Öykü

Kurban ya da Boğaç Han’ın İmtihanı

Nihayet her ikisi de boyun eğip,
İbrahim de onu yüz üstü yere yatırınca
ona şöyle seslendik:
“Ey İbrahim!”
“Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır.”
Sâffât 103-106

On beş sene önce çakal seslerine, tavuk çığlıklarına ve gecenin ayazına uyandığında bazı şeylerin asla aynı olmayacağını biliyordu.

Saatler işliyordu. Tik. Tak. Tik. Tak. Birileri merdivenlerden iniyordu. Sonra bir gürültü duyuldu. Duvarlar titredi. Biri patır kütür merdivenlerden düştü. Alt katta biri çığlık attı. Boğaç kalkıp çıplak ayaklarını buz gibi taşa bastı.

Sonra merdivenleri iniyordu. Biri düştü. Düştü. Dükkânın demir kapısının kilidi çözüldü. Duvarlarda onlarca saat hep aynı zamanı gösteriyordu. Kemik tozu kokuyordu. Çıra alevi. Yanık kontrplak; çam kozalağı ve akçaağaç. Kızgın çelik. Sıvı epoksi. Yeni pişmiş boraks.

Annesi elektrikli bir zımparanın başında sap küçültüyordu. Makine vızıldıyordu; kemik, fildişi renkte beyazlıyordu.

“Bıçağı çıkar oğlum,” dedi annesi.

“Ne bıçağı anne?”

“Bıçağı ateşten al.”

Boğaç harıl harıl yanan ocağın başına yürüdü. Alev yüzüne vurdu. Demir maşayı iki eliyle tutup akkor bıçak parçasını çıkardı. Uzun, silindirik tenekenin içindeki suya daldırdı. Çelik soğudu, hızla büzüşüp sertleşti, yılan gibi tısladı. Suyun üstünden dumanlar çıktı. Boğaç yağ sızması rengi gözüyle tayin etti. Çok net. Sonra aside daldırdı. Gaz yağına. Metal bir fırça ile bıçağın üstünü fırçaladı. Deniz köpüğünü andıran Şam çeliği neon yansımalarla parladı. Bıçağı soğumaya bırakıp annesinin yanına yürüdü.

Annesi bıçak yuvasını açmak için ince bir testereyle kemiği kesiyordu. “Bundan sonra kurbanı sen keseceksin,” dedi.

“Yapamam ben anne. Kıyamam ben.”

“Bundan sonra kurbanı sen keseceksin. Haberin yok mu?” Kemiğin üstüne bir keskiyle B harfi oyuyordu. “Baban söylemedi mi?”

“Babam nerde?”

“Kurbanın başında. Sen bana bıçağı ver.”

“Hazır değil ki daha…”

Annesi kalkıp ocağın yanında asılı duran kızgın çeliği çıplak elleriyle aldı. Ellerinden alev fışkırdı. Yanık et kararıp deriden sıyrıldı. Annesi ince bir zımparaya bıçağın ağzını sürdü, kıvılcım sülfür yangınından bir şelale gibi aktı. Turkuaz ve karamel rengi ateş dönüp hortum gibi gökyüzüne savruldu. Sonra annesi atölye masasına oturdu. Kemik sapın başına pirinç pimleri gömdü, çekiçle vurup sabitledi.

“Yeterince keskin olmazsa hayvana eziyet olur,” dedi. Yanık elini bıçağın ağzında gezdirdi. Kemiğin içine koyup reçineye bastırdı. “Hayvana eziyet etmezsin…” Bıçağı Boğaç’a uzattı. “Al,” dedi. “Hadi git. Seni bekliyorlar.”

“Ben yapamam anne.”

“Seni bekliyorlar.”

Boğaç sirenleri duyuyordu. Duvardaki saatler işliyordu.

Tik.

Tak.

“Eziyet etme. Eziyet edemezsin. Günah…”

Bıçağa baktı. Annesinin elinden çıkan bir şaheser. Eski ve yeninin doygun bir harmanı. Organik ve inorganiğin hüzünlü ve korkunç aşkı. Bıçağı eline aldı.

Ve kapıdan geçince atölyenin sıcağı bir anda buz gibi ayaza döndü. Kargalar kanat çırpıyordu. Kar atıştırıyordu. Birileri toplanmış. Birbirinin kurtları bunlar. Köylüler. Akrabalar. Çakallar. Gaddar köpekler. Daire şeklinde dizilmişler. Ortalarında boz rengi boğa karların arasında yatıyor ve büyük, tamamı siyah gözleri ile Boğaç’a bakıyor. Herkes Boğaç’ı izliyor. Babası boğanın başında, yüzünde kırk farklı surat… Bir bezle hayvanın gözlerini kapatıyor. Vekâletçiler ellerini kurbanın üstüne koyuyor; ağızlarından salyalar akarken.

Boğa tepiniyor, çırpınıyor, karı tekmeliyor. Birazdan boğazı kesilecek. Ama bunun farkında mı? Çırpınması bu yüzden mi? Yoksa içinde bir yerlerde neler olacağını hissediyor mu?

Kurban edileceğini biliyor mu?

* * *

On beş yıl sonra bir meyhanede bekliyordu; mekânın adı Sokakbaşı.

Başkentte yağmur var. Akşam saatleri. İş çıkışı. Koşturuyor insanlar. Yağmur damlaları ahşap çerçeveli camlara vuruyor. Sokağın karşısındaki seyyar kokoreççinin neonları yağmur damlalarını yakıyor. Su, yolunu bulmaya çalışan yılan gibi süzülüyor. Üstleri örgü perdelerle süslenmiş ince camlar bunlar. Cilalı rafların üstünde toprak testiler, zeytin kavanozları, teneke küllükler, eski Ankara evleri minyatürleri, porselen çaydanlıklar, taştan oyulmuş el yapımı Kapadokya bibloları. Burası hep aynı kokuyor; ucuz sigara ve anason. Ve bugün fasıl biraz farklı. Bir ut, bir keman, bir bas gitar, bir akustik gitar, bir tef, bir kadın vokal.

Hüzünlü bir parça çalıyorlar.

 

Daha kapı eşiğindelerken Emre’yle Güray’ı görmüştü. Emre’yi sarı saçlarından tanımıştı. Güray sakallarını uzatmıştı. Amca çocukları ona doğru yürürken ayağa kalktı. El sıkıştılar. Kaç bayram oldu? En son yine bir Kurban Bayramı’nda görüştüler.

“Başın sağ olsun kardeşim,” dedi Güray. Büyük kardeş olarak bu yükü o üstlendi.

“Başın sağ olsun Boğaç abi.”

“Dostlar sağ olsun. Hoş geldiniz.”

“İyi misin?” dedi Güray. “Nasılsın? Hiç değişmemişsin ya…” Hint kamışı sandalyeyi çekti.

“İyi iyi… Oturun, geçin.”

“Mekân güzel usta,” dedi Emre. “Fena değil. Güzel. Salaş. Sakin hem…”

“Hep burada mısın?” dedi Güray.

“Yok.” Boğaç birasını yudumladı. “Öyle, bi’ burayı biliyorum.”

“Şefim!” Emre kasaya el salladı. “Aynısından… İki…” Eliyle iki işareti yaptı.

Güray mekânı süzdü. “Güzel güzel,” dedi. “İstanbul çok kalabalık abi… böyle değil ki…” Cüzdanıyla araba anahtarlarını masaya koydu. Sığır derisi ve polimer, cilası atmış ama iyi silinmiş ceviz ağacına oturdu.

“Öyle,” dedi Boğaç. “Zor İstanbul.”

“Çok zor abi. Değer ama.” Emre başıyla onayladı. “Sen nasıl yapıyorsun burada?”

“Neyi nasıl yapıyorum?”

“Gri şehir abi. Binalar, bakanlıklar, postallar, darbeler… Deniz yok. Bunalmıyor musun? Renk yok.”

“Görmesini bilene var. Siz ne zaman geldiniz?”

“Sabah geldik. Halamlara uğradık.” Emre iPhone’unu çıkardı. Mekânın loş ışıklarına telefonun güçlü beyaz LED’i karıştı.

“Eee,” dedi Güray. “Sen n’apıyosun şimdi?”

“İyiyim, ben işte dükkândayım.”

“Dükkân duruyor mu ya?” dedi Emre. “Sizin evin altındaydı.”

“Duruyor.”

“Rakı mı içseydik?” Güray kasaya doğru baktı. Komiler pinekliyordu.

“Pahalı burada biraz,” dedi Boğaç.

“Bir yetmişlik açtırsana,” dedi Güray. Emre kalkıp elini uzatarak kasaya yöneldi.

“Yetmişlik yok herhâlde,” dedi Boğaç.

Kumral vokal söze girdi.

Allı turnam ne gezersin havada…

 

Bir dakika sonra mezeler hazırdı: Haydari, deniz börülcesi, köpeoğlu, taratorlu köz patlıcan. Güray az olup olmadığını sormuştu, Boğaç yeter dedi. Otuz beşlik Yeni Rakı’yı Emre doldurdu. Metal kapak yırtıldı; ufak çentikler çıtırdadı. Aslan sütü bardağa doldu.

“Vay be,” dedi Güray. Elini Boğaç’ın omzuna koyup sıktı. “Yaşar amcam da göçtü ya… Yaşlanıyoruz be oğlum ya… Mekânı cennet olsun.”

“Cenazesi nereden kalkıyor?” dedi Emre.

“Orada, Karşıyaka’daki camide.”

“Yarın sabah.”

“Evet.”

“Nasıl olmuş?” Emre metal maşa ile buz koyacakken Boğaç eliyle onu durdurdu.

“İyi değildi zaten,” dedi. “Hastaydı. Alzheimer falan da başladı. Yürüyemiyor, edemiyor. Kolu zaten sıkıntılı. Gece kalkıp dükkâna inmek istiyor. Merdivenlerinden inerken düşüyor işte. Ambulansta eks oluyor…”

“Amcam eskiden hastaydı zaten,” dedi Güray.

“İdare ediyordu da… son iki üç senedir bakım lazım oldu.”

“Birini mi tuttunuz?”

“Yok,” dedi Boğaç. “Ben baktım.” Rakı bardağını eline aldı. Aslan sütü parlak ve beyaz; avcunun içinde büyüyor, gözlerini alıyor.

Yağan karı hatırlatıyor.

“Zor olmadı mı tek başına?”

“Oldu.”

“N’apacaksın işte…”

“Amcamın anısına,” dedi Güray. Kadehini kaldırdı. “Amcamın anısına kardeşim… Mekânı cennet olsun. Başın sağ olsun…”

Uzun ince bardaklar babasının anısına çınladı.

 

Çok uzun zaman oldu ya…” Güray mezelerden yiyordu. “Ama köy başkaydı abi… Sade… temiz… Dert tasa yok. Büyük şehirde insan bunalıyor yani. Bi bayramda seyranda evinde olmak istiyorsun, gelen giden olsun diyorsun.”

“Sürekli köyde de yaşanmaz ki abi,” dedi Emre. “İnternet yok bir şey yok.”

“Sen neredesin şimdi Güray?” Boğaç rakısını yudumladı.

“Amcaoğlu ben işte babamın yanındayım.”

“Güvenlik şefiydin.”

“Aynı hâlâ. Gece gündüz güvenliği kontrol ediyoruz işte.”

“Çok çalışıyorsun öyle mi?”

Güray başıyla onayladı. “İzin mizin yok bizde işte günü şeyi belli olmaz. Buraya da emanet edip öyle geldik yani, hem amcamın cenazesi hem bayram falan. Bir de uzun ya…”

“Amcam da çalışıyor…” Boğaç rakısını yudumladı.

“Çalışıyor o da… Gelecek ama yarın.”

“Çalışmak iyi tabii ya,” dedi Boğaç. “Çalışmak iyi de… Çalışıp edip şimdi n’apıyoruz? Mutlu oluyor muyuz yani? Mutlu olmak için çalışıp didiniyoruz. Günün sonunda mutlu muyuz?”

“Mutluluk anlık bir şey amcaoğlu ya… Öyle uzun bir mutluluk beklemeyeceksin hayattan. İşte böyle güzel bir seks ya da güzel bir yemek… işte arkadaşlarınla güzel bir akşam… Yoksa mutluluk nedir ki? Ama boş durmayacaksın… İşleyen demir ışıldar. Sürekli bir işle meşgul olmak lazım. Yoksa insan sürükleniyor kendi karanlığına… Boş duranın kafası kötüye çalışıyor.” Rakıdan bir yudum aldı. “Boş duranı Allah sevmiyor.”

Boğaç Güray’a baktı. Güldü. Omuz silkti. Allah lafı ağzından düşmeyip rakısını yudumlayanlara aşinayız. Şaşırmamak lazım.

Güray durumu çakıp iştirak etti. “Ya,” dedi. “…Ramazan da şimdi geçti ya amcaoğlu… Öyle bir kaçamak işte. Siz varsınız falan… Yoksa…”

“Yok canım bir şey demedim…”

Emre kafasını iPhone’dan kaldırdı. “Ama Yaşar amcam da çok çalışkandı mesela,” dedi.

“Nasıl?”

“Amcam da çok çalışırdı diyorum. Köyde yani benim hatırladığım çok çalışırdı.

“Öyleydi ya…” Güray saatine baktı.

“Gün doğarken kalkardı. Hadi tarlaya… Sıcağa kadar bir çalışıyor, sonra öğle sıcağında uyuyor, sonra bi daha… Amcamın oturduğunu görmedim ben.”

“Gece de uyumazdı.”

“N’apıyor?”

“Namaz kılıyor.”

“Öyleydi,” dedi Güray. “…şeye kadar da devam etti…”

Bir an herkes sustu. Gözler bir tepki aradı.

Yağmur cama daha sert vurmaya başladı.

Karların içindeki boğa çifte attı.

Eğer bizi sual eden olursa,

Boynu bükük benzi soluk yar söyle…

“Neye kadar?” dedi Emre.

Boğaç rakısından bir yudum aldı.

“Yav neyse işte…” Güray elini cebine attı.

“Ne söyleyeceksen söylesene,” dedi Boğaç.

“Kardeşim neyse ya… uzatmayalım… Kusura bakma… Sen buradan eve mi geçeceksin? Dükkânın üstünde değil mi sizin ev?”

Boğaç rakısını yudumladı. Kumral vokale baktı. Cama döndü. Gökyüzüne baktı.

“Cevabını bildiğin soruyu sorma…”

Gökyüzü ona kükrüyor.

 

Siz arabayla mı geldiniz?”

Güray başıyla onayladı. “Nereye gideceksen bırakalım seni.”

“Yok,” dedi Boğaç. “Motor var ya benim.”

“Abi motor duruyor mu ya?” dedi Emre. “Külüstür olmadı mı o?”

“Siz çıkın ben geliyorum.”

“Oğlum bölüşseydik.” Güray başını yana yatırdı.

“Siz çıkın abi. İstanbul’da da siz ödersiniz.”

“Yok be oğlum ya. Bölüşürüz.”

Boğaç kalkıp deri montunu giydi. “Hadi,” dedi.

“Eyvallah Boğaç abi,” dedi Emre.

Emre’yle Güray kapıya doğru geçtiler. Boğaç kasaya geçti. İnce kâğıdın üstündeki mavi mürekkeple yazılmış kargacık burgacık yazıları okudu. Ya rakı midesini bulandırdı ya adisyon.

“Yetmiş lira rakı,” dedi. “İki tane. Yüz kırk. Otuz ne?”

Kasada duran bıyıklı adam Boğaç’a bakmadan omuz silkti. “Meze otuz. İki su on beş. Yüz seksen beş abi.”

“Meze otuz mu?”

“Otuz abi.”

“İki su niye on beş?”

“Yedi buçuk abi.”

Güray’la Emre kapıda oyalanıyorlardı. Boğaç cüzdana baktı. İki ellilik. Bir yirmilik. Bir beşlik. Üç buçuk bozuk. Sesini alçalttı: “Baba misafirim var da, İstanbul’dan geldiler. Ben şunu bırakayım. Sonra hesaplaşırız olur mu? Ben geliyorum zaten buraya. Biliyorsun.”

Adam Boğaç’a baktı. Yağmur sulusepkene döndü. Boğaç saate baktı. Camdan dışarı baktı. Ona bakan gözler. Gözlerini kaçıran Güray’la Emre. Yüreği öfke ile doldu. Hüzünle. Çaresizlikle. Değişmemişler. Emre’yle Güray. Onlar da değişmemiş. Hiç değişmemişler.

Akşam oldu allı turnam dön geri…

Adam, Boğaç’ın verdiği paraları saymadan aldı.

Yağmurlu üst geçit basamaklarında birileri yüksek sesle kavga ediyordu.

* * *

On beş sene önce karın içinde uyandı; hayvanın büyük, kara gözleri Boğaç’a bakıyordu.

On adam boğayı yere yıktı. Toprak titredi. Eriyik kar etrafa sıçradı. Sonra bir bezle gözlerini bağladılar. Arapça şarkılar okudular. Babası kemik saplı, uzun ve keskin bıçakla boğanın gırtlağını kesti.

Kaynar suyun üstündeki buhar gibi bir buhar gökyüzüne yükseldi. Bıçak kemiğe sürtündü, hayvanın gırtlağı ve gazel damarları kor gibi tüttü. Urganla bağlı üç ayağı çaresiz çırpınırken tek ayağı kara gömülmüştü. Toynağı karın altındaki bir taşa vurdu, yankısı yakındaki dişbudağın dallarındaki kargaları uçuşturdu.

Boğaç kanı gördü.

Bembeyaz karın üstünde açık kırmızı ve hızla kristalleşiyor. Soğuyor. Katılaşıyor. Kararıyor. Açılan çukurda, üstündeki köpükler donup girdaba düşmüş gibi dönüyorlar. Hayvanın karnı hızla kalkıp iniyor.

Vekâletçiler kirli ellerini boğanın üstüne koyduklarında babası eziyet etmemeleri gerektiğinden bahsediyordu. Bıçağı dahi göstermezsin. Günah. Günahtır. Hayvanın kafasını okşamıştı. Boğazını okşamıştı. Rahatlatmıştı. Sırattan geçeceği için kutsalmış.

Kestiler. Sonra hayvanın arka ayaklarından bağlayıp traktörün kepçesi ile yukarı doğru kaldırdılar. Hidrolik pistonlar inledi, paslı demir çığlık attı; boğanın kanını baş aşağıyken süzdüler. Sonra derisini yüzdüler. Sarı-beyaz yağ tabakası bir hastalık gibi görünmüştü. İman tahtasını baltayla kırmışlardı. Dört bir yandan derisini yüzüp bir çamaşır ipinin üstüne astılar. Ezelden beri halk partiliydiler. Derisi hava kurumunun.

Canının çıkması tam bir dakika sürmüştü.

Kan durdu ama buhar hâlâ tütüyordu. Sonra hep bir elden hayvana giriştiler. Parçalayıp tandıra götürdüler. Kaburgaları evin balkonuna asıldı; kuruması için. Et ve kemikleri beş torbaya ayırdılar. Kura çekilip vekâletçilere dağıtılacak. Sakatatı kireçli suda bekletilip bol suyla yıkanacak. Boynuzlardan bıçak sapı yapılacak. Kemikler kaynatılıp çorba yapılacak, ilikleri sökülecek, kalanı köpeklere verilecek. Gözleri, yanakları ve dili alınacak.

Amcaları hesap yapıyordu.

Boğaç her şeyi hatırlıyordu.

Kolundaki saate baktı.

Tik.

Tak.

* * *

On beş yıl sonra babasının mezarını kazıyordu.

Kara toprak nemli ve parlak. Çiy düşmüş sabahtan. Yağmur rengini, kokusunu açmış. Ve babasının na’şını indiriyorlar. Bir karış genişliğindeki odun levhalar kırk beş derece açıyla üstüne konuluyor. Boğaç küreği yumuşak toprağa daldırıyor. Yüz on santim derinlikteki mezara atıyor. Herkes orada. Amcaları, yengeleri, kuzenleri, yeğenleri, enişteleri, annesinin tarafından tanımadığı birileri, halaları; halaları ağlıyor.

Gökyüzü tuhaf. Parlak ve kapalı. Sıcak. Bunaltıcı. Yanık balata ve ölü kokuyor; çakal leşi.

Uzakta yağmurun hâlâ perde perde indiğini görebiliyordu. İnce yağmur demetleri parlıyordu. İndiği tepeler boydan boya mezarla kaplıydı. Boş yer kalmamış. Ölüler toprağı doldurmuş. Doymamış ama. Doymuyor. Hâlâ yutacak birilerini arıyor Karşıyaka.

Boğaç yıkadı. Boğaç gömdü. Herkes olması gereken bir merasimi izler gibi, resmiyetle izleyip gitti. Sanki bir televizyon şovu izlediler; öğrenmek için. En son başında Boğaç kaldı. Sonra o da gitti. İmam, babasını öteki dünyaya yolcularken onunla konuştu. Can suyunu Yaradan verdi.

Gökyüzünden boşalan yağmur bir anlığına güneşin altında parladı. İnce ve parlak damlalar yeryüzüne düşmeye başladı.

 

Köyde çok zaman geçirdik birlikte ya,” dedi Güray Karşıyaka Mezarlığı’nın çay bahçesinde. Emre telefonla konuşuyordu. Yağmur bastırınca burada kaldılar. Birer çay söylediler. Önceki günden kalan sohbetlerine devam ettiler. “Güzeldi. Eskide kaldı. Eski hep güzeldi oğlum ya…”

“Eski güzel değildi de yaşadığımız duygu güzeldi yani. Nostalji işte. Onu hatırlıyoruz. Onu özlüyoruz. Yoksa eskinin neyi güzeldi…”

“Öyle deme oğlum ya… Yine böyle bayramlarda felan, bağ evinde… Sonra koptuk. Herkes başka bir tarafa. Şimdi ama mesela görüşmesek dahi bak bir şey değişmemiş. Öyle büyümüşüz yani, anladın mı?” Çayını yudumladı. “Bu arada bağ bahçe diyorum da… Ya bir şey söyleyeceğim sana.”

Boğaç yağmuru izliyordu. Yağmurun oluşturduğu organik nehirler çatlak asfalt yoldan aşağıya çamur ve gazete kağıtları taşıyordu. Çay bahçesinin ucu ipten kurtulmuş tentesi hızla savruluyordu, yağmur teneke gölgeliğe düşerken patırdıyordu.

Bir an Güray da yağmura baktı. Poliüretan kaplı tente cama vuruyordu. “Şimdi bu Musa dedemden kalan tarlalar var ya,” diye devam etti. “Onlar şimdi hâlâ dedemin üstüne görünüyor ama bir tapusu felan yok yani. Şimdi amcam da olmadığına göre… Amcamın payının hani direkt sana geçmesi lazım. Yani o tarlaların müşterekten çıkıp tek tek vekâletleri verilip paylaştırılmaları lazım sana geçmesi için. Çünkü şimdi dedemin üstüne tapusu yok ama jandarma baktığı için onların kayıtları oluyor. Önce jandarmadan parsel numaralarına baktırıp orayı tescilleteceğiz, sonra tapu haline dönüştürüp vekâletçiler arasında paylaştıracağız. Noterde halletmemiz lazım.”

“Oralar ekilip biçiliyor mu?”

“Ekip biçen olsa bile biz yapamayız. Satmak lazım işte.”

“Ne kadar ediyor?”

“Valla bilmiyorum. Sorarız.”

“Şu işler bi bitsin de.”

Emre metal ayaklı sandalyeyi çekip oturdu. Yüzü beş karış.

“Hayırdır?” dedi Boğaç.

“Yok ya… öyle iş güç.”

“Sen şimdi burada mısın, Avrupa’da mı?”

“Kosova’ya gideceğim işte ama oradaki adam puştluk yapıyor. Öyle gel dedi ama bileti oradan al ucuz olur diyor. Amına koyim zaten kesin bir şey yok. Yarın dönün dese döneceğiz. Memleketin hali belli. Mecbur gidiyoruz işte.”

“Ne zaman gidiyorsun?”

“Dokuzunda.”

Boğaç başıyla onayladı. Dışarı baktı. Yağmurun altında, başka bir cenaze için birileri ağlıyordu. Şehit cenazesi. Bayrağa sarılı tabutu hâkî üniformalı askerler taşıyor. Beyaz tören tozluklarının altındaki postallar yağmurla ıslanmış asfaltı dövüyor.

 

Ne zaman Ayşe yengem öldü,” dedi Güray. “…o zaman tersine döndü her şey. Sonra amcam hastalandı, senin okul, iş güç derken… görüşemedik tabii. Ama bazen diyorum yani niye görüşemedik sonuçta Ankara şurası yani, uçakla bir saat. Bazen diyorum ihtiyacın olduğunda yanında olamadık. Biz niye kuzeniz oğlum?..”

“Abi öyle olmuyor ki.” Boğaç kemik saplı çakısıyla oynadı. “Herkesin kendi hayatı… kapılar kapanınca unutuluyor. Mesafeler büyüyor. Kimsenin zamanı yok işte. Sonsuza kadar birlikte mi duracağız? Hayat…”

“O çakı yengemin yaptığı mı?” dedi Emre.

Boğaç çakıyı gösterdi. “Evet.”

“Bana da yapmıştı bir tane. Kaybettim.”

“Eskiden yapıyordu öyle. Babamdan önce de yapıyormuş. Dedesinin babası demirciymiş.”

“Nasıl demirciymiş?”

“Bildiğin demirciymiş… Yunan’a esir düşen dedesi.”

“Tülek Ebe de mi yapıyordu?”

“Yok.”

Güray lafa girdi: “Ya Tülek ebenin hikâyesini aslında film yapsan olur mesela. İşte yine ne çıkarsa taşradan çıkıyor…”

“Tülek ebenin hikâyesi neymiş?” Emre biriyle mesajlaşıyordu.

“Sen küçüksün, hatırlamazsın şimdi, asıl adı Hediye’ymiş. Birkaç köy ötede yaşıyorlarmış esasen. Çayın karşısında. Bana da dedem anlattı.”

Boğaç Tülek Ebe’nin iki kaşının arasındaki turkuaz ay yıldız dövmesini hatırlamıştı.

“Dul kalmış o köyde,” diye devam etti Güray. “Köyün adamları da önüne geleni alıyormuş. Savaştan göçten adam kalmıyor tabii, kalan kadınları da isteyen alıp karısı yapıyor yani. Tülek Ebe kendisiyle ailesini alıp bizim köye gelmiş. Musa dedemle evlenmiş. Geceleri çayı yüzerek geçiyormuş, sırtında tüfekle. Oradan kadınları kurtarıyormuş. Tecavüzden, dayaktan, ölümden… Bizim köye gelen olursa da karnından vuruyormuş. Güçlü kadın işte…”

“Aynen abi,” dedi Emre. “Zaten köyde herkes karnından vurularak ölür. Kural mı bu?”

“Kardeşim efsane ile doğru çatışırsa efsaneyi seçeceksin…”

Boğaç çayını yudumladı. “Kalkalım hadi,” dedi. Elini uzatıp havada görünmez bir şeyler imzaladı.

Kapının önünde, üstüne büyük ve pembe bir flamingo stickerı yapıştırılmış metalik gri bir Vespa duruyordu.

* * *

On beş sene önce bağ evinin üst katında, sert bir somyada, sert bir battaniyenin altında uyandı. Sobanın içindeki odunlar çıtırdıyor. Birileri hâlâ iş yapıyor. Birileri çalışıyor. Taşrada boş duran adam sevilmez. Duvardaki saatler işliyor. Tik. Tak. Tik. Tak.

Pencereden tandıra baktığında insanların et taşıdıklarını görmüştü. Plastik leğenlerde, teneke kovalarda ve ağzı açık torbalarda beyaz sinirle alacalanmış, hâlâ kararmamış etler taşınıyordu. Kemikler parçalanıyor, kaslar üstünden sıyrılıyordu. Paketlere ayrılıyordu. Kura için. Kura çekecekler ve vekâletçiler etleri paylaşacak.

“Üç gün ibadet edersin,” demişti babası. “Hayvanı öteki dünyaya göndermek için. Üç gün ibadet edersin. Önce fakire verirsin. Sonra komşularla yersin. En son kendi payını yersin. Üçe bölersin. Âdettendir.”

Tülek Ebe’si alnındaki iki yemenisi ile çalışıyordu. Hafif çekik ve ufak gözleri, yüzü soğuktan yanmış. İki kaşının arasındaki turkuaz ay yıldız dövmesi. İki adamın taşıyacağı bir paketi taşıyor. Birileri el arabasında karıştırdıkları kireçli suya hayvanın sakatatını döküyor. Üç gün o suda kalıp bütün mikrobu ölecek. Sonra böbreği, şirdeni, işkembesi, kırkbayırı, bağırsakları, ciğeri ve yüreği alınacak.

Babası ikiye ayrılmış iman tahtasının arasından hayvanın yüreğini göstermişti. Beyaz, dar bir kese içinde koca bir yumruk. “Böyle atıyor,” demişti üstüne bastırırken. “Böyle atıyor, kanı pompalıyor, can veriyor.” Ama söktüler. Kalbi yok artık.

Bir süre sonra etleri eşit parçalara ayırdılar. Beş pakete bölüp kuraya oturdular. Herkes payına düşeni aldı; paketler ayrıldı, tandırın soğuk köşesine yığıldı. Mevsimlik işçiler sofrada yerlerini aldı. Herkes öğle yemeği için büyük eve girdi. Evin çoban köpekleri boğanın büyük uyluğu için kavga ederken amca çocuklarının karda oynadığını görmüştü. Annesi bıçak biliyordu.

Sonra tavukların çığlıklarını duymuştu. Gün gece oldu. Birileri hâlâ iş üstünde. Çakal iniltileri. Patlayan tüfek fişekleri. Kanlı tüyler. Salonun büyük duvarında asılı Atatürk portresi, ahşap duvar saati, Bismillah yazısı.

Babası bir elinde ayaklarından tuttuğu Sultan tavuğu ile kapıda dikiliyordu. Elleri kan içindeydi. Arkasından gelen ışık Boğaç’ın gözlerini alıyordu.

“Çakal dadanmış yine,” dedi babası. Tavuk durmadan çığlık atıyordu. “Çakal dadanmış.”

Ay, bulutsuz gökyüzünde parlak ve büyüktü. Görüyor. İzliyor. Kaydediyor. Her şeyi görüyor. Dişbudağın dallarındaki kargalar ona bakıyor. Boğanın kellesine; sararmış dişlerine, kesik yanaklarına, boynuz oyuklarına bakıyorlar. Bahçe duvarı üstüne konulmuş. Boş göz kürelerinden akan kan donup kristalleşmiş.

Boğa ağlıyor.

* * *

On beş yıl sonra Güray’ı dinliyordu; ayaz yakıyor, gökyüzü kapalı yine.

“…bu da Brezilyalı hatun tamam mı?” dedi Güray. “Bunu alıyor götürüyor sahile. Böyle hafif ağaçlar var ya bizim orada. Arabayla götürüyor. İşte diyor, Ramazan’ya şimdi, ‘No haram, no alkol, no seks. This month is sacred…’ diyor. Kız şaşırıyor. ‘No seks?’ diyor. Bizimki dayanamıyor. ‘No seks… no seeks… Yes seks amına koyim ya… Yes seks.’” Güray kükreyerek güldü. “Valla amcaoğlu no diyemedim diyor bana da…”

Boğaç Black Label’dan bir yudum aldı. Kuzenlerinin gülüşüne iştirak etti. Sokakbaşı kalabalıktı. Dışarıdan bakınca sıcak ve gürültülü görünüyordu. Kumral vokal şarkısını söylüyordu. Güray, Emre ve Boğaç karşısındaki üst geçidin merdivenlerinde oturuyorlardı.

“Daha ne hikâyeler var da işte…”

“Bir de senin askerde bi’ anın vardı abi,” dedi Emre.

“Ohoo… askere girersek çıkamayız. Bitmez askerlik hikâyeleri.”

Boğaç sessizdi. Düşünüyordu. Cebinden kırışık bir sigara çıkardı. Ucu bükülmüş, kâğıdı yalanmış koyu yeşil ot bitki esansı kokuyordu. Plastik çakmağıyla sigarayı tutuşturdu, nemli kâğıt usulca kavruldu.

“N’aptın amcaoğlu ya,” dedi Güray. “…görüşmeyeli cıgaracı mı oldun?”

Boğaç sigarayı uzattı. Güray birkaç saniye bekledi. Sigaraya baktı. Emre’ye baktı. Sonra alıp bir nefes çekti. Öksürdü. Tekrar sigaraya baktı. “Vay amına koduğumun çocukları ya,” dedi.

Boğaç, kara gözleri düşünüyordu.

 

Bu hayatta ne yapıyorsan kendine yapıyorsun kardeş…” Güray’ın gözleri gölgeliydi.

Boğaç güldü. “Başka bi söz bulamadın mı?”

“Ne gibi?”

“Şu klişeleşmiş sözleri bırak artık ya… On sene öncesinin lafını kullanıp durma. Ne yapıyorsan kendine yapıyorsun… zaman her şeyin ilacı… Bi’ yeni bi’ şey söyle…”

“Kardeş klişe dediğin bu zamana kadar işe yaramış ki o yüzden klişe olmuş. Mesela Polat Alemdar tamam mı? Her yaptığı iş klişe ama niye seviliyor?..”

“Güncelle kendini. Hâlâ bana on beş sene öncesinin dizisinden örnek veriyorsun…”

“Ya kafa açma amına koyim tamam…”

Sustular. Cıgaralarını tüttürdüler. Viski içtiler. Boğaç’ın gözleri kumral vokalin yüzünü seçemiyordu. Uzak. Çok uzak. Yağmur yaklaşıyordu. Rüzgâr bir şeyler fısıldıyordu. Ağaçların ölü dalları savruluyordu. Boğaç, Sokakbaşı’nın ufak tabelasının üstüne tünemiş kargaları gördü.

Bir dakika sessizliğin ardından Güray tekrar laf açtı: “Ya Boğaç,” dedi. “Biz şimdi hafta sonu döneceğiz. Şu iş pazartesiye kalmadan halletsek olur mu?”

“Ne işi?” dedi Boğaç.

“Konuşmuştuk ya… Tarlalar falan. Notere falan gitmek lazım. Herkesten vekâlet alınması lazım. Şimdi bayram perşembe bitiyor ya, cuma halledersek…”

Boğaç güldü. “İşiniz gücünüz tarla… arsa…”

“Ne diyorsun oğlum lan? Ben senin için diyorum…”

“Yav beni yeme Güray… biliyoruz işte…”

“Yok oğlum. Süresi var onun için diyoruz…”

“Ne süresi ya?” diye sesini yükseltti Boğaç. “Ne süresi?”

Güray birkaç saniye öylece baktı. Sessiz kaldı. Tövbe çekip önüne döndü.

“Kalkalım mı abi?” dedi Emre.

“Misafire böyle mi davranıyorsun sen amcaoğlu?”

“Amcaoğlu deme bana…”

“Oğlum niye ters yapıyorsun lan? Derdin ne?”

“Açgözlüsünüz siz. Hayatınızda bir şey mi gördünüz… Fakirden zengin oldunuz. Amına koduğumun sonradan görmeleri…”

Sessizlik.

Çıt yok.

Sükût.

Ne güzel böyle.

Ama bu kadar sessizlikte iç sesini duyuyorsun.

O da genelde hiç iyi şeyler söylemiyor.

“Cıgara kafana mı vurdu, n’aptı?” dedi Güray, Emre’ye ciddi ciddi bakarken. Boğaç’a bakmıyordu. “Salak salak konuşma.”

“Cıgara başka nereme vuracak lan gerizekâlı.” Boğaç deri ceketinin cebindeki kemik sapı hissetti. Gülüp omuz silkti.

“Bana sert yapma sikerim senin belanı.” Güray’ın küfrü boş caddede yankılandı. Karşıdaki taksi durağında oturanlar onlara döndü.

“Yav abi,” dedi Emre. “Sakin. Tamam…”

“Onca zaman geçirdik birlikte… o günlerin hatırına susuyorum…” Güray yere tükürdü. “Saçma sapan konuşma benim asabımı bozma.”

“Yürü kalk gidelim biz abi.” Emre ayaklandı.

Boğaç viskiyi yudumladı. “Koduğumun cühelası,” dedi. Güldü. “Koduğumun cühelası seni. Köy de köy… Köyü çok seviyorsun madem siktir git çoban ol.”

“Boğaç haddini aşma.”

“Sizin açgözlülüğünüz hasta etti…”

“Ne diyosun oğlum sen?”

“Sizin pisliğiniz hasta etti babamı…”

“Yürü kalk, gidelim abi,” dedi Emre. Güray’ın omzuna elini koydu.

“Otur amına koyim biz niye gidiyoruz…”

“Aç köpekler sizi… çakallar…

“Boğaç lafını bil.”

“Babamı siz öldürdünüz.”

“Yeter lan!” Güray ayağa fırladı.

“Babamı siz öldürdünüz,” diye bağırdı Boğaç.

“Siktir git lan! Amına koduğumun delisi!”

Boğaç bir anda atılıp iki elini Güray’ın boynuna doladı. Otun ve viskinin beslediği canavar gün yüzüne çıktı. Boğa ağaçların arasında hücum etti. Karnına bir yumruk çıkardı. Yüzüne bir yumruk savurdu. Pis üst geçit merdivenlerinden boğuşarak aşağı düştüler.

Kargalar oldukları yerde kanat çırpıp çığlık attı.

Dolunay tepelerinde yükseldi.

 

Ve iki dakikanın ardından Boğaç yerden kalkamaz hale geldiğinde ve taksiciler onları ayırdığında Güray bağırarak “Hastasın lan sen!” demişti. Boğazı yırtılacak gibi bağırdı: “Hastasın amına koyim lan sen!”

“Siktir git lan!” Boğaç elini cebine attı.

Bir yumruk daha.

“Lan oğlum senin baban hastaydı hasta! Şizofrendi. Sesler duyuyordu. Yaptıklarını unuttun mu lan! Sen kimsin it!”

Emre, abisini tutmaya çalıştı. Taksiciler aralarında bekliyordu.

“Yüz verdik tepemize çıktı amına koduğumun nankörü! Siktir git!”

“Ya tamam abi bırak ya.”

“Baban öldü diye ses etmedik yaptığı şeye bak. Koduğumun deli manyakları. Biz de iyilik yapalım diye uğraşıyoruz.”

Boğaç göğsüne bir avuç kanlı viski kustu. Kemik bıçak sapını sıkı sıkı tuttu. Çeliği baş parmağıyla açtı.

“Siktir git lan bundan sonra sen! Amına koduğumun yabanisi! Adi pezevenk! Siktir git bundan sonra! Sen kimsin lan! Bi götü boklu dükkânın var. Senin bu hayatta neyin oldu da! Kimsin sen!”

Boğaç ayağa kalktı. Bıçağı sıkmaktan parmak eklemleri bembeyaz. Her yanı kasıldı. Boğa yere düşmemek için çifte attı. Midesinden kursağına bir şeyler yürüdü. Kargalar kapı gıcırdaması gibi ötüyorlardı. Sonra Boğaç gevşedi. Güray’ın karanlıkta parlayan kapkara gözlerini gördü çünkü. Ağzından salyalar akıyor. Gözleri dolunayın altında parlıyor. Çakal gözleri. Ufak, kapkara gözler.

Değmezsin,” diye fısıldadı. “Değmezsin amına koyim,” dedi. “Değmezsin.”

Güray, Emre’nin kollarından kurtuldu, taksicilerin arasından Boğaç’a bir aparkat çıkardı.

Yağmur suyu soğuk ve ferahtı. Çamurluydu. Kan yağmurun üstünde, suya damlatılmış bir damla mürekkep gibi yayıldı. Kargaların kanat çırptığını duymuştu. Dolunayın neon yakamozu suya vurdu. Ağaçların arasındaki boğa ayağını kara gömdü. Burnundan buhar üfledi.

Kara gözleri geceden kara.

Ve birazdan olacakları bildiğinden ağlıyordu. Sesi Boğaç’ın kulaklarını dolduruyordu; derinlerden gelen ham metalin uğultusuyla.

* * *

On beş sene önce babası onu buz gibi taşra gecesine uyandırdı; “Kalk,” dedi. “Kalk. Zaman geldi. Kalk oğlum. Zaman geldi.”

Tik. Tak. Tik. Tak. Tik. Tak. Tik. Tak.

Elinden tutup çekiştirdi, Boğaç çıplak ayaklarını taş zemine bastı. Sonra taş sundurmadaydı. Avludaydı. Biraz sonra u şeklindeki bağ evinin karla çamura dönmüş toprağının üstünde yürüyordu. Titriyordu. Babası hızlıca çekiştiriyordu. Çoban köpekleri uyluk kemiği üstüne salyalarını akıtıyordu. Çeneleri örse inen çekiç gibi çınlıyordu. Çakallar inmiş. İnmiş çakallar. Çakallar inmiş. Geçip gitmişler itlerin yanlarından ve tandıra girmişler. Amcasının çocukları kimseye çaktırmadan tandıra girmişler. Beş pakete bölünmüş kurban etini kendilerine göre pay etmek için. Kendilerine fazlasını almak için. Amcaları hesap yapıyordu. Boğaç her şeyi hatırlıyordu. Kurbanın azı çoğu olmaz. Kanlı tüyler ve boğa ağlıyordu. Ama biliyor mu?

Kurban edileceğini biliyor mu?

Babası onu dişbudağın altına getirmiş. Bir çukur kazılmış. Karların arasında kara toprak eşilmiş. Ağacın kalın ve çürük kökleri üstünde urgan ipler ipliklere bölünmüş.

Babası bir bezle gözlerini bağladı ve Boğaç’ı yüzüstü bir ağaç kütüğüne yatırdı. İki eliyle tek ayağını bağladı. Boğaç çırpınıp ağlıyordu. Ama çok güçlü. Güçlüler. Çünkü her birinin ruhu orada. Ağızlarından salyalar akan çakallar. On adam onu yıktı. On çakal onu yıktı. Babası Arapça şarkılar okumaya başladı.

Tekbir.

Allâhü ekber Allâhü ekber lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber, Allahü ekber Allahü ekber ve lillâhi’l hamd.

Babası Boğaç’ın boynunu okşadı. Başını okşayıp rahatlatmaya çalıştı. Bıçak, kemik yatağından usulca çıktı ama Boğaç görmedi. Duyuyor sadece. Çakal iniltilerini duyuyor. Köpekler daha iyi bir parça için birbirine ürüyor. Çeneleri gümleyerek kapanıyor.

Tehlîl.

Bismillahi Allahü ekber.

Soğuk çelik boğazına kar suyu gibi dokundu. Dişbudağın ölü dalları sallandı, rüzgâr uğuldadı. Kargalar kanat çırptı.

Tik.

Tak.

Sonra bir tüfek fişeği yıldırım gibi patladı. Dokuzlu şevrotin çıplak eti parçaladı. Kanın, karı eriterek aktığını duydu. Tülek Ebe’si onun gözlerini çözdü. Alnındaki turkuaz ay yıldız dövmesi, başında iki yemenisi; gözleri gecenin karanlığında parlak ve ıslak. Babası kolundan boşalan kana aldırmadan hâlâ Arapça şarkılar okuyordu.

Kargalar ona bakıyor. Bahçe duvarının üstüne koyulmuş, kesik yanaklarına kristalize gözyaşları akmış boğa ona bakıyor. Gökyüzündeki dolunay ona bakıyor. Ve zaman, bir ayna gibi kırılıp çözülüyor sanki.

Saatler duruyor.

Yaradan bütün gözleri ile onu izliyor.

* * *

Ve on beş yıl sonra başkentin kasvetli ve buz gibi gece yarısına uyandı.

Babasının mezarının başında, ağzında pas ve kusmuk tadıyla uyandı.

Titreyerek çakal iniltilerine uyandı.

Mermer mezar taşı karanlıkta parlıyordu; keskin grenlerle damarlanmış monolitik ölüm belgesi:

Yaşar Dirse Tekin
D.28.04.1946
Ö.08.06.2019
RUHUNA FATİHA

“Seni bekledim,” dedi bir kız sesi. “Uyudun bir saat. Sızdın mı denir ya da…”

Boğaç karşısındaki mezarın kenarına oturmuş kızı gördü. Dizlerine kadar gelen eteğiyle koyu kahve bir yaz elbisesi. Saçları kıvırcık, yüzü beyaz. Bulanık. Flu. Elindeki sigaranın dumanı bulut gibi salınıyor.

“Sen kimsin?” dedi Boğaç.

“Tanımadın mı?”

“Yok.”

“Sokakbaşı’nda çıkıyorum. Ümit ben.”

“Ümit.” Boğaç güldü. Öksürdü.

“N’oldu?”

“Hiç.”

Kız sessiz kaldı. Bir süre sigarasını içti, yağmur atıştırmaya başladı.

“Yağmur geliyor,” dedi sonra. “Burada mı yatacaksın?”

“Sen beni nereden buldun?”

“Kavga ettiniz. Sonra motorla seni izledim. Vespa’m var bir tane. Seni iyi dövdüler.”

Boğaç ellerini soğuk toprağa sürdü.

“Başın sağ olsun,” dedi kız.

“Ben gömdüm onu.” İç çekti. Ağlamaklı oldu.

“Neden ki?”

“Nası neden?”

“Senin yerine gömenler yok mu?”

“Gömdüler. Zaten gömmüşlerdi. Toprağı ben attım.”

“Çok ilginç bi’ şeysin sen ya…”

Rüzgâr leş kokularını dağıtıyordu. Dolunay bulutların arasından görünüyordu; dalların arasından. Kargalar ötüyor. Üstüne pus iniyor mezarlığın, uzaktan yağmur tekrar yaklaşıyor.

“Sen niye buradasın?” dedi Boğaç.

“Merak ettim.”

“Az huzur istiyorum. Git hadi.”

Kız, Boğaç’ın eline bir şey tutuşturdu. Polikrom çelik, koç boynuzu sap, B harfi oyması.

“Çektin ama kullanmadın. Niye? Merhametli adamsın.”

“Korkak demiyor da…”

“Baban nasıl öldü?”

“Ne?”

“Baban nasıl öldü?”

Boğaç bıçağa baktı. Ağzı hâlâ keskin. Kemik sert. B harfi bir girdap gibi dönüyor. Kıza döndü. “Merdivenden düştü.”

“Üzüldün mü?”

Boğaç gözlerini kısıp kızın suratına baktı.

“Yani üzüldün mü yoksa… yani şimdi… daha kötü ölümler var.

“Ne gibi?”

“Akciğer kanserinden ölüm. Seneler sürer. Başında beklersin. Düzelecek diye. Düzelmez. Solar. Yaprak gibi.” Kenarına oturduğu mezarın üstündeki kuru menekşe yapraklarını çıtırdattı.

“Kim?”

“Annem.”

“Sen üzüldün mü?”

Kız sigarasından bir nefes çekti. “Ben kötü bir insanım.” Avcunun içindeki kuru yaprakları savurdu.

“Üzülmedin mi yani?”

“Üzüldüm. Ama bir parçam sevindi. Kurtuldum çünkü. Yükümden kurtuldum. Annemi öyle görmek istemiyordum.”

Boğaç kıza baktı. Kız omuz silkti. Aldırmıyor. Pek umurunda değil. “Sen üzüldün mü?” dedi.

“Bilmem. Affetmek zor… unutmak zor…”

“Merdivenden düşerken tutamadın mı?”

“Tutamadım.” Gökyüzüne baktı. “Tutmadım.”

Kız oturduğu yerden kalktı. “Yağmur geliyor.”

“Gelsin.”

“Bu sefer yakalanmayalım.” Boğaç’ın elini tuttu. “Ben de kendimi suçlamıştım. Annemin ölümüne. Onu çok üzdüm. Ama hangimiz karar veriyoruz ki; kim suçlu kim suçsuz?… Kim suçlu bu hikâyede şimdi? Kurban kim? Kim masum? Kim suçlu bu hayatta? Herkes suçlu bu hayatta. Herkes masum… herkes bir şeylerin kurbanı… birilerinin…”

Boğaç kızın yüzüne baktı. Onda birkaç yüz görmüştü. Tülek Ebe’si. Annesi. Eski sevgilileri. Hayatına giren güçlü kadınlar. Narin ama güçlü elleriyle onu taşıyanlar. Kınalı eller…

 

Vespa’nın sissy barı yoktu; üstüne kocaman pembe bir flamingo stickerı yapıştırılmıştı. Boğaç ne anlama geldiğini sorduğunda Ümit “Allı turna,” dedi. “Allı turna. Flamingo demek.”

Boğaç motora binip kıza sarıldı. Lacivert deri ceketi yumuşak ve dardı. Anason, mentol ve sandalağacı kokuyordu. Yağmur Karşıyaka’nın üstüne yağıyordu. Onları takip ediyordu. Dolunay yoktu. Kargalar yoktu. Uçmuşlar. Gitmişler bir yerlere. Sanki görevlerini tamamlayıp kayboldular. Ve önü açık; yol dümdüz gidiyor.

Rüzgâr yüzünden akarken Ümit isminin anlamını düşündü. Kolundaki saate baktı. Büyük cam ekran çatlamış. Kavgada olmuştur. Göstergeler durmuş. Sığır derisi kordonunu çözüp saati yola fırlattı. Ardından yüz elli gramlık cam, plastik, çelik ve kromun, asfalt üzerinde onlarca parçaya ayrılmasının sesini duydu.

Artık arkasına bakmadı.

Kasvet Ulu

İnsanları rahatsız edecek ve yalnızca gerçekten olacağını düşündüğüm şeyler hakkında yazarım. Mutlu-luk benim için bir kaçamaktır. Herhangi bir mesaj verme isteği ya da anlaşılma kaygısı taşımıyorum. Ba-zen bu dünyada olan bütün kötülükler için kendimi suçluyorum. Çünkü hastayım ve bağlarımı kopardım. Yirmi üç yaşındayım ve gerçek adım Kasvet Ulu değil. Bunlar daha iyi günlerim. https://polikromhatiralar.blogspot.com/

Kurban ya da Boğaç Han’ın İmtihanı” için 14 Yorum Var

  1. Lightsky dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,
    Bu öyküde beni en çok etkileyenin, öyküyü okurken beni saran atmosferi ve bitirdikten sonra kalbime dolan duygular olduğunu söyleyerek başlamak istiyorum söze.
    Herhangi bir yerinde durdurmadan, gürül gürül aktı okurken.
    Öykünün atmosferi çok güçlü. Bir film izler gibi okudum.
    Bütün duyguları, göze sokmadan; hatta dile dökmeden; olayla, durumla, diyalogla okuyucuya geçirebilmişsin.
    Seni yazmaya iten şeyin vicdan olduğunu, içinde hiç susmadan konuşanın-sen onun kim olduğunu biliyorsun :relieved:-seni dürttüğünü düşünüyorum. ( Herkes için böyle değil mi zaten diyorsan; en azından benim için de öyle diyebilirim. :slightly_smiling_face:)

    Bir önerim olabilir mi diye kendi kendime sordum da…Dilin ve üslubun kendini bulmuş bence. Fazla bir şey yok diyebileceğim.
    Belki biraz daha ekonomik yazarak, öykünün gücünü arttırabilirsin.
    Öyküyü kısaltmaktan söz etmiyorum. Hepimizin farkında olduğu gibi, öykü kendi hacmini belirliyor zaten.
    Örneğin; bu sözcüğü ya da şu cümleyi atsam öykü ne kaybeder diye sorarak ilerlemek işe yarayabiliyor.
    Kutlarım. Öykülerde görüşmek üzere.

    Not: Saatin tik tak seslerinin tekrarı, devamı sağlaması, duyguyu taşıması ve gerilim yaratması açısından, özellikle hoşuma gitti. :clap::clap::clap:

  2. Merhaba Kasvet,
    Nefesimi tutarak, kendimi tamamen kaptırarak okudum. En iyi kurgun, en iyi öykün. Çok çok etkilendim.
    Geçmiş ve bugün arasındaki bağlantılar, boğanın bedeninin paylaşımı ile miras arasındaki geçişkenlikler, ayakta alkışlanacak cinsten.
    Kendine çok şey katıp, ileriye doğru sağlam bir adım attın bu öyküyle. Kelimeler doğru cümlelerde kendini buldu ve resmen akıp gitti.
    Tebrik ediyorum. Hep yaz👏

  3. Çok teşekkürler Gaye. Kendini bu kadar kaptırmana, etkilenmene ne kadar mutlu oldum anlatamam. :pray:

    Onuncu yılın şerefine elimden geleni ardıma koymadım, bu öykü için gerçekten çok uğraştım. En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız demiş Nazım Hikmet. Ben de bu sözden yola çıkarak en güzel öyküm henüz yazmadığım diyorum ve teşekkür ediyorum sana. :sweat_smile: Sonraki sayılarda görüşmek üzere…

  4. Selam Kasvet.

    Öncelikle ve muhtemelen tekrar söyleyeyim sen olmuşsun. Bundan sonra yapacağın değişiklikler yazar olarak tanımlanmak için değil kendi isteğin doğrultusunda yapacağın değişiklikler olacaktır.

    Öyküdeki metaforlar diğer arkadaşların söylediği gibi cuk oturmuş. Saat özellikle harika.

    Flashbackler ve finale doğru yoğunlaşmaları da mükemmeldi.

    Ama ben sanırım en çok hareket tasvirlerini seviyorum. Sadece beni o evrene ışınladıkları için değil ayrıca hepsinde ve her hikayende ağır başlı bir hüznü betimledikleri için…

    Karakterlerin ayrımı da çok başarılıydı. Hepsinin stereo tipten uzak ruhları vardı.

    Senin hikayelerinde son düzlükte bir gerçeklikten kopuş oluyor. Ben o groteskliği seviyorum. Ve çizdiğin hayran olunan/kurtarıcı/kandıran kız da bana Luc Besson filmlerini hatırlatıyor. “Genç” bir ilişki betimlemesi… Umut verici ve nostaljik.

    Ramazan bitince içmek, içki masasında dini konuşmalar, kurban paylaşımı, mal paylaşımı; memleketimden insan manzaraları… Değişmez!..

    Bu hikayede yalnız bir geri bildirim vereceğim faydalı olmak adına; Kasvet bir iki defa hayatı karakterler üzerinden didaktik bir şekilde tanımlayan konuşmalar yapmış. Neden söyledim? Çünkü bir yerde klişelerden bahsettirerek karakterlerine, sen de yermişsin bunu.

    Herşeyin sonunda rüzgardan uçan tenteyi izlemek bile yeterdi. Bize gereğinden çok fazlasını vermişsin.

    Ellerine yüreğine sağlık…

  5. Vector dedi ki: dedi ki:

    Kalemine sağlık.

    Söyleyecek söz bulamıyorum. Her şey ayarında, her şey mükemmel. Bizden birileri var burada, bizler varız. Samimiyet var burada, soğuk çelkk gibi gerçrk var. Dediğim gibi, yorum getirmeye çalıştıkça saçmalamaktan korkuyorum, o yüzden tadında bırakacağım. Hep yaz, daima yaz, arkana bakma.

    Kurbanla, dört bir yandan kuşatılmış Boğaç aynı kefede bana göre. Etraflarında bin türlü çakal dolanıyor, onları paylaşmak için. Habersiz görüyoruz ama belki de haberleri var bu durumdan.

    Çok uzatmak istemiyorum, tekrardan kalemine sağlık.