Öykü

Bir Öykü

Yazanın da yazılanın da kaderi ölümle başlar. Kabil kardeşini öldürüp cesetle ortada kalakaldığında Tanrı ona hem bu yaşamında hem de öbür yaşamında göstereceği son merhameti ihsan etti. Buyruğunu bir kargaya fısıldadı. Karga Kabil’e kardeşini gömmeyi öğretti. Ölüye karşı sorumlusun, ondan bir hayat çaldın. Karga Kabil’e bunu da öğretti. Pişmanlığı. Kabil mezarı tırnaklarıyla kazıdı. Elleri kan içindeydi. Pişmanlığını taşlara böyle işaretledi. Kanıyla. Sonra daha fazlasını, öfkeyi, umudu. Bu ölümden doğan ama kaynağı ölüm olmayanları da anlattı. O zaman ilk yazan bir katil, yazılan bir duygu, mürekkep ise kandır.

Sana bunları anlatıyorum (bir gün doğarken odandan içeri yavaş yavaş, aynaya bakarken gözlüklerinin arkasından parlayan kahverengi gözlerle ve kedin özenle ütülediğin pantolona sürtünürken) çünkü tam bu anda bunu duymaya hiç ihtiyacın yok. Bir kahve demledin, birazdan günün ilk sigarasını yakmak niyetindesin ve beynin uyanır uyanmaz onlar için açlıkla kıvrandığından sana söylediklerimi not alacak kadar kendine gelemedin. Not almalarını mesai arasında gizli gizli, bir flörtünle mesajlaşır gibi ne yazdığını saklayarak, telefonda halledersin. Akşamın geniş vakitlerindeyse başkaca meşguliyetlerin vardır. En son ne zaman bir öykü yazdın? Bana sorma, bu hesabı ben tutacak değilim. Sende kalıcı da değilim. Bir umut. Bir kaygı. Kafanın içindeki, senin ürettiğin, onlarca sesten biri. Saniyeler içerisinde kurup kurup unuttuğun, gevşek ve geçici tüm o düşünce yığınından daha sabit, daha inatçı, çünkü beni sen üretmedin. Benimle savaşmak için uğraşıyorsun. Siyah ve yoğun, kan gibi, kâbus gibi çöktüm bu herkesten gizli tarafına. Ben varken hayal kuramazsın, çünkü beni kurmaktan kaçamadığın bir hayal sanıyorsun. Henüz ciddiyetimin farkında değilsin, bu dalgınlık da neyin nesi diyorsun, oysa bu dalgınlığı çok iyi tanıyorsun. Benden önce başkaları vardı. İşe gidince bir sigara daha yakarım, geçer. Geçmeyecek. Anahtarımı unutmasam bari. Unutacaksın. Ben anlatacaklarıma devam edeceğim.

Kabil, artık hem bir hırsız hem de bir katil. Ailesi onu kabul etmedi. Hem hırsız hem katil hem de yapayalnız. Duyulmak istedi. Görülmek istedi. Bilinmek. Hatırlanmak. Kim tarafından? Kimse kalmadı çevresinde. Önce mezara gitti. Lekelere, işaretlere baktı. O işaretleri yapmanın getirdiği tatmini. Öldürürken hissettiğinden farklı bir şeydi bu. Yok etmenin tam tersi. Yaratmak.

Okuduğun kitapta “Tüm öyküler bir derdi anlatmak için mi yazılır?” demişti yazar. Düşünmüştün. Apaçık hayırdı cevap senin için ama bir derdi, sorunu anlatmadan nasıl öykü yazılır bilememiştin. Ama sorunun cevabına içerik olarak bakmasaydın tüm öykülerin bir derdi anlatmak değil de onu yaratmak için yazıldığını anlardın.

Neyle yaratacaktı? Kardeşini kendi acılarını dindirmek için öldürmüştü. Oysa bu ölümden çıkardığı keşif, içinden kopan ama tam olarak ona da ait olmayanları anlatma isteği onda daha fazla acı yaratmıştı. Üstelik yazı aracı, kanı, sürekli kullanabileceği bir kaynak da değildi. Bir çubuğu alıp toprağa çizdi, rüzgâr götürdü. Hatırlanmak isteyen Kabil’e bu hiç iyi bir fikir gibi gelmedi.

Sen yazarken birileri seni hatırlasın, görsün, bilsin diye yazmazsın. Bu hikâye sana bu yüzden mantıklı gelmiyor. Sen yazmak zorunda hissettiğin için yazıyorsun. Bu kopkoyu dalgınlık, hatırladın, yazılmak için yalvaran bir öyküdür.

Kabil göç etti. Uzaklara. Yeni yazı araçları buldu, köklerle ve böceklerle yazdı. Yazdığı her şey bir canlıya mal oldu. Yazdığı her şeyde bir canlıyı anlattı. Eninde sonunda soyu da devam etti tabii. Soyundan hırsızlar ve katiller çıkması beklendi, beklendiği de oldu. Soyundan kahramanlar, iyi niyetli ve dürüst insanlar çıkması beklenmedi. Beklenmeyenler de oldu. Yanlışlıkla yazar olan bu adamın soyundan başka yazarlar çıktı mı? Muhtemelen. Çünkü yazmak laneti kanla değil çalmakla bulaştı. Kabil’in anlattıkları Habil’in hayalleriydi. Çaldığı o hayat beyninin uzun kıvrımlarına yerleşmişti. Şimdi oradan parmak uçlarına, o parmakların tuttuğu fırça ve boyaya. Hiç dinmeyen bir sızı. Hiç dağılmayan bir sis. Dindirmek için yazdı. Boyanın yetmediğini kazıdı, kazımaya dayanamadığını anlattı. Habil’in yaşayamadığı her saniyeyi anlatmakla lanetlendi. Anlattığının Habil olduğunu fark etmedi. Anlattıranın Habil olduğunu fark etse bile kabullenemezdi.

Benden kurtulmak için yazman gerektiğini biliyorsun. Yeterince ötelersen beni unutacağını da biliyorsun. Yazılmadan unutulan her öykünün gelecekte yazmak isteyeceğin bir öyküyü lekeleyeceğini de. Ama anlatacağın öykünün ne olduğundan emin değilsin. Ben Kabil değilim. Yazacağın öykü Kabil’inki değil. O öyküyü ben yazıyorum, tıpkı Habil’inkini yazdığım gibi. Sen beni yazacaksın. Ben yazılmak için yalvaran bir öyküyüm.

Mürekkep ve yazmanın kaderi işte böyle birliktedir. Mürekkep, belirli bir cins boya, bir araç. Anlatmak için. Saklamak için. Unutmamak için ama zamanı gelince yerini başkalarına bırakıp unutulacak. Öyküleri herkes anlatır. Öykülerin öykülerini de. Öykülerin yazarlarını ve onların öykülerini de. Ama benim öyküm henüz anlatılmadı. Ben. Mürekkep. Aklına düştüm. Beni sen yazacaksın.

Merve Cura

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Kabil hakkında okumak ilginçti,
    Son cümleleriniz çok güzeldi, kaleminize sağlık :slight_smile:

  2. Avatar for safir safir says:

    Elinize, kaleminize sağlık. Çok hoş bir öyküydü. Anlatım diliniz de çok güzeldi; masalsı, karanlık. Umarım kaleminizden daha çok hikaye okuyabiliriz. Teşekkürler.

  3. Avatar for hegos hegos says:

    Güzel bir şey okudum

  4. Avatar for curiko curiko says:

    Çok teşekkür ederim :blush:

  5. Avatar for curiko curiko says:

    Umarım daha çok yazabilirim, teşvikiniz için çok teşekkürler :blush:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.

Yorum Yapanlar