Öykü

Gözyaşları Siyah Giyer

Parmaklarım daktilonun tuşlarına her dokunduğunda çıkan ses kusursuz işleyen bir fabrikanın hayalini canlandırıyor gözlerimde. Gerçeklik üreten bir fabrikaydı bu. Her bir harf, her bir kelime gözle görülmeyen fakat en derinlerde hissedilen büyük bir gerçekliğin ufak detaylarıydı. İdealarımızda hayat bulmayı bekleyen kaderler ve insanlar kelimeler sayesinde yaşıyor ve gerçekliğimize karışıyor. Tıpkı gerçekliğimizin zamana karışıp uykusuz rüyalar mezarlığına gömülmesi gibi. Bu mezarlıkta ağıt yakanların döktükleri gözyaşı hep siyahtır. Ölülerini hiçliğin rengine boyayıp uğurlasınlar diye.

Yeni bir gerçeklik dokumaya her ne kadar son vermek istemesem de kelimelerin ruhuna can veren mürekkebim bitmişti. Gerçeklikle dokumak zor bir işti. Uzun bir süre rotanızdan şaşmadan yolunuza devam ederdiniz. Ve çoğu zaman varacağınız yere sorunsuz varırdınız ama bazen geriye dönük farklı yollar, farklı patikalar denemeniz gerekirdi. Kimisi tekrar sizi varış noktasına ulaştırırken, Kimisiyse aşılması güç devasa duvarlar çıkarırdı karşınıza. Aydınlık yerini karanlığa teslim ederdi. Sokak lambaları bir bir söner, mumlar çabucak eriyiverirdi. Böylece çıkmaz sokaklarla çevrili bir labirentle kaybolurdunuz.

Pek az gerçeklik dokuyucusu böyle bir durumda yolunu bulabilirdi. Şimdi ben de o karanlık sokaklarda yürüyordum. Yönetmelik bu vakayı mürekkep bitmesi olarak adlandırıyordu. Bu durumda kalan kişiler deneyimli gerçeklik dokuyucularına danışıyor ve kimi zaman yollarını bulabiliyorlardı. Kurtuluş hiçbir zaman mutlak değildi. Bilinmeyenin giysisini giymişti üzerine. Bulunduğumuz yer iki yüz seksen yedi odalı gökyüzüne doğru yükselen simsiyah devasa bir binaydı. Yemyeşil bir ovanın üzerine inşa edilmiş yalnız binaya genelde sis ve yağmur eşlik ediyordu. Yalnızlığın eşsiz dostlarıydı onlar. Binanın girişinde kocaman altın harflerle gerçeklik dokuma merkezi yazıyordu.

Bana soracak olursanız merkezi yerine fabrikası daha doğruydu. Her dokuyucunun kendine ait bir odası vardı. Odanızdan çıkmanız acil durumlar dışında pek olası değildi ama olurda çıkarsanız her odanın ardından gün boyu yankılanan daktilo sesleri küçükken babamın çalıştığı fabrikaya yaptığım ziyaretlerde duyduğum sesleri çağrıştırıyordu bana. Artık bu karanlık sokaklardan kurtulmam gerekiyordu. Ahşaptan yapılmış sandalyemi geriye doğru ittim. Siyaha boyalı sandalyenin en üstünde altı rengi daire içinde yine aynı renkte on iki yazıyordu. İsimlerimizin bir önemi yoktu. Her birimize bir numara vermişlerdi. Şimdi ben de on altı numaralı dokuyucuyu ziyaret edecektim. Ayağa kalktım odada bana ait tek şey olan kırmızı halıyı açtım ve siyah kapının altın kulpunu çevirerek koridora çıktım. Simsiyah tavanı ve duvarlarıyla çıkışını göremediğiniz büyük bir sıkıntıyı çağrıştırıyor koridor. Altın rengi asma abajurlar aydınlatıyordu koridoru. Ve aynı renk bir halı serilmişti ayaklarınızın altına. Yürüyordum. Yürümekten başka hiçbir şey yapamayacaktım sanki.

Solgun gökyüzünde hareket eden sessiz bulutlar gibiydi adımlar. Kulaklarımı cezbeden tek ses yankılanıyordu bilinmezliğe giden bu karanlık yolda. Her biri hislerimizin karmaşık ve dolambaçlı benliklerine sızmayı bekleyen yüzlerce gerçekliğin dokunma sesiydi, her bir kapıyı arkamda bıraktığımda boyutlar arasında var olmayan rüzgârın eksikliğini kapatıyor. Ve onun benliğine bürünüp eserek gerçeklikler arasında seyahat ediyordum. Sonu bilinmezliğe varan bir seyahat değil bu aksine her gün önünden geçtiğim bir durak kadar iyi biliyorum sonunu. Ve işte on altı numaralı odanın önündeydim.

Seyahatin duraklarından biri. Kapıyı çaldım. Bir süre bekledim. Kimse kapıyı açmaya gelmemişti. Fakat sonra kapının aralık olduğunu fark ettim. Sanki zihnim gözlerimi de alıp gitmiş ve ben geri geldiklerinde nerede olduğumu ve nereye baktığımı ancak anlamıştım. Kapıya ittim. Davetkar bir şekilde açıldı. Dehşetin 0kalbinde unutulmuş bir yaraya adım atmıştım ve feryadı tüm bedenimi sarsmıştı. Gözlerimse ona söylenen gerçeği yalancılıkla suçluyordu. Fakat çok geçmeden yalancının kendisi olduğunu anlamıştı. On altı numaralı dokuyucu intihar etmişti. İçeri girdim. Adımlarımı soğuk gri mermer zemin karşıladı.

Antik çağ ustalarının ellerinden çıkmış gibi duruyordu. Burası daha önce ziyaret ettiğim dokuyucunun odası değildi. Burası bir metro istasyonuydu. Sağımda tren, kapılarını açmış ve yolcularını varacakları yere götürmeye hazırdı. Sol tarafımdaysa gencinden yaşlısına birçok insan vardı. Onları kaderlerinin bir sonraki durağına götürecek treni bekliyorlardı. Fakat ne hareket ediyor ne de konuşuyorlardı. Sadece nefes alıp veriyorlardı. Yalnızca zamanın avuçlarında var oluyorlardı. Karşımda ise on altı numaralı dokuyucu, o zamanın tutamadıklarından. Boynuna geçirdiği ilmek karanlığın eli gibi onu yakalamış ruhunu bedeninden söküp almıştı. Sağ omzunda kül rengi bir baykuş vardı neden orda olduğunu bilmiyordum. Belki de vicdanı günahlarından dolayı kalbini yaktı ve küllerinden de bu baykuşu yarattı. Gözlerine uzun süre baka kalmıştım. Gözlerinde bilinmezliğin en derin kuyularıyla karşılaşmıştım baykuşun. Uzaklardan birinin on iki diye seslendiğini duydum. Yere saçılmış dikkatimi kimse üzerine basmadan apar topar toplamama neden olmuştu. Sesin sahibi on altı numaralı dokuyucunun ayaklarının dibinde not almakla meşgul olan müfettişti.

Müfettişler, gerçeklik dokuma merkezi tarafından açıklanamayan tuhaf olaylarda, ölümlerde ve mürekkep bitmesi durumunda ortaya çıkarlardı. En son bir müfettiş on üç numaralı dokuyucunun daktilosunun intihar ettiğini söylemesi üzerine gelmişti. Karanlık koridorda acil durumlar halinde belki iletişime geçmeniz için bir adet ankesörlü telefon bulunurdu. Kapı deliğinden belli belirsiz görüyordum müfettişi. Ankesörlü telefondan merkeze daktilo intihar vakasını incelemeye geldiğini söylüyordu. O sırada onu izlediğimi fark etmiş gibi ani bir dönüşle kapı deliğine doğru bakmıştı. Kendimi hızla geri çektim ve sandalyeme döndüm. Mürekkebimin azaldığı zamanlardı, o olayın nasıl sonuçlandığını hâlâ bilmiyorum. Ara ara kendimi düşünürken buluyordum sadece hepsini. On altı numaralı dokuyucunun vakasını inceleyen müfettiş, başını not defterinden kaldırıp bana dönmüş, gözlerimin içine bakıyordu. Orada bulmayı umduğu bir şeyler varmış gibi. Hemen sonra dudağını büküp bana doğru geldi. Aradığını bulamamıştı sanki. Müfettiş yönetmeliğe uygun giyinmişti. Kahverengi takımla aynı renk fötr şapkaya beyaz gömlek ve siyah kravat eşlik ediyordu. Tüm müfettişler gibi kendinden emin ve dik duruşuyla üzerinizde baskı kurmaya programlanmıştı.

Karşı karşıyaydık ama bizi bağlayan bir köprü yoktu. Elimi uzattım. Bu nezaketi hiç olmamış varsayarak elindeki mürekkep ölçerin kablosunu kulağımın altında bulunan veri okuma girişine kalktı. Cihazdan gözlerini ayırmıyor. Tüm dikkatini oraya veriyordu müfettiş. Ölçüm tamamlandıktan sonra donuk ve ifadesiz bir yüzle kabloyu çekip mürekkep ölçeri ceketinin iç cebine koydu. Bana dönüp, “mürekkebiniz bitmiş sevgili dokuyucu umarım yapmanız gerekeni biliyorsunuzdur.” dedi. Başıma evet anlamında salladım, yapmam gerekeni biliyordum. Evet, bu durumun başıma geleceği hiç aklıma gelmezdi. Yönetmelikte mürekkebi biten dokuyucuların aforoz edilmesine ilişkin maddeyi nasıl unutabilirdim ki. Müfettiş, güzel bir karşılık verdi. Bekledi. “Anladığım kadarıyla on altı numaralı dokuyucudan mürekkep desteği alacaktın. Fakat bilmediğiniz bir şey var on iki numara. Ne yazık ki on altı numaranın da mürekkebi bitmiş. Gördüklerinin nedeni bu. Ancak anlayamadığımız ölümünün gerçekliği değiştirmiş olması. Son zamanlarda sıkça rastladığım bir vaka. Unutma on iki numara gerçeklik dediğimiz şey gördüklerinin ve hissettiklerinin yorumlanmasından ibarettir. Umarım seni ölümünü de ben araştırırım. Aramızdan ayrılışını nasıl yorumlayacaksın merak ediyorum.” Konuşmama fırsat tanımadan odadan ayrıldı müfettiş. Odadan çıktım kapıyı kaparken üzerinde on altı numara yazan yerin hemen altına emekli yazısı yapıştırılmıştı. Çok geçmeden benim de kapım da aynısı olacaktı. Hayal etmeye çalıştım. Huzur vermişti bana bu. Karanlık koridoru hızlı adımlarla geçtim. Odama girdim. Sonunda kendi gerçekliğimi değiştirecektim. Odaya girdiğimde fark ettim. Daktilo seslerini duymamıştım. Çalışma masasının sağında kırmızı perdeyle kapanmış alanı açtım. İp ve merdiven hazır bir şekilde bekliyordu. Perdeyi aralarken sanki uzun zamandır beklenen bir tiyatro gösterisinin başvuru oyuncusu gibiydim. Seyirciler hislerim, yardımcı oyuncum ip, dekorda sandalyeydi.

Karanlığın ellerini boynuma geçirip iyice sıktım. Son kez odama ve unutulmuş rüyalar mezarlığına, gömülecek anılara baktım. Sandalyeyi ittim. Boğazımda inanılmaz bir baskı hissettim. Nefesim giderek tükeniyor, tükeniyordu. Karanlıktan kaçıyordu. O ise beni gerçeklerin çıkışına doğru kovalıyordu. Gözlerim kalbim ve ruhum karanlık tarafından bu gerçeklikten kovulmuştu artık. Gökyüzünde belki güneş açmış fakat bu içinde bulunduğum mağaranın karanlığı bile yok. Gözlerimin hiçliğe alışmasından ve bir daha güneşe bakmaya korkmasından dolayı dehşete düşüyorum. Zihnimdeki güneşli düşüncelere sarıldım. Ve uzaktaki kurtarıcımın sesine. Saklanmak istiyorum, kaçmak istiyorum ama gölgem bile tutsak. Hayat ruhunu bir kazan içerisinde kaynatıyor.

Ben ise ne acımı ne hüznümü tarif edebiliyorum çaresizliğimden. Sessiz bir tepedeyim. Fakat kulaklarımdaki haykırışlar asla susmuyor. Etrafımdaki ruhsuz şekiller her biri bir günahın iz düşümü gibi Gözlerimdeki ışığı emerek hayat buluyorlar. Bu ıssız tepede güzel rüyalar ve geçmişin güzel yankıları bir bulut gibi başımın üzerinde toplanıyor ve karanlık gözlerime bakarak üzerime ağlıyor. Konulduğum kafesin içinde bir yerde bedenim, ruhum ise bedenimin içinde bir kafeste. Şimdi benim için de ağıtlar yakılacak ve yine siyah giyecek gözyaşları.

Join the discussion at Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.