Öykü

Gölge

 I

Şehrin hisarları geçilmiş, hisarların burçlarına Eachann’ın sancağı asılmış, altın kapılar şahmerdanlarla çökertilmiş ve caddelerde sıkışan kral yanlısı şövalyeler, asilere karşı beyhude bir çaba ile kılıçlarını savurmaya devam etmişti. Kılıçların, okların, mızrakların ve plaka zırhlarının ardından bağırıp çağıran askerlerin ürkütücü seslerinin arasında kalan şehirliyse, canlarını kurtarabilmek için gözüne kestirdikleri evlere muhaceret etmiş, kendilerine karşı koyan ev sahiplerineyse çiftlik veya zanaat aletleriyle saldırmış, son bir aile üyesi kalana değinde amaçlarından vazgeçmemişlerdi.

Eachann, asi ordusuna şunları söylemişti:

“Kral ve avareleri kadar suçlu olan, malıma ve mülküme bir şey olmasın, mahkemelerde sürünmeyeyim, diye suspus kalan, çıkar sağlayan ve rant uğruna şereflerini sidiklerle dolu kaldırımlarda kendilerini pazarlayan yosmalar kadar alçaltan, cadılarla iş birliği yapan ve şeytanın ta kendisine ruhlarını satan bu hainlere acımak, krallığımızın kutsal topraklarına hakaret etmek demektir.”

Kraliyet sarayının kakmalı altın kapısına kadar ulaşan asi ordusu, sarayın burçlarında konuşlanmış olan, barış için mallarından, mülklerinden ve kadınlarından olmayı göz yuman muhafızların tatar yayı oklarına, göğüs germiş ve düşmanın kırılan iradesine karşı muzaffer olmuştu. Hiçbir ok, hedefine ulaşamamıştı.

Gece boyunca süren kuşatmanın sonunda beyaz bayraklarını açan, teslim olan saray muhafızları, yeni kral olacağını tahmin ettikleri Eachann’a diz çökmüş, adına dualar etmiş ve canlarının bağışlanması için aman dilemişlerdi. Eachann, sözünden dönmemiş ve krallığına, her bir kum zerreciğinin bile değerli saydığı ve basmaktan bile çekindiği ülkesine bu ihaneti edenlere, çanak tutanlara asla müsamaha göstermeyecekti. Her birinin kelleleri alınmış, mızrakların uçlarına asılan kelleleri şehrin en ücra köşesinde bile dolaştırılarak yeni hükümdarın sözünün eri olduğu ispatlanmıştı.

Eachann, şehre bir fatih gibi, zırhlı atının üzerinde, sol elinde savaş kılıcı, öbür elindeyse ailesinin sancağını taşıyarak giriş yapmıştı. Bir fatihe nasıl ilgi, alaka, saygı ve hürmet gösteriliyorsa, Eachann’a da aynısı uygulanıyor, adına ayak üstü kahramanlık şarkıları söyleniyor ve tanrıdan, saltanatının sıhhatle dolu olmasını diliyorlardı. Eachann, yurttaşlarına sikkeler dağıtılmasını, evleri yanan, yağmalanan, hasar gören veya bir başka sebepten dolayı rahatsızlık yaşayan her birineyse yardım edilmesini emretmişti.

Kraliyet sarayına vardığında, devrik kral Edward’ın taht odasında kendisini beklediği söylenmişti. İvedilikle taht odasına giden, ağabeyinden tacı almak isteyen Eachann, ne yapacağını tam olarak bilmiyordu. Bazı soyluların zorlaması, birkaç asılsız dedikodu ve sahte fermanlara kulak kabartan Eachann, ağabeyinin canını alacağına dair yeminler ediyor, krallığın her bir tarafında da bu buyruğunu tellal aracılığıyla yineletiyordu.

İşte karşısındaydı… ağabeyi Edward. Kolları tahtın kolçaklarına savrulmuş, başıysa uyuyormuş gibi sol omzuna doğru kaymıştı. İniltileri taht odasının her bir tarafından işitilmekteydi. Otuzlu yaşlarında, erkek evlat sahip olabilecek kadar kuvvetli bir kralken, dalkavuklarına göre hayatını şekillendiren, hudutlarındaki tecavüzlere kulak asmayan, kale beyleri arasında gerçekleşen kavgalara karışmayan, bilge bir rahipmişçesine onlara öğütler vermeyen, sarayındaki eğlencelere, maskeli balolara, tiyatrolara ve ziyafetlere para yetiştirebilmek için vergi üstüne vergi koyan, halkının çaresizliğine kulaklarını kapatan ve yalnız başına bir konuda bile karar verecek yeteneğe sahip olamayan Kral Edward, Nortory Krallığı’nın on dokuzuncu Hükümdarı, Koruyucusu.

“Hoş geldin, kardeşim.” dedi Edward. “Beni kedere sürükleyen, gerçeği ayırt etmeme engel olan, olanca varlığıyla beni bataklığa çeken ve ölmem için yanıp tutuşan tahtımı, asamı ve tacımı sana, kıymetli kardeşime bırakıyorum. Bundan sonra değersiz bir kulum. Bu kutsal ülkenin tek bir kum tanesine bile ayak basmayı hak etmeyen bir adamım. Güç, beni zehirledi. Her hükümdarın zayıflığıdır bu. Hakim olamadığım terbiyem ve iradem, benim zayıf bir mahlukat olmamı sağladı. Günlerce eğlenceler ve ziyafetler verdim… Dalkavuklarla dolu sarayımda neşe eksik olmadı. Ancak, ben gerçekliğimi kaybettim. Ne amaçla bu tahtta oturduğumu unutur oldum. Başkalarının göreviymiş gibi algıladığım krallık yönetiminden bihaber yaşadım.”

Eachann, sabırla devrik ağabeyini dinledi. “Tanrı senin günahlarını affetsin… Ancak burası benim dünyam, kendi ağızınla ihanetini itiraf ettin. Benim krallığımda ihanetin rütbesi, makamı ve unvanı yoktur… Her zaman sorumsuz bir insan oldun. Hakkın olmamasına rağmen insanların mallarına el koydun, adamına göre kararlar verdin. Adaleti sağlaması gereken mahkemelere rüşveti teşvik ettin ve sana dil döken, hazinene para aktaran veya değerli eşyalar ile seni çehresine alan adilere kolaylıklar sağladın. Krallığımın itibarını yerle bir ettin, hudutlarımız, sınır krallıklarının süvarileri tarafından tecavüze uğradı. Nice köy harap oldu, nice erkek ağaçlarda asıldı ve nice kadının namuslarına leke sürüldü. Sense, birkaç ayak takımı yüzünden ordumu büyük bir savaşa sokamam, diyerek sorumluluğu üzerinden aldın. Sana defalarca mektup gönderen, yardım talep eden derebeylerine kulak asmadın ve hatta, dalkavuklarının fikirleriyle birlikte onlara cezalar yazdın, bazı mallarına el koydun ve daha fazla vergi vermelerini istedin.

Ancak ben, kullarıma şunun sözünü veriyorum: Askerlerimin kılıçları, paslana değin düşmanlarımın cehennem kadar iğrenç yüreklerine saplanacak. Krallar, yücelik ile dolup taşan bana diz çökecek ve adaletimin hissedilmeyeceği tek bir kutsal toprak dahi kalmayacak. Bu sözlerim şerefimdir, yerine getirmediğim takdirde yolum cehennem olsun, mezarım çıbanlarla dolsun ve beni, kutsal bedenimi yaratıcımız kabul etmesin. Tacım, başımda erisin, asam yulaflardan değersiz kılınsın ve tahtımsa bana mezar olsun. Tanrı bana huysuz bir ölüm bahşetsin, dünyaya inancımızı yayana dek ruhum huzur bulmasın.

Ve en büyük günahımsa sana benzemek olsun, ağabey. Eleştirdiğim şeye dönüştüğüm vakit beni ne cennet ne de cehennem kabul etsin.”

Edward acı bir tebessümle, “Büyük sözler, kardeşim.” dedi. “İnsan birçok şeyi unutur, unutmuş gibi davranır. Tıpkı benim yaptığımı yapıyorsun. Yapamayacağın şeyler üzerinden kendini büyük bir yükün altına sokuyorsun. Acı olan şeyse, bu uğraştan kaçınmanın yollarını arayacaksın ve kendini sefahatin tahrik edici göğüslerinde bulacaksın.”

“Büyük bir yükün altında kahrolmayı dilerim… Onurum, sefahate yüz çevirecek, sarayım ozanlardan temizlenecek, ruhum, halkım refaha ulaşana ve krallığımda nefes alan her bir canlının huzura kavuşacağa ana kadar azapla dolup taşacak. Bu yükümlülüğe razıyım…”

“Tanrı, zatı şahanenizi doğru yoldan ayırmasın.” dedi Edward. Hızla tahttan doğruldu ve burnu yere değene kadar diz çöktü. Mırıldanarak kardeşine dualar etti. Oynaması gerektiği rolün bu olduğunu kendine inandırıyordu. “Senden nefret etmeyeceğim. Üzerime tezekler attırsan, yerin metrelerce altındaki bir zindana dahi soksan yadırgamayacak, devletimizin başının bana verdiği karara boyun eğeceğim. Öleceğim günü sevinçle bekleyecek, her gün senin adına tanrıdan af dileyecek, selametin uğruna şeytanlarla pazarlık dahi edeceğim. Senin üzerine salınacak huzursuzluğu bile kendi şahsıma talep edecek, krallığımızın istikbali için uğraşan kardeşime kolaylık sağlayacağım. Aklımı dahi yitirsem bu sözlerimi yerine getireceğim.”

“Pekâlâ, ağabey… Muhafızlar!” dedi Eachann. İçeriye bir sıra şövalye girdi. Hepsi de tacından olan bu adamı kolundan tutup çekiştirmek, yeni krallarına yaranmak niyetindeydiler. “Bu hainin kaderini ileride, meclisimi topladıktan sonra belirleyeceğim. O güne değin zindana götürün… Yoğun bir koruma çemberi altında tutulmasını istiyorum.”

II

Birkaç gün geçmişti. Şehrin çatlayan hisarları tamir edilmiş, zor durumda kalan yurttaşlaraysa nakdi destek sağlanmıştı. Aile üyelerini yağmacılar veya asiler tarafından kaybeden insanlarsa, mahkeme binalarında kuyruk oluşturmuştu.

Kraliyet sarayındaysa büyük bir ziyafet tertiplenmişti. Eachann’ın davasına katılan Hurl, Welby, Lertton, Midley ve Fierholm dükleri, yeni kralları adına kadehler kaldırmış, her biri kralın kahramanlıkları üzerine şiirler söylemiş ve dalkavukluk müessesesinde en tepede olabilmek için yarışa girişmişlerdi.

Yeni kralsa müsriflikten kaçınmamış, sofrasına kuğu, domuz pastırması, sığır eti, tavuk budu, jambon, yılan balığı, midye, otlu tavuk çorbası, soslu et, sarımsak ve kişniş ile çeşnili kırmızı et, uskumru, etli turta, güveç, fasulye, keklik, sülün, ringa balığı, morina balığı ve geyik eti gibi çeşit çeşit yiyecekleri servis ettirmişti. Ek olarak ziyafet salonuna krallığın birçok noktasından getirtilen tiyatro ve sirk kumpanyaları, yeni kral ve onun kıymetli misafirleri adına performans sergilemiş, bahşiş alabilmek için yeteneklerinin üstüne çıkmaya çalışmışlardı. Akıldan noksan, biçimsiz ve çirkin olan soytarılarsa eski kral hakkında olmadık şakalar yapmış, erkekliğinden dem vurmuş, kılıcı bile tutamayacak kadar kuvvetsiz olduğunu iddia ederek şen şakrak olan soyluları ve kralı eğlendirmişlerdi. Fıçılardan en pahalı biralar ve şaraplar akıtılmış, egzotik memleketlerden gelen içeceklerin tadına bakılmıştı. Gecenin sonundaysa şehrin her bir tarafından gözükebilecek şekilde tertiplenen havai fişek gösterisi gerçekleşmişti.

Bütün bu hengameye karşın Eachann, ağabeyine ne yapması gerektiği hakkında kendince tartışmaya girmişti. Kazanan bir taraf yoktu. Bir kral olarak eskisinin ölümünden son derece rahatlık yaşayacaktı. Saltanatının son bulması, imkansızlaşacak ve kendisine gizliden gizliye muhaliflik edecek kesimin bile ona gönülden bağlanmasını sağlayacaktı. İktidar sahiplerinin en büyük çelişkisiydi bu. Bir kral olarak verdiği sözleri hatırlatıyordu kendisine. Ona benzemeyecek, krallığında zafiyet anlamı taşıyacak hiçbir eylem ile anılmayacaktı. Yeri geldiğinde acımasız olacak, yeri geldiğindeyse bir kalem ve imza ile düşmanını affedecek ve canını, mallarını ve haklarını güvence altına alacaktı.

Bir kardeş olarak baktığındaysa acı çekecekti. Onun adına oruç tutacak, tanrılara dualar edecek ve bir başına kaldığı anlarda gözlerinden yaşlar boşanacak, nefessizlikten ağlaması kesilene kadar bu eylemi sürekli tekrar edecekti.

Ama şimdiden ölüm korkusu, ensesindeydi ve bu korkuyu yakalayamayacaktı. Her sırtını döndüğünde o da, kendisini taklit edecekti. Peşini bırakmayacak bir gölgeydi. Cellatların ağabeyini derdest etmesi ve kellesini almak suretiyle infaz etmesi gerekiyordu. Ölüm gününü engelleyebilir, ancak mukadderatında olan sonu değiştiremezdi. Eachann’ın tahta çıkmasında yardımcı olan derebeyleri, ölmesi için ayak direyecek ve krallarına şüphe tohumlarını ekecekti. Sahte, asılsız dedikodular ile onu gammazlayacak, iki dudağının arasından çıkacak olan ölüm emrini işitene değin de, bu yıpratıcı süreci tekrar edeceklerdi.

Şüphenin gölgesinde sindirilmek yerine galip gelmek isteyen Kral Eachann, o gece celladına ağabeyinin infazı için gerekli hazırlıkların tamamlanmasını da içeren bir ferman yazmıştı.

III

Yıllar geçmişti.

Eachann, verdiği sözleri hâlâ yerine getiremiyordu. Geçmişte, merhum ağabeyi Edward döneminde dukalıklardan veya krallıklardan alınan borçları, faiziyle geri ödemekle meşguldü. Bir gün dahi sarayından ayrılamıyordu. En fazla sarayına yakın olan Kraliyet Ormanı’nda ava çıkıyor, tazılarını küçük avları için koşuşturuyor, süvarilerineyse en iyi binici olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu.

Umduğu bir dünyanın hayali ile yanıp tutuşuyordu, ancak gerçeklik bu hayalin geri planda kalmasını sağlıyordu. Davasına ortak olan düklerin taleplerine boyun eğen, onların adamlarını saraya alan ve maaşa bağlayan Eachann, iktidar korkusuna mağlup olduğunu hissediyordu. Onlara borcu olduğunu ve bir dediklerini ikiletmemesi gerektiğinin farkındaydı. İktidar sahibinin havai kararlar vererek destekçilerini kaybetmesi demek, intihar anlamına gelirdi. Bu büyük adamlarsa, hiçbir gün kralları adına verdikleri mücadeleden bahsetmeyi eksik etmez ve feda ettikleri şeylerin bir listesini, her geçen gün kabartarak ulu orta duyurur ve takdir görmeyi beklerlerdi. Bu elbette krala ve onun kavalyelerine birer uyarı, paslanan hafızalarınsa tazelenmesine yarayan bir bilgi kırıntısıydı.

Bir gün, bir manastıra ziyarette bulunan Eachann, ikonalardan birinde diz çökmüştü. Çapulcu gibi giyinmişti. İçsel problemlerinden arınmanın bir yolu gibi gördüğü kimlik değişiminin meyvesini aldığı söylenebilirdi. Düşüncelerini özgürce haykırabilir veya daha alçak sesle bir manastırda mırıldanabilirdi. Bir şey yapmakla yükümlü değildi ve insanların gözleri, üzerinde olmadığından istediği gibi gezip tozabiliyordu.

“Ruhumun çırpınışını gören tanrım… Bana kulak ver, senin gözünde diğer kullarınla aynı mertebede olan bu zavallı kuluna akıl ihsan eyle. Bana bir yol göster, vermiş olduğum sözleri yerine getiremiyorum diye kendime kızıyor, bazı gecelerse işkence ediyorum. Sırtım yara izleriyle dolu… Sadece senin ve verdiğim sözler için bunu yapıyorum. Görevimi yerine getirmem, dünyayı tek bir hükümdarın emrine bırakmam ve gelecek nesillerimi savaşsız kılmam gerekiyorken ben, günlerimi sarayımda bana dalkavukluk edenlerin boş çenelerine sabretmek ve beni alttan alta tehdit eden soyluların taleplerini yerine getirmekle geçiriyorum.

Eriyorum… Bir şeyler yapmam gerekirken zincire vurulmuş gibi hissediyorum kendimi. Azap çekiyorum, bir kral değilken bunu özgürce söyleyebilmem gerektiğini düşünüyorum. Burası senin krallığın, tanrım. Benim gibi adamların dahi yetkisini kaybettiği bir ibadethane. Ağabeyimin görünmeyen kanı her bir tarafımda. Bu lekeyi çıkaracak tek bir madde bile yok. Aynalar benim için korkutucu. Çünkü hakikati gösteriyorlar. Ellerim onun kanlarıyla, kılıcımın pürüzsüz yüzeyiyse onun kafasından sıçrayan et parçalarıyla dolu. Gözlerime mil çektirsem bile kurtulamayacağım bir azabın içerisindeyim.

Eleştirdiğim şeye dönüşmek, halkımı daha fazla vergi altına sokmak, başlarını yastığa koyarken midelerinin guruldamasını duymak, beni tahta çıkaran soyluların dediklerini yapmak ve hudutlarımı taciz eden düşman askerlerine sessiz kalmak istemiyorum…”

IV

Kral, Saray Nazırı ile dertleşmekteydi. Shatruk, Anpe, Enren ve Sethke gibi esrarlı memleketlerden gelen baharatlı ve şifalı şarapları, nazırına tattırıyordu. Saray Nazırı, kral meclise katılmazken işleri onun adına yönetir, saraydaki hazineyi kontrol altında tutar ve kraliyete yeminli muhafızları koordineli bir biçimde yönlendirirdi. Bu nazır, Eachann’ın en yakın dostu ve akıl hocasıydı. Nazır, olmadık yerlerde kendisini “Aslan Terbiyecisi” olarak nitelendiriyor, kraliyet sarayına misafir olarak gelen derebeylerine göz dağı veriyordu. Soylular, krala yapılacak dalkavukluğu, nazıra yapmak zorunda kalıyorlardı. Onurlarını ve sabırsızlıklarını bir kenara atarak, boyun eğiyor, hem kral hem de nazır adına dualar ediyorlardı.

Kral:

“Davamın ne olduğunu hatırlıyor musun?” diye sordu nazırına.

“Krallıktaki usulsüzlükleri ortadan kaldırmak, kullarına ve derebeylerine adaletle yaklaşan bir kral olmak ve kutsal topraklarımızın tek bir kasabasının bile zarar görmemesini sağlamak.” dedi Saray Nazırı.

“Bunları başarabildim mi?”

Nazır, tereddütle başını salladı. “Elbette, majesteleri… Halkımız sağlınıza duacı, derebeyleri arasında bir kavga bile yaşanmadı.”

“Hepsi birer palavra,” dedi kral, ofladı pufladı. “Bana duymak istediğim şeyleri şakıyor gibi geldin, kardeşim. Diğer yağcılardan tek bir farkın vardı, hatırladın mı? Mutlak itaat ve sadakat. Senden başka hiçbir şey istemiyorum…

Tanrının yolundan ayrıldığım tek bir dakika bile olmayacaktı. Kutsal krallığımın itibarını yerle bir eden, problemleri nazırına veya beylerine bırakan ağabeyim gibi olmayacaktım, değil mi?”

“Elbette, Eachann.” dedi Saray Nazırı.

“Dünya dönüyor, insanlar daha fazla vergi veriyor ve hudutlarımdaki güvenlik hâlâ istenilen seviyede değil… Derebeylerim, köylerini ve kasabalarını ateşe veren, insanlarını kaçıran hasımlarına karşı koymak yerine görmezden geliyor, katliamdan kurtulanlara sus payı ve yeni bir hayat vaadi ile bir yerlere öteliyor. Aciz olduğumu hissediyorum, kardeşim. Eleştirdiğim şeylerin başıma gelmesinden çok korkmuştum… Ağabeyimin çaresizliğini anlamaya başladım, tacını aldığım gün bile bana ayaküstü nasihatlerde bulunmuş, büyük konuşmamam gerektiğini söylemişti. Bir hainin sözleri, diyerek geçiştirdim. Birçok şeye sahibim, altına, kadına, toprağa, tek bir sözüm ile kendini hisarlardan aşağıya atacak kadar itaatkar askerlere ve sayamayacağım birçok şeye sahip bir hükümdarım. Adıma unvanlar koyuyorsunuz… Falanca filana memleketinin kralı, dükü veya kontu diye. Saydıklarınızın yarısını bile görsem bana kafidir. Ancak böyle bir şey gerçekleşmeyecek. Beni bir kere bile görmeyen ve muhtemelen görmeyecek olan askerler, soylular ve fukaralar, neden bana biat ediyor, hakkımda kötü konuşmak istemiyor?”

“Siz tanrının elçisi, dünyevi hayatın en kudretli hükümdarısınız…”

“Kelime oyunları,” dedi kral, hayıflanarak. “İddiamın, hükümdarlığımın ve topraklarımın bana ve aileme kalabilmesini sağlayan birkaç süslü kelimeden ibaretler, söylediklerin.”

“Gerçeği değiştirmeyecek olan sözler,” diye karşı çıktı nazır. “Siz kralsınız, güç sizin elinizde… Ağabeyinizi idam edecek kadar acımasız, vatanını ve kullarının dirliğini düşünecek kadar da kutsal bir kral.”

“Kendi gölgesinin altında ezilmek istemeyen bir kral, diyelim şuna. Güç hırsı altında ezilen, kendi kanından birisinin kellesini aldıran bir cani. Öleceği gün bana etmiş olduğu bedduaların bin katını gece, yatağımdayken yaşıyorum. Sanki umduğu şeyler yaşanıyor hayatımda.”

“Huzursuzluğunuzu manastıra giderek dindirebilirsiniz,” dedi Saray Nazırı. “Ruhunuz yumuşayacak, zihniniz korkularınızdan arınacaktır.”

“Bir anlamı yok,” dedi kral. “Bu şehre, saraya bir fatih gibi girmiş, eyerimin üzerinde vakur bir edayla halkı, sidiklerle ve kanlarla dolu caddelerde selamlamış ve büyük yeminler ederek büyük bir sorumluluğu başımın üzerine koymuştum. Başımdaki kakmalı taç, suretinden çok daha ağır ve rahatsız edici. Her gün, bana görevlerimi hatırlatan bir cadı. Geçen her bir gün, ettiğim büyük sözlerin altında ezilmem için daha da ağırlaşan lanetli bir altın ve elmas yığını.”

Nazır, boyunca düşündü. Aklındaki fikirleri bir süzgeçten geçirdi:

“Bir fatihin yeri ordugahtır. Sizin ruhunuzu ferahlatacak olan şey de budur… Ordunuzu toplayın, kılıcınızı, düşmanın cehennem kadar kara olan yüreklerine saplayın… Kralları, unvanından ve zenginliğinden edin. Yaşamı ve ölümü, iki dudağınızın arasına bırakın. Kellelerden kuleler yapın, esirlerinizi para karşılığı serbest bırakın, koca koca şehirlerin kubbeleri sizin kutsallığınız karşısında yerin en alt katına kadar insin ve biat etsin. Size secde etmeyen bir ay ve güneş kalsın.”

V

Savaş meclisini başkentte toplayan kral, kendisine yemin etmiş olan tüm derebeylerine ulaklar göndererek haberler salmıştı. Eachann, savaşa gideceğini ilan edecekti. Sonsuz Topraklar olarak bilinen kıtadaki Shatruk Krallığı’na savaş ilan edecekti. Nazırının o gece anlattığı hikayeler, el değmemiş altın madenlerinin var olabileceği ihtimali hem kendisin hem de derebeylerinin -muhtemelen- iştahını kabartmıştı. Derebeyleriyle bu bahsi hiç açmamış olmasına rağmen, kendisini destekleyeceklerini hissediyordu. İşlenmemiş altınların cezbi, en üstten en altına kadar insanları tek bir fikir potasına sokardı. İdeolojiler, kavgalar ve kindarlık, rafa kalkardı ve her bir şövalye ve milis, efendilerinin doğrultusunda zırh kuşanırlardı.

En önemli derebeylerinin de bulunduğu meclise en son Eachann gelmişti. İhtişamından eksiklik etmemiş, en pahalı kıyafetlerini giyinerek meclis odasına intikal etmişti. Bir elinde altın kabzalı piç kılıcı, öbür elindeyse bilge bir kralmış gibi görünmesini sağlayan elmas kakmalı asası bulunmaktaydı. Başındaysa, ağırlık yapan, saltanatının en önemli sembollerinden birisi; tacı bulunmaktaydı.

Meclis odasındaki ahşap tahtına oturan kral, kendisine aynı anda diz çöken soylulara tek bir hamle ile yerlerine geçmelerini emretmişti. Birkaç dakika meraklı mırıldanmalar ve kaçamak bakışlar sonunda, teşrifatçı borazanı ile ses kalabalığını en az düzeye indirerek krala müsaade edilmesini duyurmuştu.

Kral:

“Bildiğiniz üzere ben, yıllar önce büyük bir dava uğruna zırhımı kuşanmış, isyan sancağımı göndere çekmiştim. Ağabeyime, kendi kanıma kılıç çekmiş, ailemin ar damarını keserek büyük bir yiğitliğin altına imzamı atmıştım. Ondan teslim aldığım taca ve kendisine karşı, büyük yeminler etmiş, kullarına karşı duyarsız kalmayacak bir kral olacağıma söz vermiştim. Ağabeyime benzemeyecektim. Bunu yıllar öncesinde, fatihliğin verdiği cesaret ile söylemiştim. Hâlâ da söylemeye devam etme niyetindeyim!”

Büyük bir alkış koptu, kral adına sözler söylendi ve takdir gördüğüne işaret eden kafa sallamaları görünmeye başlandı.

“Bir savaşa hazırlanacağız!” diye devam etti kral. Alkışlar kesildi, kafalar sabitlendi. “Halkımızın refaha ulaşabilmesi için ve verdiğim sözlerin yerine gelebilmesi için, kutsal bir sefere çıkacağız. Son yıllarda rağbet gören, esrarı aydınlanmaya başlayan Sonsuz Topraklardaki Shatruk Krallığı’na savaş ilan edeceğiz. Kendini tanrı kral ilan eden, altından bir adam olan VII. Puarki adındaki bir kafir. Yaşamın kendi lütfuyla var olduğunu iddia eden, şeytana tapan, iğrenç ve korkutucu ayinler yapan, anadan üryan dolaşarak toplumunu ahlaksızlaştıran bir elçi… İblisin oğlu. Altın madenlerine dokundurtmayan, halkını köle niyetine kullanan, çölün ortasındaki altından olma şehrinde sefahatle gününü gün eden bir kafir. Evet, yanlış duymadınız. Altından bir şehir, altından bir kral. Ve şehrin çevresindeki çöl dağlarının altında var olan altın madenleri. El değmemiş, işletilmemiş bir zenginlik. Krallığımızı refaha kavuşturacak olan yer. Vergiden beli bükülen halk nefes alacak, ağabeyimin derebeylerimden aldığı borçlar faiziyle ödenmiş olacak. İşlenecek tonla altın ile ticaret canlanacak, orduların bakımları kolaylaşacak ve hudut karakolları inşa edilerek, sınırlarımızı taciz etmek isteyen kötü niyetli düşmanlar bertaraf edilecek.”

Soyluların çoğu savaş naraları atıyor, hiç bilmedikleri bir çöl uğruna savaşmaya razı geliyorlardı. Mecliste şaraplar ikram edilene değin hep bir ağızdan Eachann’ın adı tekrar ediliyor, kadehler, krallığın refahı ve fatihleri kralın, gelecekteki nice zaferleri adına kaldırılıyordu.

VI
Shatruk şehri, Sonsuz Topraklar olarak bilinen kıtanın kuzey doğusunda bulunan, çevresi çöl ve kayalıklarla çevrili, en güvenli karasal ulaşımınaysa Tuz Koyu’nun kuzeyinde kalan Farmayut şehrinin güney kapısına kadar giden kızıl kiremit yolu ile sağlamaktaydı. Şehrin iç hisarı kerpiç, sonradan dikilen dış hisarıysa kızıl kiremitten yapılmaydı… Dış hisarın çevresindeyse iki set -aralarında on metre vardı- halinde hendekler bulunuyordu. Hendeklerin içi, su ile doluydu.

Şehrin içerisinde balık pazarı, şehir tapınağı, köle pazarı, çarşı, mahkeme, hipodrom, şehir meclisi ve askeri kışla gibi popüler meskenler bulunmaktaydı. Bu ve bunun gibi şehirler, bitmek bilmeyen uzun mesafelerin kolaylıkla aşılmasını sağlayan duraklardı. Tacirler ve kumpanyası, bu koca şehirleri kervansaray olarak kullanır, egzotik hayvanların sergilendiği gösterilere katılır, dilini bilmedikleri fahişeler ile ellerindeki bakırlarda kazılı olan sembollerle anlaşır ve keyif çatar, nargilelerini tüttürür, diri olduğunu fark ettiği köleyi satın alarak himayesine alır veya bunlara benzer şeyleri yaparak günlerini geçirirdi.

Olağan bir gün daha geçmişti bu esrarlı şehirde. Kadırgalarıyla, düşmandan habersiz bir biçimde yolculuk eden Kraliyet filosuysa, kıtanın kuzey doğu kıyısına demir atmıştı. Eachann, sabırsız ve hazırlıksız bir kral görünümündeydi. Seyyahlardan ufak tefek yardım almak dışında, lojistik veya jeopolitik hiçbir destek almayı reddeden kral, tanrının kendisine yardımcı olacağına inanıyordu. Ancak bu esrarengiz kıta ve boğucu sıcaklığı, daha karaya ayak basmadan askerlerinde ters etki yaratarak, iklimsel rahatsızlıklar yaşamalarına sebep olmuştu. Bazılarıysa öldürücü sivrisinekler yüzünden, yataklarında, ateşler içerisinde kıvranarak can vermişlerdi. Hatta ölenler arasında Midley ve Hurl dükleri de yer almaktaydı. Şikayetler artmasına rağmen, inadından vazgeçmeyen kral, ivedilikle Farmayut ve Shatruk şehrine varmak, fetihler gerçekleştirmek istiyordu. Hesaba katmadığı bir diğer şey ise, askerlerinin üzerindeki ağır deri veya boğumlu zırhlar idi. Kafalarına taktıkları miğferlerse, pişmelerine neden oluyordu. Sıcaktan arınmak isteyenlerse zırhlarını çölün ıssız bir kum parçacığına savuruyor ve arkasına bakmadan orduyla beraber yürüyüşe devam ediyordu. Buysa hastalık taşıyan sivrisineklerin gazabına uğramalarına neden oluyordu.

30.000 kişiden oluşan birleşik bir orduya hükmeden Kral Eachann’ın zayiatı, şimdiden 8.000 asker civarındaydı. Şans ve tanrısının ilahi kuvveti kendinden yana değil gibiydi. Ne bir köy ne de bir kasabaya denk gelmişti. Suları azalıyordu, askerlerin erzaklarıysa çoktan bitmişti. Bulabildikleri deveyi, kaplanı, çöl tilkisini veya ceylanı oklarıyla avlıyor, derisini yüzüyor, verilen molalardaysa ateş yakarak kestikleri eti pişiriyordu.

Birkaç gün daha geçmişti. Çeşitli sebeplerden dolayı ölen insanların sayısı 15.000’e dayanmıştı. Askerler, avladıkları bu gizemli mahlukların etlerini, yaratabileceği yan etkileri ve hastalıkları düşünmeden afiyetle midelerine indiriyorlardı.

Geri dönmeyi teklif eden kumandanlarına resti çeken Eachann, yavaş yavaş kendi kabuğuna çekilmiş, misafirlerini ordugahına dahi buyur etmemeye başlamıştı. Aslan Terbiyecisi, olarak anılan nazırının akıbetiyse pek hayırlı bitmemişti. Bu seferin ana planlayıcısı olduğunu sezen soylular, nazırın görevden alınmasını talep ediyorlardı. İktidarının son bulacağına dair kuvvetli sezgiler ve korkular içerisine giren, muhakeme yeteneğini kaybeden ve çevresindeki insanların dediklerine göre hayatını şekillendiren kral, isteklere boyun eğmiş ve kardeşi bildiği adamın görevine son vermişti. Ek olarak idam edilmesine de razı gelerek, dizginlerin derebeylerinin eline geçmesine olanak sağlamıştı.

Bu çölün ortasında yapayalnız kalan Eachann, eleştirdiği ve olmak istemediği ağabeyine dönüşmüştü. Derebeylerinin seferden vazgeçme taleplerine boyun eğmiş ve tek bir düşman öldürmeden, ganimet elde etmeden ricat etmeye başlamıştı… Geri kalan ömrüyse savaşsız, olaysız ve usulsüzlüklerle dolu geçmişti. Zayıflığın, sıradanlığın tahrik edici göğüslerine teslim olmuştu.

Berke Topbaş

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Günaydın
    Uzun bir öykü olmuş elinize, kaleminize sağlık. Bilinen bir konunun yeniden anlatımıydı okuduklarım ama sonunu merak ettiğim için sıkılmadan okuduğumu söylemeliyim. Öykünün yarım kaldığını düşünüyorum hatta IV. bölümde bitebilirdi bile. Eachann, ağabeyine benzediğini söyler kendini içkiye, eğlenceye verebilirdi. Bir başkası Onu devirebilirdi, üstelik bu durum son derece ironik olurdu. Yine de öyle bir son kolay olurdu.Siz kolay yolu seçmeden kahramanlıkla bitirmek istemişsiniz ama bir kaç eksiklik olduğunu düşünüyorum. İlk aklıma gelenleri yazayım.
    *Eachann, seferi için neden istihbarat yapmadı, eğer kısa bir araştırma yapsaydı ne kendisi ne de ordusu bu duruma düşmezdi.
    *Acaba giriş bölümünü biraz daha kısa tutup seferi anlatsaydınız o zaman sonuç zaferle biter
    Eachann, ordusunu neden eğitimle ve techizatla hazırlamadı.
    *Bir başka nokta böyle güçlü bir kralın iki yüzlü kötü dostları da olabilirdi hatta olmalıydı.
    *Belki de en önemlisi böyle romansların olmazsa olmazı prensesler ve kraliçeler neden yok.
    Sonuç olarak tekrar elinize sağlık diyorum. Klon konusu bu öyküye devam olabilir mi? sanmıyorum da umarım yeni konu yani 144. konu denk gelirde yeni bir uyanış ve yeni zaferlerle öykünüzü tamamlarsınız .

  2. Avatar for Willthem Willthem says:

    İyi akşamlar.
    Değerli yorumunuz için teşekkür ederim. Kusura bakmayın, görüşlerinizi daha yeni görüyorum… Sonuna kadar sıkılmadan, merak ederek okumanız benim için bir başarıdır. Eksiklikler hakkında sizlere katılıyorum. Birazcık aceleyle yazılmış bir metin olduğundan dolayı üzerinde durma fırsatı yakalayamamıştım. İlk kısmı kısa tutulabilirdi ancak yeni kralın, ağabeyine karşı verdiği sözleri okuyucunun görmesi gerektiği fikrine kapıldım. E, tabi bu da öykünün biraz uzamasına sebep oldu. Ek olarak kraliçe, prenses ve entrikacı soyluları eklememe sebebim de kısa tutma zorunluluğunu hissetmekten kaynaklandı.

  3. Eser sizin takdir sizin. Tekrar elinize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar