Halk. Hilali geceyi aydınlatır ama yönünü en uzak yıldızdan alır. Cehalet? Harislik? Kahpelik? Vicdansızlık? Hakka girmek? Kalpsizlik? Saygısızlık? Bunlar hangi kavmin soy ağacında sağlam daldır?

Yakar yıkar içindeki gizli güçle Balbüne Kız, namı diğer Kalasir! Öyle yapar ama doyurmaz ateşinin hazzı, düşmanın kaybı öfkesini. İşte o zaman duyar aşağıda göğsüne nişan alan yiğidin sesini. Börük Bey’e isyan etmiş oğlu Sine’dir ama Sine’den geriye ne kaldıysa o kadarıdır bu kişi. Tam ateşini salacak Kalasir ama bakar oku Oğuz oku, zırhı Oğuz zırhı, hele hele altında Yel, babasının atı! Gümbürder yüreği, tıslar dili, babasının acısını haykırır, bakalım Hân’ım Kalasir yani Balbüne Kız neyi nasıl soylamış; “O at Yel’dir! Ulu Oğuz diyarında tektir! Söyle bakalım tuhaf yiğit, senin oban neresi, adın nedir?” Oğul yayı gergin, gözü hedefte cevap vermiş; “Yerim yurdum Oğuz. Aklım fikrim kayıp. Yiğit değilim, hakkı arayan soyu lekelenmiş bir biçareyim!” Ejderhanın yabani bilinci solmuş, hayvanların çok iyi bildiği göz dilinden anlamış bu erin yalansız olduğunu. Balbüne’nin o zaman hatırlamış kendini, babasını, neyin peşinde olduğunu ve en sonunda Asena soyundan Kam Kaela’nın sesi yankılanmış sivri kulaklarında; “Ya kızım, değişim mirastır halkımızın kadınlarına ama en büyük bilgi, neye dönüşürsen dönüş kim olduğunu, nereden geldiğini unutmamaktır.” Koca gövdesini geri çekmiş, dişlerini sivri sivri sergilediği ağzını kapatmış, gözleri Sine’yi şaşırtırcasına dolmuş, anlamlanmış. Ardını dönmüş Kalasir; “Bakma, dön öte tarafa” demiş. Sine bu amansız yılan soyuna, ejderhana mı güvenecek? Güvenecek tabi, lekeli Börük Bey’den doğmuş ama kalbi ruhunu her daim temizlermiş. “Dönerim ama, kalleşlik etmeyesin,” diye de söz almış canavardan. Geçmiş belli bir zaman. Yangının harı an be an yumuşamış, ejderhanın boğazından gelen kükürt kokusu çiçeklerin taze esintisine, çatlak ve tıslayan sesi huzurla akan bir derenin şırıltısına dönüşmüş. “Yüzün yüzüme baksın,” demiş sonunda bir ses ama bu ejderhan olamazmış. Yüzleşmiş genç adam, bir bakmış Kalesir yok, güzeller güzeli bir kız var karşısında. Yerdeki çarşaflara sarınmış Balbüne, gökyüzünde yalnız gezen düşmüş bir yıldız gibi karşısında durmaktaymış. Şaşırmış, kızın kapattığı göğsündeki yaralar yokmuş artık, yerinde eskisi gibi iki göğüs durmaktaymış.

Ne kadar zaman oturmuş, birbirlerine uzaktan bakıp sessiz kalmış, ne vakit konuşmuşlar bilinmez. Gözleri birbirine yol olmuş, ondan güzel kapı mı var birbirine açılan Hân’ım? Saklıları, gizlileri açığa vurulmuş. Anlaşılmış ki ikisinin de yükü ağır. Önce kız anlatmış tüm yaşadıklarını, şaşmış kalmış oğlan. Oğlan ağlamaya başlamış, kız şaşırmış. Bir bir bahsetmiş yaşadıklarından. O an demiş ki “Ben babanı kurtarmaya geldim, kılıç saldım ailemin lekesini silmek için burada,” kızın içi yanmış yine, demiş ki “İyi de, ben yok ettim her şeyi. Bilmeden katlettim herkesi, hatta babamı!” “Evet,” diye cevap vermiş oğlan, “Evet ama ben alacağımı almıştım oradan, biraz ilerde bir mağarada, baban bekler bizi!” Balbüne Kız koşmaya başlamış ayağı ne kadar hızlıysa o kadar. Görmüş ki o mağarada bekler otağının tentesi. Üçü beraber sarmaş dolaş olmuş. Ama kızın aklı dönüştüğü şeyin esrarı, korkusu ile dolmuş.

Hikâyem, her Hân’a sunulan olaylar budur ve ey Hân’ım, bilin ki yaşanmıştır, bilin ki insan bazı şeyleri bilmezse cehalet ve güç zehirlenmesine açıktır. Merak etmişsinizdir diye soylayayım; Börük Bey’in sonu son olmamış, ayıplanmış, ismi hem yazılardan hem sözlerden silinmiştir. Bu dünyayı yaratan güç bir tente bir de direk var etmiştir. İkisi de birbirine kol kanat germek içindir. Kadın da erkek de bilmelidir; neye dönüşürsen dönüş, hangi divana oturursan otur, kimin oğlu kimi kızı olursan ol kim olduğunu, nereden geldiğini ve nereye gittiğini. Vicdanın, asıl gücün kökeni bilinmez, Gezer Konar Halkın Gizil Soyu’dur o kudret. Erkek bilirse ölümsüzleşir, kadın dediğin sevildikçe yücelir.

Tomarın diyecekleri budur, Dedem Korkud böyle söyledi, gerisini Doru Hân’ımın ellerine teslim etti. Bilsin, bilsin ki tüm adı sanı sonsuzlukta yankılanan Oğuz Hân’larının meclisinde yer alsın. Dönüşmekten korkmasın ne olduğunu unutup dönüşebileceği şeyden korksun asıl!

Göçer Konar Halkın Gizil Soyu” için 6 Yorum Var

  1. Lightsky dedi ki: dedi ki:

    Dede Korkut’un kayıp destanlarından birini daha bulmuş da okumuş gibi sevindim. Okurken, atalarımızın bize ne kadar zengin bir miras bıraktığını bir kez daha anlayarak çok mutlu oldum.
    Bütün bunları, anlatım zenginliği, dili ve ata mirası üslubuyla öykünüz hissettirdi bana.
    Ellerinize sağlık. Kutluyorum.
    Sevgiler.

  2. Açıkçası Dede Korkut öyküsü dendiğinde aklıma gelen dil tam olarak bu. Ben de kendi öykümde böyle bir dil tutturmaya çalıştım. Öykü her yönden fazlasıyla Dede Korkut teması içeriyor. Kaleminiz daim olsun.

  3. Merhaba,

    Bu seçkide, bilmeden okunduğunda Dede Korkut’un kendi hikayesi olduğu sanılabilecek birkaç öykü var ve biri de sizinkisi. Bu başlı başına bir başarı.

    Bununla birlikte diğerlerinden farklı olarak yazarın sesi daha çok duyuluyor sizin öykünüzde, bunu didaktik de bulabilir okuyucu karakter olarak da. Ben karakter olarak okudum. Zira verilen mesajları beğendim.

    Elinize sağlık.

  4. İnanılmaz mutlu oldum, çok teşekkür ederim. :slight_smile:

  5. Çok teşekkür ediyorum. Amacıma ulaştığımı hissettirdiniz; sağ olunuz :slight_smile: